Siyaset gündemini son derece ciddi meseleler dolduruyor ama siyasetçiler sıkıldılar galiba.Dün gündemin en meraklı konusu magazincilerin alanına giren türden atışmalar oldu.Hakkındaki gensoru görüşülürken Başbakan Yardımcısı Arınç ile CHP’li Muharrem İnce arasında başlayan ağız dalaşı pek çok önemli meseleyi örttü.Olay, parti üyesi bir kadına Muharrem İnce’nin telefonla cinsel tacizde bulunduğu iddiasını içeren bir fezlekeyi Arınç’ın Meclis kürsüsüne getirmesi ile başladı.Evet, kamu parasını harcayan siyasetçi temiz olmalıdır. O temizliği denetim yoluyla sağlamanın aracıdır gensoru.Ama hesap soran da temiz olmalı.Arınç kendisinin temiz, hesap soran İnce’nin temiz olmadığını iddia etti.Adalete sığınmak imkânsızİnce, iddianın eski bir tertip ve şantaj olduğunu öne sürerek din, iman, ahlâk üstünden Arınç’a yüklendi.Masum olduğunu kanıtlayacak yargılamanın önünü açması için Meclis genel kurulundan dokunulmazlığının kaldırılmasını istedi.Arınç bunun üzerine soğukkanlı ve masum görüntüsü altına gizlenmiş cinleri birer birer salmaya başladı.Önce “Meclis’in çok istedi diye milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmayacağını” bunu İnce’nin de bildiğini söyledi.Doğru ama hep böyle mi gidecek?Dokunulmazlık bugünkü hâliyle Meclis’i de milletvekilini de korumuyor.Tam tersine, üstüne titrendiği söylenen namus, şeref gibi değerlere saldırmak isteyenlere cesaret veriyor.Yargılanmak isteyen bir parlamenterin dileğini reddetmek ne demektir? Korumak mı denir buna, yoksa “pislik üstünde yapışık kalsın” kötü niyetini desteklemek mi?Bülent Arınç’ın nasihatleriArınç, parlamenter tecrübesini kötüye kullanıyor. Ama bilmeli ki her dediğini alkışlayan yandaşları dışında şu söyledikleri kimseyi ikna etmez, etmemiştir.Dokunulmazlığı iftiraları sigorta eden bir kötülük silâhı olarak savunmak ayıptır ve bu ayıba ortak olmuştur.Kılıçdaroğlu ile CHP’li kadın vekillere nasihat vermesi komik kaçmıştır.Neymiş; Kılıçdaroğlu’nu aile hayatına bağlı, mazbut bir insan bilirmiş.Böyle biri, cinsel tacizle suçlanan kişiyi Grup Başkanvekili tutmazmış..CHP’nin kadın milletvekilleri de bundan sonra Muharrem İnce’nin yanında oturmamalı, onunla selâmı sabahı kesmeliymiş. Yoksa?.. Yoksa sözünü dinlemeyenlere de bulaşacaktır aynı suçlama, aynı yağlı çamur...Bunun için iddianın ispatlanması da gerekmiyor. Bir ihbar yeter!Olay Türkiye’deki siyasetin hüzün verici hâlini apaçık sergiliyor.Bir gensoru tersine dönmüş, hesap soran ile hesap vermesi gereken taraflar yine birbirine karışmıştır.
Ünlü stratejist Brzezinski, eskilerin “derya gibi adam” dedikleri tipe tıpa tıp uyuyor.Başkan Carter’ın ulusal güvenlik danışmanlığını da yapan Amerikalı bilim ve devlet adamı bugün 84 yaşında ve hâlâ konferanstan konferansa geziyor.Geçen gün Hürriyet’e demecinde dikkate değer bir tespit yaptı:Başkan Obama’nın krizin başında “Esad gitmeli” dediğini ama nasıl göndereceğine dair bir politika ortaya koymadığı için yanlış yaptığını belirtti.Aynı yanlışa Türkiye’nin de düştüğünü öne sürerken atıp tutmaların kulağa hoş geldiğini ama söylediklerinizi politika olarak uygulayamazsanız kâr değil zarar doğuracağını anlattı.Sanki bizim Başbakan’ı uyarıyordu:“Kimsenin eyleme dönüştürmeye hazır olmadan eylem yapacağından bahsetmemesi gerekiyor!”Ayağın yerde olmalıErdoğan’ın danışmanları Brzezinski’yi atladılar herhâlde. Yoksa dün Filistin hesabına dünyaya meydan okuyan Başbakan’ı mutlaka uyarırlardı.Meselâ onun “Türkiye, Mısır, Katar olmak üzere Suudi Arabistan el ele vermeye mecburuz” demesini önlemek isterlerdi. Hele hele şu sözü...“Öleceksek beraber öleceğiz. Böyle barış, adalet olmaz!”Bir diplomasi yıldızı hâline gelmenin dayanılmaz cazibesi mazerettir. Ama devlet adamları, meydan okumaya mecbur kaldıkları zaman bile ülkelerinin imkân ve yeteneklerini hesaba katarlar.Başbakan bu sınırı birkaç kez ihlâl etti.Ve ülke bu yüzden itibar kaybı yaşadı.Başbakan Kahire’de İsrail’e “hesap verecekleri bir günün eninde sonunda mutlaka geleceğini” hatırlatırken Türkiye bölücü terör örgütünün uğursuz saldırısı sonucu 5 evlâdını şehit veriyordu.Rolümüzü Mısır kaptıDünkü grup konuşmasında Başbakan “Herkes yalnız bıraksa da biz Gazze’yi kaderine teslim etmeyeceğiz” dedi.Amennâ... Ama onlarla beraber ölecek kadar mı?Akılcı bir tepki değil bu söz. Sadece Türkiye’nin yüzünü Batı’dan Doğu’ya çevirdiğini söyleyenleri haklı çıkarır.İçeride de muhalefetin kışkırtıcı tuzaklarına karşı köleştirir iktidarı.Nitekim CHP lideri dünkü grupta “Yüreğin yetiyorsa Kürecik’teki füze kalkanını kaldır” diye meydan okudu.Arap’tan çok Arap taraftarı olmanın âlemi yok. Çünkü inandırıcı gelmiyor. Nitekim etkileri görülmeye başlamıştır.Batı medyası Mısır’ın ve Cumhurbaşkanı Mursi’nin, ateşkes çabalarının merkezinde rol oynadıklarını belirtiyor.İngiliz Independent Mursi’nin hem İran hem de Türkiye ve S. Arabistan ile ilişki kurabilen bölgesel diplomatik lidere dönüştüğünü yazdı.Türkiye’nin geleneksel kimliğini geri kazanmak lâzım.Asabiyet yanlış yaptırıyor!
Tedirgin edici bir süreç yaşıyoruz. Son basamağında Öcalan’a özgürlük olan bir merdiven çıkıyoruz sanki.Her basamak, güvenlik ve istikrar istiyorsak Öcalan’ın yardımına gitgide daha muhtaç hâle geldiğimizi bize anlatıyor.Açlık grevlerini can kaybetmeden aştık.Şükür kimseye bir şey olmadı.Ama karşılığında daha az değerli olmayan bir şeyi riske soktuk.Milli egemenlik tartışma konusu olacaktır...Devlet adına siyasi iktidarın durdurmayı başaramadığı açlık grevleri İmralı’dan çıkan bir direktifle bıçak gibi kesilmiştir.Kürt vatandaşların siyasi temsilcisi iddiasını taşıyan BDP’nin de bir hiç olduğu acıklı ve komik bir şekilde ortaya çıkmıştır.BDP milletvekilleri İmralı öyle istiyor diye katılımcı rol üstlenecek kadar destekledikleri grevleri, “bırakın” talimatı gelince bayram sevinciyle bitirmişlerdir.PKK, BDP ve KCK, açlık grevleri zemininde “çözüme giden tek yolun Öcalan’la yürünecek yol” olduğunu kendilerini onur kırıcı bir şekilde yok eden bir kabulle ortaya koymuşlardır.Hükümetin de bu gerçeği değiştirecek güçte politikalar ürettiğini görmüyoruz.PKK açlık greviyle de ülkedeki istikrarı bozma yeteneğine sahip bulunduğunu gösterdi. Barışın tek anahtarının Öcalan olduğunu da kendi dilinde ispatladı.PKK ve yan örgütlerinin sık başvurdukları tehdit ve şantajlar bir sürü benzer şartlar içerir.Son tecrübe “Öcalan’a özgürlük dışında hepsi teferruat” gerçeğinin ilânıdır.MİT’le İmralı’da yapacağı görüşmelerin bundan sonra Öcalan’a yetmeyeceğini tahmin etmek zor değildir.Başbakan ne diyecek?İktidar kritik konularda iki yöne açık siyasetler üretmenin tedbirini gözetiyor.Mesela haber kameramanı Cüneyt Ünal’ın Suriye’ye giden CHP’li milletvekilleri tarafından kurtarılıp yurda getirilmesi olayı...Normal olarak her demokratik toplumun övgü ve şükranla karşılayacağı bir başarı vardır ortada.Ama onun karşısında da muhalefetin oyunu üç-beş artırma ihtimali söz konusu ise bunu önlemek için her silâhı kullanan bir iktidar vardır.Bugün salı..Meclis’te sözlü düello günü..Başbakan ne şekilde değerlendirecek olayı; merak etmiyor musunuz?Bu merak bir iddianın konusu olsaydı Başbakan’ın CHP’yi takdir veya tenkit etmesi ihtimalleri elliye elli olurdu.Çünkü kameraman Ünal’ın kurtarılması başta Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Yardımcısı Arınç olmak üzere, AKP örgütünden geniş çapta övgü almıştır.Buna rağmen parti sözcüsü Hüseyin Çelik, CHP’ye yönelik Baasçı iftiralarını “gollük pas” olarak Başbakan için hazır etmek niyetiyle olmalı, CHP’nin kurtarma operasyonundaki başarısını “manidar” diye nitelemiştir.Başbakan’a alan yaratmıştır.Son kararı bugün verecek olan Başbakan umarız hayat kurtaran bir çabayı akıl dışı bir iftiraya feda etmez!
Ortadoğu’da neler oluyor? İsrail ile Filistin durduk yerde niçin kavgaya tutuştu?Komplo teorilerine meraklı olanlar Filistin’in Suriye’yi gündemden düşürüp Esad’a biraz nefes aldırmak için bu patırtıyı çıkardığını bile iddia edebilir.Sonuçta Suriye dünya gündeminden adeta düşmüştür. Çünkü Suriye ve Esad üç gündür İsrail ve Filistin füzelerinin sisleri ardında kendini kaybettirmiştir.Ama 40’ı aşan kurban bilançosu Filistin-İsrail çatışmasını, hangi nedenle olursa olsun kabul edilebilir bir risk sayılmaktan uzak tutuyor.Ortadoğu’da İsrail saldırılarının tahrik etkisi her zaman korkutucu olmuştur.Şimdi Arap baharı ile gelen yeni yönetimlerin kendilerini beğendirme arayışları onları, riskleri iyi hesaplanmamış büyük yanlışlara sürükleyebilir.Bu noktada Türkiye’nin gücü ve imkânları şanstır.Başbakan Erdoğan, tehlikeli tırmanışın önünü almak misyonu ile devrededir.Dün Mısır’a giderken ateşkes çabalarındaki rolünü anlattı. Mısır, Rusya ve Hamas liderlerinin oluşturduğu blok ateşkese yakındır.Ama tek şartları var; İsrail’in de eş zamanlı olarak ateşkese girmesi ve sözünü tutması konusunda ABD Başkanı Obama’nın Netanyahu adına garanti vermesi...Erdoğan için başarılabilir bir hedeftir bu.Ama Türkiye, bölgesindeki ihtilâfların tüm tarafları ile konuşabilir olma ayrıcalığını yine de en kısa zamanda tekrar kazanmaya çalışmalıdır.Bu da şimdi İsrail’e hasım durumundayken bile objektif davranmayı becermeye bağlıdır.Mesela dün “Ateşkesi bozan İsrail. Ateşkesi bozuyor ve bombalamaya başlıyor. Karşı bir atış yapılınca da hemen suçlu olarak ortaya Filistin veya Gazze çıkarılıyor” dedi. Bu mu?..Erdoğan ihtilâfın üstünde görünmelidir; taraf konumuna batmış halde değil.Dün Mısır’da yaptığı konuşmalar, İslâm dünyasının boş duran liderlik tahtına talip olduğunu düşündüren bir ton ve içerik taşıyordu.İyilik değildir bu Araplara.Amerika’nın desteğinden sağladığı gücün İsrail’e ebedi güvenlik getirmeyeceğini söylemekten geri durmayalım.Ama Arapları da gerçekte sahip olmadıkları üstünlükleri var gibi göstererek yanıltmayalım.Kışkırtmanın vebalinden korkmak lâzım!Paralar nereye ve kimlere gitti?Deniz Feneri dolandırıcılığının Türkiye ayağını soruştururken görevden alınarak hapis istemiyle yargılanan üç savcının beraat kararı yaygın bir memnuniyet yarattı.Bu yargılama sayesinde gurbetteki merhametli vatandaşlarımızdan toplanan 40 milyon avroyu aşkın paranın, söylendiği gibi yardıma muhtaç kimselere gitmediği anlaşıldı.Savcılar “hayır için dağıtıldı” denilen paranın ya hiç dağıtılmadığını, verilen örneklerde ise ödenenin 20 kat fazlasının iç edildiğini anlattılar.Artık şunu biliyoruz ki paralar yerine gitmemiştir.Peki nereye gitmiş?Hırsızları tam yakalayacakken savcıları görevden alan HSYK bunun hesabını millete vermeye mecburdur.
Uluslararası medya Türkiye’nin sorunlarına alışılmadık boyutlarda ilgi gösteriyor.Gerçekten de kaynayan Orta Doğu kazanına Türkiye’nin barış yapma misyonu dışında bir rolle katılmasından daha talihsiz bir durum olamaz.Türkiye şu an kaygan bir zeminde. Başbakan Erdoğan, AKP iktidarının on yılda sağladığı ekonomik ve siyasal kalkınmanın kredisini hesapsız kullanmıştır.Dışarıda barış Suriye’yle ilişkiler nedeniyle tehlikede.İçeride barış açlık grevleri yüzünden bıçak sırtında. Economist dergisi, açlık grevleri karşısındaki umursamaz ve alaycı tavrından ötürü Başbakan Erdoğan’ı eleştiriyor.Açlık grevlerinin ölümler başlamadan durdurulması gerekiyor. Herkes anladı ki idamı geri getirme tehdidi işe yaramayacak.Türkiye’nin sabırlı ve uzlaşmacı siyasetlere ihtiyacı her gün biraz daha açığa çıkıyor. Ve şükür ki Başbakan artık kendi partisi içinden bile eleştirilebiliyor.Cumhurbaşkanı Gül’ün farklı görüşler taşıdığını belli etmesi umut olmuştur. Dün de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın sözlerinde demokrasimiz bir çiçek daha açtı. Başbakan İsrail’le diplomatik bir temas zemini bulunmadığını söylerken Arınç, Türkiye’nin özlenen eski kimliğine çağrı yaptı.İlişkiler donmuş olmasına rağmen saldırıların durdurulması için İsrail’le yine de konuşmak gerektiğini savundu.Kâr zarar hesabını Başbakan merkezinde yapanlar farklı seslerin iktidara ve önderlerine zarar vereceğini söylüyorlar.Korkmasınlar. Asıl farklı fikirleri bastırmak ülkeye ve herkese zarar verir.Demokratik siyasetin denetiminden doğacak güven duygusuna iktidar da dâhil hepimizin ihtiyacı var!Deniz Feneri e.VAlmanya tarihinin en büyük merhamet dolandırıcılığından sanık iktidar yakınlarını kurtarmaya dönük hesap, yargıya gözdağı vermek isteyenlerin ayağına dolanmıştır.Bildiğiniz gibi üstü örtülmeye çalışılan olayı çözmeye yaklaşan üç savcı hakkında sahtecilikten dava açılmıştı.Yargıtay’da görülen o dava dün sonuçlandı ve beraat kararı çıktı.Herkes “savunma” diyor ama savcılardan birinin (Abdulvahap Yaren) ifadesi Deniz Feneri davası için ek iddianame olmayı hak ediyor. İşte özeti:“Devlet bize ‘Almanya’ya gidin, delilleri inceleyin’ dedi. Belgeleri bulduk. Türkiye’nin her yerinden yardım yapıldığı iddia edilen insanları dinledik. 600 kişinin biri ‘Deniz Feneri bana yardım yaptı’ demedi.Yüzde 80’i ‘Bu imzalar sahte; bana yardım yapılmadı’ dedi. Geri kalanlar ‘İmza benim ama bu miktar yardım yapılmadı’ dedi. Adama 20 avro verilmiş ama 400 avro verilmiş gibi belge düzenlenmiş. Soruşturma belli bir aşamaya geldiği zaman bizi görevden aldılar. Delillerin tamamına ulaşılması engellendi!”Bu beraat kararları ile Türk adaleti büyük bir ayıbının sadece yarısını temizlemiştir. Unutulmasın.Dava unutturulmasın!
Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye açtığı zorlukları PKK fırsat sayarak değerlendiriyor.Hele Türkiye Suriye’yle kapışacak olursa, PKK’nın dayatmaları için çok daha elverişli bir ortam doğacaktır.Dün Suriye füzelerine karşı Türkiye’yi savunacak “Patriot”lar için bir NATO heyetinin Diyarbakır’a geldiği söylendi.Keşke Patriot’lardan önce aklımızın başımıza geldiğini bize anlatacak bir haber gelseydi!Başbakan’ın “Kurulan tuzaklardan haberdarız. Bizi çekmek istedikleri bataklığa girmeyiz” sözleri önemlidir ama yeterli güvence değildir.Obama’nın ikinci döneminde ekonomik meselelere yoğunlaşacağını, Suriye işini “Türkiye’yi kullanarak halledeceğini” New York Times’ın tanınmış yorumcusu Friedman’dan öğrenmiştik.Çok geçmeden Suriye’deki belâya, yeni bir püsküllüsü eklendi.Hayal peşinde koşarkenİsrail’in Hamas’ın askeri kanat lideri Cabari’yi hava saldırısıyla öldürmesi, risklerimizi artıracaktır.Dün Hamas çağrı yaptı:“Türkiye’nin İsrail saldırısına karşı diplomatik ve popüler bütün çabasını göstermesini istiyoruz..”Durmadı. Türkiye’nin “mesuliyetini üstlenmesi” gerektiğini de söyledi.Hamas bizden ne bekliyor? Onlara ne sözü vermiş olabiliriz?İsrail Başbakanı Gazze’ye hava saldırısının süreceği işaretini verdi.Eskiden olduğu gibi saygın bir barış yapıcı pozisyonunda değiliz. Hayal peşinde koşarken hayaletler galerisine düştük.Başımız dışarıda olduğu kadar içeride de derttedir. İçerideki dert PKK güdümlü açlık grevlerinden geliyor.İktidar, grevdeki cezaevlerinden -Allah korusun- bir cenaze kalkması durumunda olacakları hesap etmelidir.“Hesap edip de ne yapsın?” diye sorabilirsiniz. İktidar sorumluluktur, o çaresini bulacak.Kimse ölümü çağırmasınMesela BDP’lilerle atılmış diyalog köprüsünü kurmak iyi bir başlangıç olabilir.Dış sorunlarla bunaldığına bakıp aşırı taleplerle hükümete çullanmak, ölüm orucu şantajı yapmak, adi bir fırsatçılık, açık bir düşmanlıktır.Açlık grevinde ölümün ne kadar vahim olayları tetikleyeceğini iktidar kadar eylemin sorumlusu durumundaki BDP milletvekilleri de hesap etmelidir.Yürüttükleri siyaset asla devletin dış meselelerle boğuşurken düşeceği zaaftan yararlanma fırsatçılığı olmamalıdır.“Kürt sorununu Başbakan çözer” diyen Leylâ Zana da açlık grevine katıldı.Görevi, ölümün eşiğine gelmiş insanları mezara değil hayata kazandırmaktır.Hükümetin “Kürtçe savunma” konusunda Meclis’e sevk ettiği tasarı üzerine “Bu kazanımla açlık grevleri önemli bir amacına erişmiştir. Diyaloğa şans vermek için burada duralım” diyebilirdi.Parti olarak diyebilirlerdi.O şans hâlâ var!
Ortada bir yarış varsa en azından iki yarışmacı bulunmalı.Türkiye iki yıl sonra yeni Cumhurbaşkanı seçecek.Başbakan Erdoğan’ı Çankaya’ya taşıyacak olan sürecin seçimden çok “cülus” (padişahın tahta çıkışı) işlemini hatırlatması, demokratik rejimle ilgili kaygılar oluşturuyordu.Bu endişelerin geçerli olmayacağı ümidini veren gelişmeler yaşıyoruz.Cumhurbaşkanı Gül’ün Financial Times gazetesinde geniş yer bulan röportajı, bir dönemeç sayılabilir.Cumhurbaşkanlığı koltuğu, evin iki oğluna sıra ile binmeleri için alınan bisiklet olmayacak.Gazeteye söyledikleri, Gül’ün ikinci kez seçilme hakkından vazgeçmeyeceği mesajları taşıyor.Laik muhalefetin zayıflığı Köşk seçimini Başbakan Erdoğan’ın oynadığı tek kişilik bir oyun hâline getiriyordu.Abdullah Gül’ün bu gidişe razı olmayacağına dair belirtiler Financial Times röportajı ile netlik kazanmaya başlamıştır.Seçimin olmazsa olmaz şartı olan “rakip aday”ı tarif edecek farkları Gül, uluslararası kamuoyuna adeta övünçle sergiliyor röportajında.Başbakan Erdoğan için “Onun söylemi benimkinden farklı” diyor.Çatışmacı bir tabiata sahip Başbakan’dan farklı olarak demokratik denetim mekanizmalarını işletebilecek güçte bir muhalefet ihtiyacını savunuyor.Erdoğan başkanlık sistemine odaklandığı hâlde o parlamenter sistemin uygunluğunu inanıyor.Yeni anayasa için uzlaşma öneriyor. Bunda da masayı devirmeye hazır olduğu işaretini veren Başbakan’dan ayrılıyor.Erdoğan Türkiye’nin geleceğini Orta Doğu’da, Gül ise AB’de arıyor.Gazeteye göre bir yanda idam cezasını geri getirerek Türkiye’nin AB yolculuğuna son noktayı koymayı göze alan Erdoğan karşısında AB’ye üyelik çabalarının Türkiye’ye siyasi istikrar ve ekonomik büyüme getirdiğine inanan Gül...Fark alternatiftir.Gül ile Erdoğan arasındaki fark netlik kazandıkça cumhurbaşkanı seçimi gerçek bir seçim olacaktır.Evde tek başına...Suriye iç savaşı sınırlarımızı zorluyor.Uyarılarımız işe yaramıyor.Türkiye’nin savunulması kolay olmayacak derecede tahammüllü davranması bilinçli ise, doğru bir seçimdir.Çünkü Türkiye bu cehenneme asla sürüklenmemeli. Size inanç tazelemeye yarayacak iki yazı sunuyorum...Biri New York Times’ın ünlü yorumcusu Thomas Friedman. Şunu dedi:“ABD ekonomisiyle uğraşacak. Suriye meselesini Türkiye’yi kullanarak çözecek. Suriye’ye parmağımızın ucuyla bile dokunmayacağız. Evde tek başınasınız.”Öbür uyarı Kuzey’deki ortağımızdan.. Analist İgor Pankratenko, Suriye’de kurulan Türkiye - El Kaide işbirliğinin Rusya ilişkileri için tehdit oluşturduğunu Rusya’nın Sesi Radyosu’ndan dünyaya ilân etti.Unutmayalım; yanlıştan dönmek fazilettir!
Başbakan salı konuşmalarında ana muhalefet liderinin yol gösterici olmamasından yakınırdı.Herhalde dünkü Kılıçdaroğlu’nu içinden de olsa takdir etmiştir.Çünkü CHP lideri toplumda karşılığı olan görüşlerle hem eleştiriler getirmiş, hem de akılcı öneriler sunmuştur.Akıcı ve akılcı konuşmuştur.Mesela Türkiye’nin içeride ve dışarıda “belâ arayan bir hükümet” tarafından yönetildiğini söylemiştir.Çektiği fotoğraf çok abartılı değil.Başbakan’ın asabi üslubunun temel sorunu azdırdığını belirttikten sonra yol da gösteriyor Kılıçdaroğlu:“Devlet ‘ne pahasına olursa olsun’ demez. Devlet kan davası gütmez, intikamcı olmaz. Devletin asabı bozulmaz, duygularının esiri olmaz. Devlet demek, soğuk, buz gibi akıl demektir.”Tehlike sinyalleri...Başbakan’ın öfkeli, alay ve hakaret temelli konuşmaları yüzünden iktidarın da “şiddetin parçası” olmaya başladığını öne süren CHP lideri gece rahat uyuyamadığını, çünkü “bazı kentlerden bugüne kadar görmediğimiz ağırlıkta sinyaller” aldıklarını savundu.Başbakan’ı toplumu ayrıştırmaktan sakınmaya çağırdı.İhtiyacımız olan barışın bu yolla gelmeyeceğini vurguladı.Kılıçdaroğlu işbirliği için iktidara bir çağrı daha yaptı.“Parlamento bilgilendirilmiyor. Neden konuşmuyoruz? Neden birbirimizden nefret edeceğimiz bir süreci bu hükümet başlatıyor? Barış varken savaş neyimize?” diye sordu.Evet, bu iklimi siyaset yaşamına getirme şansı vardır. Ama Başbakan BDP milletvekillerini elverişli bir kaldıraç olarak kullanma imkânı doğduğu halde bu fırsattan yararlanmamıştır.Güneydoğu’da kendilerine rakip tek partinin BDP olduğunu gördüğü için olmalı epey zamandır onları devre dışı bırakarak değersizleştirmeye uğraşıyor.Fırsattı, harcandıBaşbakan acaba açlık grevine katılan BDP’li vekilleri yiyip içtiklerine dair fotoğraflarla rezil etmeye çalışacak yerde izana davet yoluyla sıkıştıramaz mıydı?Grevlerin üç sebebinden biri ana dilde savunma hakkının tanınmasıdır. Hükümet bu konudaki tasarıyı Meclis’e sevketti.Tasarıyı eylemleri durdurmak için kabul edilebilir bir adım saymak pekâlâ mümkündü.Grevcilerin insafına seslenen bir iktidar başarabilir bu hatırlatmayı.Ama BDP’lileri gerilimi tırmandırmakla suçlayan Başbakan, konuşmasıyla aynı yanlışı kendisi yapmıştır.“Nefis terbiyesine ihtiyaçları olduğunu” söylediği BDP’li vekillerin ciğer kebabı yediklerini öne sürerek alay etmiştir, eylemlerini aşağılamıştır.İkna amacına kullanılabilecek bir gelişme, grevi inadına sürdürmenin tahrikine dönüşmüştür.Yazık değil mi?