Binmiş bir alâmete

15 Ekim 2012

Kürt sorununda “iki ileri bir geri” süreci yaşandığını çaresizlik içinde izliyoruz.Pazar günkü BDP kongresinde bu durumu yansıtan tipik bir gelişme Apo posteri üstünden yaşandı.Yüzlerini kapatan bazı gençler Öcalan posteri açmak istedi.O sırada “Yüzünüzü saklamaya gerek yok, salon zaten Sayın Öcalan’a sahip çıkıyor” anonsu duyuldu.Açıktan savunulan simgeler ve ilkeler Öcalan’la sınırlı değil.Parti Genel Başkanı Demirtaş, siyasi müzakereler konusunda kendilerini, barış şartlarını görüşmek için de İmralı ile KCK’yi hükümete adres gösterdi.BDP milletvekillerinin PKK’lı teröristlerle kucaklaşmaları ardından Başbakan Erdoğan’ın ortaya koyduğu tepki, dokunulmazlıkların kalkacağı, hatta partinin kapatılabileceği spekülasyonlarına sebep olmuştu.BDP’nin bu kadar gözünü karartması artık korkulacak bir şey kalmadığı anlamında değerlendirilmiş olmalı ki parti lideri bütün riskleri göğüsleyen bir cüret sergiliyor.Bu cüreti, Oslo’da geçen yıl kesilen görüşmelerin yeniden başladığına işaret sayanlar da vardır.Hatta hükümetin 13 büyükşehir projesi ile Demirtaş’ın kongrede “Türkiye’nin idari yapısının 15-20 özerk bölgeye ayrılması” önerisi arasında ilişki kuranlar bile bulunuyor.Peki terör örgütünü merkez alan bir anlayışın başarı şansı var mıdır?Belli ki BDP terörden kendini soyutlamak mecburiyetine boyun eğmeyecektir.“Teröristle kucaklaşanlarla görüşmem” diyen Başbakan da ters bir görüntü vermek istemeyecektir.İktidar en azından seçime yakın dönemlerde terörün hafiflemesi amacını BDP ile PKK ikilisi de Öcalan’ın İmralı’dan kurtarılmasına dönük hamleleri önemseyecektir.Sorun nereye gidiyor; kimse bilemez.Burada hemen “Binmiş bir alâmete gidiyor kıyamete” deyimi akla geliyor.İktidarın “açılım” dediği şey, hâlâ bir bilmecedir.Sessizliğin BDP’ye verdiği cesaret açılımın içini doldurmak için daha fazla zaman kaybedilmemesi gerektiğini göstermiyor mu?Gül gibi halleder...Önümüzdeki yerel seçimleri 5 ay öne alan Anayasa paketinin referandum mecburiyeti doğurması yönetim zaafıdır.İktidar sözcülerinden biri “yol kazası” dedi olaya, başka biri “iş kazası” dedi.Oysa “sakarlık” en yakışan tanımdır. Abdullah Gül dün kendisine gönderilen değişikliği onaylarsa ülke kış ortasında referandum sandığına gidecek. Bir sürü maddi ve manevi külfet doğacak.İyisi mi bu mecburiyeti ortadan kaldıracak imkâna sahip bulunan Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğu üstlenip paketi veto etmesidir.Bu tutumu, tarafsızlığına gölge düşüren bir tercih gibi görünür mü?Görünebilir tabii ama taraflılığın hayra kullanıldığı bir örnek olarak övgü alması da mümkün olabilir.Fazladan “Partili Cumhurbaşkanı” önermesine de reklâm!..

Devamını Oku

Dünyanın adaleti...

14 Ekim 2012

Adaletsiz bir uluslararası düzen Türkiye’ye de haksızlık ederek onu zor duruma sokabiliyor.Her gün savaş riskini arttıran ve kontrol dışına çıkma tehlikesi taşıyan gelişmeler yaşıyoruz.Suriye ile kapıştık kapışacağız.Uluslararası güvenliği sözde garanti etme görevi yapan BM Güvenlik Konseyi, temelini oluşturan adalet ve hakkaniyet ruhuna sahip olsaydı bugün savaş korkusu yaşamazdık.Otuz bini aşkın insan ölmeyecekti Suriye’de.Üç yüz bine yakın insan evini barkını terkedip komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmayacaktı.Şam’daki despot çoktan tasfiye edilmiş olacağı için yaşadığımız kötülükler sebep bulamayacaktı.BM beşlere rehinBaşbakan dün İstanbul Küresel Forumu’nun açılış konuşması fırsatını “adalet için” değerlendirdi.Suriye’deki iç savaşta masum insanların kaderleriyle başbaşa bırakıldığından yola çıkarak “günümüz dünyasında adaletsizliğin yapısal bir nitelik kazandığını” söyledi.Yirmi yıl kadar önce Saraybosna’da, Srebrenica’da Tuzla’da yüz binlerce insanın katline seyirci kalan Birleşmiş Milletler’in bugün Suriye’de aynı acizlik içinde bulunduğunu belirtti.Doğru değil mi? Dünya Suriye’deki kavgayı, uzak bir yıldızı izler gibi izliyor.Bosna hiç ders olmamış...Başbakan çözümü adaletin uluslararası ilişkilere egemen olması şartının getireceğini savunuyor. Önerisi, adalet zemini üstünde BM’nin reforme edilmesidir.Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üye ülkenin BM’nin her şeyi olduğu tesbiti doğrudur. En büyük haksızlıkBir daimi üyesinin vetosu dünyanın en büyük uluslararası çatı örgütünün ruhunu teslim alıyor.Çelik bir gökdelenden başka geride bir şey kalmıyor.Bu düzen Suriye’ye adalet ve kurtuluş değil sadece tehlikeli bir akibet vaat edebilir.Başbakan’ın dünyaya çağrısı, Türkiye’nin uluslararası hukuka bağlı olarak uluslararası camia ile birlikte çözüm arama kararlılığını korumaya devam ettiğini vurgulamakla beraber sabrının tükenmekte olduğu işaretini de veriyor.Erdoğan’ın şu sözleri hem değişmeyen bir gerçeği hem de kendi gücünün sınırlarını ortaya koyuyor:“İnsanlık var olduğu sürece dünyada zulüm eksik olmayacak, adalet arayışı da asla son bulmayacaktır.”Türkiye’nin seçilmiş liderleri ve hükümetleri elbette hep adaletin safında yer tutmalı, gücünü, çabasını adalet için harcamalı ama asla hayallere kapılmanın yanlışına düşmemelidir.Çünkü o tür hesap hataları kendi halkımıza yönelen haksızlıklar doğuracaktır.Şu anda kullanılacak aletler diplomasinin dinamikleridir. Askeri güç gösterilerinin tahriklerinden sakınmak gerekir. En büyük haksızlık savaş çünkü.Enerji bakımından bağımlı olduğumuz iki büyük komşunun siyaseten Suriye safında yer aldığını hiç ama hiç aklımızdan çıkarmayalım.Bu da bir adaletsizlik sorunu ama bizi aşıyor!

Devamını Oku

Germeyin!

13 Ekim 2012

Bir bardak suda fırtına koparmak deyimi böyle durumlar için geçerli olmalı...Dünkü manzaraya bakan, yükselen sesleri dinleyen vatandaş mutlaka hayrete düşmüştür.Suriye diktatörünün yarattığı cehennem ortamı fazlasıyla bir savaşın sebebi olabilir. Ama bu savaş, şu anda tartıştığımız sebeple patlarsa çok tuhaf olur, gülünç olur!Düşünün ki Türk savaş uçakları tarafından Ankara’ya inmeye mecbur edilen Suriye yolcu uçağına, silâh taşıdığı istihbaratı yüzünden bu işlem yapılmıştır.Ama ortada hâlâ bir netlik yok.Bir devekuşu var fakat uzlaşamıyor taraflar. Bir taraf kuş diyor, öbürü deve..Rusya ve Suriye tarafı tamamen masum yolculara asla risk doğurmayacak bir kargonun varlığından söz ediyor, Ankara ise yükü sivil uçakta taşınması yasaklı askeri malzeme sayıyor.Başbakan Erdoğan “mühimmat” deyimini kullandı.Önce casuslar savaşırSözlükler mühimmatı “savaş için gerekli cephane ve benzeri askeri malzeme” diyerek açıklıyor.Cephane yok ama “benzeri şeyler” sınıfına girer mi radar parçaları?Ruslar “girmez çünkü ‘kapalı bir radyoyu yanınızda taşımak’ gibi bir şey bu” diyorlar ama patlayıcı olmasa bile bu malzemenin hasım devletin savaş kapasitesini artıracağı, dolayısıyla yasaklı sınıfına gireceği pek âlâ söylenebilir.İstihbarat örgütlerinin önemli rolünü iyi anlatan bir örnek olay yaşıyoruz.Rus tarafı Suriye’ye ait bir yolcu uçağı ile Şam’a “askeri malzeme” gönderileceğini saptayan başarılı casusluğun aktörlerini harıl harıl arıyor şimdi.Peki Türkiye, bu istihbarata dayanarak giriştiği operasyon sonunda başarı ile taçlanmış mı oldu?Bizce hayır.. Belli ki yük abartılmış, karar vericiler de gaza gelmiştir.Yoksa birkaç radar parçası yüzünden Türkiye, Rusya’yı Suriye’nin suç ortağı olarak şüphe altına sokacak bir harekete kalkışmazdı.Ulusal çıkar belirlerDünkü Moscow Post aynı akıldan yürüyerek şu soruyu sordu:“Böyle bir skandalın kime faydası olur?”Her istihbaratın üstüne atlamamak lâzım.Kimden gelmiş, doğruluğunu ispat etmiş bir kaynak mı, akla uyuyor mu, hatta doğru çıkması hâlinde Türkiye’nin çıkarı ile bağdaşacak mı; hep araştırmak gerek.Daha da ileri giderek şunu söylemek mümkündür:Devlet böyle bir kritik geçitte, doğru çıkması ihtimali ağır basıyor bile olsa bu tür bir istihbaratı değerlendirme dışı tutabilir.Dünkü soruyu tekrarlıyorum:Rusya’yı Suriye’ye suç ortağı hâline getirmekte Türkiye’nin ne menfaati olabilir?Hiçbir menfaati olamaz.Böyle bir yanlış ancak Şam’daki despotun düşleyeceği bir büyük yanlıştır.Milletçe bir cephanelik içinde yaşıyor gibiyiz. Siyasetçiler ateşle oynamasınlar.Birbirlerini mantık çizgisinden çıkaracak tahriklere kalkışmasınlar!

Devamını Oku

Rusya ilişkilerini bozmak yanlış...

12 Ekim 2012

Savaş, bardağın taşması hâlidir. Taşma hangi damlada yaşanacak kimse tahmin edemez.Ama o anın yaklaştığını hissedersiniz.Suriye bağlamında yaşadığımız son olaylar tedirginlik veriyor.Çünkü her an taşma beklenebilir.Moskova’dan kalkan bir Suriye yolcu uçağı, silâh taşıdığı şüphesiyle Türk F-16’ları tarafından Ankara’ya inmeye mecbur edildi.Şam yönetimi bu olayı “hava korsanlığı” olarak niteledi.Moskova, uçaktaki Rus yolcuların güvenliklerine yönelik tehlike yaratıldığını öne sürerek açıklama beklediğini belirtti ve “tekrarlanmaması için önlemler alınmasında ısrar” edeceğini bildirdi. Tatsız...Putin, hafta sonunda Türkiye’ye yapacağı ziyareti ileri bir tarihe erteledi. Rusya Devlet Başkanı yaşanan gerginlikte Türkiye’den yana tavır aldığı izlenimi uyansın istemiyor.Kışkırtıcı istihbaratSuriye uçağının inişe mecbur edilmesini haklı kılan bir neden gösterebilecek miyiz? İnşallah.. Başbakan’ın dünkü açıklaması önemli. “İncelenen malzemenin savunma sanayii ile ilgili araç, gereç” olduğunu söyledi.“Silâh yoktu” diyen Rus yetkililerinin iddiasını çürüten kanıtı ortaya koyabilecek miyiz, göreceğiz. Rus tarafı “Silâh gönderme ihtiyacı olursa yasa dışı yoldan değil rutin yollardan yaparız. Bu iş için sivil uçakları kullanmayacağımız kesin” diyor.Mantıklı.. Ayrıca bu sözleri destekleyen sebepler var.Türk hava sahasına girerken “mecburi iniş” Suriye uçağına tek seçenek olmamış “geri dönme” opsiyonu da sunulmuş.Pilotun tercihi, temiz olduğuna duyduğu güveni yansıtıyor.Peki biz bu işi başımıza neden açtık?Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ dün bu soruyu cevapladı.“Suriye uçağındaki yükle ilgili ihbar” alındığını belirterek “Bu bilgi ne kadar doğru, ne kadar değil incelenmeye ihtiyacı var” dedi.Yalnız kaldık, dikkat!Bakan, istihbaratın kaynağı için “mahremiyeti ortadan kalkar” diye dikkatli konuşuyor ama mahremiyet mi kaldı? İnsanlar zaten gereken soruyu kendilerine sormuş ve cevaplamıştır:Bu son istihbaratı kim vermiş olabilir?Uludere’de 34 vatandaşımızı ölüme götüren yanlış istihbaratı hangi ülke verdiyse tabii yine o!Suriye’de durum değişiyor. Türkiye gitgide yalnızlaşıyor.Dış siyasette inat olmaz.Rusya diplomasimizin son yıllardaki en değerli kazanımıdır.Suriye’deki yanlıştan dönmek dururken yanlışlara Rusya ilişkilerini bozacak yeni yanlışlar eklemek, telâfisi çok zor olan ağır bir hata olur.Biri çıksın ve açıklasın lütfen;Rusya’yı Suriye rejimine suç ortağı hâline getirmekte Türkiye’nin ne menfaati olabilir?

Devamını Oku

Renkli oyuncak!

11 Ekim 2012

AKP iktidarının sosyal psikoloji ve siyaset psikolojisi üstüne profesyonel destek aldığı belli oluyor.Gündem belirlemekte üstlerine yok.Halk arasında bu üsluba “cambaza bak taktiği” diyorlar.Burada cambazlık görevini, iktidara oy kaybettirecek tartışmaları ikinci plana iten renkli oyuncaklar üstleniyor. Suriye meselesinde gidiş iç açıcı değil. Bir batağa doğru sürükleniyoruz ama yeteri kadar konuşuyor muyuz?Doğalgaz, akaryakıt ve elektrik zamlarından doğacak aile bütçesi yangınları halkın en güncel sıkıntısıdır. Bunu da tartışmaya bir türlü sıra gelmiyor.Çünkü iktidar sözcüleri, dikkatimizi dağıtacak, oyalanmamızı sağlayacak yeni bir oyuncak vermişlerdir elimize. İki ayaklı bir proje var önümüzde:1. Milletvekili seçilme yaşı 18’e inecek;2. Er ve erbaşlar oy kullanacak!Genelkurmay Başkanı’nın Suriye sınırında yumruğunu sıkıp havayı döverek kararlılık gösterisi yapma ihtiyacı duyduğu bir eşikte kafa yorulacak kadar acil midir bu 18 yaş meselesi?Evet, demokrasimizin alanı mümkün olabildiğince genişlemelidir, doğru ama harika çocuklar “alın bizi” diye Meclis’in kapılarını mı zorluyor?AKP’nin 326 milletvekilinden sadece üçü 25-30 yaş aralığındadır. İktidar demokrasi alanını samimi olarak genişletmek istiyorsa daha önce yapılması gereken pek çok reform var.Mesela yüzde 10’luk seçim barajı ayıbı ilk seçimde artık son bulmalı.Adayları parti başkanı değil ön seçimle parti örgütü belirlemeli, milletvekilleri dar bölgede iki turlu seçimle seçilmelidir.AB’nin dün açıklanan Türkiye raporu bir ilerlemeyi değil dramatik bir gerilemeyi işaret ediyor.Ülkeyi yönetenler öncelikle bu rezaleti düzeltmeye yoğunlaşmalıdır.Raporlanan Türkiye’de demokrasi alanını genişletmekten söz edilemez.Çünkü ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı ile sil baştan başlayacak bebek adımlarına muhtaç hâllere düşmüştür demokrasimiz.İktidar, övündüğü ekonomik başarıların bile eksikli demokraside uzun yaşamadığını yaşamayacağını unutmamalıdır.Özel takviye...Suriye’yi uyarmakla tehdit etmek arasında belirgin olmayan bir çizgi var.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel dün Akçakale’ye gitti.Amacı siyasetçilerin Meclis’ten geçirdikten sonra sulandırdıkları tezkerenin kaybolan caydırıcılık etkisini canlandırmaktı. Ama “Biz buradayız; dimdik ayaktayız” derken öyle bir vücut dili kullandı ki, uyarı ile tehdit arasındaki sınırı ihlâl etti.“Son uyarı”da bulunmuş gibi bir izlenim doğdu ister istemez.Başbakan “Savaş meraklısı değiliz” demişti ama Orgeneral Özel’in çıkışına AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “Türkiye üç saatte Şam’a varır” sözünü eklediğiniz zaman farklı bir algı uyanıyor.Çok dikkat etmek lâzım.Şam’a gitmek o kadar sorun değil.Oradan dönmek ne kadar zaman alır; asıl onu düşünmek lâzım!

Devamını Oku

Ne arıyoruz?

9 Ekim 2012

Türkiye’nin geleceğini belirleyecek düşüncelerin ve tercihlerin netleştiği günler yaşıyoruz.Dün Meclis’te grupların günüydü. Liderlerin konuşmaları belki sert ve kırıcı ama yararlı ve uyarıcı nitelikte oldu.Uzun zamandan beri ilk kez iktidar ve muhalefet liderleri bir meselede birleştiler.Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven “Dağda ölen teröriste ağlamıyorsanız insan değilsiniz” demişti.İlk tepkiyi CHP lideri Kılıçdaroğlu verdi.“Bu söylem başlangıçta insani gibi görünse de toplumu bölen bir söylemdir. Şehit aileleri ne diyecek buna?” diye sordu.Başbakan “Biz evlâtlarımızı katleden ve bu mücadeleler arasında ölen terörist için ağlamayız. Kalkıp da birilerini memnun etmek için böyle ifadeler kullanamayız. Bırakın siyaseti siyasetçi yapsın” diye konuştu.MHP lideri Bahçeli de Emniyet Müdürü Güven’i istifaya çağırdı.Stratejik körlük mü?CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun son zamanlarda söylemleri giderek sertleşiyor.Dün tavan yaptı denilebilir. Önce Dışişleri Bakanı’nı hedef aldı:“Türkiye’nin yanında kim var? Hamas var, Barzani var, Katar var, Suudi Arabistan var. Suriye’nin yanında İran, Rusya, Çin, Brezilya var. Bu stratejik derinlik midir yoksa stratejik körlük mü?”Ardından son darbeyi vurdu:“Çapsızlığı dünyaca bilinen bir Dışişleri Bakanı ile Türkiye’nin geldiği nokta budur. Bunun için engin bilgiye gerek yok. İleri derecede geri zekâlı olmak lâzım.”CHP lideri hayati önemde bir mesaj verirken kendini nezaketin sınırları içinde kalmaya mecbur saymadı.“Şam fatihi“ olma hayali kurduğunu iddia ettiği Başbakan’a da “Beyefendi sen olsan olsan Şam babası olursun” diye seslendi.Tehdit Şii-Kürt ittifakıSiyasetçinin doğru bildiği sözleri esirgeme lüksüne sahip olmadığı bir dönemden geçiyoruz.İktidarı yanlış bir adımdan vazgeçirmeye yarayacaksa herkes her şeyi söyleyecektir.Ana muhalefetin şu dönemdeki misyonu savaşı önlemektir. Başbakan’a yönelik nezaket bu uğurda ihmal edilebilir.İç ve dış gözlemcilerin Türkiye’ye ilişkin endişeleri artıyor çünkü.BBC’nin yaptığı değerlendirme askeri güç konusundaki üstünlüğümüze rağmen şöyle de bir uyarı içeriyor:“Suriye’nin hava savunma sistemleri kimyasal ve biyolojik silâhları, Rusya ve İran ile ilişkisi, olası bir müdahalede Suriye’deki Kürtlerin durumu, Türkiye’nin aleyhine olan noktalar...”Uluslararası Orta Doğu Barış Araştırmaları Merkezi Direktörü Kaan Dilek’in Taraf’ın manşetine çıkan uyarısı, sanki BBC’yi tamamlıyor:“Sıcak savaş derinleşirse Şii-Kürt ittifakı Türkiye’yi yıkar!”NATO’nun savaş isteğini tahrik eden davetini değil, bu uyarıyı önemsemeliyiz.Ve bıkmadan sormalıyız:Komşudaki iç savaşta biz ne arıyoruz Allah aşkına?

Devamını Oku

Ağlayan polis...

8 Ekim 2012

Dünkü gazetelerin çoğunda bir Emniyet Müdürü manşetti.Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven “Dağda ölen teröriste ağlamıyorsanız insan değilsiniz” diyordu.Bu sözlerin içerdiği anlam Recep Güven’in empati duygusu gelişmiş, vicdan sahibi iyi bir insan olduğunu ispat edebilir belki ama iyi bir polis olduğunu kanıtlar mı derseniz tartışma götürür...Emniyet Müdürü Güven gazetecilere terör örgütünü yaratan yanlışları sıralarken PKK’nın haklı sebeplerden doğduğunu, devlet dâhil dışındaki güçlerin yanlışından beslendiğini söylüyor.Canavarlaşmış bir teröristin de etkisiz hâle getirilmesi gerektiğini, aksi hâlde devlete devlet denilemeyeceğini belirten Recep Güven bu sözlerle bir denge kurduğunu düşünüyor olmalı.Ama yaptığı, siyasetçinin işidir. Yani iki tarafa da hak vermek.. İki tarafa hak vermek terörü kayırmaktır.Çünkü devlet yanlış da yapsa görevini yaparken hataya düşüyor. Ama terörist asla bahanesi olmayan bir suç işliyor, masumları öldürüyor.Emniyet Müdürü’nün sözleri arasında haklı eleştiriler elbette var. Ama onları teşkilâtın terörü değerlendiren kapalı toplantılarında amirlerine söylemeliydi.Terörle mücadele için emrine verilmiş polislerin duyacakları biçimde açık açık söylemesi doğru değildir.PKK son iki ayda 14 polis öldürdü. Öldürdüğü teröristin arkasından ağlayan bir polis müdürü terör örgütünü merhamete getirir mi sanıyorsunuz?Efsane müdür Gaffar Okkan’a acıdılar mı?Bebeklere bile kıyan acımasızlık “iyi polis” örnekleri ile yumuşar mı?Terörü anlamamaktır bu!Diyarbakır Emniyet Müdürü, terörle mücadelenin en sıcak mevziine sokulacak yerde siyaset planlayan bir birime gönderilmiş olsaydı mutlaka daha yararlı olurdu.Sözü doğru rolü yanlıştır!*****Değerli bir uyarıBatılı ortaklarımız Esad karşısında bizi yalnız bıraktı.Obama seçimden sonra başka bahane bulacak.Şimdiden belli.Türkiye muhalif güçlere silâh desteği sağlamakla suçlanırken Washington elçiliklerine yapılan saldırılardan korkarak isyancılara verilecek silâhların yarın kendisine doğrultulacağını gerekçe gösterecektir.Financial Times gazetesi “Suriye bataklığına giderek daha çok saplanma tehlikesi yaşadığımızı” yazdı dün.“Türkiye’nin Kısa Tarihi” adlı kitabın yazarı Norman Stone, İngiliz Times gazetesinde çok değerli bir uyarıda bulundu.Önemli başarıların hükümette aşırı güven duygusu yarattığını yazan Stone, Türkiye’nin yüzünü Doğu’ya dönmesinin yanlış olduğunu, Suriye meselesinde yalnız kalacağını savundu.Yabancılardan gelmesi umarız uyarıyı iktidar katında daha değerli kılar.Doğru tercih bugünkü değil, Irak krizindeki ihtiyatlı siyasetti...

Devamını Oku

Adalet neredesin?

6 Ekim 2012

Her haksızlığın eninde sonunda adil bir mahkemeye toslayacağına ve cezasız kalmayacağına inanmak ve güvenmek...İşte kalabalıkları barış içinde yaşayan millet haline getiren duygu budur.Türkiye’nin pek çok alanda dikkat çeken ilerlemeler sağladığı halde toplumsal barışı tehlikeye sokan kutuplaşmalara savrulması, adalet beklentisinin karşılığını bulamamasındandır.Avrupa Komisyonu’nun 2012 Türkiye İlerleme Raporu geçmiş yıllara oranla daha ağır eleştiriler taşıyor.Özellikle yargı ve ifade özgürlüğü alanında kıyamet koparacak isabetli tesbitler yapıyor.Kuzuların sessizliğiAma bunlardan dolayı ne iktidar alınganlık gösteriyor, ne de muhalefet gürültü çıkarıyor.Eleştirileri sessizlik içinde kabullenmek, ümit etme hakkımızı da elimizden almıyor mu?AB, Ergenekon ve Balyoz davalarını demokratikleşme sürecine olumlu katkı sağlayan adımlar saymıştı başlarda. Ama son rapor yaşanan hukuk ihlâllerinin davalara gölge düşürdüğünü vurguluyor.Eleştiriler hep aynı: Savunma hakkının ihlâli, uzun tutukluluk süreleri, aşırı derecede uzun ve karmaşık iddianameler...Meclis, bu davalara bakan özel yetkili mahkemelerin varlığına son verdi.Ama mevcut davalar bitene kadar mahkemelerin yaşamaya devam etmesi şartı, haksızlıkların sürmesine yetip artıyor.Yargı paketleri adaleti bir türlü getirmiyor. Çünkü ilke “taşvana kaç, tazıya tut...”Gerileme RaporuMilletvekili seçilmek Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’ı Silivri zındanından kurtaramadı.Dün ortak açıklama yayınlayan bu üç milletvekili Meclis kararı ile yaşamına son verilen özel yetkili mahkemenin, yeni yasanın getirdiği takdir yetkisini kullanmayarak milli iradeyi tutsak aldığını iddia ettiler.İktidar sözcülerinin bile halkın önünde savunamayıp yapmacık da olsa eleştirdikleri bir durumdur bu.Ve Türkiye İlerleme Raporu’nda kayda geçmiştir.Böyle bir sicil, eğer “Adalet mülkün temelidir“ sözüne inanmaya devam ediyorsak AB raporunun adını “Türkiye Gerileme Raporu” olarak değiştirir.Hukuk, yargı, adalet denildiği zaman siyasetçiler ve yüksek yargıçlar harika şeyler söylüyorlar.Ama uygulamalar özellikle çelişkilere akıl erdiremeyen yabancılara “Türkiye üyelik sevdasından vaz mı geçti?” dedirtecek çizgiye dayandı.Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç iki gün önce akademik yılın açılış konuşmasını yapmak üzere Erzurum’a gitti.Orada açıkladı; AİHM on yılda adil yargılanma hakkının ihlâli ile ilgili on bin hüküm vermiş, bu kararların dörtte biri Türkiye’yi mahkûm etmiş!Kılıç “yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı hayati önem taşır.. Hakim görevi başında duygularından kendini arındırmak zorundadır” dedi.Yönetenlerimizin dedikleri ile yaptıklarına baktığımda hep meraka düşerim:Okudukları bu güzel konuşmaları kimler yazıyor acaba?

Devamını Oku