Sabah sabah... Oysa pazar günü, ne kadar keyifli başlamıştım güne... Aslında hiç sevmediğim kış havasını özlediğimi fark etmiştim.Bir şeyler yapmam için ha bire beni dürten güneş gözükmüyordu.Ne olduğunu bilmediğim bir şeyleri...Ama iyi bir şeyleri...Beni kışkırtan, aradığımı evden uzaklarda bulacağım umudunu veren güneş...Bulursun, bulamazsın ama dışarıda ararsın ya... O avarelik nihayet bitmişti.Huzura ermiştim sonunda... Kimse, hiçbir şey beni kandırmaya çalışmıyordu. Ben de bir şey aramıyordum.Kendimi de özlemişim. Sabah sabah...Haberi duydum.Elim kolum bağlandı.Bilgisayarın başına geçtim. Peki ben şimdi ne yazacağım?Ben o saatlerde ne yapıyordum diye düşündüm.O saatlerde...Evimde...Kaloriferimi yaktım ilk defa...Kedim bir koltuğa kurulmuş, ben kanepeye atmışım kendimi...Televizyon açık ama sesi kısık. Ben BoA’yı dinliyorum, Ain’t no Sunshine...Bir onu, bir de Andrea Bocelli’den, eski bir şarkı vardır ya, “O mare e Tu” diye...Deli gibi; bir onu, bir ötekini.Durmadan...İki şarkıya takılmışım.Müzik, evim, kedim ve ben hepimiz huzurluyuz.Ama biraz fazla iyi görünüyor her şey.Hani, gerçek olamayacak kadar iyi...Meğer o saatlerde...Belki de tam o dakikalarda...O köprü...O köprü havaya uçuyormuş...Biz evdeyken...Veya bir yerlerde kafa çekerken, dans ederken, sevişirken...O köprü havaya uçuyordu...Oysa ben planlamıştım.Şöyle bir yazım olacaktı bugün;“Meğer ne çok sevişmeyen varmış!” Yoksa dedim, başlığı şöyle mi yapsam?“Ne yani? Sevişmeyelim mi?” Yani hayata dair bir şeyler yazacaktım. Keyifli, kimini güldüren kimini kızdıran...Birinin ayrılığını, birinin kavuşmasını anlatacaktım.Bir başkasına. “Çek elini oradan” diyecektim. Ötekine, “Hadi len!..” Dedim ya, hayata dair.Bir konserin hem eleştirisini hem dedikodusunu okuyacak, satır arasından bir konu çıkaracaktım.Ne de güzel mail’ler gelmişti...Peki ben şimdi ne yazacağım?Bugün değil ama yarın...Bizi esir almak isteyenlere inat; bizi sindirmek isteyenlere kafa tutacağım.Meydan okuyacağım.Yine ister evde oturacağım, ister dışarı çıkacağım. En kalabalık meydanlarda gezinip en tehlikeli alışveriş merkezlerine gideceğim. İçeceğim, dans edeceğim. Ağlayacağım da ama...Yine sevişmeler yazacağım.Yazmalıyım, yaşamalıyım...Yaşamalıyız...İnadına...
İçinize fenalık mı geldi? Kaç gündür hep sevişme, sevişme, sevişme.. Nedir bu yahu? İnsanın sevişesi gelmiyor. Yani böyle düşünüyor olabilirsiniz.Başka konu mu yok?Var.Niye olmasın?Alın size konu...Sevişmesiz konu da olur, ilişki de...Yani bana göre değil tabii, ona göre; bir okuyucuya göre...Ama itiraf edeyim, etkilendim.Birçok soru çıkardım. Gelin o soruları birlikte yanıtlayalım.Önce okuyun:“Dilek hanım;Beni ters (klasik, konvansiyonel, maço, kadın düşmanı, vb... vb...) biri gibi düşünmeyin.55 yaşında 28 yıllık hiç eskimeyen /aşınmayan bir evlilik içindeki bir (metropolitan) genç olarak terk edişleri/edilişleri bizzat yaşama şansım pek yok ve de zaten olmaması gerekiyor! Umarım bu nedenle hedef okur kitlenizden beni discount etmezsiniz!:)) Şu terk ediş/ediliş olgusunu neden öncelikle ‘sevişme ile’ ilişkilendirdiniz, bunu bir türlü çıkaramadım. O uca kadar ilerlemenizi takip etmeniz öyle zor ki!Yoksa çoğunlukla şimdilerde artık öyle mi oluyor? (Terk-i diyar eylemlerinde tarafların 1’inin veya her 2’sinin konuyu sevişmeli bir içerikte ele alması.)Veya ‘öyle mi’ olmalı? (En azından olağanlık itibariyle...)Yani ‘norm’ sevişmek mi?Ayrıca:Sevişilmezse ‘ilişki’ olmuyor mu?Hiç sevişilmeseydi mesela, sevişilen bir versiyona oranla ‘ilişkinin kalitesi’ (nitelik anlamında) düşecek miydi?Yoksa sadece ‘ilişki kapsamı’ mı değişmiş olacaktı?Şu ‘sevişme fiilini’ ihtiyarladığım için diskalifiye etmediğime emin olabilirsiniz. Yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak ‘sevişmemek’ bazen en doğru tercih olabilir ve ‘sevişilmemiş olması’ ortadaki şeyin ’ilişki olmadığını’iktiza ettirmez.Neyse, siz kendi perspektifinizden bu yazınız ile bir kez daha hedefinize ulaştınız... Mind-provoking oldunuz, muhakkak benim gibi birçok insanın zihinlerinde soru işaretleri uyandırdınız, biraz düşündürdünüz.Ama siz de biraz ‘daha’ düşünün...:))Şemsi Paşa Pasajında hep sevişilmiyor olabilir... Sevgiler ve saygılar.” Haydaa...Bu mail’in sahibi bir erkek. Bir dakika. Ben ona erkek demek istemiyorum, bir beyefendi. Erkek deyince, içinde danalık oluyor ya, ondan...Yanlış anlamayın, sevişmediği için de değil. Yani ben de tam anlamadım sevişip sevişmediğini ama ifade biçimi çok corc... Şimdi mail’den çıkardığım soruları yazacağım: *Sevişilmezse “ilişki” olmuyor mu?* Hiç sevişilmeseydi mesela, sevişilen bir versiyona oranla “ilişkinin kalitesi” (nitelik anlamında) düşecek miydi?*Yoksa sadece “ilişki kapsamı” mı değişmiş olacaktı?* Yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak “sevişmemek” bazen en doğru tercih olabilir mi? * “Sevişilmemiş olması” ortadaki şeyin “ilişki olmadığını” iktiza ettirir mi?Çalışın hafta sonu.Ben de çalışacağım...
Nihayet... Evet nihayet o konuya gelebildik. Son sevişmelere... Trajikomik diye bir şey varsa, işte budur. Son sevişmeler hem trajik hem de komiktir çünkü.Hem de hepsi...“Hepsi” dedim çünkü üç çeşit son sevişme vardır.Sonuç aynıdır, hepsi “sonuncu”dur ama bıraktığı tat farklıdır.1- TAAMMÜDENBu durumu genellikle kadın planlar. Ayrılmaya karar vermiştir ya da vermişlerdir; tıpkı dünkü mail gibi:“Hayatımın değişilmezi olan adamı hayatımdan çıkartmaya karar verdiğimde son kez onunla seviştim. Ve sabah kapıyı kapatıp çıkabildim o evden.” Bu mail’in devamını sona saklıyorum. Çünkü anlatmak istediğim, buraya kadar olan kısım. Kadın öyle bir son sevişme planlar ki... Öyle bir şey olsun ki...Unutulmasın...Unutmasın.Kimi kadın romantik, kimi de fantezilerle dolu olanı seçer. Ona göre yapar hazırlığını.Kıyafetini, saçını, iç çamaşırını ona göre seçer.Neler yapacağını bilerek gider.Taammüden...Yapar da...Ha, adam ne yapar?İş sevişmeye gelince o, sonuncu mu, onuncu mu olduğunu unutur. “Ana! Ne oldu buna lan? E, iyi bari...” havasında sevişir.O sevişme kadın için çok acı vericidir.Adam için...Bilemem. Ama son manzara şudur:Kadın ağlar. Gizli-saklı veya alenen ağlar... Adamın içi geçmiştir, uyuklamaktadır...Ya da ne bileyim, o sırada hiç içinden üzülmek gelmez. O sırada kafası çalışmaz. Bunların kafaları düz mantık işlediği için, düşünüyorsa, en fazla şunu düşünür:“Seviştiğimize göre herhalde ayrılmadık.” Boş boş bakar.Belki 24 saat sonra, durumu anlar. Yani ayrıldığını...Ama o sırada neden seviştiklerini anlamaz. 2- ANLAMADAN Aynen öyle. Anlamadan...Bazı son sevişmeler unutulur, gider.Bir gün, onunla ne zamandır sevişmediğini fark edersin. O soru birdenbire karşına çıkar.Birisiyle konuşurken, bir film izlerken falan... En son ne zaman olduğunu bile hatırlamazsın.“Son doğum günüm müydü? Yok canım, ondan önce de epey olmamıştı...” Kaba bir hesap yaparsın, neredeyse bir seneyi geçmiştir...Artık geri dönüşü yoktur.3- HİÇ BİTMEYEN Kaç gündür konuştuğumuz durum yani. Ayrılık konuşması, son sevişme ve barışmaca... Bazen hemen bazen sonra...Yukarıdaki mail’in devamı gibi:“Ama yıllar sonra, yaptığım evlilik bittiğinde ilk aradığım yine o olmuştu.” Gerçek son sevişmelerin kaderi aynıdır. Hepsi sonuncudur...Hepsi unutulur.Yani gününü hatırlasan bile, nasıl olduğunu unutursun. 20 sene yattığın insanla ne yaptığını hatırlayamazsın. İyi veya kötü olduğunu bilirsin de ne yaptığınızı bir türlü çıkaramazsın.Ne kötü!Onunla / onlarla ilk sevişmeyi hatırlarsın da sonuncusuna hep böyle yazık olur.Peki en kötüsü nedir?Sevişmeyi unutursun!Heh heh heee...Nasıl oluyordu ya?Soyunuluyor muydu? Yok canım giyiniliyordu? Yani kıyafetle ilgili bir kısım vardı ama... Sıcak mı basıyordu ne?Nasıldı len?
“Sevişerek evlendik” derlerdi ya, bizimki de tam tersi; “sevişerek ayrıldık.” Aslında bugün “son sevişmeler”i yazacaktım ama dün gelen mail’ler hoşuma gitti.“Son sevişme”den önce onlara bir iki laf edeyim diyorum.Ama önce bir düzeltme yapmam lazım.Sözlerimin yanlış anlaşıldığını seziyorum.Dünkü yazıyı aynen şöyle bitirmiştim:“Ama hâlâ bir umut görüyorsa, hissediyorsa, ufacık bir kıvılcım bekler. Bir kıvılcım...Küçük bir bakış, sihirli bir kelime, ürkek bir temas...Bazen son anda...Tam evden çıkarken...Tutuşuverirler.” Romantikmiş gibi yazsam da, buradaki “tutuşma” el ele tutuşma falan değil.Kıvılıcım demiştim ya, o kıvılcımın tutuşması...Alev alması...Yani artık nasıl alev alır, orasını bilemem. İlişkinin cinsine göre değişir.Seviyeli veya seviyesiz olmasına göre...Seviyesizler halının, masanın üzerinde, seviyeliler...Sahi onlar nasıl?Nasıl yani?Bana ne yahu? Bu kadar özel hayata müdahale edilmez ki!En iyisi ben mail’lere müdahale edeyim. Ama alınmaca yok, ona göre...“Dünyada en dayanılmaz acı nedir, Karacaoğlan güzel bir şiirinde özetlemiş; Bir AYRILIK bir YOKSULLUK bir ÖLÜM!! Ayrılığa sebep olan tüm faktörlere lanet olsun! ‘Sevelim sevilelim bu Dünya hiç kimseye kalmaz’ demiş Yunus Emre.” Sen böyle Karacoğlan’dan falan şiir okumaya devam edersen daha çok ayrılık acısı yaşarsın, Zihni.Kötü ol biraz, kötü...***“Al sana Emansipasyon. Sizin bu kışkırtıcı yazılarınızdan sonra, girl friend’im beni terk etti! Her gün yeni bir talep, her gün yeni bir ihtiras, her gün yeni bir hayat felsefesi ve kendini geliştirme denemelerinin ardından, benim partnerim oldu Ex! Ne aşk sorunumuz vardı ne sex, durup dururken olduk ex! Kadın kendini geliştirdikçe ihtirasa doymayan canavar oluyor, kadınların doğal özgürlüğünden yanayım ama çok zalimler!” Haydaa...Kabak benim başıma patladı. Sen de kadına gidip emansipasyon, kadının doğal özgürlüğü falan dersen... Hatta sen onları derken, o...Ayrıca ne aşk ne de seks sorunumuz vardı diyorsun ya, benden duymuş olma ama varmış demek ki...***“Birinin ‘değişen hayatının değişilmezi’ olmak böyle bir şey olmalı... Aniden el ele tutuşmak.” Bir de, “sessizliğin sesi” ile “kalabalıklar içinde yalnızlık” var. Bu arada seviyeli ilişkiyi de çözüyoruz galiba; aniden el ele tutuşmak... ***“Bence de son bi kez sevişmeli insan ayrılmadan. En güzeli de evden çıkarken tutuşuvermeli. Çok etkileyici. O anda değil gitmek, bi anda bütün ömür kalmak ister bence.” Öyle bir anlatmışsın ki insanın ayrılası geliyor. Şöyle biri olsa da ayrılsak yani... Sevişmeli olanından ama...“Bu bir terk ediş projesiydi ve bunu aklının içinde defalarca çalışarak gelmiştin. Defalarca! Bütün biriktirdiğin sözcükleri arda arda sıralayıp, kesintisiz bir şekilde projenin sonunu getirmek için çabalarken, ellerin de buna dahildi. Karşımda ne kadar da kalabalık olmuştun birden, her tarafına nesneler, parmaklar, gölgeler ve yabancılar girmişti.” Mine ya... Ne oluyor sonunda? Yani seviyeli mi seviyesiz mi bitiyor? Kalabalıktan kastın ne? Neler oluyor orada? Biraz açar mısın? Konuyu yani...***“Ben de ayrılma-ayrılmama ikileminde yazığınız makale ile bire bir örtüşen durumları yaşadım. Ve hâlâ ayrılamadım:)) ayrılamadı:)) ayrılamadık:)).” Ne diyeyim; Allah kimseye ayrılık vermesin.Verecekse de sevişmelisinden versin...
Bir ayrılığın ayrılık olabilmesi için ilk şart konuşmaktır değil mi? Ki iki taraf da bilsin, ayrıldılar mı ayrılmadılar mı?Zira bazen konuşulmaz, durum ortada kalır.Yani bir taraf biliyordur ayrıldıklarını da, öteki ayrılmak istemeyen, bir türlü bilmek istemez.Yüzüne yüzüne söylemedikçe anlamamazlıktan gelir. İyi bir ayrılık, iyi bir konuşmayla tamamlanır.Tabii her ayrılık konuşması amacına ulaşacak diye birşey yok hayatta...Hatta yüzdeye vuracak olursak, şöyle kabaca bir hesap yapsak, ayrılık konuşmalarının yüzde 80’i boşa gider diyebiliriz.Dün söylemiştim ya, iki tür ayrılık konuşması vardır; sonu farklı biten...Sevişmeli ve sevişmesiz.Ne söylediğim çok açık...O ayrılık konuşmasının sonunda sevişirseniz ayrılmazsınız. En azından bir süre daha...Ne kadar süre?Ta ki ayrılık konuşması sevişmesiz hale gelene kadar...Belki de hiç gelmez, kimbilir...Buna karşılık, sevişmesiz ayrılık konuşmalarının sonu gerçekten de ayrılık olur. Kesin ayrılınır...“Bu işi biterelim artık” diyorsun. O da, “Tamam” diyor. Veya ağlıyor. Vs...Ama biri, kapıyı çekip gidiyor.Gidiyorsa...O iş artık bitti demektir. Sonradan ara, mesaj at falan ne yaparsan yap, geçmiş olsun...Bir de ikisinin arası durumlar vardır.Yarım sevişmeli...Sevişmelimsi...Şevişemsi...Şemşi Paşa Paşajı...(Tamam toparlandım)Yani biri “Ayrılalım” der, öteki, “Hoop! Hayırdır? Bir yere mi gidiyorsun?” mealinde bir şeyler söyler.Romantikliği tuttuysa, “Benim de aşk haklarım var” türünden...Ve sonra ne yapar?Tıpkı eskisi gibi sevişmek ister.Sevişecek ki, herşey normale dönsün. Burada önemli olan hayvanı yaralı bırakmamaktır.Yoksa saldırır.İyileşinceye kadar seninle uğraşır.“Bari son kez yapayım” falan diye düşünürsen...Üff yaa...Bir de “Son sevişmeler” vardır. Ne konu ama.. Onu sonra uzun uzun yazmam lazım. Konumuza dönecek olursak, ayrılmak istemeyen adam sevişmek isteyecektir.Adam diyorum çünkü ayrılık konuşmalarını kadınlar yapar.Erkek yapmaz.Erkek kadını o konuşmayı yapacak hale getirir.Sonra kadın tasarlar.Herşeyi en ince ayrıntısına kadar.Konuya nerede ve nasıl gireceğini...Onun söyleme ihtimali olan her cümlesine nasıl karşılık vereceğini...Ne giyeceğini...Hepsini iyi bir senarist gibi ince ince işler...Aslında kıyafetinden bile bir kadının ayrılık konusunda ne kadar kararlı olup olmadığını anlayabilirsin.Kadın gerçekten ayrılmak istiyorsa, kafasına koyduysa, sevişmez. Ne yaparsan yap, ı-ıh olmaz.Ama hala bir umut görüyorsa, hissediyorsa, ufacık bir kıvılcım bekler. Bir kıvılcım...Küçük bir bakış, sihirli bir kelime, ürkek bir temas...Bazen son anda...Tam evden çıkarken...Tutuşuverirler.Ne güzel değil mi?
Eski sevgiliden yeni sevgili olur mu?” İtiraf edeyim, bu güzel başlık bana ait değil. Habertürk’ün sitesinden apartma.Orada okuduğum haberi didikleyeceğim yani.Diyor ki;“Yani Türkçe haliyle, eski sevgilinizle barışmanız ne kadar doğru?” Baştan söyleyeyim. Orada yazılanlara pek katılmıyorum.Mesela, “Öncelikle biten bir ilişkinin, tekrar barışılması halinde, dikiş tutabilmesi için ayrılık sebebi çok önemlidir. Tarafların birbirine saygılarını yitirmemiş olmaları gerekir” diyor.Ne güzel ve yerinde bir saptama. Yani kimse itiraz edemez.Ben ederim.Çünkü bilirim ki, insanlar böyle ideal hareketlerde bulunmazlar.Hele ki ayrılırken... Veya kavga ederken.Adı üstünde, “kavga.” Öteki türlüsü, tartışma, polemik falan olurdu.Cinin oynamış yerinden, tepen atmış falan.Ne yani? Şöyle mi geçecek konuşma: “Bak hayatım, şu konuyu biraz konuşalım, ne dersin?“Tabii tatlım. Aklına takılan her konuda sana yardımcı olmak isterim... Bu kavga mı şimdi?Tatsız tutsuz...Asıl böyle olursa ayrılmışsın demektir ve bir daha da geri dönüşü olmaz.Ama...“Sen beni salak mı sanıyorsun? Nedir bu be? Böyle devam edersen defolup gidersin...” “Asıl sen beni salak sanıyorsun ayrıca defolup gidecek biri varsa o da sensin!” “Bağırma! Bağırma dedim!” “Sen bağırma! Sen başlattın. Ben düzgün konuşmaya çalışıyordum.” “Yok yaa...” İşte kavga bu. Böyle başlar... Neyse, habere devam edelim.“İlişki bir kere bittikten sonra artık duygularla düşünülmemeli, mantık devreye sokulmalıdır.” Oldu. Nerede satılıyordu bu mantık? İşin içine mantık falan girdiyse, yandın demektir. Yani mantığını dinleyebiliyorsan. İşte o zaman gerçekten o ilişki bitti demektir. “Yakın çevrenin, bu ilişkiye tanıklık edenlerin fikirlerine önem verilmelidir.” Kesin ayrılmak istiyorsan, tabii onlara kulak ver.Ama şunu unutma!Şimdiye kadar onlara sevgilinin hiç iyi bir tarafını anlatmadın. Öyle tabii...Kimse, “benimki çok iyi” diye bir şey anlatmaz.Ya kavga edince, şüphelenince veya ne bileyim, ilişki sıkıntılı hale girince başkalarıyla paylaşılır.Başkaları sevgilini veya eşini pek de iyi bir insan olarak tanımaz. Onun hep abuk taraflarını anlatmışsındır.Yani onlara sorarsan, “ayrıl” derler.Devam edelim...“Tekrar başlanan ilişkilerde hiçbir şeyin aynı olmayacağı unutulmamalıdır.” Yani anlayacağınız, ex’ten next olmaz deyip, konuyu bağlamış.Ama bence bu ilişki burada, böyle bitmez.Yeniden birleşip birleşemeyeceğiniz, saygıya, kavga nedenine falan bakmaz...Bana sorarsanız...Bu neye bağlıdır biliyor musunuz?Nasıl bir ayrılık konuşması yaptığınıza...O konuşma var ya, o konuşma...Hiç önemli değildir.Mühim olan o konuşmanın nasıl bittiğidir...Sevişmeli mi, sevişmesiz mi?(Arkası yarın)
Eveet...Yavaş yavaş “bizim” konulara girmeye başlayalım.Konumuz, aynen anladığınız gibi; kadın hastalanınca...Yani ciddilerinden, ciddi ve önemli hastalıklardan söz etmiyorum tabii ki...Rutin olanlardan da değil...Zaten o rutin olanına ne erkek ne de kadın alışır. Yani ne kadın, “ya kusura bakma, biliyorsun bugünlerde biraz sinirli oluyorum, idare et” der ne de erkek, “ya, doğru ya, o günlerdeyiz. İdare edeyim bari” der.Birlikte yaşadıkları bininci ay olsa mutlaka o günlerde bir kavga çıkar.Ne enterasandır ki, kadınlar da neredeyse 40’ından sonra o günlerde sıkıntılı olduklarını anca anlar.Zaten ondan sonra da önlerinde 5-6 sene kalır...O da kocalarının aldatma dönemine rastlarsa... Yok canım, kadınlara rahat yok!TADI KAÇAR...Bu neye benzer biliyor musunuz?Tıpkı bahar aylarında ne giyileceğinin bilinmemesine...Her bahar, “bu havada da ne giyeceğim” diye sorulur mu?Sorulur.Yahu, 35 yaşında olsan, 35 bahar yaşamışsın demektir. Hâlâ öğrenip bir çözüm bulamadın mı?Açık ayakkabı mı, kışlık mı?Sanki arası yok.Kazak mı, tişört mü?Sanki onun da arası yok.Normal ayakkabı giy, gömlek ya da tişört ve bir de hırka...İşte bu.Ne alakası var bunun konumuzla? Hiç ama hiç alakası yok...Konumuz kadın hastalanıncaydı.Yani mesela kadının midesi bozulmuş, üşütmüş veya ne bileyim, migreni tutmuş.Adam ne yapar?Evdeki veya dışarıdaki adam...Yani koca veya sevgili...Ne yapar?Söyleyeyim, tek kelimeyle tadı kaçar...DANALIK SINAVIDüşünsenize, dikkatler onun üzerinden çekileceği gibi, o başkasıyla ilgilenmek zorunda kalacak!Ne felaket!Hem tadı kaçar hem de kaçacak delik arar.Yani bir şey olsa da kaçabilse...En arsızından değilse, “ben dışarı çıkıyorum” demez. Ki bunların da sayısı hiç az değil ama şimdilik bunları es geçelim.Kaçamayan erkeklere dönelim. Bu onun için çok can sıkıcı bir durumdur.Mecburen de olsa kadına ilgi göstermek zorundadır. İlgi dediysem başında durup, ona çorba yapar anlamında değil ha!Nerdeee!Ama bunları yapmış gibi görünmesi gerekir.Zira bu, onun ‘dana’ olup olmadığını gösteren sınav olacaktır.Başına gelecekleri bilir çünkü...Yarın, öbür gün kadın intikamını mutlaka alacaktır. Yalnızken neyse ama bir gün herkesin içinde...Ne kadar dana olduğunu anlatıverir.ELBET ELİNE DÜŞERSİNKendisinin ya da karısının onun dana olduğunu bilmesinde bir sakınca yoktur.Ama başkaları...Başkaları onu mükemmel sanmalıdır.İşte bu yüzden; Yanına gelir ve yarım ağız, “iyi misin? Bir şey istiyor musun?” diye sorar.Sen de onun bu samimiyetsizliğine alınıp, zaten hastasın ya, “yok, sağol” dersin.Hiç ısrar etmez.“Tamam o zaman, sen biraz uyu” der ve gider.Televizyon seyreder.Arada bir gelip bakar, iyileştiysen “ne yiyeceğiz?” diye sormak için!Bunun istisnası çok azdır.Hele hele mesele kürtajsa...Üf, üf, üfff...Kadınla birlikte kürtaja gitmek onlar için şu anlamı taşır:“Ben ‘dana’yım. Ve oradaki herkes bunu bilecek.” Ama...Hiçbir kadın bu anları unutmaz.Bir, iki veya üç kez anlayış gösterebilir.Sonra...Elbet eline düşersiniz...
Sevgisiz, sevgi dolu... Sevgilili, sevgilisiz... Bugün internet sitesine gelen üç beş mail’e cevap yazayım dedim.“Medya çok büyük bir güç ve o yüzden de yazılı ve yazısız bir etik”den bahsediliyor. Maalesef önceliğin “KÂR” olduğu bir yerde her zaman buna dikkat edildiğini söylemek çok zor. Yoksa başlığı başka içeriği bambaşka bu kadar çok haber olur mu? Veya gazeteler genel yayın politikalarında iktidardan ayrı hareket edebilir mi?” Bir de şunu sor kendine:Bu gazeteleri kimler satın alıyor? Sadece hükümet ve yanlıları mı?Yok; belli, sevgisiz bir kişi değilsin ama bu kadar acımasız olma lütfen.***“Rahmetli Oğuz Atay ne güzel anlatmıştı. Siz de detaylandırmışsınız. Tutunamayanların, tutunamama nedenlerinin, ‘Onu sevmiyorum, bunu sevmiyorum’ diye bahaneleştirmesi bunlar sadece. Ne güzel yazmışsın Figen... Bunların hep bir nedenleri vardır değil mi? Başarısız oldukları her şeyin nedeni bir başkasıdır. Veya bir başka şey... Anne, baba, koca... Yetmedi mi? O zaman, patron, öğretmen vs... Bunlara yapılacak en büyük kötülük ne biliyor musun? Onları sevmek! Işığı yakınca olduğu yerde kıpırdamadan kalakalan hamamböcekleri gibi olurlar.Ama üstlerine basmayacaksın. (İyiyiz ya!)***“Seviyorum ama..Sevmeyerek bir yere varılamaz dediğiniz gibi ama... Seviyorum seviyorum ama hayatımda kimse yok... Aşk yok... Sabır mı diyeceksiniz?” Osman, aşkın sevgiyle ne alakası var? Yanlış yoldasın. Ayrıca insan sevdiğini... Kafan karışmış senin. Osman, acaba sen çok mu sevgi dolusun? Yani biraz fazla mı ki? Öyle ol da, bunu fazla belli etme. Bir de bunu dene, bakalım ne olacak?***“Takmışsınız bi sevgiye gidiyor... Tamam belki sizin alanınız gazetecilikte bu tür konular var ama kaç gündür evlat sevgisini bağrına gömen şehit annelerinin sevgilerini de anlatın. Biraz da ülke gerçeklerindeki sevgiye bakın. Aç insanın, oğlu ölmüş insanın sevgisi mi olur?” Bak işte buna dayanamam.Kimsenin acıyı tekeline almaya hakkı yok. Ne yani sen üzüldün, ben “sevgi” yazdım diye üzülmedim mi? İçim yanmadı mı?Hadi canım sende!***“Adam!!!İlginç bir sıfat kullanmışsınız. Yazı boyunca ‘insan’ olan karakterler patron olunca ‘adam’ oluveriyor. Aaaah Dilek hanım ah...)” Aman Orkan yaa...Ne diyon sen şimdi bana yaaa? Anlamadım. Yani iyi bir şey mi, kötü bir şey mi yapmışım?Sen şimdi kişilik tahlili de yaparsın. Yapsana...Kesin doğru çıkar.