PORTAKAL Yokuşu başlangıcındaki duvar resimleri: Duvar resimlerini çok severim. Dünyanın büyük kentlerinde uygulanır ve gelen geçene zevk verir. Ortaköy Portakal Yokuşu başlangıcında gördüğüm duvar resimleri ise beni şaşırttı. Neden? Çünkü burada bir adım ötedeki apatman ve evlere benzer manzaralar resmedilmiş. Oysa mevcut görüntüye tezat bir resim bana daha cazip gelirdi. Mesela hoş bir Bodrum koyu, Boğaz'da sandalda balıkçılar, akvaryumda çeşitli balıklar, bir tarla dolusu gelincik ve papatyalar... Bunlar bir anda aklıma gelenler. Yokuştan, sağdaki apartmanlara bakıp inerken birden bire renkli duvar geliyor ve yine aynı binaların resmi. Kimler emek verdilerse ellerine sağlık ama sanki daha iç açıcı bir görüntü yerinde olur gibime geliyor.İSTANBUL trafiği gittikçe yoğunlaşıyor: "Bundan beteri olamaz" dediğim geçmiş yılları hatırlıyorum. İnanmayacaksınız ama geçen gün Bebek'ten Nişantaşı'ndaki Amerikan Hastanesi'ne tam tamına 2 saat 12 dakikada varabildim. Valimiz Sayın Muammer Güler'e bu münasebetle "hoşgeldiniz" diyoruz ve yeni bir düzenleme yapılıp yapılmayacağını öğrenmek istiyoruz. Tek rakamlı plaka sistemi mi uygulanır, şehir merkezi otopark fiyatları 5'e mi katlanır, çözüm nerededir bilmiyorum. New York veya Paris'te ki uygulamalar nelerdir ve benzer tedbirler düşünülüyor mu?MECBURİ eğitime uymayanlara verilen cezalar: Geçenlerde buradan yetkililere seslenmiş, 8 yıllık ilköğretimde çocuğunu okula göndermeyenlere nasıl bir yaptırım uygulandığını sormuştum. İstanbul Trafik Vakfı toplantısında yanyana oturduğum İstanbul Milli Eğitim Müdürü Sayın Balibay'a aynı soruyu sordum ve şu cevabı aldım: Okullarda uzun süre devamsızlık olunca, okul yetkilisi aileyle iletişim kuruyormuş.Durumu iletiyorŞayet aile maddi olanaksızlıklardan dolayı çocuğunu gönderemiyorsa bu bilgi ilçe Milli Eğitim Müdürü'ne iletiliyormuş. İlçe Milli Eğitim Müdürü de bünyesinde hem gönüllüler, hem müftü, hem de jandarma gibi üyelerin bulunduğu Sosyal Dayanışma Vakfı'na durumu bildiriyor ve vakıf derhal aileye yardımda bulunuyormuş. Çanta, kitap, defter, kalem, kömür, erzak gibi ihtiyaçlar aileye teslim ediliyor, çocukların okula devam etmeleri sağlanıyormuş. Bu ikazlara rağmen aile çocuğunu göndermemekte ısrar ederse, çocuğun her devam etmediği gün için 15 milyon 500 bin TL talep ediliyor, ödeyemeyen olursa da hakkında 3 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açılabiliyormuş. Türkiye'nin her ilçesinde Sosyal Dayanışma Vakfı varmış ve her yıl hükümetten esaslı bütçeler alırlarmış. Okul ihtiyaçları konusunda vakıf işleri, ihale açmak suretiyle çalışırmış. Kaymakamlar, belediye başkanları gibi siyasi olmadıkları için bu sistem gayet güzel bir biçimde işliyormuş.HABERTÜRK ün B/B klibi: Bush ve Blair'e düet yaptıran harika bir montaj dönüyor Habertürk'te. Bir kere ağız hareketleri fevkalade uygun bir biçimde oturtulduğundan, netice mükemmel. Kim düşünüp, uğraşıp, seçip uyguladıysa kocaman bir bravo gönderiyorum. Hiç endişelenmesinler çünkü RTÜK ve vatandaşlar buna kızmayacak, bilakis alkışlayacaklardır.BBG Evi: Merak ediyorum, Belma kızımız uysallaştıkça, reytingler düşüyor mu? Düşüyorsa, bu ne demeğe gelir? Hamlet'i oynamaları çok hoştu. Bir de Necati Cumalı'dan bir eser oynasalar? Veya Haldun Taner'den?ALYANS neden sondan ikinci parmağa takılır: Çünkü bilimadamları keşfetmişler ki, sol elimizin sondan ikinci parmağındaki sinir sistemi, kalbe bağlıymış. Başka hiç bir parmağın sinir sistemi kalbe bağlı değilmiş. Onlar da başka organlara bağlı olabilirler ama ben bilmiyorum.
Margarit, Hollanda'da varlıklı bir anne babadan doğdu. Özel okullarda eğitim görürken diğer kızlardan farklı olduğunu anlamıştı. Okulda kırmızı renkli elbiseyi bir tek o giymeye cesaret edebiliyordu. Margarit 17 yaşındayken iflas eden babası evi terketti, annesi de birkaç ay sonra öldü. Margarit dünyada yapayalnız kalmıştı.Özel bir yuvada küçük çocuklara bakma işine girdi ama okulun yaşlı müdürüyle cinsel ilişkide bulunduğu için bir skandal kopunca işten atıldı.İlanla evlendiCinselliğin gücünü faketmişti. Kendisinden 20 yaş daha büyük Hollandalı bir kaptan, gazeteye ilan vermişti: "Java adasındaki işime evli dönmek istiyorum. Zarif, güzel, halim selim bir bayanla evlenmektir niyetim." Margarita derhal cevap yazdı. En çarpıcı resmini de eklemeyi unutmamıştı. İlk karşılaşmalarında kaptan, kendisine vuruldu. Evlenip, gemiyle Java'ya geldiler.İki çocuk sahibi olan genç ve güzel kadın, evde bunalıyordu. Çocuklarını dadılara bırakıp Java yerlilerinin arasına karışıyor, onların ilginç dans figürlerini öğreniyordu. Kaptan ona nasıl giyinmesi, nasıl konuşması ve nasıl yürümesi gerektiği hakkında devamlı ikazlarda bulunuyor ama netice alamıyordu. Sumatra'ya tayin oldular. Taşındıktan birkaç ay sonra bebeklere bakan Javalı dadı, erkek olanı zehirleyerek öldürdü.Baba yıkılmıştı. Margarita Hollanda'ya döndü. Boşandılar. Kaptan, kızını kendi yanına almayı başardı.Dahiyane fikirMargarita'nın ilk işi Paris'e gitmek oldu. Birinci Dünya Savaşı yılları yaklaşıyordu. Aklına dahiyane bir fikir geldi.Java'da gördüğü dansları burada segileyebilirdi. Parlak taşlı bir sutyen taktı. Bedenine çok ince bir çorap giydi. Görenler onu çıplak zannediyordu. Basınla arasını çok iyi tuttu. Bir de hikâye uydurdu: "Sutyenimi çıkaramıyorum çünkü bir göğsümde diş izi bulunuyor!"Sahne hayatına bu isimle başlayamayacağını belirten gazinocular kendisine Mata Hari adını taktılar. Bir gecede sansasyon yarattı. Puccini kendisine aşık oldu. La Scala'da dans etti. Fransız Savaş Bakanı 'nın da sevgilisiydi. Zengin beylere özel danslar sunuyor, karşılığında müthiş paralar kazanıyordu. Harp patladı. İşler durgunlaştı. Fransızlara gidip, Almanlara casusluk yapmayı önerdi, 1 milyon Frank istedi. Sonra Almanlar kendileri için çalışmasını istediler.Tüfekler patladı8 günlük casusluk eğitiminden geçti. Bir keresinde Fransızlara şu bilgiyi verdi: "Almanlar, Türklerle birlikte Fas'a çıkacaklar!" Casusluk hayatının topu tüfeği bu kadardı. Ama Fransızlar 'çift taraflı ajan' olduğunu anlayınca hapse attılar.15 Ekim 1917'de şafak vakti Mata Hari'yi ormana getirdiler. Başında zarif bir şapka, üstünde son moda bir palto, çok hoş bir bakışla askerleri süzdü.El salladı ve arkasını döndü. Tüfeklerin hepsi patladı. Mermilerin sadece biri kalp hizasına isabet etmişti. Bu cazip, güzel ve gururlu kadına 14 asker ateş etmemişti.
Bağdat'taki pazar yeri yangınını televizyonda görünce artık dayanamadım ve Barbara Bush'u aradım. Meğer o da Camp David'de geliniyle mutfaktaymış ve Tony Blair geliyor diye elmalı pasta yapıyorlarmış."Ahhh, bu ne sürpriz? Hello Aysha! Nasılsın?""Valla Barbra biraz şaşkın, biraz da üzgünüm. Bu savaş görüntüleri beni çok etkiliyor.""Zaten onun için adına 'Şok ve Dehşet' hareketi dediler.""Ama Barbra, farkında mısın, kocana yaptıramadıkları hareketi oğluna yaptırıyorlar?""Ama Aysha, işin başında ben yokum ki... Biliyorsun Donald ve Dick var. Onlar yönetiyorlar. Bilsen o kadar üzgünüm ki!""Biliyorum Barbra. Bildiğim için seni arıyorum. Eminim geceleri de uyuyamıyorsundur.""İlaç veriyorlar, inan bana. Neden biliyor musun?" "Tahmin edebiliyorum." "Aysha, Baba George Körfez'den sonra Bağdat'a girmedi diye sevinmiştim. Şimdi sanki oğlumu zorladılar. Bana televizyon ve gazeteleri yasakladılar. Ama biliyorum, oğlumun yüzünden anlıyorum. Öyle üzgün, öyle üzgün ki...""Seni anlıyorum. Valla Barbra, ABD'nin başında sen olsaydın işler böyle gelişmezdi. Neden Bağdat'a girmek istediklerini biliyor musun?""Tam emin değilim ama Irak halkını 'kurtarmak' içinsanıyorum, sen ne dersin?"O sırada araya kalın bir erkek sesi girdi."Hello! This is CD Security. Please get off the line Mrs. Bush? Ma'am? Please proceed to the Family Room. The British PM has arrived Ma'am!"(Alo! Camp David Güvenlik arıyor. Hattan çekilin lütfen. Bayan Bush lütfen Aile Odası'na geçin. İngiltere Başbakanı geldi.)"Beni sonra ara" dedi Barbra ve hat kesildi.Barbra'nın ne kadar üzgün olduğunu bildiğim için sonra arayacağım tabii. Biz kadın kadına şu anda birbirimizi desteklemezsek ne zaman destekleyeceğiz ki?CNN'e döndüm ve Fredrica Whitfield'in Diyarbakır raporunu dinlemeye başladım.Güzel toparlıyordu. Ne varsa bu dünyada, hanımlarda var kardeşim. Ben bunu bilir bunu söylerim!Okuyucu mektubuSöndürücü için başka yer yok muydu?* Biz iki kişi, 23 Mart 2003 tarihinde gece saat 24.00'te İstanbul'daki Esenler Otogarı'ndan İzmir'e gitmek üzere Truva firmasına ait bir otobüsle yola çıktık, Tekirdağ yakınlarına geldiğimizde aniden bir patlama oldu. Otobüsün içi bembeyaz bir tozla kaplandı. Genizlerimiz yanmaya başladı. Bunun kimyasal bir madde olduğu belliydi. O soğukta otobüsten dışarı çıkmak zorunda kaldık. Patlayan, bizim koltuğun altındaki yangın söndürme tüpüymüş. Ertesi gün de grip olduk Bu nasıl iş?(Hüsnü Şen)* Truva otobüs firmasıyla ben de seyahat ederim, önce ikinize de geçmiş olsun diyorum. Çok korkmuşsunuzdur! Böyle bir olayı AB ülkesinde bîr yolcu yaşasa firma önce özür diler. Sonra kazanın teknik yönünü araştırır, bir daha tekrar etmemesini sağlar, o tüplerin yeri değiştirilmelidir. Yangın tüpü, durup dururken neden patlar? Truva'dan açıklama bekliyorum.
Vizyona giriş tarihi konjoktüre çok uygun düştü. Salonlar tıklım tıklım! Geçen akşam, "O Şimdi Asker" filmini izleme olanağı buldum. Hoş bir film. İzlerken eğlendim. Bir iki yerde kahkahamı da tutamadım. Ama daha mükemmel olabilir miydi?Nasıl yani? Ne bileyim, daha esprili, daha yalın bir film izlemeyi beklemiştim ama bulamadım. Neden? Sanırım boş bir sepet bulunca, içini tıka basa doldurmaya bayılıyoruz da ondan. Oysa gerçek başarının yalın bir basitlikten geçtiğini bilen kişilerin çalışması bu.Kışlada geçen, her Türk erkeğini içeren, her Türk hanımının hiç haberi olmayan bir durumu, daha çok esprili bir biçimde öğrenebilmemiz gerekirdi. Hele hele 'bedelli' askerlerden oluşmuş bir toplulukta kimbilir daha ne garip durumlar yaşanagelmektedir. Bakınız doğal olarak yoğun olan bu konuya senaryoda daha neler neler ilave edilmiş:1- Gölcük depremi ve trajik etkileri.2- Alkol bağımlılığının taşıdığı psikolojik problemler.3- Kimsesizlik ve yapayalnızlığın doğurduğu sorunlar.4- Televole müdavimi güzel kızlara güven olmaması gereğinin vurgulanması.5- Türkiye ve Yunanistan arasındaki bazı gerginliklere son verme misyonu.6- Anzak mezarları ve İstiklâl Savaşı'nı hatırlatma misyonu.Seray Sever'in bu filmde niçin gözüktüğünü anlamış değilim. Yakın planlarda ışığı çok kötüydü. Pelin Batu'nun, kendisinden üç şişe kolonya alıp yere iki kağıt düşüren bir gence böylesine vurulması besbelli zorlamadır! Pelin'e daha mantıklı bir rol biçilebilinir, esprili sahnelerle filme giriş çıkışları arttırılabilinirdi. Garnizon kumandanı (albay diyelim) ve terfi için onun bir dediğini iki etmeyen yaveri olmalıydı. Pelin belki kumandanın kızı olabilir, babasının işyerine bolca gelip giderken yürekler hoplatabilirdi.Bence filmde şöyle bir karışıklık var: "Dur güldüreyim", "Dur ağlatayım", "Dur biraz tarih", "Aman biraz felsefe", "Sarışın Seray olsun", "Ayyy, dur bir de kumral Pelin olsun..."Yani bavul doldurulmuş ve fermuarı çekmek zor oluyor. Neden? Bana katılmayanlarınız olacaktır. Bir şey bildiğimden değil çünkü bu konuda sadece bir seyirciyim. Ama yine de bence senaryo biraz 'dağınık!' Keşke daha derli toplu olsaydı. Zevkle izlediğimi itiraf ediyorum ama Altın Palmiye, Cannes Festivali falan? Hayır! Bizlere göre bir çalışma.Okuyucu mektubuSağlık Bakanımız'a önemli bir mesaj!* Sanki biz SSK'lılar, ne zaman Göztepe SSKya gitsek hasta muamelesi görmek ne kelime, her türlü hakarete maruz kalıyoruz. Saatlerce sıra bekliyoruz ve ilacın 1-2 tanesini verip kovalıyorlar. Ben Sağlık Bakanı'ndan rica ediyorum. Lütfen makamından çıkarak bizlerin neler yaşadığını görsün. Birşeyler yapmaya gayret etsin. Emeklisine zor gününde sahip çıkmayacaksa kestiği primleri geri ödesin. (Kemalettin Dönmez)* Haklı mesajınızı yayınlıyorum. SSK'ya bağlı bazı sağlık kurumlarının saat gibi işlediği mesajları da geliyor. Bence Kadıköy yakasına bir SSK Hastanesi daha inşa edilmeli. Ama bu demek değildir ki, yıllarca primlerini yatırıp sonra hizmet bekleyen vatandaşlar hakkettikleri muameleyi göremesinler. Yetkililerden bir cevap gelirse köşemizde yayınlayacağız.
NTV'de geçen akşam düzenlenen panelde konuşan değerli gazeteci arkadaşlarımız, ikinci tezkerenin Meclis'te reddedilme sebeplerini sıralarken Sayın Fehmi Koru Bey, milletvekillerinin dış basında çizilen Türkiye'yi küçültücü karikatürlerden etkilendikleri ihtimali üzerinde durarak "Hayır" diyenlerin bunu da göz önünde bulundurduklarını belirtti.Beyler, sayın milletvekillerimiz!Yaşam, devamlı bir imtihandır. Bu koridorlardan ders almadan geçiyorsak, çok yazık olur. Efendim iç basında, dış basında karikatürler devamlı olarak çizilecektir! Karikatürler toplumların rahatlama supaplarıdır. Sosyal işlevleri vardır. Yönetimi destekleyen karikatürler olduğu gibi daha çok eleştiren karikatürler dikkat çeker, beğeni kazanır. Halk yığınlarına, "Ohhh beee! Ne güzel çizmiş ama" dedirtir.Çok da iyi yapar. Yabancı gazeteleri devamlı takip edenleriniz bilir ki, bu tür eleştirel çizgiler her tarihte, her ülkede vardır. Şayet liderler karikatürden etkilenerek karar verecek olsaydı ne Nixon, ne Thatcher. ne De Gaulle gibi liderler tarihe imza atabilirlerdi."Efendim, Türk halkının gururuyla oynayan karikatürler kırıcı olabiliyor" diyorlar.Bu tezkerenin geçememesi sonucu halkın düştüğü çukurun derinliği sizlerin gururunu kırmıyor mu? Şu anda dolar 1.750.000, Euro 1.860.000'a dayanmış durumda. Borsa devamlı inişte. Bu sizlerin gururlarını kırmıyor mu? Türk'ün gururu bence yanlış kulvarlarda kırılıyor. Meclis oylamasından evvel, yörelerinize gidip de üzerinize Rasmussen'e atılan kıpkırmızı boya gibi bir teneke plastik badana boşaltılsaydı, Allah bilir ne yapacaktınız!Milli Eğitim Bakanımız Sayın Hüseyin Çelik beyin beyanatı gözlerimin önünden gitmiyor: "Babamı aradım. Oğlum 'hayır de' dedi. Ben de 'hayır' dedim."Şayet siz, mantığınız yerine kırılan gururunuz veya önceki nesillerin görüşlerini yansıtmak için Meclis'i doldurduysanız, yandı gülüm keten helva!Bu sizlere ders olsun. Bu ülke ve halkın menfaati topunuzun gururundan, anne-baba görüşünden önemlidir! Yapamıyorsanız, buyurun aşağıya, aramıza katılın. Aramızda bol bol gururunuzu işletebilirsiniz!Bize soğukkanlı, duygularının esiri olmayan, halkın menfaatini ve milli çıkarları her şeyin üzerinde tutanlar gerek!Not: Ekranda dikkatimi çeken bir manzara. Iraklı askerlerin elinde beş yüz dolarlık bir makineli tüfek, arkasında 35 milyon dolarlık bir Apache helikopteri duruyor. Helikopterin üzerinde hellfire roketleri var! Buyrun size bir karikatür!Dikkat... Dikkat...Aynı hesap aynı kitap, aynen devam ediyor!Türkiye'de seçimle iktidara gelen siyasi parti veya partiler, kendi adamlarını -işe yarasın ya da yaramasın- mutlaka belli kademelere getiriyorlar. Siyasilerimiz bu huylarından bîr türlü vazgeçemediler. 3 Kasım seçimlerinden sonra büyük bir çoğunlukla tek başına iktidara gelen yeni yönetimin de üst kademelerde yaptığı atamalardan daha aşağılara doğru kaydırmalar, değiştirmeler olduğunu öğreniyoruz. Oysa AK Parti, işinin ehli kimseleri yerlerinden oynatmayacağını belirtmişti. "Aynı hamam aynı tas"a dönmek istemediğimiz için iktidar oldular ama gelin görün ki aynı hesap, aynı kitap devam ediyor. Talihsiz ülke, talihsiz! "Kim?" dîye merak eden beni arasın. A. Ö.
Tam yatak odası kaloriferinin havasını boşaltıp dilimlerini sabunlamıştım ki kapı çaldı. Bildiniz tabii Rukiyeciğim gelmiş."Hayrola Rukiye, epeydir görünmüyorsun.""Sorma Ayşe, bu Irak savaşından vakit bulamıyorum ki!""Seni duyan da General Tommy Franks'in yaveri sanar Rukiyeciğim!""Vallahi olabilirim Ayşe, valla olabilirim. Gözümü televizyondan ayıramıyorum ayol!""Sen BBG evini izlerdin, hayrola?""Bu orayı da geçti güzelim. Kim bakar BBG'ye? Savaş var ayol savaş!""Doğru söylüyorsun Rukiye. İnsan hem çok üzülüyor hem de garip bir heyecanla seyrediyor.""Hah işte! Al benden de o kadar. Bende de garip bir heyecan oluyor. Bomba 'Ha şimdi düştü, ha şimdi düşecek' misali.""Bize film gibi geliyor. Sanki oyuncular aktör, dumanlar ve patlamalar numara! İlginç değil mi?""Hele şu şeyleri izledin mi?""Neyleri?""Hani tanka binmiş Amerikalı gazetecileri? Hani onlara 'askerlerle yatağa girenler' diyorlarmış. Yahu bu ayıp bir durum değil mi?""Bak İngilizcede 'embedded' demek, 'gömülü' demektir. Nasıl biliyor musun? Elindeki yüzük var ya? Hani pırlantası, altın halkanın içine gömülmüş ya? İşte ona 'embedded' denir. Yani, 'koyun koyuna yatağa girme olayı' değil bu!""İyi ki söyledin. Ben de sandım ki, askerlerin kalabalığından, muhabirler de onlarla aynı yatağı paylaşmak zorunda kalıyorlar.""Olur mu öyle şey Rukiye? Bak sana ne soracağım, sence bu harbin en sevimsiz yanı neresi?""En sevimsiz yanı? Ne bileyim, belki kimin hayatta kalıp kimin ölebileceğinin bilinmemesi?""O doğru. Ama benim itiraz ettiğim bir husus daha var. O da 'arazi mayınları!' Tabii onlar da çöl kumlarına veya toprağa gömülüyor. Yani 'embedded' oluyor ve asker fark etmeden basıp ayağını hatta bacağını kaybediyor. Bu aletin dünya üzerinde kullanımını men etmek gerek!""Katılıyorum sana Ayşe. Bunlara basıp sakat kalmış insanların bir belgeselini izlemiştim. Haklısın vallahi, bunlara yasak gelmeli.""Savaşta her yol 'mubahtır' derler ya? Bence bu yöntem 'mubah' olmamalı!""Bence de bu mayınları döşemek yasaklanmalı. Açsana televizyonu Ayşe. Ben izlemeyeli bakalım savaşta neler olmuş?""Bak Rukiye! Kendini kaptırma bu kadar. Biz savaşta değiliz Allah'a şükür! Hepimizin işi gücü var. Onlan da aksatmamamız gerekiyor.""Vallahi 'alışkanlık' yarattı bende. Ya devamlı ararsam?"'Yahu geçenlerde ARKO kremlerinin yeni çıkarttığı ürünlerden bir takım elime geçti. Vallahi bayılırsın. Losyonu var, nemlendiricisi var...""Ayşe beni oyalamaya çalışıyorsun değil mi? Peki ben de bir takım ARKO alayım, peki!"Dikkat... Dikkat...İyi bir eleman kazanmak isteyenler!Anadolu'nun güzel, şirin bir kentindeki yerel kanalda İngilizceye çok iyi vakıf olan, günde aralıksız 13 saat çalışan, Reuters'i tercüme eden, haber yazan, montaj yapan ve haber sunuculuğunu başarıyla yürüten, diksiyon dersleri almış, hoş bir bayan, ulusal bir TV kanalında iş aramaktadır. Bu elemanı kazanmak isteyenler beni arasınlar. (F. Hanım, lütfen bana telefon numaranızı fakslayınız!)
Bu gece sabaha karşı Oscar ödülleri sahiplerini bulacak. Ben de bu hafta sonu "The Hours" yani "Saatler" filmini izledim. Sanatçının melankolik, depresiv duygularla kavrulması, yaratıcı sıvılarının coşup akmasına mı sebep olmaktadır? Beethoven'i ele alalım.O da meğer duyma özürlü ve erkek kardeşinin eşine aşıkmış. Arzularını dile getiremeden, için için yanıp tutuşurmuş! Muhteşem besteleri, girdiği bu duygusal cendereden dolayı mı yaratabilmiş? Van Gogh'un çektiklerini hemen hemen çoğumuz biliyoruz.Tchaikovsky, eşcinsel duygularını açığa vuramadığı için mi muhteşem eserlerini yaratmış?Gerçek sanatçıLautrec. boyu kısa, vücudu çarpık çurpuk diye mi herkesin hayran olduğu tablolarını boyayabildi? "Saatler"deki Virginia Woolf, bugün yaşasaydı psikiyatristlerin vereceği birkaç isabetli hapı yutar, sevgili kocasıyla muhteşem malikânede yardımcılarıyla neşe içinde yaşayıp giderdi. Gerçek sanatçının ıstırap cenderesine girmeden bir eser yaratması mümkün değil mi? "Proust ve Joyce'un tesirinde kalarak" yazdığı eserlerinde Woolf, yaşamın karmakarışık ve kopukluklarla dolu olduğuna inanan, olayların silsilesine önem vermeyip derin detaylarla karakterleri ortaya çıkarmayı seven bir yazar. Belki de uzun yıllardan beri muazzam sanatçıların yetişememesinin sebebi budur. Bugün Prozac, Xanax gibi ilaçları içen sanatçılar, ruhlarını ıstırap çemberlerinden kurtarabiliyorlar. Dolayısıyla olağanüstü eserler yaratamıyorlar. Belki de yaratıyorlar da ben ve benim gibilerin gözleri görmemekte ısrarlı. Soyut heykel, resim, Shostakovich besteleriyle bir türlü özdeşleşemiyorum. Belki gelecek nesiller tarafından hak ettikleri desteği bulacaklar? Sanırım hep böyle olmuştur.Çekinme hayattanÜç değişik tarih diliminde yaşayan, üç depresif hanım karakterini izliyoruz bu filmde. Meryl Streep'in yarattığı karakter, ruh bilimciler için oldukça zengin bir numune, örnek. Nicole Kidman. olağanüstü bir oyun çıkarıyor! Kidman, melankoli ve depresif ruh halini belki de Virginia Woolf'tan daha çok yaşıyor filmde! Julianne Moore'un yarattığı karakter ise bu üç hanım arasında en fazla kolundan sarsıp, "Heyyy! Kendine gel. Yükü kaldırabilirsin. Çekinme hayattan!" deyip en fazla moral vermek istediğim kişi oldu. Filmin sonunda şöyle düşündüm: "Kardeşim, baktınız yaşama ve size sunulan şartlara uyum sağlayamıyorsunuz, derin mutsuzluklardan sıyrılamıyorsunuz, o vakit çocuk doğurmayın." Aynı BBG evindeki bayanın söylediği gibi: "Bu iş bu kadar basit!" Hah! Hah! Hiç güleceğim yoktu. Tabii bu kadar basit olmadığını, değerli Şakir Eczacıbaşı antraktta bize izah etti. Virginia, bu duygular içerisinde eserlerini yazabilmiş.Hep aynı yüzlerAnlıyorum. Ancak depresif karakterli olup doktora gitmeyi reddeden nice seyirci, bu hanımlardan güç alıp, daha da derin depresyonlara dalarsa diye de endişeleniyorum. Çünkü her depresyona giren kişi Mrs. Dalloway'leri yaratıp, romanlar çıkaramıyor. Garibime giden bir olay daha var. Bu yıl Oscar'a aday filmlerde hep aynı yüzleri görmekten bıktım. Koskoca yetenek potası Hollywood'ta Moore'un kocası rolüne "Chicago" filmindeki Harry'den başkası yok muydu? Zaten Moore, diğer filmde de baş rolde! Alo! Hollywood! Restoranlarında sol kolunda katlanmış peçete sallayıp, keşfedilmeyi bekleyen bunca sanatçı adayı varken hep aynı, hep aynı yüzler? Neden?
Bana gelen bir e-postada belirtilen önemli bir konuya değinmek istiyorum. Elinde küçücük bir TL birikimi olan vatandaş, son 6 aydır döviz bürosuna uğrayıp, bu miktarı Euro'ya mı çeviriyor? Hatırlarsanız 6 ay öncesine kadar devamlı Amerikan Doları'na çevrilirdi. Neler oluyor? Bu durumu açıklayan bir ekonomiste ihtiyacımız var.Bu konuda akars@mynet.com adresinden aldığım uzunca e-postada özetle Amerikan Doları'nı karşılıksız olarak Federal Reserve'in bastığını, bunu almak isteyen ülkelerin de buna karşılık bir bedel ödemek zorunda olduklarını belirttikten sonra çok önemli bir bilgi veriyor."Irak, OPEC üyesi olup kendi petrollerini Euro referans alınarak satmayı kararlaştıran İLK ÜLKE (6 Kasım 2000). O tarihte Dolar / Euro paritesi 0.8 olduğundan, Irak çok zarar etmişti. Ancak şimdi muazzam kârda çünkü Euro, Amerikan Doları'nı geçti. Rusya Merkez Bankası, rezervlerinin yarısını Euro'yaçevirdi. Venezuela ve Çin de aynı şeyi yaptılar. İran ve Suriye de aynı işlemi yapmaya başlıyor. Amerika Birleşik Devletleri, zengin dünya ekonomi pastasını Euro'ya kaptırmak tehlikesiyle karşı karşıya.Saddam bahane...Savaş uzun olacağa benziyor...Bu sadece bir başlangıç."Buyurunuz! Havada bilmediğimiz tabaklar mı dönüyor? Yoksa bu bir varsayımdan mı ibaret?Bence durum açıklığa kavuşmalı.Ben bu işlerden hiç anlamam ama yine de değerli ekonomistlerimizden değerlendirmeler bekliyorum.Okuyucu mektubuDürüstlüklerine hayran kaldıkE. Yılmaz Çelikel* Emekli hava astsubayıyım. Kullandığım işitme cihazı geçtiğimiz günlerde arıza yaptı. Tamir için götürdüğüm yerden, mikrofonun değişmesi gerektiğini söylediler. Bunun için de 40 milyon lira masrafı gerektiğini ifade ettiler. Bu para fazla olduğundan ben de daha sonra işitme cihazımı Eskişehir'deki Anadolu-Medikal işitme Merkezi'ne götürdüm. Yarın gelin konuşalım dediler. Ertesi gün gittiğimde cihazım tamir olmuştu. "Hiç borcunuz yok çünkü cihazdan kulağa giden kanaldaki tıkanıklığı açtik" diyen şu üç genç hanımın dürüst ve çalışkanlıklarına bakınız. Böyle insanlar hâlâ ülkemizde varmış. Allah razı olsun!* Arada bir olumlu haberler yazabilmek de bizleri mutlu ediyor. Merkezin dürüstlüğüne biz de hayran kaldık. Yolları açık olsun.Dikkat... Dikkat...Öğrenci aranıyor!Görme özürlü ve zekâ yönünden kusurlu ama eğitilebilir çocuklara hizmet veren iki okul, öğrenci yetersizliğinden kapanmak üzere. Bu okullardan birisi Türkan SABANCI tam donanımlı eğitim kurumu. (Üsküdar'da Tel; 0216-310 49 12). Diğeri Veysel VARDAR (Sarıyer'de Tel: 0212-201 12 92). Bu hizmete ihtiyacı olup da haberi olmayan yakınlarınızı haberdar etmenizi rica ediyorum.