İlginç bir araştırma, adını da, “İyi yaşam: Nerede yaşamalı” koymuşlar; ikinciliği Kopenhag, üçüncülüğü ise gene bir Avrupa şehri Zürih almış. İlk beşi dördüncü olan Tokyo’dan sonra gene bir Avrupa şehri Viyana tamamlamış. Yirmi şehirlik listeye Kuzey Amerika’dan sadece iki Kanada şehri, Montreal ile Vancouver girebilmişler. Bu şehirleri neye göre seçmişler derseniz, uluslararası bağlantıları iyi olan bir havalimanı, cinayet-hırsızlık gibi polisiye olayların oranının düşüklüğü, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi gibi bildik kriterler kullanılmış. Ancak bunlarla birlikte bir şehri yaşanması için cazip kılan kriterlerin arasına gece yarısı olsa bile bir kadeh içki içebilecek iyi bar ve restoranların olması gerektiği de eklenmiş. İstanbul bahsettiğimiz dünyadaki 20 yaşanması en cazip şehir arasında yer almıyor. Bunun nedeninin de iyi bar ve restoranlarımızın olmaması olduğunu söylemek insafsızlık olur. Yüksek vergiler ve ithalattaki zorluklar yüzünden dünyanın kaliteli içkilerini ve şaraplarını bulamıyor olabiliriz, ama bu aranan diğer kriterler arasında pek önemli bir yer tutmasa gerek. Ne de olsa gece yarısı bile bir kadeh içki içebileceğimiz kaliteli bar ve restoranlarımız da hâlâ var. İstanbul’da gastronomi çıtasının yükselmesi için uğraş verenlerin başında gelen Sunset restoranın sahibi Barış Tansever gelir. Sunset, şehrin en iddialı şarap kavına sahiptir. Boğaza hakim manzarası, suşi’si güzeldir, ama Sunset ette de oldukça iddialıdır. İşin içine “iddialı” kelimesi girince, Barış gibi bu kelimeyi ciddiye alan biriyseniz, işin ucu bucağı kalmıyor. Bilenler bilir, Armutlu’da “dry-ageing” yöntemi ile dana ve sığır etini dondurmadan asarak dinlendiren Dükkan adında bir kasap var. Sahibi Emre Mermer, kafasını ete takmış, “Amerika’nın en iddialı steak house’larında yediğimiz eti burada da yiyeceğiz” diyor. Sunset’teki bir öğle yemeğinde Dükkan’ın çeşitli etlerini denedik. Güneş tam tepemizde olduğu için şarap kavını ellemedik, ete eşlik etmek için buz gibi bira içmeyi tercih ettik. Bira, New York’un en ünlü steak house’u Peter Luger’de olduğu gibi, Brooklyn Lager, masadaki dev steak’ler arasında en rağbet gören ise gene Peter Luger’deki tek seçenek Porterhouse steak idi. Bu ikiliyi İstanbul’daki bir restoranda görmek ve tatmak ise hayal gibiydi. İyi bir Porterhouse, steak sevenlerin rüyasıdır. Kendi çapında bir dev olan T-Bone steak’den bile daha büyük olan Porterhouse, ortasından geçen kemiğin ayırdığı iki tarafı hem bonfile gibi yumuşak etleri, hem de antrekot gibi daha lezzetli etleri tercih eden et severleri fazlasıyla tatmin eder. Dükkan’ın Porterhouse steak’i pişmesi gerektiği gibi az pişmiş, neredeyse çatalla kesilecek kadar yumuşak ve çok lezzetliydi. Hal öyle olunca masadaki diğer etler, belki de muhteşem Porterhouse’un gölgesinde kaldıklarından hak ettikleri övgüyü alamadılar. Kızıla çalan biraların steak ile uyumu muhteşemdi. Soğuk biralarımızı yudumlarken Sunset’teki diğer masalarda öğlen yemekleriyle kırmızı şaraplarını yudumlamaya çalışan müşterileri anlamaya çalıştık. Herald Tribune’deki araştırma aklıma geldi, acaba Münih’in dünyanın en yaşanır şehri seçilmesinin de bira ile ilgisi var mıydı?
İlkinin nüfusu sadece yarım milyon, diğerinin ise nüfusu on milyonu geçtiğinden beri pek sayılamıyor, ya da artık kimse saymak istemiyor. Göteborg’un İstanbul’umuz gibi birkaç bin yıllık değil, sadece birkaç yüzyıllık geçmişi var. Ancak bu dönemde özellikle deniz ticaretinde oynadığı önemli rolün getirdiği zenginlik şehirde hemen hissediliyor. Bizim konumuz tabii ki görkemli binalar ve onlardan yönetilmiş olan ticaret değil, her hafta olduğu gibi yeme içme. Göteborg deniz mahsülü sevenler için bir cennet. “İstanbul’un balığı şöyledir, böyledir” diyenler Göteborg’da özellikle (bizde ya bulamadığımız, ya da ateş pahası olan) kabuklu deniz mahsüllerini tatmalılar. Bunun için dünyadaki en önemli adreslerden biri olan şehrin biraz dışındaki Sjömagasinet, modern İsveç mutfağının babası sayılan Michelin yıldızlı şef Leif Mannerström’ün sanatını icra ettiği yer. Restoran, bir zamanların ihtişamlı baharat ticaretinin kontrolünü elinde tutmuş olan East India Company’nin nehir kıyısındaki eski ahşap depolarının birisinin içinde. Yemekler kadar çevreden de etkilenmemek imkansız. Merak edip bakıyorum, Göteborg’da Sjömagasinet dışında Michelin yıldızı olan 3 restoran daha bulabilirsiniz. 2010 Avrupa Kültür Başkenti olacak olan “dünya şehri” İstanbul’umuzda bu sayı ne yazık ki sıfır! Lezzeti sevmekRestoranlar bir yana, Göteborg’un gece hayatı da bir İskandinav şehrinden beklemeyeceğiniz kadar hareketli. Ve bunun keyfini çıkarmak için ille de gecenin karanlığına dalmanız şart değil. Göteborg’da yaz aylarında hava neredeyse geceyarısına kadar kararmıyor. Ve insanlar “yaz sıcağı”nın keyfini kaldırımlara taşan barlarda içkilerini yudumlayarak çıkarıyorlar. Bunlardan nehrin kenarındaki Golden Days’de kaldırım üzerine serpiştirilmiş masalardan birisine oturduğunuzda garson size deri kaplı bir menü getiriyor. Şarap listesi sanıyorsunuz, ama değil, bu bir bira listesi. Tam 20 farklı bira kategorisinde 130 tane birayı kapsayan, her biranın altında tadım notları olan bir bira menüsü. Hani İsveç öyle biraları ile ünlü olan bir bira ülkesi de değil. İskandinavya’nın bira ülkesi uluslararası bira devi Carlsberg’in ülkesi olan Danimarka’dır. İsveç’in Stendrup diye bizim Efes Pilsen muadili iyi bir Pilsen tipi birası ile Carnegie Stark Porter diye daha ciddi bir birası vardır, ama o kadar. Ama İsveç’te önünüze seçin diye Belçika manastır biralarından Amerika’nın en kült biralarına kadar 130 biradan birisini veya birkaçını seçmeniz için bir menü getirebiliyorlar. Biz de ne yazık ki buna imkan yok. Ülkemizde üretilen ve ithal edilen bira sayısı bırakın 130, 30 bile değil ve bunları bile bir menü halinde müşterisine sunacak restoran veya bar sayımız 13 bile değil. İki şehir ve küçük karşılaştırmalar. Bir kuzey şehrinde insanlar yatay gelen güneş ışıklarından faydalanmak, günün keyfini çıkarmak için kendilerini kaldırımlardaki cafè’lere, barlara atıyorlar, soğuk biralarını lezzetini alarak yudumluyorlar. Denizle kucaklaşan İstanbul’umuzda ise benzer manzaraları Bağdat Caddesi dışında göremiyoruz. Çünkü belediyelerimiz hâlâ sanıyorlar ki, bir cafè’nin kaldırıma serpiştirilmiş masalarından birisinde bir kadeh şarap veya bir bardak bira içenler kaldırımda yürüyenlere saldıracaklar. Çünkü sanıyorlar ki, alkollü içkiler sadece “kafa bulmak” için içilirler. Nereden bilsinler ki, insanların büyük çoğunluğu şarap, bira veya diğer alkollü içkileri sadece lezzetlerini sevdikleri için içiyorlar!
Günün sıcaklığı yerini hafif bir serinliğe bırakıyordu, ama vücutlarımız günün sıcaklığını hissetmeye hâlâ devam ediyorlardı. Yaz içkileri başka olur. Ham yazın değişen ağız tadımıza uygun olamaları, hem de güneşten kavrulmaya başlayan vücutlarımızı serinletmeleri gerekir. Ben kalın kesilmiş Bodrum mandalinaları ile dolu bir bardakta cin tonik sipariş edeceğime geçen haftaki yazımın etkisinde kalmış olmalıyım, bir Mojito istedim. Daha ilk yudumdan hata ettiğimi anladım. İyi yapılmış bir Mojito ne kadar muhteşem olursa, kötüsü o kadar içilmez oluyor. Eşim biraz da Ege’de olmanın keyfinden olacak, Efe rakısından pek memnun görünüyordu. Sevgili arkadaşımız Ayşe, Campari portakal sever. İster Umman’da olsun, ister Bodrum’da, bir barda oturduğumuzda ona ne istediğini sormayız bile, çünkü Campari portakal içer. Ama hem kaldığımız otelde, hem de bulunduğumuz barda Campari yoktu. Barmaid eczacılıktan gelmiş olmalı ki, olmayan Campari’nin yerine muadili bir şişeden, hani “istediğiniz ilaç yok, ama bu benzeridir” misali sahte Campari portakalı hazırlayıverdi. İçine de bir karton kutudan “portakal suyu” koydu. Az sonra bara yaklaşan bir garson da iki Campari portakal söyledi ve “aşağıdan ver” anlamında bir hareket yaptı. Aşağıdan, yani tezgah altındaki buzdolabından çıkan taze sıkılmış portakal suyu, içine konan ise gene Campari muadili şişedeki içkiydi. Güneydeki “her şey dahil turizm devrimi” sonrası, kaliteli içki bulmak neredeyse imkansızlaştı. Ancak barmenler sizi tanıyorlarsa, iyi içki içmeye layık görüyorlar. Barmaid “bize neden gerçek portakal suyu vermedin” itirazımı “isteseydiniz” gibilerden geçiştirdi. “Biz gerçek Campari de istedik, ama vermedin” diyecek oldum, sevgili eşim kaşlarını kaldırdı, sustum. Ne de olsa onun rakısındaki suyun taze sıkılmış olup olmaması gibi bir derdi yoktu. Bu arada Ayşe bu sefer taze sıkılmış portakal suyundan yapılmış ikinci “Campari” portakalını yudumlamaya başlamıştı. Campari muhteşem bir yaz içkisidir. 1867 yılında Gaspare Campari adlı bir İtalyan’ın Milano’da kendi adını taşıyan barını açmasıyla ortaya çıkmıştır. Gaspare’nin müşterileri için yarattığı bu bitter portakal tatlı parlak bir koyu kırmızı renkteki içki kısa sürede o kadar sevildi ki, ilk başta bütün İtalya’ya, sonra da dünyaya yayıldı. Campari’yi İtalyanlar gibi sadece soda ekleyerek de içebilirsiniz. Ama özellikle yaz aylarında hem serinlemek ve hem de ağzınızda bırakacağı hoş bir tat için bire iki soğuk portakal suyu ile karıştırıp içmeyi tercih etmelisiniz. Campari ile ilginç kokteyller de hazırlayabilirsiniz. Bunlardan Americano, gene vaktiyle Gaspare Campari tarafından yaratılmıştır. Bir kokteyl bardağında Campari ile Martini Rosso gibi bir vermutun eşit miktarlarda karıştırılmasından sonra bardağın onların iki misli soda ve buz ile doldurulması ile yapılan Americano hâlâ sevilerek içilen klasikleşmiş bir kokteyldir. İki İtalyan içkisinin karışımı olmasına rağmen, Amerikalılar tarafından çok sevildiği için zamanla Americano adını almıştır. Bu arada hesap gelince Campari’nin kartondan portakal suyu ile taze sıkılmış portakal suyundan hazırlanmasının arasındaki fiyat farkının sadece 3 YTL olduğunu gördüm. Bir de gerçek Campari kullansalardı acaba ona da fark alırlar mıydı?
Yaz gelince kışlık kıyafetlerimizi dolaplara kaldırır, yazlıklarımızı çıkarırız. Siyah, lacivert ve griler yerlerini beyazlara, bejlere, cıvıl cıvıl renklere bırakırlar. Kendimizi açık havaya bırakır, yemek saatlerimizi bile uzayan günlere göre yeniden düzenleriz. Yaz gelince içtiğimiz içkiler de değişir. Kışın içimizi ısıtan malt viskileri, konyakları unutur, daha ferahlatıcı içkiler ararız. Yemek önceleri aperitif aramaya, cin toniklere, Martini’lere yönelmeye başlarız. Ve yaz gelince rom vakti de gelir.Bizde rom genellikle başta Mojito olmak üzere çeşitli tropikal kokteyllere tat veren içki olarak bilinir. Ama kokteyllerde kullanılan romlar (renksiz oldukları halde beyaz romlar olarak bilinen) en ucuz romlardır. Rom da viski gibi damıtıldığında renksiz olan bir içkidir. Gene viskiler gibi meşe fıçılarda dinlendirildikleri zaman birkaç yılda altın rengini, 10-15 yıl sonra ise derin bir kehribar rengini alırlar. Fıçılarda geçirdikleri uzun yıllarda vahşiliklerini biraz kaybeder, karakterlerini bulur, aynı yıllanmış şaraplar gibi içlerindeki zenginlikleri dışa vururlar. Yıllanmış romlar en kompleks, yoğun ve zengin içkilerin arasında önlerde yer alırlar. Ama ne yazık ki bunların neredeyse hiçbiri ülkemize ithal edilmiyorlar.Gusto dergisinin Haziran sayısında bir rom tadımı var. Türkiye’de bulabileceğiniz 7 tane rom tadılmış ve ülkemize ithal edilen en iyi rom olarak Havana Club Anejo Reserva olarak seçilmiş. Kehribar renkli bu romun bir iki parça buz ile içilmesi öneriliyor. Küba romlarının aynı coğrafyanın ürünü olan Küba puroları ile çok iyi gittiği söylenir. İkinciliği karamel ile maun rengini almış olan Captain Morgan Black Label almış. Tatlı baharatlar, yanık kayısı, tereyağında pişmiş muz ve karamel kokularının hakim olduğu kokusu tam bir ziyafet. Bu rom klasik tropikal kokteyllerin içinde kullanıldığı gibi birkaç parça buz ile tek başına da içilebilir. Gusto dergisindeki tadımda üçüncü sırada altın rengi bir rom, Bacardi Oro var. Bunda buzu biraz daha bol tutabilirsiniz. Ve nihayet dördüncü sırada bir beyaz roma rastlıyoruz. Havana Club Anejo Blanco da romların damıtıldığı şeker kamışının tadını hissedebiliyorsunuz. Yaz aylarının en muhteşem kokteyllerinden Mojito için yaratıldığı adanın, Küba’nın bu romu ideal.Yıllanmış romlardan ülkemize sadece Havana Club Anejo Reserva ile Trinidad adasının ünlü romu Angostura 1919 ithal ediliyorlar. Bunlar da aslında oldukça genç romlar. Ben yıllanmış romlara “yaz aylarının malt viskileri” diyorum. Karayipler’de neredeyse her adanın kendi romu vardır. Bunların arasında en kıymetli olanları hâlâ Fransa’ya ait olan Martinik adasının rhum agricole olarak bilinen romlarıdır. Bu romlar şeker kamışının posasından değil, kendisinden damıtılırlar. Yıllanmış rhum agricole’lerin bazılarının fiyatları yüzlerce doları bulabilir. Diğer adalardan Barbados hafif ve tatlıca romları ile ünlüdür. Bu adada 1663 yılında kurulmuş olan Mount Gay dünyanın hâlâ faaliyette olan en eski rom damıtımevi olarak kabul edilir. Damıtımevinin en eski ve nadide romlarının bir harmanı olan romlardan Mount Gay Extra Old tadılabilecek en iyi romlardan birisi olduğu gibi, diğerlerine göre oldukça daha kolay bulunabiliyor. Bir başka rom adası Jamaika’nın ortalarındaki tepelerde bulunan Appleton Estate adanın zengin ve aromatik romlarını damıtır. Küba’ya dönecek olursak, 15 yıllık Havana Club iyi rom barlarının barmenlerinin favori romudur. Ama işte onu bir iki buz ile bile değil, kendi başına içmelisiniz. Belki yanında bir Havana purosu, deniz kenarında, iyi bir arkadaşınızla birlikte; on beş dakikada bir, birkaç kelime konuşarak...Dünyanın en iyi 10 markası1. Rhum JM Rèserve Speciale (Martinik)2. Mount Gay Extra Old (Barbados)3. Havana Club Anejo 15 anos (Küba)4. Appleton 21 years old (Jamaika)5. Barbancourt Special Reserve (Haiti)6. J. Bally (Martinik) millesime’ler7. Doorly’s XO (Barbados)8. El Dorado 15 years old (Guyana)9. Zacapa Centenario (Guatemala)10. Clèment (Martinik) millesime’ler
Barda Kara Efe ile çeşitli kokteyller hazırlanıyordu. Kadehleri görünce ilk başta ürperdim. Rakı tek başına olmayı isteyen bir içkidir, fazla zorlamaya gelmez. Keyfinize göre su ve buz eklersiniz. Hatta Sarı Zeybek gibi meşe fıçılarda dinlenmiş rakılar, bırakın suyu, buzu bile pek istemezler. Onun için üç kere damıtılarak “pürüzsüz” bir hale getirilmiş olan Kara Efe’nin bir kokteylde kullanıldığını görünce, nara atarak kendisini kadehten dışarı fırlatmasını beklemeye başladım. Ama Kara Efe bunu tabii ki yapmadı. Ve biraz sonra rakılı kokteyller teker teker önümüze gelmeye başladı. Ve bazılarını tattıkça şaşırmaya başladım. Bir barda kokteyl içtiğiniz zaman, barmenin kokteylinizi hazırlayışını seyretmek hem zevkli, hem de önemlidir. Eğer barmen kokteyl hazırlarken barın içinde tepinip, elindeki şişeleri havalara atıp, akrobasiye hevesleniyorsa, hazırlayacağı kokteylden hayır gelmesi ihtimali uzaktır. Çünkü o barmenin aklı başka bir yerdedir; ya şişeleri düşürmemeye konsantre oluyordur, ya da kendisini seyrediyor sandığı kızlara! Oysa iyi bir kokteyl, iyi bir yemek kadar özenle hazırlanmalıdır. Tatların dengesi tam olarak tutturulmalı, hiç biz lezzetin diğerini ezmesine izin verilmemelidir. Bir araya getirdiğiniz içkileri, meyveleri tanımalı, sevmelisiniz. Mövenpick’in barmaid’i Elif Tosun belli ki yaptığı işten hoşlanıyor, çünkü kokteyllerimizi hazırlarken gözlerinin içi parlıyordu. Rakı ile hazırladığı dört farklı kokteyli sundu. Her biri farklı renklerde, farklı lezzetlerde; rakı hiçbirisine hakim değildi, ama kadehlerin içindeydi, kendisini kah uzaktan, kah yakından hissettiriyordu. Elif Tosun, Türkiye birincisi olarak katıldığı Uluslararası Barmenler Derneği’nin Dünya Kokteyl Yarışması’nda onuncu olmuş. Doğrusunu isterseniz, rakı ile yaptığı kokteyllerini yudumlayınca, bizim de gözlerimizin içi parladı. Sofralardaki tutuculukBurada sadece birisinin tarifini verebileceğim, diğerlerini Mövenpick’e gidip yaratıcısının elinden tadabilirsiniz. Özellikle Kara Efe, Passoa likör, limon ve elma karışımı olan kokteylini tatmanızı öneririm. Ama bu yıl dünyada gene Martini kokteyller revaçta, onun için tarifimiz de Rakıtini olacak. Rakıtini, soğutulmuş rakı ile rakının yarısı kadar sek vermutun (Martini Dry) karıştırılması ve Martini kadehine konulması ile yapılıyor. İçine de zeytin yerine üç adet kürdana takılı kavun topu atılıyor. Rakı ile kavunun beraberliğine, hele önümüzdeki yaz aylarında kimin itirazı olabilir ki? Yemeğe gelince: Yemek muhteşemdi! Mövenpick’in şefi Maximilian Thomae, Alman, ama Türk mutfağına çok hizmet vermiş, yıllardır birçok genç aşçı yetiştirmiş, onlarla birlikte birçok uluslararası ödüller almış. Menüdeki mezelerden “domates özü mantosunda ballı beyaz peynir terin” ve “Efe Rakı ile lezzetlendirilmiş Çerkez peynirli içli köfte” gibi mezeler rakıyla olağanüstü bir uyum sağladıkları gibi, kendi başlarına da çok lezzetliydiler. Hatta Max yemeğin başında kaz ciğerinin, sonunda ise tereyağlı dondurmanın bile rakı ile gidebileceğini gösterdi. Rakı sofralarında tutuculuğu bırakıp, biraz yeni mezelere de yer açmanın zamanı galiba gelmeye başladı. Ve işe bakın ki, bunun öncülüğünü bir Alman yapıyor ve yemeklerini Türkçe olarak anlatırken dediği gibi bu yeni mezelerin bazıları “acayip güzel.”
Büyük bir meydana geliyoruz, her yer kar ile kaplı, sol taraftaki bir binanın büyük pencerelerinden bir ışık sızıyor. İçerde sıcak bir kalabalık, Cafe Pushkin tıklım tıklım dolu. Yeni Moskova’nın “güzel insanları” buranın yüksek tavanlarının altında toplanmışlar. Zengin ahşap duvarların arasında görkemli bir bar bizi karşılıyor. Restoran üst katta, ama biz barda kalmayı tercih ediyoruz. Acilen içimizi ısıtmamız gerek. Bar, aslında bardan çok eski eczanelere benziyor. Raflarda şişeler yerine eski kaplar var. Bir kenarda da galiba Gwyneth Paltrow oturuyor; ne içtiğine bakıyorum, göremiyorum. Burada bizim bildiğimiz votkalara pek rağbet yok. Yeni Rusya’nın “in” içkisi Russki Standart. Barmen buz gibi kadehlerde Russki Standart’ları önümüze koyuyor. Pek standart bir votka değil bu, çok berrak, çok temiz... Bir votka için şaşırtıcı derecede leziz. Bir, iki, üç derken, Cafe Pushkin’in duvarları genişliyor, kendimizi dışardaki soğuğa atıyoruz, içimiz sımsıcak. Moskova’da Russki Standart ile tanışmamı beş yıl önceki bir yazımda böyle anlatmışım. Aradan yıllar geçti, Sheremetyevo Havalimanı’ndan aldığım Russki Standart’lar bitti. Sonra birgün İstanbul havalimanındaki Duty Free Shop’ta gözüme çarptı. Diğer votkaların yanında oldukça mağrur duruyordu. Elim eski bir tanıdıkla el sıkışacakmış gibi raftaki şişesine gitti. Bu arada dünyayı bir lüks votka çılgınlığı sarmış ve Türkiye’deki barlar da bundan etkilenmeye başlamışlardı. Fransız Grey Goose ile Polonya’nın nefis bir kış manzarasıyla süslü şık şişesindeki Belvedere gibi butik votkalarının başlattığı bu akıma kısa sürede Stolichnaya Gold, Smirnoff Black, Absolut Level gibi tanınmış markalarının “ultra premium” votkaları eklendiler. Ve bu yeni nesil kaliteli votkalar, kısa sürede votkaseverler arasında fanatiklerini buldular. Buz gibi kadehlerinden votkalarını içen bar müşterileri, yanlarındaki arkadaşlarına neden kendi tercih ettikleri votkanın “dünyanın en iyi votkası” olduğunu hararetle anlatmaya başladılar. Ve her konuda olduğu gibi votka konusunda da bir anda hepimiz uzman oluverdik. Votkanın, bazı markalarda olduğu gibi, üzümden damıtılması lezzetini olumlu etkilese bile, bunun geleneklere aykırı olduğu söylenir. Gerçek bir votkanın yapımında sadece buğday ve çavdar gibi tahıllar ile patates kullanılabilir. Russki Standart sadece buğdaydan damıtılıyor ve yapımında St. Petersburg yakınlarındaki Ladoga gölünün buz gibi suları kullanılıyor. Buğday da öyle bildiğimiz buğday değil. Bu votka için uçsuz bucaksız Rusya bozkırlarının siyah topraklarında yetişen ve sadece kış aylarında toplanan buğdaylar kullanılıyor. Ruslar patates ve pancardan damıtılan votkanın agresif ve depresif bir ruh haline neden olduğunu söylüyorlar. Bizim ülke olarak hele önümüzdeki seçimler öncesi buna hiç ihtiyacımız yok. Onun için votka seçerken bile dikkat etmemiz gerekecek. Russki Standart bir süredir ülkemize de ithal ediliyor. Şimdi en iddialı ürünü olan Platinum da raflardaki yerini almış. Fiyatı standart votkasından daha pahalı olmasına rağmen, platin kredi kartı gerektirecek kadar da değil. Adını uluslararası pazarlar için olacak Russian Standard olarak tercüme etmişler; bence lüzumsuz, Russki Standart kulağa çok daha Rus geliyordu. Ben Platinum da istesem, Russki Standart demeye devam edeceğim. Cafe Pushkin’de öyle diyorlardı!
Sağ olsun biraz inatçıdır da, New York’da Rockefeller Center’ın tepesindeki Cipriani’de yemek yerken bile “Peki bu manzaraya ne diyeceksin” soruma, önümüzdeki muhteşem Manhattan manzarasını umursamayıp, “CNN 9 Eylül’de ikiz kulelere yapılan saldırıyı herhalde buradan görüntüledi” cevabını verir. Gerçi bunu yaparken kadehindeki şaraptan keyifle kocaman bir yudum almayı da ihmal etmez. İçki içerken yalnız başına iseniz, önünüzdeki güzel bir manzara size kadehinizdeki içki kadar iyi arkadaşlık edebilir. Ama bazı restoranlarda öyle bir manzara vardır ki, tabağınızdaki yemek ne olursa olsun, gözünüzü almakta zorluk çekersiniz. İşte Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Anadolu yakasındaki ayağının hemen altındaki Lâcivert bunlardan birisidir. Lacivert’te 27 Mayıs’a kadar Akdeniz’in iki ucunda sanatlarını icra eden iki şefin sunduğu lezzetler bu manzara ile mücadele edecekler. Christian Plumail, Michelin yıldızlı bir şef ve Fransa’nın güney sahillerinde, Nice’deki restoranını bırakıp bir ay süreyle Lacivert’in usta şefi Hüseyin Ceylan ile kendi tabirleriyle “düet” yapacaklar. Birbirlerinin dilini bile bilmeyen iki şefin ortaya çıkardıkları mönü Akdeniz’in iki yakasından çarpıcı lezzetlerle donanmış. Kâh Hüseyin usta Fransız şefin tabaklarına küçük dokunuşlarla müdahale etmiş, kâh Christian Plumail, zaten hayranlık duyduğu “Bizim” lezzetlerimize katkıda bulunmaya çalışmış. Türk tapas’ı olarak sunulan ve Hüseyin ustanın fesleğenli biber ve hamsi terininin hakim olduğu başlangıç tabağı bu yemekte ilginç tatlarla karşılaşacağınızın habercisi oluyor. Asma yaprağında sardalya ve ahtapot harçlı biber dolması tabaktaki diğer “tapas”. Kadehinizde Sevilen’in bu yıl roze şaraplarda yaptığı atağın iyi bir örneği olan Majestik Roze var ve doğrusu hem Türk tapas, hem de hâlâ oldukça serin olan boğaz esintisi ile pek iyi gidiyor. Yemeğe Bozcaada istakozu ile devam ediyorsunuz. Sonra benim gibi balık ile arası pek de iyi olmayan birinin bile takdirle karşıladığı ılık jöleli kalkan filetosu geliyor masaya. Tabağınızda küçük kareler şeklinde düzenlenmiş baharatları yemeğinize keyfinize göre katıp, boğaza karşı daha geçen yaz Ege’de İmbat’ın okşadığı üzümlerinin eseri olan nefis bir Chardonnay yudumluyorsunuz. Bu şarap da Sevilen’den! Sevilen beyaz şarabı ciddiye almaya başladıktan sonra, ciddi sofralarda da görünmeye başladı. Chardonnay’ın son yudumlarında artık tatlıya geçelim derken, bu sefer tabağınızda mantarlı tart ve kıvamında bir sos eşliğinde orta pişmiş, suyunu ağzınıza bırakan bir kuzu pirzolası geliyor. Ve tam mevsimi demenize kalmadan, tabağınızdaki kuzu pirzolalardan sadece kemiklerin kaldığını görüyorsunuz. Boğaz kıyısında şarap gene Ege bölgesinden, bir Sevilen Cabernet Sauvignon-Merlot. Bu yemeklerle bile manzara umrunda mıydı derseniz, nasıl değildi diyebilirim ki? Tapas’tan önce sunulan kremalı soğuk pancar çorbası ve yemeği nefis bir rakı sorbesiyle taçlandıran pazı turtası (yanlış okumadınız, hatta tam olarak grappa’da bekletilmiş kuşüzümü ve çam fıstıklı pazı turtası) ile 6 yemekten oluşan bir mönüde, hele her yemekle başka bir şarap sunuluyorsa, zaten ara verip, kadehinizde kalan şarabı yudumlamaya da, manzaranın keyfini çıkarmaya da vaktiniz oluyor, yeter ki aceleniz olmasın. Bu “slow food” ziyafetinin bedeli 120 YTL. (Lacivert 0216-4134224)
Kulüp Rakı’nın nefis tadı bir yana, etiketi otuzlu yılların ünlü grafik sanatçısı İhap Hulusi tarafından çizilmişti ve bence sanatçının birçok başka eseri gibi korunması gereken milli değerler arasında yer almalıydı. Öte yandan Yeni Rakı’nın adında da, şişesinde de pek bir özellik yoktu. Bildiğimiz dümdüz bir şişesi, yan yatırıldığında sızdıran kapağının ve eskidiği halde neden hala “yeni” olduğunu anlamakta hep zorluk çektiğim bir adı vardı. Zaten ürettiği cine Cin, votkaya da Votka gibi markalar koyan Tekel içkilerine isim bulmak konusunda pek başarılı değildi. O zamanlar çoğumuzun alışık olduğu, bildiği, rakı istediğinde sofrasına gelen rakı Yeni Rakı’ydı. Sonra Mey özelleştirmeden aldığı Yeni Rakı’nın şişesini değiştirdi. Etiket ortadan kalktı, ince belli Ajda Pekkan bardaklarının devasa bir benzeri olan garip bir şişe ortaya çıktı. Camın üzerine kocaman lacivert harflerle yazılan adının koyu renkli market raflarında kaybolacağını düşünmemiş olmalılar ki Yeni Rakı, yeni dizaynı ile kendisini raflarda sevenlerinden gizlemeye başladı. İşte onun için Kulüp Rakı’nın şişesi yeniden dizayn edildi diye duyunca, “Eyvah, İhap Hulusi’nin çizdiği o muhteşem etiketi de attılar” diye düşündüm. Ben Tekel zamanında bile rakı içtiğim zamanlar Kulüp Rakı içenlerdendim. Babadan öyle gördüğüm için değil; o her akşam bir duble ile sınırladığı rakısını içtiği zaman Altınbaş tercih ederdi. O zamanlar Altınbaş beyefendilerin rakısıydı, ama kült rakı denilebilecek bir rakı vardıysa, o Kulüp Rakı idi. Onun için özel rakılar piyasaya çıktığından beri bile, evde bir küçük şişe Kulüp, hani canım kırk yılda bir hem rakı içmek, hem de eski günlere dalmak ister diye bulundururum. Etiketinde İhap Hulusi’nin kendisi ile arkadaşı Fazıl Ahmet Aykaç’ı resmettiği gibi smokinimi giymiyorum, ama onların etiketteki resimde kullandıkları beyaz şarap kadehini kullanmaya dikkat ediyorum.Mey nedense bu kült rakıyı özelleştirmeden aldıktan sonra, aynı Altınbaş gibi unutup kaderine bıraktı. Tahminimce benim gibi birkaç seveni dışında Kulüp Rakı’yı pek sorup arayan da olmadı. Şimdi nihayet bu uykudan uyanmışa benziyorlar. Kulüp Rakı’nın yeni şişesini Oya Akman dizayn etmiş. Daha sadece resmini gördüm, şişeyi elime almadım. Ama bravo Oya Akman’a ki, nefis bir şişe dizayn etmek ile kalmamış. İhap Hulusi’nin o muhteşem etiketine dokunmaya kıyamamış, aynen bırakmakla yetinmiş. Yeni şeyler üretirken, eski ustalara saygılarını kaybetmeyen kimselerin hâlâ var olmaları çok güzel. İş kaldı, Mey’in Yeni Rakı’da yaptıkları gibi rakının tadıyla biraz bile oynayıp oynamadıklarına. Kulüp Rakı’nın yeni şişesindeki rakıyı yudumlayıncaya kadar, eski şişelerden birisini özenle saklayacağım. Rakı iddia ettikleri gibi gerçekten hâlâ “göbek rakı” mı, değil mi o zaman göreceğiz. Piyasadaki rakıların çeşitleri de, cinleri de süratle artıyor. Bu rakı enflasyonun içinde sevdiğimiz eski bir tanıdığı kendisine çeki düzen vermiş vaziyette görmek sevindirici. Kulüp Rakı, Mey’in dediği gibi “Uzun yıllar boyunca üst seviyede bir zarafeti temsil etti” umarım etmeye devam eder.