Sunset’te bir öğle yemeği

Herald Tribune gazetesinde yayınlanan bir araştırmaya göre dünyanın en yaşanır şehri Münih imiş.

Haberin Devamı

İlginç bir araştırma, adını da, “İyi yaşam: Nerede yaşamalı” koymuşlar; ikinciliği Kopenhag, üçüncülüğü ise gene bir Avrupa şehri Zürih almış. İlk beşi dördüncü olan Tokyo’dan sonra gene bir Avrupa şehri Viyana tamamlamış. Yirmi şehirlik listeye Kuzey Amerika’dan sadece iki Kanada şehri, Montreal ile Vancouver girebilmişler. Bu şehirleri neye göre seçmişler derseniz, uluslararası bağlantıları iyi olan bir havalimanı, cinayet-hırsızlık gibi polisiye olayların oranının düşüklüğü, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi gibi bildik kriterler kullanılmış. Ancak bunlarla birlikte bir şehri yaşanması için cazip kılan kriterlerin arasına gece yarısı olsa bile bir kadeh içki içebilecek iyi bar ve restoranların olması gerektiği de eklenmiş.

İstanbul bahsettiğimiz dünyadaki 20 yaşanması en cazip şehir arasında yer almıyor. Bunun nedeninin de iyi bar ve restoranlarımızın olmaması olduğunu söylemek insafsızlık olur. Yüksek vergiler ve ithalattaki zorluklar yüzünden dünyanın kaliteli içkilerini ve şaraplarını bulamıyor olabiliriz, ama bu aranan diğer kriterler arasında pek önemli bir yer tutmasa gerek. Ne de olsa gece yarısı bile bir kadeh içki içebileceğimiz kaliteli bar ve restoranlarımız da hâlâ var.

İstanbul’da gastronomi çıtasının yükselmesi için uğraş verenlerin başında gelen Sunset restoranın sahibi Barış Tansever gelir. Sunset, şehrin en iddialı şarap kavına sahiptir. Boğaza hakim manzarası, suşi’si güzeldir, ama Sunset ette de oldukça iddialıdır. İşin içine “iddialı” kelimesi girince, Barış gibi bu kelimeyi ciddiye alan biriyseniz, işin ucu bucağı kalmıyor. Bilenler bilir, Armutlu’da “dry-ageing” yöntemi ile dana ve sığır etini dondurmadan asarak dinlendiren Dükkan adında bir kasap var. Sahibi Emre Mermer, kafasını ete takmış, “Amerika’nın en iddialı steak house’larında yediğimiz eti burada da yiyeceğiz” diyor. Sunset’teki bir öğle yemeğinde Dükkan’ın çeşitli etlerini denedik. Güneş tam tepemizde olduğu için şarap kavını ellemedik, ete eşlik etmek için buz gibi bira içmeyi tercih ettik. Bira, New York’un en ünlü steak house’u Peter Luger’de olduğu gibi, Brooklyn Lager, masadaki dev steak’ler arasında en rağbet gören ise gene Peter Luger’deki tek seçenek Porterhouse steak idi. Bu ikiliyi İstanbul’daki bir restoranda görmek ve tatmak ise hayal gibiydi.

İyi bir Porterhouse, steak sevenlerin rüyasıdır. Kendi çapında bir dev olan T-Bone steak’den bile daha büyük olan Porterhouse, ortasından geçen kemiğin ayırdığı iki tarafı hem bonfile gibi yumuşak etleri, hem de antrekot gibi daha lezzetli etleri tercih eden et severleri fazlasıyla tatmin eder. Dükkan’ın Porterhouse steak’i pişmesi gerektiği gibi az pişmiş, neredeyse çatalla kesilecek kadar yumuşak ve çok lezzetliydi. Hal öyle olunca masadaki diğer etler, belki de muhteşem Porterhouse’un gölgesinde kaldıklarından hak ettikleri övgüyü alamadılar.

Kızıla çalan biraların steak ile uyumu muhteşemdi. Soğuk biralarımızı yudumlarken Sunset’teki diğer masalarda öğlen yemekleriyle kırmızı şaraplarını yudumlamaya çalışan müşterileri anlamaya çalıştık. Herald Tribune’deki araştırma aklıma geldi, acaba Münih’in dünyanın en yaşanır şehri seçilmesinin de bira ile ilgisi var mıydı?











DİĞER YENİ YAZILAR