Avrupa Kültür Başkenti hangisi?

İki şehir, birisi Avrupa’nın en kuzeyinde, İskandinavya’nın Avrupa’ya baktığı sahillerde bir halicin kenarında kurulu, diğeri ise Avrupa’nın güney doğu ucunda, Asya’ya karşıdan bakan sahillerdeki bir halicin iki yakasında kurulu

Haberin Devamı

İlkinin nüfusu sadece yarım milyon, diğerinin ise nüfusu on milyonu geçtiğinden beri pek sayılamıyor, ya da artık kimse saymak istemiyor.

Göteborg’un İstanbul’umuz gibi birkaç bin yıllık değil, sadece birkaç yüzyıllık geçmişi var. Ancak bu dönemde özellikle deniz ticaretinde oynadığı önemli rolün getirdiği zenginlik şehirde hemen hissediliyor. Bizim konumuz tabii ki görkemli binalar ve onlardan yönetilmiş olan ticaret değil, her hafta olduğu gibi yeme içme. Göteborg deniz mahsülü sevenler için bir cennet. “İstanbul’un balığı şöyledir, böyledir” diyenler Göteborg’da özellikle (bizde ya bulamadığımız, ya da ateş pahası olan) kabuklu deniz mahsüllerini tatmalılar. Bunun için dünyadaki en önemli adreslerden biri olan şehrin biraz dışındaki Sjömagasinet, modern İsveç mutfağının babası sayılan Michelin yıldızlı şef Leif Mannerström’ün sanatını icra ettiği yer. Restoran, bir zamanların ihtişamlı baharat ticaretinin kontrolünü elinde tutmuş olan East India Company’nin nehir kıyısındaki eski ahşap depolarının birisinin içinde. Yemekler kadar çevreden de etkilenmemek imkansız. Merak edip bakıyorum, Göteborg’da Sjömagasinet dışında Michelin yıldızı olan 3 restoran daha bulabilirsiniz. 2010 Avrupa Kültür Başkenti olacak olan “dünya şehri” İstanbul’umuzda bu sayı ne yazık ki sıfır!

Lezzeti sevmek
Restoranlar bir yana, Göteborg’un gece hayatı da bir İskandinav şehrinden beklemeyeceğiniz kadar hareketli. Ve bunun keyfini çıkarmak için ille de gecenin karanlığına dalmanız şart değil. Göteborg’da yaz aylarında hava neredeyse geceyarısına kadar kararmıyor. Ve insanlar “yaz sıcağı”nın keyfini kaldırımlara taşan barlarda içkilerini yudumlayarak çıkarıyorlar. Bunlardan nehrin kenarındaki Golden Days’de kaldırım üzerine serpiştirilmiş masalardan birisine oturduğunuzda garson size deri kaplı bir menü getiriyor. Şarap listesi sanıyorsunuz, ama değil, bu bir bira listesi. Tam 20 farklı bira kategorisinde 130 tane birayı kapsayan, her biranın altında tadım notları olan bir bira menüsü. Hani İsveç öyle biraları ile ünlü olan bir bira ülkesi de değil. İskandinavya’nın bira ülkesi uluslararası bira devi Carlsberg’in ülkesi olan Danimarka’dır. İsveç’in Stendrup diye bizim Efes Pilsen muadili iyi bir Pilsen tipi birası ile Carnegie Stark Porter diye daha ciddi bir birası vardır, ama o kadar. Ama İsveç’te önünüze seçin diye Belçika manastır biralarından Amerika’nın en kült biralarına kadar 130 biradan birisini veya birkaçını seçmeniz için bir menü getirebiliyorlar. Biz de ne yazık ki buna imkan yok. Ülkemizde üretilen ve ithal edilen bira sayısı bırakın 130, 30 bile değil ve bunları bile bir menü halinde müşterisine sunacak restoran veya bar sayımız 13 bile değil.

İki şehir ve küçük karşılaştırmalar. Bir kuzey şehrinde insanlar yatay gelen güneş ışıklarından faydalanmak, günün keyfini çıkarmak için kendilerini kaldırımlardaki cafè’lere, barlara atıyorlar, soğuk biralarını lezzetini alarak yudumluyorlar. Denizle kucaklaşan İstanbul’umuzda ise benzer manzaraları Bağdat Caddesi dışında göremiyoruz. Çünkü belediyelerimiz hâlâ sanıyorlar ki, bir cafè’nin kaldırıma serpiştirilmiş masalarından birisinde bir kadeh şarap veya bir bardak bira içenler kaldırımda yürüyenlere saldıracaklar. Çünkü sanıyorlar ki, alkollü içkiler sadece “kafa bulmak” için içilirler. Nereden bilsinler ki, insanların büyük çoğunluğu şarap, bira veya diğer alkollü içkileri sadece lezzetlerini sevdikleri için içiyorlar!









DİĞER YENİ YAZILAR