Cami yanına baz istasyonu kurulur mu?

21 Nisan 2003

Bize gelen mektubu, Sayın Devlet Bakara Mehmet Aydın'ın ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın dikkatine sunarım: "Ben hem istanbul Avcılar Denizköşkler'de bulunan Kalkandelen Camii cemaatindenim hem de semt sakiniyim. Yaklaşık bir aydır bahsettiğim yere Turkcell bir baz istasyonu kurmaya çalışıyor fakat çevre halkı ve cemaatin yoğun tepkisi sebebiyle gerçekleştiremiyordu. Bunun üzerine çok akıllı ve bilinçli bir şekilde polis eşliğinde 12 Nisan Cumartesi (bugün resmi bir başvuruda bulunulmaması için) günü gelinerek çok büyük tepkilere rağmen baz istasyonu kuruldu. Ben size o gün gördüğüm tepkilerden dolayı rahatsızlığımı iletmek istiyorum. Gelen yetkililerin, 'Ben iznimi almışım, sizin söylediklerinizin hiçbir önemi yok' tavırları, 'Müslüman mahallesinde salyangoz da satarız' sözleri, 'Sizin sağlığınız bizi ilgilendirmez' anlayışları oradaki halkın bir kez daha tepkisiyle karşılaşmıştır.Tüm çevre sakinlerinin yoğun tepkisine rağmen bu izni veren Diyanet Vakfı'nı kınıyorum. Üstelik para için en son halkıyla karşı karşıya gelecek kurum olmalı diye düşünüyorum. İnanın ki gelen firmanın elinde ne bir proje, ne de bunların sağlığa zararının olmadığını ispat edecek bir şey vardı."Peşini bırakmayacağız"Üstelik gelen arabaların ya da cihazların hiçbirinin üzerinde Turkcell logosu ya da işareti bulunmamaktaydı. Kendisini yetkili olarak tanıtan kişinin gösterdiği kart ise Telekom geçici giriş kartıydı. Mühendis olduğunu ve bu istasyonun zararı olmadığını anlatmaya çalışan arkadaşın ise yalan söylemekten olacak ki elleri titriyordu.Ellerindeki belgede 30 santim çapında bir bağlantı anteninden bahsediliyor fakat devasa aletler kuruluyordu. Bu olayların içerisinde en acısı, cami cemaatinin azalması ve çevre halkının bu izini verenlere karşı nefret duymaya başlamasıydı.Baz istasyonunun caminin yanına kurulmasına, cemaatin namaz kılarken ya da gece yatarken bunları düşünmesine sebep olanların vicdan sahibi olarak insan sağlığı ve psikolojisini düşünerek bize sahip çıkmasını bekliyoruz. Bu işin sonuna kadar takipçisi olmaya, basın-yayın ve devletin tüm mercilerine başvurmaya kararlıyız. H. K."İnsanların sağlığıyla oynamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Baz istasyonlarının, yakınlarında oturanlara hatta elektronik cihazlara da zarar verdiği bilinmektedir. Elbette halkın sağlığına en çok özen göstermesi gereken kurum Diyanet İşleri Başkanlığı ve bağlı kuruluşlarıdır. Konu yetkililerin takdir ve merhametine sunulur.

Devamını Oku

Modern hayat sigorta üzerine kurulmuştur

20 Nisan 2003

Soru: Evimi, arabamı hırsızlık, yangın ve kazalara karşı sigorta ettirmemin ayrıca çocuğumun özel sağlık ve hayat sigortalarını yaptırmamın dinimizce bir sakıncası var mıdır? Sigorta şirketlerinin çalışma şekilleri faize dayandığı için haram olduğu söyleniyor. Ayrıca "fitre, zekât ve sadakanı tam anlamıyla verirsen sigortaya da gerek yok" diye beni ikna etmeye çalışan yakınlarım var. Ben ise bu olaya tevekkül olarak bakıyorum. Acaba yanılıyor muyum? Sizce doğru olanı nedir sayın hocam? Lütfen beni aydınlatın. Saygılarımla. (Mehmet Öztürkem)Cevap: Sigorta yaptırmanın dini bir sakıncası yoktur. Modern hayat, sigorta üzerine kuruludur. Sosyal Sigortalar ve Emekli Sandığı birer sigortadır. Çalışan kesim, yaşlanıp da çalışamayacak duruma geldiklerinde geçimlerini sağlamak için böyle sistemler düşünülmüş ve kurulmuştur. Emekli Sandığı, Osmanlı döneminden kalmıştır. Trafik sigortası zaten zorunludur. Hasılı, yasal olan sigortalarda bir sakınca yoktur.Sigorta, tıpkı hırsızdan ve saldırıdan korunmak için eve bekçi veya koruyucu tutmak gibidir. Koruyucunun görevi saldırıya veya hırsıza engel olmaktır. Saldırı olacağı veya hırsız geleceği kesin değildir. Belki hiç saldırı olmaz veya hiç hırsız gelmez.Vicdanen huzurludurBu durumda kişi, bekçiye boş yere para ödemiş gibi görünür. Ama öyle değildir. Bekçi olması, hırsızın gelmesini ve saldırıyı önler. Sigorta da dar zamanında insana yardımcı olur. Kişinin gönül rahatlığı içinde yaşaması için bu zamanda sigorta kaçınılmaz duruma gelmiştir.Zekât ve fitre, malın sigortasıdır denilir ama bunlar maddi değil, manevi sigortalardır. Zekâtını, fitresini ve sadakasını veren kişinin kazancında bereket olur. O insan vicdanen de huzurlu ve rahattır. Ama zekâtı "Sigorta niyetiyle vermek" ve sigortayı yaptırmamak doğru bir düşünce değildir. Çünkü insanın tehlikeden sakınması, elinden geldiğince hayatını güvencede tutacak tedbirleri alması gerekir.Zekâtı sigorta diye verip malını açıkta bırakırsan çalarlar. Hırsızlar kol geziyor. Fırsat buldukları zaman yağdan kıl çeker gibi malını götürürler. Onun için "Atını sağlam kazığa bağla, sonra Allah'a ısmarla" denilmiştir.Sen dükkânının kapısını açık bırakır da Allah'a tevekkül edersen, hata yapmış olursun. Önce dükkânının kapısını sağlam kapat, sonra Allah'a tevekkül et.

Devamını Oku

Güzelleşme kadının doğal ihtiyacıdır

19 Nisan 2003

Soru: Hocam lazerle epilasyon yaptırmanın dini açıdan bir sakıncası var mı? Teşekkür ederim. (Ali Murat Güzelkaya)Cevap: Epilasyon, Fransızca bir kelime. Saç giderme, kılları izale etme anlamlarına geliyor. Bu deyimle yüzdeki ve vücuttaki kılların kökünden giderilmesi kastediliyorsa bu hususta Kur'ân'da bir yasak getirilmemiştir. İnsanı çirkinleştirmeyecek, insan doğasına aykırı olmayan güzelleşmede bir sakınca yoktur.Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yüzünün kıllarını çekenlere lanet okuduğu hakkında rivayet var ama bu rivayet, Peygamber'in kadınların süslenmesini teşvik eden hadislere ve İslâm'ın genel anlayışına aykırıdır. Çünkü güzelleşme, bilhassa kadının doğal ihtiyacıdır. Allah'ın Elçisi, yas zamanı dışında kadınların süslenmelerine müsaade buyurmuştur. Bu konuda Hz. Ayşe'nin rivayet ettiği bir hadis ilginçtir:Hz. Peygamber (s.a.v), sakalını sarıya boyardı. Bir yere gitmiş olan kimsenin, evine geceleyin aniden çıkıp gelmesini hoş görmez, kadınlara taranma, süslenme fırsatı tanınmasını emrederdi. Câbir ibn Abdullah diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi ile beraber bir gazadan döndük. Medine'ye geldiğimizde evimize gitmek istedik. Buyurdu ki: Durunuz, yatsı vakti evlerimize girelim ki saçı tozlanmış, karışmış olan kadınlar taransınlar, kocası yanında bulunmayan kadınlar, kıllarını gidersinler."Rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber, dövme yaptırana beddua etmiştir. Dövme, doğal güzelliği bozmaktır, özentidir. Elbette dövme yaptırmak, hırsızlık gibi, zina gibi günahlardan değildir ama İslâm'da hoş görülmemiş olan bir eylemdir. Gençler böyle şeylere heveslenip bedenlerine çeşitli şekiller çizdiriyorlar. Sonra da bu şekiller, bakanlarda tiksinti uyandırır hale geliyor. Kur'ân, canlının doğal yaratılışını değiştirmenin, hayvanların kulaklarını kesmenin veya yarmanın şeytan işi eylemlerden olduğunu belirtmektedir.Herkes özgürdür istediği gibi giyinirSoru: Ankara Bahçelievler'den yazan Nusret Akgün, Kur'ân'da kadınların giyimiyle ilgili açıklama yapmamızı istiyor.Cevap: Bu konuyu kaç kez yazdım. Her defa aynı şeyi temcid pilavı gibi ortaya getirmenin bir anlamı yoktur. Herkes özgürdür, istediği gibi giyinebilir. Ama Kur'ân'da Nur 31. ayette kadınların, kendiliğinden görünenler dışındaki zinetlerini kapatmaları emredilmektedir. Tefsirlerin açıklamasına göre zinetten amaç zinet takılan yerlerdir. Buna göre el, yüz ve ayakların dışındaki yerlerin, yabancı erkeklere gösterilmemesi gerekir. Ayrıntı için ilmihal kitaplarına, bizim "Yeni İslâm İlmihali" adlı eserimizin "Avret" bölümüne bakılabilir.

Devamını Oku

Maalesef halk gizemli şeylere çok meraklı

18 Nisan 2003

Soru: Bir gazete, promosyonla insanlara "büyü yapmak" ve "büyü bozmak" ile ilgili bir kitap vermeye kalkışıyor. Ne yazık ki günümüzde hâlâ aklı zararlı işler için çalışan insanların yapmış olduğu ve yine ne yazık ki buna kendini kaptıran insanların başvurduğu büyü olayı yaygınlaştırılmaya çalışılmıyor da nedir? Bu olayı sizin ve halkın görüşlerine bırakıyorum. (Gülsen)Cevap: Okurumun görüşlerine katılıyorum, İslâm'a göre büyü yapmak en büyük günahlardan biridir. Büyü, sanki dini bir olaymış gibi takdim edilir ve büyü yapan kimselere hoca adı verilir. Oysa Kur'ân büyünün küfür olduğunu belirtiyor. Büyü yapan şeytanlara nasıl dini bir anlamı çağrıştıran hoca lakabı verilir, bilmem. "Hoca" kelimesi, Farsça "Hâce"nin Türk fonetiğiyle söylenişidir ve "Efendi" demektir, insanları birbirine düşüren, Allah'ın yasağını çiğneyen, bozgunculuk yapan kimseler efendi olabilir mi? Hem dinin, hem kanunun suç saydığı büyüyü sözüm ona öğretecek, yayacak kitaplar yayınlamak nasıl uygun görülüyor? Bunun bir tek izahı var: Halk maalesef böyle gizemli şeylere meraklı. Muskacılığa, büyüye meraklı. Medyumların, muskacıların, büyücülerin en çok müşterisinin kendini aydın sanan çevrelerden olduğunu duyuyorum. Ne demişler:"Marifet iltifata tâbidirMüşterîsiz meta zayi'dir."Yüz bin kez tevbeyi bozsan da yine gelSoru: Sayın hocam, ben bekâr bir erkeğim. Birkaç kez sonrasında çok pişman olmama rağmen zina suçu işledim. Her seferinden sonra da tevbe ettim. Ancak maalesef 2-3 kez nefsime hakim olamama zaafını göstererek tevbemi bozdum. Şu anda tekrar tevbe etmiş durumdayım ve bu sefer tevbemi tutmakta, nefsime yenilmemekte kararlıyım. Daha önceden bozduğum tevbelerimin karşılığında ne yapmam gerekir? Tevbe bozma halinde dinimiz neyi emrediyor?Cevap: Bu soruya Hz. Mevlânâ'ya nisbet edilen bir sözle cevap vermek istiyorum: "Gel, gel, ne yaparsan gel... Yüz bin kez tevbeyi bozsan da yine gel!"Allah bağışlayandır. Kul ne kadar günah işlese de yaptığına pişman olup döner de Allah'tan af dilerse, Allah o kulunu bağışlar. Kendisi, rahmetinden umut kesmememizi buyurmaktadır: "Ey nefislerine yazık eden kullarım, Allah'ın rahmetinden, acımasından, af ve mağfiretinden ümit kesmeyiniz. Allah bütün günahları bağışlar."Allah bağışlar, yeter ki kul da gönülden, azimle Allah'a yönelsin. Tevbenin zamanı yoktur. Hz. Peygamber, "Can boğaza dayanıncaya dek Allah kulunun tevbesini kabul eder" buyurmuştur.

Devamını Oku

Mescit için özel mabet şart değil

17 Nisan 2003

Soru: Apartman katlarında herhangi bir yer mescit olarak kullanılabilir mi?Cevap: Dini konularda hiç kimse kendi kafasından hüküm koyma yetkisine sahip değildir. Bu ancak vahye ve vahyi tebliğ eden Peygamber'e aittir. İslam dini kolaylık dinidir. Mescit, secde edilecek, namaz kılınacak yer demektir. Namaz kılmak için belli bir yer veya özel bir mabet şart değildir. Temiz olan her yerde namaz kılınabilir. Nitekim Hz. Peygamber, Medine'ye geldiklerinde henüz namaz için mescit yapılmadan önce, koyunların yattığı alanda namaz kıldırırdı (Bkz. Müslim, Mesacid: 9). Buhârî ve Müslim'in saptadıkları hadislere göre Hz. Peygamber, "Yeryüzü senin için mesciddir. Nerede namaz vakti girerse orada namaz kıl" buyurmuştur (Buhârî, Enbiya: 4, Mesâcid: 1-3; Müslim, Mesacid: 1-6)Kur'ân, ibadet yapmak, namaz kılmak için belli bir yer veya mabet şart koşmamış, "Nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (kendisi) oradadır" (Bakara: 115) buyurmak suretiyle her yerde ibadet edileceğini vurgulamıştır. Hz. Peygamber de toplu namazları, evinin de içinde bulunduğu Peygamber Mescidi'nde kıldırırken nafile dediğimiz tek başına kıldıkları namazları, yani sünnetleri evinde kılardı.Abdullah ibn Mes'ûd şöyle demiştir: "Allah, Peygamberinize hidâyet sünnetleri meşru kıldı. Sizin her birinizin evinde mutlaka bir mescidi olmalıdır." (Ebu Davud, Salat: 46, Nesaî, İmamet: 50, İbn Hanbel, Müsned: 1/382, 455)Yasakçılıktan vazgeçinHal böyleyken apartman katlarında mescidin olamayacağı şeklinde dini bir fetva vermek, dine uygun bir davranış değildir. Efendim apartman katlarında mescit olursa bunlar kötü emellere alet edilirmiş, bazı tarikatların merkezi haline gelirmiş yahut apartmanlarda mabet açılmasına müsaade edilirse misyonerler buralardan faaliyetler yürütürlermiş.Bunlar işin siyasi yönü. Biz din bakımından, daha açık bir söylemle Kur'ân ve hadis açısından apartmanlarda bir bölümü veya daireyi mescit yapmanın geçerli olup olmayacağını konuşuyoruz. Bunda dince bir engel yoktur. Ama devlet buralarda, devlet aleyhinde iş çevrildiğini sezerse tedbirini alır.Yasaklar koymakla bir şey önlenemez. Tarikatlar kanunen yasak ise de toplumdan kaldırılabilmiş midir? Siz buna nasıl engel olacaksınız ki? Bir yandan AB'ye girmek istiyorsunuz, bir yandan da vatandaşın, evinde istediği tasarrufu yapmasına engel olmaya kalkıyorsunuz? Avrupa'da Müslümanlar kiraladıkları bir iş yerini mescide çevirmişler. Nerede ise Müslümanların oturduğu her semtte böyle mescitler var. Engel olan yok. Lütfen vazgeçin bu yasakçılıktan. Ama suç işleyen olursa devletin istihbaratı vardır, polisi vardır, mahkemesi vardır. Onlar gereğini yaparlar. Siz din adına kendi kafanızdan ahkâm kesmeyin.

Devamını Oku

Irak'ı iki kişi yönetiyordu (2)

16 Nisan 2003

12 Mayıs 1976 Çarşamba günü saat 09.00'da tekrar toplandık. Saat 12.00'ye kadar yine konuştular, konuştular... Verilen aradan sonraki toplantıda ise Mısırlı Doktor Necib İskender söz aldı. Kısa keseceğini söyledi ama daha önce yaptığı birkaç konuşmayı yinelemeye başladı. Konuştu, konuştu... Bu arada Başbakan Saddam Hüseyin geldi. Kongreyi yöneten Muhammed Mahcup kalktı, Başbakan'ı dış kapıda karşıladı. Bütün üyeler dün olduğu gibi bugün de Başbakan'ı ayakta alkışladılar. Mısırlıların gösterişe çok meraklı ve çok konuşan insanlar olduklarını bilirdim de bu kez daha iyi anladım. Çünkü Saddam Hüseyin gelince Mısırlı konuşmacı, daha önce yarım saat bıktıra bıktıra çektiği nutku yineledikten sonra lafı daha da uzattı. Söyledi de söyledi. Ama: "Âyînesi iştir kişinin lâfe bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde."Tabii hepsi palavraydı13-14 Mayıs günlerinde komisyonların hazırladıkları raporlar okundu. Daha sonra Devlet Başkanı Ahmed Hasan el-Bekr ile Başbakan Saddam Hüseyin'e birer telgraf çekildi. Saddam Hüseyin'in kongreye verdiği önem övüldü, onun belirttiği fikirlerin ışığı altında hareket edileceği vurgulandı. Ülkenin üniversite profesörleri, Saddam Hüseyin'in fikirleri ışığında hareket edeceklerini söylüyorlardı. Henüz 35-37 yaşlarında bulunan bir adamın söylediği üç beş kelime, yıllarca bilim için çalışmış adamlara ışık tutacakmış. Tabii hepsi palavraydı. Başka türlü olamazdı ki zaten...Irak'ta yönetim iki kişinin elindeydi. Dükkanlarda, resmi dairelerde, bankalarda, her yerde Bekr'in ve Saddam'in fotoğrafları yan yana duruyor. Bir tahtta iki sultan oturmaz ama şimdilik Irak'ta iki sultan oturmuş.Tam bir esaret rejimi1973 yılında da Irak'a gitmiştim. O zaman ticaret serbestti, devletleştirilmemişti. Şimdi toprak kamulaştırılmış. Bütün şirketler devletleştirilmiş. Dükkanlarda aradığınızı bulamıyorsunuz. İki arkadaş bana, 7 aydan beri bir tek patates yiyemediklerini söyledi. Dükkanlarda çay aradım, bulamadım. Sadece bir yerde açık çay buldum, onu da almadım.Bu adamlar, demokrasi ve sosyalizm adıyla ülkeye tam bir felâket ve esaret rejimi getirmişler. Halkın ağzını bıçak açmıyor. Tek parti, birkaç kişiden oluşan bir zümre idaresi.Konferansta, yanımdaki kişiye "Irak'ta hürriyet var mı?" diye sordum, "Var" dedi. "Devlet başkanı veya başbakan eleştirilebilir mi?" dedim, "Hayııır!" dedi. İşte böyle bir rejim, böyle bir hürriyet ve demokrasi (!)Saddam ile Bekr arasında bir çatlak var gibi görünüyor. Muhakkak ki Saddam, general olan zirvedekinden geri kalmamak için kendisine de general rütbesi vermiş veya verdirmiş. Aydın kesim yönetimden memnun değil.

Devamını Oku

Irak'la ilgili bir anım...

15 Nisan 2003

Bu yazıyı 27 yıl önce, Irak'ta katıldığım "Cehaletle Savaş Konferansı" münasebetiyle yazmıştım. 9 Mayıs 1976 tarihinde Irak Hükümeti'nin davetlisi olarak bu ülkeye gittik. Irak Hükümeti, ülkede ümmiliği ortadan kaldırmaya karar vermiş, yani okuma-yazma savaşı açmış. Bunun için de önce genellikle Arap ülkeleriyle sosyalist doğu bloku ülkelerini davet ettiği bir kongre düzenlemiş. Adı "Cehaletle Savaş" olan bu kongrenin amacı, burada öne sürülen fikirlerden yararlanılarak kültür seferberliğine başlamak. 8-15 Mayıs arasında düzenlenen kongrede genellikle Mısırlılar boy gösterdiler. Zaten Arap devletleri içinde kültür düzeyi en yüksek olan ülke Mısır'dır. Ancak Mısırlılar çok konuşan insanlar, bir konuyu bir delege alıp takriben 40-45 dakika konuşuyor. O bırakınca öteki alıyor ve benzer konulan hemen hemen aynı zaman içinde tekrarlıyordu.Ürküten bir düzenBiz de Türkiye'de, cehaletle savaş üzerine Cumhuriyet döneminde neler yapıldığını anlatacaktık. Ben daha ziyade cehaletle savaş için yapılan hareketleri, Türkiye'de gelinen din eğitiminin durumunu anlatacaktım. Konuşmamı Arapça hazırlamıştım. Ancak bizim teşrifatçı önce nazikâne yanımıza geldi, tercümana ihtiyacımız olup olmadığını sordu. "Hayır, kendim konuşacağım" dedim.Gittiğimiz akşam veya ertesi sabah, "Bu çok uzun" dedi. Türkiye'deki din eğitiminden söz etmemi istemiyordu. Ben de mecburen konuşmamı kısalttım. Fakat bir yabancı ülkenin öğretim üyesini davet edip sonra da onun konuşmasını sansürden geçirmelerini cidden garip buldum. Kişinin özgürlüğünün kısıtlanması ne kadar kötü bir şey. Sadece bu hareket, insanın bu düzenden ürkmesine yeter. Hürriyet olmayan yerde ilim olmaz.İş yapan konuşmazKonuşmamdaki din eğitimi kısmını çıkarınca teşrifatçı sevindi. Benim yapacağım 20 dakikalık konuşma güya uzun gelmişti. Dikkatimi çeken diğer bir husus da Vietnam, Kuzey Kore gibi komünist ülkelerin temsilcilerine gösterdikleri yakınlıkta. Ayrıca onların adı söylenince candan alkışlandı. Bize de yakınlık ve konukseverlik gösterdiler. Kendilerine teşekkür borçluyuz. Ama bu noktaları, yine kendilerini uyarma bakımından eleştirmekte haklıyız.Cehaletle savaş için böylesine masraflı bir kongre düzenlemeye lüzum yoktu. Gördüm ki Iraklılar, bizim 1925'lerde başlattığımız atılımlara 1976'da başlıyorlar. Fakat henüz bir iş yapmadan önce pek çok konuşmayla, gösterişle... İş yapan konuşmaz, yapar. Şu laf-ü güzâf ile geçirilen bir haftalık zamanda harcanan parayla kim bilir kaç kişiye okuma-yazma öğretilirdi.* Bu anıma yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Allah herkese belli bir ömür vermiştir...

14 Nisan 2003

Soru: Tekirdağ Malkara'dan yazan Sait Yüzak, mektubunda özetle şöyle diyor: "Polis memuru kardeşim hastalandı. Malkara Devlet Hastahanesi'nde gereken müdahale yapıldıktan sonra Keşan'da tedavi gördü. Oradan da Edirne Tıp Fakültesi Hastahanesi'ne sevk edildi. Edirne'ye birkaç saat gecikmeyle götürüldü. Doktorlar, damar tıkanıklığı tanısı koydular. Hastamıza müdahale edecek doktor ameliyattaydı. Ancak doktor gelmeden hastamız vefat etti. Bize haber verilseydi kardeşimi hastahaneye yetiştirirdim. Ayrıca ben -tövbe tövbe- Allah'a, Kur'ân'a, Peygamber'e küfrediyorum, sonra pişman oluyorum. Annemle kız kardeşim, hastamızın küfürlerim yüzünden öldüğünü söylüyorlar. Bu konuları açıklarsanız size minnettar kalırım."Cevap: Kur'ân'ın belirttiğine göre Allah herkese belli bir ömür (yaşam süresi) vermiştir. Bu, bir an bile uzayıp kısalmaz. Her ölen, kendisine verilen ecelle ölür. Ama bu demek değildir ki biz, "nasıl olsa bize verilen ömür değişmez" diyerek bile bile kendimizi tehlikeye atalım. Böyle düşünmek hatadır. Çünkü bize ne kadar süre verildiğini bilemeyiz. Ayrıca Kur'ân, tehlikeden sakınmayı, sağlığı korumayı buyurmuş, bu yüzden kasten adam öldürene idam cezası verilmesini emretmiştir. Siz sağlığınıza dikkat eder, zamanında tedavi olur, sağlıklı beslenirseniz, ömrünüz uzun olur. Allah'ın kaderi böyle tecelli eder. İsterseniz kendinize bakmaz, mikroplardan sakınmaz, hasta olursunuz. Kansere yol açan alışkanlıklara dalarsınız, tez zamanda ömrünüz tükenir.Mikropla temasa geçenlerin hastalanması, tedavi olmazsa ölmesi de bir kaderdir. Burada kader, bizim davranışımıza göre şekillenmektedir. Evet herkes eceliyle ölür ama ecelin bize bırakılmış yanları da vardır. Bizim hiç rolümüz olmayan eceller vardır ki işte bu, Allah'ın değişmez takdiridir. Bir depremde ölmek, bir trafik kazasında veya bir kalp kriziyle can vermek, yolda giderken hiç hayal edilmeyecek bir olayla, felâketle karşılaşmak...İnsanın elinde olmayan bu gibi şeyler için kader deriz ama hastanın bile bile tedavi olmaması bir hatadır. Ama her ne suretle ölürse ölsün insan, yine de kendisine biçilen ömür kadar yaşar. Vadesi dolmamışsa ölümcül hastalığa da yakalanmış olsa iyi olur. Nice trafik kazalarından sağ çıkan insanlar var. Demek ki onların henüz vadeleri dolmamış, Allah onları kurtarmıştır.Sözün özü: Biz kaderin sırrını bilemeyiz. Elimizden geldiğince tedbirli olmamız bizim görevimizdir. Araç sürücülerinin dikkatli sürmeleri görevleridir. Dikkatsizlik yüzünden çarpıp öldürdükleri insanların kanından sorumludurlar. Öyle olmasa onlara dinen ceza verilmez. Oysa hatayla adam öldürmenin dahi cezası vardır.

Devamını Oku