Yetime bakmak büyük sevaptır

2 Mayıs 2003

Soru: Evlatlık çocuk almak ya da vermek haram mıdır? Evlatlık verilen çocuk, ahiret gününde öz ana babasından mı yoksa üveyden mi sorulacak? (Halil Doğan)Cevap: Evlatlık çocuk almak haram değildir ama İslâm, evlatlığı kaldırmıştır. Ancak yetim çocuğa bakmak, onu evladı gibi yetiştirmek çok sevaptır. Hz. Peygamber, yetime bakanla kendisinin cennette yan yana olacağını belirtmiştir. Fakat evlatlık çocukla onu evlat edinen arasında, öz çocuk gibi dini bir bağ kurulmaz. Kişi mesela evlatlık kızıyla evlenebilir veya onu oğluyla evlendirebilir yahut evlatlık, evlat edinenin kızıyla, hatta boşadığı yahut ölüm halinde karısıyla evlenebilir. Yani arada dinsel bir hürmet (yasaklık) kurulmaz. Bunun böyle bilinmesi gerekir.Zorunlu sebep olabilirEvlatlık çocuğun kendi öz ebeveyninden mi evlat edinenlerden mi sorulacağı meselesine gelince. Sorumluluk elbette çocuğun terbiyesini üstlenene yönelir. Hangi insan öz evladını evlatlık verir ki? Durup dururken çocuğunu başkasının üstüne kaydettirmek doğru değildir. Çocukta kötü etki yapar. Sonra çocuğun sorumluluğundan kaçmak da ana babaya yakışmaz. Şayet çok zorunlu bir sebep varsa -bakamamak gibi- o zaman çocuğun bakımını üstlenen, çocuktan sorumlu olur. Ancak onun öz ana babasını unutturmamak şarttır. Çünkü Kur'ân, o çocukların, kendi babalarının adına bağlanarak çağrılmasını, yani ona ana babasının unutturulmamasını emreder.Toplum da sorumludurAhirette kimin çocuktan sorumlu olacağını sormak ise boş, abes bir sorudur. Zorunlu bir sebep yokken çocuğunu başkasına veren sorumlu olur. Onu üstlenip sonra güzel yetiştirmeyen de sorumlu olur. Ayrıca bazı insanlan, çocuklarını evlatlık verecek derecede çaresiz duruma düşüren toplum da sorumludur. Gerçekte herkes kendi günahından sorumludur. Hiç kimse başkasının günahından sorumlu olmaz ama toplumun bozulmasına, geri kalmasına yol açan, bozuk gidişata dur demesini bilmeyenler de sorumluluktan pay alırlar.Bir Arap ülkesine gidip bir iki yıl kalmalısınız!Soru: Nasıl Arapça öğrenebilirim? Hangi kitaplarla başlamalıyım? (İbrahim Yılmaz)Cevap: Arapça öğrenmek istiyorsanız, çeşitli elçiliklerce açılan kurslara gidiniz. Bu konuda Riyad'daki Melik Suud Üniversitesi'ndeki yabancılar için Arapça öğretim kurslarınca yayınlanmış bulunan 6 ciltlik gramer ve okuma kitapları vardır. Onları bir rehber yönetiminde okumaya çalışınız. En güzel öğrenim de dilin konuşulduğu yerde olur. Herhangi bir Arap ülkesine gidip bir iki yıl kalmakla Arapça öğrenirsiniz.

Devamını Oku

Kuran uzmanı olmayanların yanlış savlarını

30 Nisan 2003

Ankara'dan yazan Yasin Arda adlı okurumuz iki kez Kur'ân-ı Kerim'i mealinden hatmettiğini, haram olan şeylerin Maide 3'üncü ayette sayılan leş, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvan ederiyle tefecilerin aldığı fahiş faiz olduğunu belirtmekte, içkinin haram olmadığını iddia etmektedir. Kur'ân uzmanı olmayanlar bu tür düşünceler ileri sürebilirler. Bu savlar tutarsız, yanlış savlardır.Kur'ân'da yasak olan şeyler sadece "Haram kılındı, haram etti" sözcüğüyle belirtilmez. "Şu işe yaklaşmayınız, şundan kaçınınız ki felah bulasınız." Bunun gibi ve benzeri, bir işten uzak durmayı bildiren söylemler hem haram bildirir, hem de haram bildiren sözcüklerden daha güçlü bir yasak bildirir. Mesela, "Zinaya yaklaşmayınız" ifadesi, zina eylemini kesinlikle yasaklamaktadır. "Haksız olarak cana kıymayınız" ifadesi de kesin yasak bildirir. Haksız olarak cana kıymak, zina etmek kesinlikle yasaktır.Felaha ermenin şartıİçkiye gelince Kur'ân, Maide Suresi'nin 90'ıncı ayeti şöyle buyurmaktadır: "Ey inananlar, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi birer pisliktir.Bunlardan kaçınınız ki kurtuluşa eresiniz." Bu ayette içki ve kumardan kaçınılması, felaha ermenin şartı kılınmıştır.Ayrıca içkinin haram olduğu, "Haram" sözcüğüyle de pekiştirilmiştir. Şöyle ki: Araf Suresi'nin 33'üncü ayetinde, "De ki: Rabbim, fuhuşları, gerek açığını, gerek kapalısını, ismi (günahı) ve haksız yere saldırmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi kesinlikle haram etmişti" buyurulmaktadır.Günah varsa haramdırBu ayette, Allah'ın, ismi (günah) haram kıldığı vurgulanmaktadır. Bakara Suresi'nin 139'uncu ayetinde içki ve kumar hakkındaki bir soruya yanıt olarak, "O ikisinde büyük ism (günah) ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların ismi (günahı) yararından büyüktür" buyurulmaktadır. Biraz önce yazdığımız ayette, ismin haram olduğu belirtilmişti. Bu ayette de içki ve kumarda büyük ism olduğu vurgulanmaktadır.Madem ki bunlarda büyük ism yani günah vardır öyleyse bunlar haramdır. Çünkü Allah ismi haram kılmıştır. Böylece içki ve kumarın haram olduğu, açıkça haram sözcüğüyle de vurgulanmıştır. Buna rağmen, "Kur'ân içkiyi yasaklamamıştır" sözü gerçeklerden kaçmak, günaha sapmak için zoraki bahane aramaktan başka bir şey değildir.* Bu konudaki yazıma yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Arkadaşım Şekerci'nin ardından...

29 Nisan 2003

Doç. Dr. Osman Şekerci, 26 Nisan 2003 tarihinde genç sayılacak bir yaşta Hakk'ın rahmetine kavuştu. Ani vefatı, kendisini yakından tanıyanları çok üzdü. Osman, benim lise çağlarından arkadaşım. Temiz yürekli, güzel sesli, sevecen bir delikanlıydı. Köylerimiz de sınırdaştır. Onun doğduğu, Elazığ merkez köylerinden Holpenk, benim köyüm Tadım'a 7-8 kilometre mesafededir.Devam ettiğimiz İmam Hatip Okulu, dört katlı eski bir ahşap evde tedrisat yapardı. Ben okulun son sınıfındayken Osman 4'teydi. Yeni okul için gönderilen ödenekle sadece temel atılabilirdi. Biz, başta Okul Müdürü merhum Ahmet Kaya olmak üzere cuma günleri köy köy dolaşıp halktan yardım toplardık. Kimimiz vaaz verir, konuşma yapar kimimiz Kur'ân-mevlit okurdu. Bir defasında toplantımıza zamanın Elazığ Valisi Vefik Kitapçıgil de katılmış, mevlit okuyan Osman'ı çok beğenmişti.İmam Hatip Lisesi'nden sonra İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nü bitiren Osman, Çanakkale Biga'da öğretmenlik yaptı. Bir yandan da Kale Seramik fabrikalarında cuma dersleri verdi. Fabrikanın kurucusu İbrahim Bodur, çok sevdiği Osman'ı bırakmadı. Böylece Osman Şekerci 30 küsur yıl Kale Seramik fabrikalarında İbrahim Bey'in müşavirliğini yaptı, vaaz ve irşatlarına devam etti. Kariyer yapmak istiyordu. Kendisine muhterem hocam Prof. M. Tayip Okiç yardımcı oldu, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne bağlı olarak dışarıdan doktora yapmasını sağladı.Bu sondan kaçış yokBağnaz bir insan değildi, kafası aydınlıktı. Bizimle aynı paralelde düşünür, gerçek dini, gerçek İslâm'ı anlatmaya çalışırdı. Zekiydi Osman, güzel Kur'ân okur, Arapça yanında İngilizce de bilirdi. İslâm ekonomisi üzerinde uzmanlaşmıştı. Zaten ekonomiyi bizzat yaşar, İbrahim Bodur ve Ali Coşkun beylerle birlikte çeşitli ülkelere geziler yapar, ekonomik toplantılara katılırdı. 1980'li yılların birinde bir kesim iş adamıyla birlikte Suudi Arabistan'a gelmişlerdi. Orada Türk ve Suud karması iş adamları topluluğuna yaptığı Türkçe konuşmasına birkaç cümle de Arapça ekleyince etkili olmuştu. Sakarya Üniversitesi'nde açılan İlahiyat Fakültesi'ne intisap etti. İki yıl önce doçent oldu.Çok çalışırdı. Bu nedenle Osmancığımın bünyesi sarsıldı. Geçen yıl safra kesesinden ameliyat oldu. Henüz aradan birkaç ay geçmişti. 26 Nisan sabahı telefonum çaldı. Ağlamaklı ses, Osman'ın vefat ettiğini duyurunca sarsıldım sonra, "İnna lillah ve inna ileyhi râciûn: Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz" demekten başka çaremiz olmadığını düşündüm. Bu sondan kaçış yoktu. Kendisini Zincirlikuyu Mezarlığı'nda bir servinin altında Allah'ın rahmet kucağına bıraktık. Ruhu şad olsun!

Devamını Oku

Dinin özü Allah'a yalvarmaktır (3)

28 Nisan 2003

Din kimsenin tekelinde değildir. Yüce Allah, Kur'ân'ı anlaşılmak için indirdiğini vurgulamıştır. Peygamber (s.a.v.) de "Kur'ân'ın çevirisi okunamaz, onunla namaz kılınamaz" diye bir şey söylememiştir. Allah ve Elçisi'nden başka da hiç kimsenin din hakkında yasaklar koyup kaldırmaya hakkı yoktur. Allah her dili anlar. Onun için kalıp değil ruh, mana önemlidir. Kişi, Hakk'ın divanına durduğu zaman gönlünden ne dediğini bilmeli, bilinçli olarak ibadet etmelidir. Burada ilginç bir hikâye kaydedeceğim. Lise talebeliğim sırasında hocamız merhum Ömer Naîmî Efendigil'den dinlediğimiz olay şudur:Cumhuriyet'ten önce Harput'un Çarsancak adlı kasabası, derebeylerin yönetimindeydi. İşte bu derebeylerden biri (galiba Mehmet Bey), Harput'un şair ve nüktedan alimlerinden Nusret Efendi'ye gelir. Kendisine, hiç kimsenin bilmediği etkili bir dua öğretmesini ister. Nusret Efendi de ona şu duayı öğretir:Kimsenin bilmediği dua(!)"Allahummec'alnî dubben kebîran fî cebelin'zîm" Mehmet Bey, dört yıl bu duayı okur. Bir gün evine, bizim Naîmî Bey'in babası, Harput'un ünlü alimlerinden müftü Kemal Efendi gelir. Cemaatle namaz kılarlar. Mehmet Bey, Müftü Kemal Efendi'ye kimsenin bilmediği dualar bildiğini işittirmek için namazın ardından ellerini kaldırıp, işitilecek biçimde, "Allahummec'alnî dubben kebîran fî cebelin'zîm" diye her zaman yaptığı duayı okur. Duayı duyan Kemal Efendi, Mehmet Bey'e o duayı bir daha okumamasını söyler. Mehmet Bey'in neden okumaması gerektiğini sorunca Müftü Efendi, "Sen, Allahım beni büyük bir dağda büyük bir ayı yap diyorsun."Nusret Efendi'ye karşı öfkeyle dolan ve duasının kabul edilmediğine de şükreden Mehmet Bey silahını kaptığı gibi Harput'a gelir. Amacı Nusret Efendi'yi öldürmektir.Gönülden kopan sözlerDurumu haber alan Nusret Efendi, herkesin saydığı Beyzade Efendi'ye sığınır. Beyzade, kendisini tehlikeli durumdan kurtarır. Mehmet Bey'e, "Canım, sen ne diye ondan dua soruyorsun? O bilmez, buna benzer bir dua var ama o bilmeyerek karıştırmış. Sana yanlış öğretmiş" deyip Mehmet Bey'i yatıştırır.Bu, vuku bulmuş bir olaydır. Birçok mevlit törenlerinde o bağıra yırtıla dua edenlerin bazen o kadar ters, anlamsız Arapça ibareler tekrarladıklarına tanık olmuş ve hayretler içinde kalmışızdır ki... Ama halk bu adamların her söylediğine "âmîn"i basmaktadır. Bundan dolayı şekilden, kalıptan dinin özüne, ruhuna dönmeli, dualarımızı anladığımız dilde, içimizden geldiği biçimde ve kendimizi Allah'a vererek yapmalıyız. Dinin özü, kelime kalıplan değildir, gönülden kopan sözlerle Allah'a yalvarmaktır. İşte böyle gönülden Allah'a bağlanan bütün tevhîd dinlerinin adı "İslâm"dır.

Devamını Oku

"Kur'an'dan kolay olanı okuyunuz" (2)

27 Nisan 2003

Soyut Tanrısal kelâm anlamındaki Kur'ân yaratılmamıştır, Allah'ın zatından ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu anlamdaki kelâma Arapça ibareler delalet edeceği gibi Farsça ve diğer dillerdeki çeviriler de delalet eder. Bundan dolayı çevirilere de Kur'ân denilebilir. Zira, "Eğer biz onu yabancı (dilde) bir Kur'ân yapsaydık derlerdi ki: Ayetleri (anlayacağımız) bir dille açıklanmalı değil miydi? Arap'a yabancı söz mü (geliyor)?" ayeti de Kur'ân'ın yabancı bir dilde indirilse de yine Kur'ân olacağını belirtmektedir.Abdu'l-Azîz Buharı de şöyle diyor: "Ebû Hanîfe'ye göre Kur'ân'ın lafzı, talî bir rükündür. Çünkü lafız, asıl amaç değil, anlamı taşıma aracıdır. Özellikle Allah'a yalvarma hali olan namazda asıl amaç lafız değil, anlamdır. Ayrıca, 'Kur'an'dan kolay olanı okuyunuz' ayetiyle Kur'an'dan kolay olanın okunması emredilmiştir.Kabilelere zor gelmişKur'ân önce, Arap lehçelerinin en fasihi olan Kureyş lehçesiyle indi. Fakat bu lehçeyle Kur'ân'ı okumak, diğer kabilelere zor gelince Kur'ân'ın yedi harf üzere indiği, bunlardan herhangi biriyle okunabileceği belirtilerek asıl Kur'ân'ın indiği Kureyş lehçesiyle okuma zorunluluğu kaldırılmıştır.Bir Arap için kendi lehçesini bırakıp başka bir lehçeyle Kur'ân okuması caiz olunca Arapça'yı iyi bilmeyen bir yabancının da asıl önemli olan manayla yetinerek Kur'ân'ın çevirisini okuması caizdir."Ezberinde hiç Kur'ân ayeti olmadığını, namazda Kur'ân yerine geçecek bir şey öğretmesini rica eden kimseye Allah'ın Elçisi, "Subhânellahi ve'l-hamdu lillâhi ve lâilâhe illallahu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" demesini öğütlemiştir.Kur'an'ı hiç bilmeyenNizâmu'd-dîn el-Ensârî güvenilir birine dayandırdığı habere göre Hasan-ı Basrî (110 / 728)'nin talebesi, tasavvuf silsilesinin ilk halkalarından biri olan Habîb-i Acemî, dili Arapça'ya iyi yatmadığı için namazda Kur'ân'ın Farsça çevirisini okurmuş.Biz, namazda Kur'ân'ın orijinal metniyle okunmasını gerekli görüyoruz. Bu konuda imam Ebû Yusuf ve imam Muhammed'in görüşünü esas alarak diyoruz ki: Okuyabilen, Kur'ân'ın Arapça metniyle namaz kılar. Fakat Kur'ân'ı hiç bilmeyen, okuyamayan ise asıl metni öğreninceye kadar Fatiha'nın ve bazı ayetlerin çevirisini okuyarak namaz kılabilir.(DEVAM EDECEK)

Devamını Oku

İşte önyargının tipik bir örneği

25 Nisan 2003

Bir okurumun gönderdiği mesaja göre ben, "Ene medînetu'l-ilmi veAliyyun bâbuhâ...: Ben ilmin şehriyim, Alî de o şehrin kapısıdır. İlim şehrine girmek isteyen, kapıya gelsin" hadisini inkâr etmekle çok büyük günah işlemişim, hatta imanımın yüzde doksanı dahi güme gidiyormuş. Çünkü bu hadis, mütevatir bir hadis, inkârı küfre yakın bir günahmış. İşte önyargının tipik bir örneği. Olay bu zata nasıl intikal etti, bilmiyorum. Çünkü ben bu hadis rivayeti üzerinde durduğumu anımsamıyorum. Madem ki hakkımda bu şayia çıkmış, şimdi bu hadis, gerçekten mütevatir midir, bu konuda hadis uzmanlarının değerlendirmesini gözden geçirelim."Ben ilmin şehriyim, Alî o şehrin kapısıdır. İlim şehrine girmek isteyen, kapıya gelsin" rivayetini Hakim, Taberanî ve Ebu'ş-Seyh İbn Abbas'tan, Tirmizî ve Ebu Nuaym "Ben hikmetin eviyim (veya yurduyum), Alî de kapısıdır" şeklinde Hz. Alî'den çıkarmışlardır. Tirmizî ve Dadekutnî bu rivayetin ıstıraplı (çelişkili, tutarsız) gayri sabit ve münker olduğunu söylemiştir. Buhârî'ye göre bu rivayetin doğru bir yönü bulunmamaktadır. Yahya ibn Maîn, Ebû Hatim ve Yahya ibn Saîd'e göre bu rivayet yalandır, aslı yoktur. İbn Cevzî ve Zehebî de rivayetin uydurma olduğunu söylemişlerdir.Saygısızlık değildirBu hadisin uydurma olmayıp hasen hadis olduğunu söyleyenler varsa da çoğunluk bunun uydurma olduğu kanısındadır. İbn Dakîk sabit olmadığını söylüyor. Makasıd sahibi: "Özetle: Bu anlamdaki rivayetlerin hepsi zayıf, çoğunun söz kalıpları rekîk(tutasız)dir. Necm'e göre bu rivayetlerin hepsi vâhî(felâket)dir." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ va Muzîlu'l-İlbâs Am-mâ'ştehere mine'l-Ahâdîsi Âlâ Elsineti'n-nâs: 1/203-204).Aynı değerlerdirmeler için bakınız (Şevkâ-nî, el-Favâidu'l-Mecmû'ah fî'l-Ahâdîsi'l-Mav-dû'ah: 348-349). Fethu'l-Kadir sahibi Muham-med ibn Alî eş-Şevkânî, bu değerlendirmeleri verdikten sonra hadisin sahih değilse bile hasen derecesinde bir hadis olduğunu söyleyenler bulunduğunu, dolayısıyla hadisin yalan derecesinde olmadığını, doğru görüşün de bu olduğunu söylüyor (el-Fevâid: 349).Büyük muhaddislerin "asılsızdır, yalandır, felâkettir" dediği bir rivayete karşı ihtiyatlı yaklaşımım, imanıma zarar vermez ve asla Hz. Alî'ye saygısızlık değildir. Çünkü zanna dayanmamayı, zandan sakınmayı, zanla kesin bilginin oluşmayacağını Kur'ân vurgulamaktadır.Benim Hz. Alî ve Ehl-i Beyt'e karşı aşk derecesindeki sevgim, hiçbir rivayetle ilintili değil, Kur'ân'ın emri gereğidir. Çünkü Kur'ân, bize Allah Resulü'nün Ehl-i Beyti'ni sevmemizi emretmektedir. Ehl-i Beyt sevgisi, Sünnî, Şîî, Alevî bütün Müslümanların ortak değeridir. Kimse Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini tekeline alamaz. Çünkü o büyük insanlar, harkese ışık sunan yıldızlardır.

Devamını Oku

'Ölmüşlerinizi hayırla anınız'

24 Nisan 2003

Ayyıldız rumuzunu kullanan bir kişi, bana şu mail'i göndermiş: "Nasılsınız diye sormayacağım. Çünkü hiç umrumda değilsin. Ölmeni temenni ederim. Siz nasıl Peygamber'in bize emanet ettiği Ehl-i Beyt'e dil uzatırsın? Hz. Ali hakkındaki sahih hadisleri inkâr etmeni anlayamadım. Sen ve senin gibiler Yezid ve Muâviye'nin günümüzdeki temsilcilerisiniz."Okurlarım bu tür insanların düzeyini değerlendirirler. Ben Allah Resulü'nün Ehl-i Beyt'i hakkında hiçbir saygısız ifadede bulunmadım.Bu benim haddime değildir zaten. Bu kişi nereden böyle bir yargıya varmış, bilmiyorum. 14 asır önce ölmüş insanlara sövmek de İslam terbiyesiyle bağdaşmaz.Hiç sempati duymadımNe olursa olsun, Peygamberin hem kayınbiraderi, hem de sahâbîsi olmuş, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemi boyunca Şam valiliği yapmış bir zat hakkında onun kullandığı kelimeleri edepli bir Müslüman kullanmaz.Ben şahsen Muâviye'ye hiç sempati duymadım ve duymam da. Ama Müslüman, her şeyden önce saygılı, hazımlı insandır.14 asır önceki olayları bugüne taşıyıp insanlar arasına düşmanlık tohumu ekmenin ne anlamı var? Kaldı ki Hz. Peygamber, Ehl-i Beyt'ini niçin bize emanet etsin? Biz Peygamber'in Ehl-i Beyt'ini gördük mü? Onlara nasıl bir hizmetimiz olabilir ki? Eğer Peygamber Ehl-i Beyt'ini birilerine emanet etmişse bu, elbette bizler değiliz, kendi çağdaşları, kendisinden sonra Ehl-i Beyt'in aralarında yaşadığı toplumdur.Bağnazlığın belirtileriBiz onlar arasında değildik ve onlar arasındaki olaylardan da uzağız. Ben burada İmam-ı Şafiî'nin bir sözünü hatırlatmak isterim: "Allah bizim elimizi o olaylara karıştırmadı, dilimizi de karıştırmasın!"Sen istediğin kadar tarihe sövsen, birilerine sövsen kazancın ne olur? Olayları değiştirebilir misin? Olayları yeniden yaşayabilir misin? Ölmüşlere sövmek İslam adabına aykırıdır. Peygamberimiz, "ölmüşlerinizi hayırla anınız" buyurmuştur.Bana reva görülen ifadeler, bağnazlığın, önyargının, kin ve nefretin belirtileridir. İnsan bu kadar seviyesizleşebilir. Ben hâşâ, Peygamberin hiçbir hadisini inkâr etmem. Ama hadis diye ortaya atılan bir sürü uydurma var. Hadis uzmanları bu yalanları tespit etmişlerdir. Burada bunun ayrıntılarına girmeye gerek görmüyorum. Allah haklıya yardım etsin.

Devamını Oku

İmam-ı Ca'fer Hazretleri'ne saygım büyük

22 Nisan 2003

Y. Yakupoğlu isimli bir Ca'feri kardeşimiz, altı ciltlik tefsirimi okuyunca hakkımızda sevgi beslemeye başladığını, 23 Ocak 2003 tarihli, "Dinin amacı ayrılık değil birliktir" başlıklı yazımızı okuyunca fikrini değiştirdiğini söylüyor. Buna neden olarak da bu yazımda Ebu Hanife'den söz ettiğim halde bir türlü dilim varıp da onun feyz aldığı İmam-ı Ca'fer'den söz etmediğimi gösteriyor ve bundan benim de içimde Şii düşmanlığının gizli olduğu kanısına vardığını belirtiyor.Ben o yazımda mezhepten, mezhepçilikten söz etmedim. Mezhebin din olmadığını belirttim. İmam-ı Ca'fer Hazretleri'ne en az bu mektubun sahibi kadar sevgim ve saygım vardır. Peygamberin torununa sevgi beslemeyen samimi bir Müslüman düşünemiyorum. Şairin dediği gibi:"Ya Rab beni dur eyleme evlâd-ı Alî'denZira ben onun bendesiyem kalû belî'den!"Bu, insafla bağdaşmazBizde Şii düşmanlığı bulunduğu hakkındaki görüş ise insafla bağdaşmaz. Bize kadar hiçbir Türkçe ilmihalde Şîâ'ya yer verilmemişken biz 30 yıl önce yayınlanan "Yeni İslâm İlmihali" adlı eserimizde İmam-ı Ca'fer Hazretleri'ne saygımızdan ötürü onun mezhebine yer ayırmışız. Bakın orada İmam-ı Ca'fer ve mezhebi hakkında ne diyoruz: "Şia'nın çoğunluğunu, Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra on iki imam kabul eden İmâmiyye kolu oluşturur. Kur'ân'ın emirlerine sıkıca bağlı olan İmâmiyye Şîâsı'nın temelde siyasi olan imamet meselesi dışında ehl-i sünnetle bazı içtihat farkları bulunmakla beraber bunlar pek önemli değildir. İmâmiyye Şîâsı, Ca'ferî Mezhebi'ne mensuptur. Bu mezhebin imamı Ca'fer-i Sâdık'tır."Siyasetle uğraşmadıCa'fer-i Sâdık, 80 veya 83 Hicrî (M. 702) yılında doğmuş, babası Muhammed Bakır'in yerine imamete geçmiş. H. 148'de (M. 765) vefat etmiştir. On iki imamın altıncısıdır. Dedesi Ali Zeynelâbidîn'in vefat sırasında on iki yaşındaydı. Hz. Hüseyin'den sonraki dedeleri gibi Imam-ı Ca'fer de siyasetle uğraşmadı, kendini ilme verdi. Fıkıh, hadis ve öteki şer'î ilimlerdeki derin bilgisi yanında kimya ve diğer ilimlere de vakıftı. Ca'fer-i Sâdık'tan; Süfyân-ı Sevrî, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe gibi büyük bilginler ilim öğrenmiş ve hadis rivayet etmişlerdir. Ebû Hanîfe de Hicaz'a gidip iki yıl İmam-ı Ca'fer'in yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiş ve bu iki yılı, "Levsâ's-senetân leheleke'n Nu'mân (İki sene olmasaydı Nü'mân mahvolurdu)" sözüyle değerlendirmiştir.* Bu konudaki yazıma yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku