SORU: Adını bilmediğim bir tarikata bağlı arkadaşım var. Onun din konusunda çok dar görüşlü olduğunu, sohbetlerimiz sırasında anladım. Bakın neler diyor: “Peygamber efendimize namaz 50 vakit gelmiştir ama o dua edip bu sayıyı indirmiştir.” (Bildiğim kadarıyla Allah katından inen emir değiştirilemez.) “Atatürk dini inancı zayıftı” (Nedenini sorduğumda ‘içki içiyordu’ diyor.) “Hıristiyanlar cehenneme gidecektir, top oynamak günahtır.” Bu kişiyle dini konularda sohbet edilir mi? CEVAP: Siz o tür kişilere bir şey sormayın. Onların vereceği bilgi, insanı dinden uzaklaştırır. Namazın 50 vakitken 5’e indirildiği rivayeti var ama bunlar çelişkilerle dolu olduğu gibi akıl ve mantığın alacağı bir şey de değildir. Allah, emrettiği bir şeyi, henüz uygulamaya koymadan geri almaz. Allah katında söz değiştirilmez. Mirac’a çıkan Peygamber, zaten kendi akıl düzeyinden, iradesinden geçmiş, ilahi âleme çıkmıştır. Peygamber’in Allah’ın buyruğuna itiraz etmesi, hâşâ O’nunla pazarlığa girmesi olacak şey değildir.BAKARA VE MAİDE SURELERİAtatürk hiçbir zaman dinle ilgisini kesmemiştir, hastalığında sürekli Allah’ın adını anmış, O’na sığınmıştır. Yanında bulunan Dr. Salih Korur bunu TV’de anlatmıştı, ben de dinlemiştim. Allah’a inanan ve O’na ibadet eden iyi ahlak sahibi insanlar hangi dinden olursa olsun, cennete giderler. Bakara: 62, Maide: 69’uncu ayetler bunu gayet açıklıkla vurgulamaktadır. Top oynamak güzel bir spordur. Spor insanları kötü düşüncelerden uzak tutar, kişinin fiziğini güçlendirir, moralini düzeltir. Peygamberimiz insanları spora, at binmeye, ok atmaya, yüzmeye teşvik etmiştir. O zaman futbol yoktu, olsaydı elbette ona da teşvik ederdi. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’e veya hadise dayanmadan kendi çürük mantığıyla “günah, haram” hükmünü veremez. O zavallı arkadaşın belli ki cahil insanların çevresinde kala kala kötü şartlanmış, kafası hurafe düşüncelerle dolmuş. Yarım molla insanı dinden, yarım hekim de candan eder.
* Dünden devamBektaşilikte dört kapı inancına bağlı dört inanç daha vardır: İbadet (Allah’ın birliğini içtenlikle kabul etme), niyaz (namazın yerini alan yalvarma), adak (dergaha verilen para, koyun gibi armağanlar), vuslat (mutlak güzellik olan Allah’a ulaşma). Bektaşiliğin önemli kavramlarından ikisi de tevella ve teberradır. Tevella, Peygamber soyunu sevmeyi, teberra da Ehl-i Beyt düşmanlarına düşman olmayı ifade eder. Bektaşi inancı zamanla Anadolu’da yayıldıkça Şiî inancından, İran’dan veya İran üzerinden gelen Mani, Mazdek ve Budda öğretilerinden, eski Yunan, Roma ve Türk dinlerinden bazı unsurların, hatta Hitit, Lidya ve Frigya inançlarından kalıntıların da eklendiği çok renkli bir mozaik halini aldı. Bektaşiliğe sonradan giren başlıca inanç ve âdetler, şerbet yerine şarap içilmesi, evlenmeme (mücerret kalma), şeriatın haram saydığı birçok şeyi mubah sayma (ibahe), hurufilik (harf ve rakamların birtakım gerçeklerin simgesi olduğu) inancı. Bektaşilerin, ayin-i cem dedikleri ünlü içkili törenleri, kış geceleri, tekkelerin, meydan denilen bölmesinde veya büyük evlerde yapılır. Şeyhin (baba) veya vekilinin yönettiği ayin sırasında, önce dem (içki) içilir, sonra zakirler (zikredenler), çeşitli çalgıların eşliğinde nefes denilen ilahiler ve mersiyeler okurlar. Ayin-i cem’de kurban kesmek ve helva pişirmek şarttır. Bektaşilik, Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla örgütlenmeye başladı. I. Murad’tan sonra Osmanlılar, Sünni çizgiye iyice oturunca Bektaşilik de devlet desteğini yitirdi ama Yeniçeriler arasında çok yaygın olduğundan, Anadolu’da olduğu kadar Rumeli’de de etkisini sürdürdü. 1826’da II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı lağvetti ve Bektaşiliği yasakladı. Binlerce Yeniçeri ve Bektaşi’nin öldürüldüğü bu dönemde, pek çok Bektaşi, Nakşibendi tarikatına girerek gizlendi. Abdülmecid döneminde yeniden Bektaşi tekkeleri kurulmaya başladı. Kendisi de Bektaşi olan Abdülaziz döneminde güçlenen Bektaşilik, II. Abdülhamid zamanında eski gücüne kavuştu. Cumhuriyet döneminde 1925’te bütün tekke ve zaviyeler kapatılınca Bektaşilik de başka tarikatlar gibi resmen sona erdi. Ama Bektaşilik günümüz Türkiyesi’nde, Alevilik’le karışmış olarak varlığını sürdürmektedir.
* Dünden devamHacı Bektaş, “İçinde kibir, haset (çekememezlik), kızgınlık, düşmanlık, öfke, kahkaha ve alay etme gibi kötü huylar varken, dışarıdan yunmakla nasıl arınabilirsin?” diyor. (Kul, Allah-u Taala Hazretleri’ne ericek) Erenlerden olacak, evliyadan olacak. (Dört kapıyı aşacak, kırk makamdan geçicek, elvasıl ilallah olacak.) Yani, “Allah’a ulaşmış has kullardan, evliyaullahtan olacak. Bu kırk makamın onu, şeriat kapısı içindedir, onu tarikat kapısı içindedir, onu maarifet kapısı içindedir, onu hakikat kapısı içindedir” diyor. Bunu bilmezseniz, Yunus’u da anlayamazsınız. Yunus’un şiirlerinde de bu aynen var.Gerçi marifet ehli mutasavvıflar, şeriat ehlini aşağı seviyede kalmış insanlar olarak görmüşlerdir. Hacı Bektaş-ı Veli de öyle diyor: “İnsanlar sırf bu seviyede kalırlarsa, yetmez. Kırk makamı geçmeden sonuca ulaşılmadığı gibi aşağıdaki makamları da yapmasa olmaz, yukarıdakileri de yapmasa olmaz. Şeriat seviyesinde kalır. Tarikatın, marifetin, hakikatin makamlarını geçemezse, o güzel huyları benimsemiş, o eğitimi görmüş olmazsa vasıl olamaz (Allah’a eremez). Şeriatın işlerini yapmazsa, yine vasıl olamaz.” Bektaşi tarikatının temelini dört kapı inancı oluşturur. Bunlar şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapılarıdır. Şeriat kapısı, Peygamber’in ve Ehl-i Beyt’in yolundan gitmektir. Tarikat kapısı, bir şeyhe bağlanmaktır. Bu kapıdan girenlerin elinden, belinden ve dilinden kötülük çıkmamalıdır. Hakikat kapısında, olgunlaşma yolunda ilerleyen Bektaşi, evrenin sırlarını öğrenir, mutlak güzelliği görür, Allah’ı tanır. Bektaşi bu kapıdan geçince, bütün insanları sever. Marifet kapısından geçen derviş, âlem-i ilme (bilim âlemine) girer. Burada ilme’l-yakîn (bilgi ile bilme), ayne’l-yakîn (görerek bilme), hakka’l-yakîn (gerçeğin içinde yaşama, Allah’ta yok olma) diye üç bilgi mertebesi vardır. Bu aşamalar görme, bilme ve olma kelimeleriyle de anlatılır. Son aşamada derviş, nefsini tamamen yitirerek Allah’a ulaşır.YARIN: Bektaşilerin ayin-i cem törenleri.
* Dünden devamİşte, Hacı Bektaş-ı Veli’nin kendi ifadesi: “Aziz-i men, azizim, insanın işe yaramaz, kötü fiilleri olmamasına çok dikkat etmek lazım. Bir insanın devamlı temiz olması gerek. (Adam arısuz olduğuna sebep budur ki, onun içinde şeytan fi’li ola) Bir insanın temiz olmamasının sebebi, içinde şeytani huyların, fiillerin olmasıdır. Yani, bir insanın içinde şeytanın sevdiği, kışkırttığı kötü ahlak, fiiller, düşünceler varsa o adam arısuzdur (arsızdır, utanmazdır), temiz değildir. (Eğer inanmazsan, bir kaba süçi koy) Süçi, içki demek. (Ve ağzın berkit) Ağzını sımsıkı kapat. (Ve deniz içine ko ve ol kabın daşrasın yu) O kabın dışını istediğin kadar yıka. İstersen on yıla kadar yıka dur. (Hemen geri bayağı süçidür ve murdardır) On yılın sonunda da içkidir ve murdardır.” “İçki murdardır” diyor. Bizim için önemli olan acaba içkiye cevaz veriyor mu? “Işkını açmaya mey nûş edeler” deniyor ya, “Mahabbetullahı açmak için içki içilir mi, içilmez mi?” meselesinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin kanaatini arıyoruz. Bir misal daha veriyor: (Bir kuyuya bir damla süçi damsa) Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, (ol kuyunun suyunu bir kezden çıkarsalar, yabana dökseler ve ol su döküldüği yirde ot bitse ve ol otı koyun yise, pes takva ehli kavlında ol koyunun eti haramdır. Niçün? Anınçün kim, süçi haramlığı ve murdarlığı şeytan fi’linden oldığıçün.) Nitekim Hak Taala buyurur ki: “Ey inananlar, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” (Maide: 90).Ayeti delil getiriyor. (Pes imdi aziz-i men. Bir damla süçi bir kuyuya damduğiçün, takva ehli kavlınca o kuyunun suyunu hep arıtmak gerekmiş ve ol suyun döküldüği yirde biten otı koyun otladuğiçün eti haram oldu, niçün? Sebebi, içinde şeytan fi’li olduğıçündür. Pes vay sana kim, içünde kibr-ü hased, buğz-u adavet, tamah, öfke ve kahkaha ve maskaralık, bunlardan maada daha nice dürlü şeytan fi’li içünde olsa, suyıla yunub nite arınasın?) YARIN: Bektaşi tarikatının temelini dört kapı inancı oluşturur.
* Dünden devamSonradan Bektaşiliğe girmiş bulunan şaraplı, içkili ayinlerin, asıl tarikatın kurucusu Hacı Bektaş ile hiç ilgisinin bulunmadığı bilimsel araştırmalar sonunda ortaya çıkmıştır. Esat Coşan, “Hacı Bektaş-ı Veli” adlı eserinde Hacı Bektaş’ın Makalat’ından alıntılar yaparak onun, dinin temel öğretilerine olan bağlılığını gözler önüne sermiştir. Hacı Bektaş-ı Veli diyor ki: “Bir insanın dışarıdan abdest almasıyla temizliği tamam olmaz. İçinde kötü huylar kaldı mı, kötü huylu olması dolayısıyla makbul bir insan olması mümkün olmaz. Bu neye benzer, bir şişenin içinde içki olsa, bu içki şişesini götürsen, deryanın kenarında on yıl dışını yıkasan, yine temiz olmaz, yine murdardır. Çünkü içinde içki vardır. O içindeki gitmedikten sonra temiz olmaz.” ‘O KOYUNUN ETİNİ YEMEM’Hacı Bektaş’ın bu yorumu, Hz. İsa’nın, “Dışarıdan senin içine giren seni kirletmez. Seni kirleten senden çıkan şeylerdir” sözüne ne kadar benzemektedir. Nitekim, takva ehli insanlar demişler ki: “Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, necaset damladığı için- içki necaset-i galizedir (katı pisliktir) fıkıh yönünden- temiz olsun diye kuyudaki suyu çıkartmak lazım. O çıkarılan suyun döküldüğü yerde ot bitse, o otu koyun yese takva ehli insanlar, ‘O koyunun etini yemem’ demişler.” İŞTE ÖNEMLİ BİR İPUCUHacı Bektaş’a nispet edilen aykırı rivayetlerden önce bizim düşünmemiz gereken nokta şudur ki, Hacı Bektaş-ı Veli kitabına bunu alıyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin zihin ve kalp yapısını, dini mantalitesini ortaya koymak için bu, bizim için önemli bir ipucudur. Yani, “İçki ona göre haram mı, helal mi? Kırmızı şarap mı içeceğiz, beyaz şarap mı içeceğiz? Rakı mı, votka mı?” meselesine bakalım nasıl yaklaşıyor? Onu anlamak bakımından, aynen kendi ifadesiyle vereceğim.YARIN: “Şarap, kumar birer pisliktir.”
* Dünden devamBektaşiliğe göre merkez tekke, Hacı Bektaş’taki tekkedir. Dünyadaki bütün Bektaşiler buraya bağlıdır. Balım Sultan, tarikatın ikinci piri sayılır. Hacı Bektaş’taki dergahta her yıl anma merasimleri yapılır. Zamanla Bektaşiliğe, Batıni düşünceler sızmış, bazı Bektaşilik mensuplarında dini kuralları hafife alma, içki gibi şeyler tarikatın özelliği gibi görülmüş, bu yüzden tarikat üzerinde doğan kuşkuları bertaraf etmek için Bektaşiler, özellikle 1826’dan sonra kendilerini savunma zorunluluğunu hissetmiş, hak bir tarikat olduklarını sık sık yinelemiş, tarikat geleneğinde yer alan bazı kaidelerin olmadığını, bunların iftira olduğunu yazmışlardır. İŞARET KULLANIYORLARBu tarihten sonra Bektaşilikle ilgili olarak yazılan kitapları ihtiyatla okumak gerekir. Zamanla Osmanlı idaresi, Bektaşi tekkelerinin yeniden açılmasına göz yummuşsa da resmi bir izin talebi, Meclis-i Meşayih tarafından reddedilmiştir. Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışından sonra iz kaybetmek için kendilerine Tarık-ı Nazenin adını vermişlerdir (Dr. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 283, Dergah Yayınları, İstanbul, 1985). Bektaşiler gizliliğe çok önem verirler. Düşüncelerini anlatırken birtakım işaretler ve simgeler kullanırlar. DEĞİŞİK BULGULAR VARBundan dolayı tarihte meşhur olan Batınilerle ilgileri vardır. M. Zeki Pakalın’a göre tarikatlarda bulunan seyr-ü sülûk Bektaşilik’te yoktur. Ancak inabe ve ikrar ile ayin-i cem vardır (Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü 1/196). Fakat Pakalın’ın bu yargısı, konu üzerinde daha ciddi araştırması bulunan merhum Prof. Dr. Esat Coşan’ın bulgularına aykırıdır. Herhalde Pakalın, Bektaşiliğin son dönemlerde aldığı biçimi kastetmektedir. Yoksa Ahmed Yesevi usulünde yetişmiş ve irşad için Anadolu’ya gelmiş bulunan bir tarikat pirinde seyr-ü sülûk olmaz mı? YARIN: Hacı Bektaş dinin temel öğretilerine çok bağlı biriydi.
* Dünden devamYunus Emre, Hacı Bektaş’ın (Taptuk Emre vasıtasıyla) talebesidir. Ancak Türk tarihinde iki büyük Yunus Emre vardır. Birisi Bursalı Yunus Emre, diğeri asıl büyük Yunus Emre. Meşhur “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu” ilahisi Bursalı Yunus Emre’ye aittir. Asıl büyük Yunus Emre bu değildir. Asıl Yunus Emre, Hacı Bektaş’ın çağında, Niğde’ye bağlı Sivrihisar’da yaşamış, Hacı Bektaş’a gidip gelmiştir. Hacı Bektaş’ın bu Yunus Emre üzerindeki etkisi çok açıktır. Sanki Yunus, Hacı Bektaş’ın “Makalat”ını nazm etmiş (şiire dökmüş) ve aynı temaları işlemiştir.4 KAPI VE 40 MAKAMBu Yunus Emre dört kapıdan, kırk makamdan, üçyüz altmış menzilden, vücut şehrinden söz eder. Bunlar Makalat’ın konularıdır. Esat Coşan merhuma göre (bu yargısını ikimiz de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde asistanken kendisi bana da bizzat söylemişti), Yunus ne ise Hacı Bektaş da odur, Hacı Bektaş ne ise Yunus da odur. Mevlana ne ise Yunus da odur, Yunus ne ise Mevlana da odur. Hacı Bektaş ne ise Mevlana da odur. Hepsi aynı ekolün insanlarıdır. (Prof. Dr. Esat Coşan, Hacı Bektaş-ı Veli, s. 37-42, İstanbul, 1995)ANADOLU’DA DOĞMUŞBektaşilik, Hacı Bektaş-ı Veli’nin düşünce ve görüşlerini temel alan Balım Sultan (ö. 1516) tarafından kurulmuş, büyük şehirlerde değil, Anadolu’nun ortasında, ıssız bir köyde doğmuştur. Ulemanın gözünden uzak kaldığı gibi şehirlilerden çok köylüler ve yerliler arasında yayılmış, hatta çoğu zaman göze bile çarpmamıştır. Ancak tamamen kurulup dal budak saldıktan sonra varlığı anlaşılmıştır. Daha sonra tarikat, özellikle Anadolu’da yayılmıştır. Bu yayılmada Bektaşiliğin Yeniçeri Ocağı ile ilgisinin de etkisi vardır. Bundan dolayı Osmanlı Devleti, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken Bektaşiliği de yasaklamak zorunda kalmıştır. * YARIN: Bektaşiler gizliliğe önem verirler.
SORU: Hacı Bektaş-ı Veli hakkında biraz genişçe bilgi verir misiniz? CEVAP: Hacı Bektaş-ı Veli, dört başı mamur bir Müslüman mutasavvıfıydı. Bugün çarpıtılmış Bektaşilikle onun ilgisi yoktur. O, Yunus’u yetiştiren Taptuk’un şeyhidir, Yunus’un şeyhidir. Mevlana ne ise Hacı Bektaş da odur. Hacı Bektaş-ı Veli üzerinde doktora tezi yapmış olan merhum arkadaşım Prof. Dr. Esat Coşan’a göre Hacı Bektaş, Hz. Peygamber’in torunlarındandır. Nisabur’da doğmuştur. Doğum ve ölüm tarihleri genellikle kaynaklarda 1209-1270 yılları verilmektedir. 63 yıl yaşamıştır. Hacı Muharrem Efendi ve M. Zeki Pakalın’a göre H. 645’te doğmuş 738’de vefat etmiş, 93 yıl yaşamıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin annesi, Şeyh Ahmed Nisaburi’nin kızı Hatem Hatun’dur. Nesebi Hz. Peygamber’e kadar sıralanır. “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü”nün yazarı bu sıralamayı vermiş ise de bize göre karıştırmıştır. Kimine göre doğrudan doğruya, kimine göre de Lokman-ı Perende vasıtasıyla Ahmed Yesevi’nin mürididir. Ya Ahmed Yesevi’nin veya Lokman-ı Perende’nin emriyle Anadolu’ya geldi. AHMED YESEVİ İLE İLGİSİAmasya, Kayseri, Sivas gibi şehirleri dolaştıktan sonra Kırşehir yakınında bulunan Karahöyük’e yerleşti. Kendisinin Yeniçeri Ocağı’nı kurduğu yaygın ise de bu doğru değildir. Çünkü o, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 29 yıl önce ölmüştür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Ahmed Yesevi ile kesin ilgisi vardır. Ahmed Yesevi de Abdulhalik Gucduvani gibi Yusuf Hemedani Hazretleri’nin halifelerindendir. Bahauddin Nakşibend Hazretleri de Seyyid Emir Külal’nin halifesi olmakla beraber Abdulhalik Gucduvani’nin ruhaniyyetinden feyz almış, Emir Külal’in tersine, tarikatta Gucduvani gibi hafi (gizli) zikri usul edinmiş. Bu bakımdan Bektaşiliğin, Nakşibendi Tarikatı ile akrabalığı vardır. Tiryakul-Mecid’de Hacı Bektaş’ın, Ahmed Yesevi’ye bağlı olduğu söyleniyor ama Yesevi’nin vefat tarihiyle Hacı Bektaş’ın vefat tarihi arasında bir isim eksiktir. Bunun Lokman-ı Perende olduğu söyleniyor fakat bu zat hakkında kesin bilgi yoktur.YARIN: Bektaşiliğin yayılmasında Yeniçeri etkisi