Ünlülerin eski fotoğraflarına ağzımız açık şaşkın şaşkın bakarken kendi fotoğraflarımızı neden hatırlamıyoruz acaba?Onlar değişti de biz yerimizde mi saydık?Son ‘şoke edici’ fotoğraf, Kıvanç Tatlıtuğ’un ortadan ayrık fönlü saçlı ve gözlüklü hali idi.Bir de tombiş tombiş o yanaklar böyle...Şimdiki haline bakarsan aradaki fark inanılmaz.Adam aynı adam ama işte kilo ve tarz farkı ne kadar önemli demek ki... Kendi fotoğraflarınıza bir bakın, çok değil sadece bir kaç yıl önceki haliniz bile bugünden çok daha taze ama aynı zamanda demode değil mi?Saçımıza, kılığımıza bakıp bakıp güldüğümüz az mı görüntü var elimizde?Hele şimdi kadınlardaki dümdüz, otoyol kalınlığında tek tip kaş modası var ya...Onların ileride bu tuhaf kaşlarla çekilmiş fotoğraflarına bakıp bakıp utanacaklarını şimdiden görüyor gibiyim. “Ne yapalım canım o zaman öyle modaydı” diyecekler, ama bir yandan da kendilerine çok gülecekler.Yakışan yakışmayan herkes kaşını Angry Birds gibi yapınca yüz ifadeleri de hemen hemen aynı oldu.Instagram’da bakıyorum Ayşe, ama Aysel’in hesabında... Çünkü o aslında Ayşe değil meğer Aysel imiş! Ama kaşlardan herkes o kadar ikiz gibi görünüyor ki...Botokslar, dolgular, dövmeli kaşlar... Gerçekten güzel ama tek tip oldu bütün kadınlar...Gelirken herkes kahramanTolga Karel memleketin en itici, en antipatik adamı olmak için adeta özel bir çaba içerisinde. Sahi neden bu adam böyle?Ayrıldığı eşi ve çocuğunun annesi için bir Instagram fotoğrafının altına olmadık şeyler yazdı. Karısını küçük düşürücü, rendici edici, küçümseyici sözler.Ayıp ayıp!Bu vesileyle geçen gün sosyal medya hesaplarımda bir ki söz karalamıştım, onu sizinle de paylaşayım istedim. Ayrılık sonrası sanki onca zaman aynı yolu beraber yürümemiş gibi bir anda düşman kesilen çapsızlara benden gelsin... (Ben bu konuda genel olarak şanslı bir kadınım, onu da belirtmek isterim.)“Beraberken her şey çok güzel..Sadece senin ilişkine ait bir tılsım değil o...Bir kere bunu bil..Öyle coşkulusun ki onun adını sanını dövme bile yaptırırsın, o da seninkini..Her tür zorluğu beraber atlatırsınız... Beraber yaşlanırsınız... O seni korur kollar... Sen de onu...Ne güzel!Ama arada aklına şöyle bir şey düşerse tetikte ol.. “Şimdi iyiyiz ama bir gün ayrılırsak bu ortadan toz olur...”Tam tersi olursa da rahat ol: “Şimdi iyiyiz ama bir gün giderse, gidersem, ama ona ihtiyacım olursa, o koşar gelir, hiç düşünmez...”Bak budur mihenk taşı... Dinle sen beni...Gelirken herkes iyi, herkes korumacı, herkes kahraman..Sen, gittiğinde de gözünün yaşına kurban olacak olanı bul... Aşk meşk biter... Minnet, kıymet, şükran... vefa kalır... Bu, yanına kar kalandır...Geliyor terlikTürkçe’yi düzgün konuşan son nesil bizdik herhalde.Düzgünden kastım geviş getire getire konuşmuyoruz en azından.Yeni nesil gibi...Ekrandaki yarışmalara bakıyorum, kendi çevremdeki ergenlere bakıyorum ve “doğru konuş çocuk doğru konuş!” diye bağırmak istiyorum. Hayır, anne babaları da rahatsız olmuyorlar demek...Böyle az önce baygınlık geçirmiş, şuuru daha tam açılmamış gibi, narkozdan yeni çıkmış gibi, ağdalı ağdalı bir konuşma stili...Ş, C ve Ç ler S olarak söyleniyor bir de...Ve bunun bir tarz olduğunu düşünüyorlar. Bir de özgüvenle edepsizliği fena halde karıştırıyorlar.Bu durumdan başta aileleri sonra da eğitmenleri sorumlu... Özellikle özel okullarda “özgür bireyler yetiştiriyoruz” deyip çocukları çayıra salıyorlar ve Mevla’nın kayırmasını bekliyorlar.“Yane bennn bunu geleSek ve TürkSe adına Sok tehlikeli buluyorum taam mııaa?!!”
Nihat Doğan ikinci kez katılması için davet aldığı Survivor’a neden gidemeyeceğini anlatırken bir ağlamadığı kaldı.Hatırlarsanız Survivor zamanı söze gelince atarlanmadığı, racon kesmediği insan kalmamıştı ama dize kadar suda vatoz balığını görünce “Anneciğiiim!” diye bağırıp düz duvara tırmanmıştı.Yarışmaya katılırken memleketini bize emanet edip gitmişken balık görünce tir tir titreyecek hale gelmesi bizi biraz şaşırtmıştı doğrusu...Neyse Survivor’dan korkudan sarılık olmadan dönebildi de bize emanet ettiği memleketi gelip tekrar himayesine aldı.Şimdi Acun Ilıcalı eski yarışmacılardan oluşan yeni Survivor kadroları hazırlıyor ve bu Nihat da görüşülen isimlerden biri idi. Ama olmadı... Neden olmadığını kendisi anlattı...Söylediklerinden çıkardığımız sonuç şu:Acun Ilıcalı gündüz insanı değil...Kendisi de hep anlatır, toplantılarından halı saha maçlarına kadar hep gece yarısından sonra faaliyet halindedir.Nihat Doğan’la da yine gecenin ilerleyen saatlerinde görüşme yapmışlar.Nihat bu işe çok bozulmuş.“Sen beni bu saatte kadar beklettin ya, sen mi büyüksün ben mi büyüğüm, haydi bakalım!” diye gider yapmış!Ve uçuk bir rakam istemiş.Acun da bu tavrı umursamayıp gelmezsen gelme deyip Nihat’a kapıyı göstermiş.Bu tepkiyi hiç beklemeyen Nihat şimdi ekranlardan göndermeler yapıp “Acun, ben ettim sen etme” demeye gelen laflar ediyor.“Oldu bir yanlış anlaşılma” deyip karşı tarafa mesaj veriyor.Ilıcalı’nın bu pişmanlığa nasıl cevap vereceğini ileride göreceğiz.Bilmiyorum Nihat Doğan gibi bir filozofu, bir dava adamını, bir siyaset uzmanını, bir savaşçıyı, bir cesur yüreği, gerçek bir Survivor’ı kaybetmeyi göze alır mı?Hey yavrum heyyy!DOĞAL OLAN BU!Erhan Çelik ilk eşinden olan oğluyla Gülben Ergen’in uyurken çektiği fotoğrafının altına “Onlar böyle uyuyunca benim rüyalarım uyanır” notunu yazınca bazıları bundan eski eş adına rahatsız oldular. O rahatsız olanlar belki bir ihtimal terk edilmiş kadınlar.Kendilerini Çelik’in ilk eşi yerine koyup bu fotoğrafın onu üzeceğini düşündüler. Oysa ne kadar yanlış!Evliliklerin başlaması kadar bitmesi de doğal. Ama her ayrılık illa ki düşmanlığı da beraberinde mi getirmeli?Çelik’in eşi bu fotoğraftan ancak memnun olmuştur diye düşünmek istiyorum. Çocuğum babasına gittiğinde el üstünde tutuluyor demek ki, demeli ve bundan mutluluk duymalı...Ne bu yani, kötü kalpli üvey anne masalının içinde mi yaşıyoruz?Gülben kocasının çocuğunu da kendi çocuklarından ayırmıyorsa bundan daha sağlıklı bir aile ortamı olabilir mi?Kavgaya, huzursuzluğuna, intikama, nefrete nedense çok alışığız da böyle medeni ortamlar görünce rahatsız oluyoruz.Negatif enerji yayan işgüzar dolu ortalık... Hiç takmamak, ciddiye bile almamak lazım.
Herkesin okuduğu kitabı bayağı bulan, herkesin ‘anladığı’ filmi izlemeye tenezzül etmeyen, herkesin dinlediği müziği kakafoni olarak değerlendiren, herkesin güldüğüne gülmeyi gerzeklik olarak nitelendiren bir güruh var.Bir de bize neyi sevip neyi sevmeyeceğimizi söyleyen, sosyal medyada ne fotoğraf paylaşıp paylaşmayacağımıza karar veren, selfie’yi küçümseyen, yemek fotoğraflarına küfreden köy ihtiyar heyeti...Onlar mutsuz, huzursuz, yalnız ruhlar...Size ne evladım bizim keyfimizden, zevkimizden?Cuma akşamı baktım sosyal medya ahalisinin yarısı Beyaz-Candan Erçetin atışmasını bekliyor, diğer yarısı da o atışmayı bekleyenleri aşağılıyor, yapılanı hiç komik bulmuyor, komik bulanların zekasını küçümsüyor.Haydi oradan ukala dümbelekleri!Evet acayip komikti o düello...Hele erkeklerin Hayko Cepkin’li, kadınların da Demet Akbağ’lı bölümlerinde gülerken gözümüzden yaş geldi, var mı diyeceğiniz?Beğenirsiniz, beğenmezsiniz... Herkesin ifade özgürlüğü var elbet...Ama kendi fikrini söylerken karşı tarafın keyfine müdahale etmek kimin haddine?Ben bu atışmanın tam dozunda bittiği kanaatinde olsam da yine de özleyeceğim doğrusu... Çok şeker, çok eğlenceli idi.En önemli tarafı da bize buz dağı görünümlü Candan Erçetin’in fırlama tarafını gösterdi.Oh emeğinize sağlık!Bu güzel kadını tanıdınız mı?Vallahi ben zor tanıdım.Bir zamanlar ekranlarda deprem yaratan “Gelinim Olur musun?” isimli saçma sapan bir yarışma vardı hani...Gerçekten televizyon tarihinin en pespaye projelerinden biridir herhalde...Hani o programa katılan Ata’nın yavuklusu, Semra kaynananın istemediği gelin Sinem vardı...İşte o Sinem bu Sinem Umaş...Eski fotoğrafını kullanıp aradaki farka bakın demek istemiyorum çünkü Sinem hayatını ve tipini o kadar değiştirmiş ki, sanırım kendisi de artık o yıllardaki haliyle anılmak istemez.Açıkçası ben bu değişime çok sevindim.Çünkü bana ‘Şimdi o kız şu sıralar nerededir bir tahmin et?’ deseler herhalde ‘Anadolu’nun ücra köşelerinde, müzikhollerde geziyordur’ derdim.Çünkü programdan sonra gidişat böyleydi.Sinem’in anlık şöhretinden yararlanmak isteyen bazı kan emiciler kızın başına üşüşmüş onu tehlikeli yollara sürüklemeye çalışmışlardı. Sinem şimdi bir erkek giyim mağazasının sahibi imiş...Gayet düzgün ve kendi halinde bir yaşamı var. Ve çok ama çok güzelleşmiş değil mi ya?Aferin vallahi... İstanbul gibi bir yerde, üstelik tehlikeli camiaların tam da göbeğine düşmek üzereyken hayatına böyle sağlam bir yön verdiği için bu genç kadını tebrik ediyorum.Eminim hiç kolay olmamıştır bu U dönüşü... ‘Reality show’ların getirdiği balon şöhretin sarhoşluğunda yitip gitmemiş. Hakikaten bravo!
Beyazıt Öztürk’ten iki haber geldi.Bir: Oyunculuğu bırakıyor...İki: Annesi izin vermiş, sonunda evleniyor...Birinciden başlayalım, hemen bu kararından vazgeçsin. Son dizisi Yalancı Dünya’nın başarısızlığından ötürü bunu düşünüyorsa yeteneğine ayıp ediyor.Çılgın bir oyunculuk tekniği, yeteneği yok belki ama ben onun rollerini azından samimi ve sahici buluyorum.Yalan Dünya olmadıysa Gülse Birsel’in kendisine ve Beyazıt Öztürk’e en fazla 30 yaşındaki bir karakteri giydirme inadından olmadı.Seyirciye o ilişki hiç inandırıcı gelmedi.Dizinin neden sevilmediğiyle ilgili daha yazacak çok şey var da artık yorgan gitmiş, kavga bitmiş, gerek yok...Ha, aynı Beyazıt Öztürk “Müziği başladığım gibi bıraktım” dediğinde bir itirazımız olmamıştı çünkü gerçekten, gemi gelir yanaşır mıydı neydi bir albüm yapmıştı hani... Gerçekten çok hazin denemeydi.Zaten bu konuda O da kendisiyle çok dalgasını geçer. Ama dediğim gibi oyunculuk konusunda kendisine haksızlık etmesin...En azından kendi sesiyle oynayabiliyor. Yere göğe konulamayan bazı ‘efsaneler’ gibi başkasının sesi ve emeği üzerinden ekmek yemiyor.Gelelim ikinci meseleye...Aile sonunda kendilerine layık bir gelin bulmuş anlaşılan. Ama o evlilik gerçekleşir mi, doğrusu benim şüphelerim var.Gerçekleşse de evlilik yıl dönümünü görür mü?Beyazıt Öztürk, her zaman parmağında taşıdığı yüzüğünün dört tarafına abisinin, annesinin, kendisinin ve yengesinin adını yazdırmıştı biliyorsunuz.O yüzükte beşinci bir isme yer yok yani...Aile bağımlısı bir adam O...Aileni sevmek, anneni-babanı saymak, onları başının üzerinde taşımak başka, bağımlı olmak başka...Ayrıca Beyaz, evleneceği kadında annesini arayacak tipte erkeklerden...Ben de bunu anlamam...Benim karım neden anneme benzesin? Annem annem, karım da karım gibi olsun!.Sen etli dolma istediğinde rica et, anneciğin pişirsin, al karını da git, afiyetle yiyin için...Şefkat istediğinde kimseye haber verme, git çal kapısını “Anacığım ben geldim” de... Yaşın kaç olursa olsun, yat dizine, okşat başını, gör şefkatini...Karından beklediğin en önemli özellikler iyi bir aşçı ve merhamet timsali olması olmasın...Yani o özellikleri de olsun tabii ama birinci kriterin, annenin sana hissettirdiklerini yaşatması olmasın... Onu diyorum...Seni kapıda bir gün kızartma kokan saçlarıyla karşılar, ikinci gün toz beziyle, üçüncü gün kapıyı yine delikli kepçeyle açtığında dersin ki hani bunun muhabbeti, hani bunun jartiyeri?Sonra başlar gözün dışarı kaymaya...Türk aile yapısının en sakat noktası da bu zaten...Yapışık anne-oğul ilişkileri ve onun çekirdek aileye olumsuz yansımaları...Kötünün iyisi belli oldu...Öykü Serter, Ebru Akel’i izleyiciye şikayet etti.“Benim selamımı çaldı. O selam çakma hareketi, kamerayı itmeler, ses kess demeler hep benim alameti farikam” demeye getirdi.Zannedersin CERN’de birbirinden proje çalan iki bilim insanı...Öykü de Ebru da işlerini layıkıyla yapmaya çalışan iki insan ama içinde bulundukları projeler de matah işler değil hani...Öyle kavgaya, rekabete değecek işler değil...Yalnız iki programı yan yana koyunca Show versiyonu, gerek sunumu, gerek yarışan adayları, gerek jürisiyle diğerinden çok çok geride kaldı...Hele adaylar... Ah hele o dökülen adaylarrr...Gel gör ki başta Cemil İpekçi hepsi o tel tel dökülen kötü kılıklara bayılıyorlar...Beterin beterini de gördük yani...
En son bir Türkçe albüm beni 2009’da bu kadar heyecanlandırmıştı.Manga’nın Şehr-i Hüzün albümü...Albüm Nisan ortasında çıkmıştı...Biz de Nisan sonu Mayıs başı gibi, güney batının en güzel zamanı yani, üç kız arkadaş, Lucie, Ece ve ben atlamış minik arabamıza, baharı koklaya koklaya vurmuştuk kendimizi Fethiye yollarına...Kabak Koyu’na o küçük arabayla nasıl inebildik, Shambala’ya nasıl varabildik orası hala muamma...Sonraki yıllarda aynı koya 4x4 araçlarla bile zar zor inip çıkıldığını görünce, gerçekten deli cesareti olanları Tanrı biraz kayırıyor olmalı diye düşündük.Hâlâ oturur konuşuruz, hayatımızın belki de en keyifli, en maceralı, en eğlenceli yolculuğu ve tatiliydi... Hey gidi heyy!Ve o tatil boyunca yolda gidiş geliş arabada sürekli Manga’nın Şehr-i Hüzün albümünü dinlemiştik.Hepimizde bitmez aşk yaraları ve sancıları...Hüznün dibine vurmuşken bağıra çağıra eğlenebilen, gülebilen Türk insanının üç nadide örneği idik...İşte taa o zamanlardan beri şöyle içinde hiç boşu olmayan, durmadan dinlemek istediğim bir Türkçe albüme rastlamamıştım.Cumartesi gününe kadar...Olay yine bir aracın içinde geçiyor. Ancak bu kez ortada öyle bahar temalı romantik bir durum yok.Yalnızım, evde süt bitmiş ve ben de bu ara taktığım milföylerden yapacağım.Evden çıktım, radyoyu açtım, aaa daha duyduğum ilk tınılarda bir şarkının hastası oldum.Açtım hemen telefondan Shazam’ı ve bir baktım Can Bonomo-Tastamam yazıyor.Evet yaa Bonomo yeni albüm çıkarmıştı değil mi?Hop hemen rotayı marketten kitapçı-CD’ciye çevirdim ve cumartesi akşamüstü saatlerinden beri ‘Bulunmam Gerek’ isimli bu albümü dinliyorum.Albümün en önemli özelliği artık Bonomo’nun ne söylediğinin anlaşılıyor olması!“Ya müzik güzel de bu adam şimdi ne dedi?” diye şarkı sözü kovalamaya gerek yok yani.Müzikalite 10... Sözler yine 10...CD almak yetmedi bir de albümü iTunes’tan telefonuma indirdim.Hızımı alamayıp Can Bonomo’yu sırtlayıp eve de getirirsem tam olacak!Benim için bir albümün başarısı, dinleyende uzun yol yapma isteği uyandırıp uyandırmaması...“Bulunmam Gerek” albümü de bende fena halde ‘yola çıkmam gerek’ duygusunu uyandırdı...Şimdi havalar soğuk ama neyse, şurada bahara ne kaldı?İDO’NUN DONUBen İdo’nun iç donuyla çektirdiği fotoğrafı, Engincan’ın altsız fotoğrafına tercih ederim doğrusu...En azından birincisi mevsim normalleriyle daha ilintili...Hem bu erkeklerin içlik giyme meselesi, kadınların kışın beli bir karış pazar donlarıyla gezme meselesi gibi...Herkes iç tarafta ne olduğunu bilir ama bilmezlikten gelir.Eh ne yapalım canım hava soğuk, buz gibi... Özellikle çalışan insanlar ne yapacak, tabii ki böbrekleri sıcak tutmaya çalışacak.Bu arada İdo demişken, ben bu çocuktan pek haz etmezdim. Zaten babasını da son derece antipatik bulurum, belki ondandır.Ama geçen gün internette İdo’nun kaşları isimli skeçe rastladım.Beyazıt Öztürk’le çekmişler.O genç adamın kendisiyle dalga geçebilecek özgüvene sahip olmasına, rol yeteneğine hayran kaldım doğrusu.Bir anda gözüme sempatik gelmeye başladı.Bu işlerin üzerine gitse iyi olur gibi sanki.Ne de olsa DJ’liğini gördük, darılmasın da oradan pek iş çıkmayacağı kesin.. Ama oyunculuk... Sanki mayası tutar gibi...
Koşun koşun kavga var...Yine iki kadın bir adam için birbirine girdi.Şarkıcı Kutsi nasıl bir bulunmaz Hint kumaşıysa artık karısı Sinem ve karısını aldattığı Feyza, Instagram hesapları üzerinden aşıklar gibi kapıştı.Biri diğerine “sirk soytarısı” dedi. Öbürü durur mu yapıştırdı cevabı: “Asıl sensin soytarı!”İnsanlar da çekirdeklerini çitleyip, gülüp eğlenerek bu atışmayı izlediler...Bacılar, kadınlar, hemşirelerim neden böyle yapıyorsunuz yahu?Kendinizi neden böyle saç saça baş başa mahalle kavgalarının içine sokuyorsunuz?Siz evli insanlarla beraber olan hemcinslerim... Dünyada başka adam mı kalmadı? Neden ikinci kadın olmayı kendinize layık görüyorsunuz?Ve siz aldatılan eşler... Bundan sonra görüp görebileceğiniz tek erkek sizi aldatan, gururunuzu inciten, enayi yerine koyan, ele güne madara eden o adammış gibi neden inatla paçasına tutunuyorsunuz?Bir de çocuk üstüne çocuk yapıyorsunuz?“Yuvamı kurtarmak için” demeyin, çünkü bir evlilikte bir kez bile bir aldatma yaşanmışsa, yalanlar, oyunlar, entrikalar ilişkinizi zehirli sarmaşık gibi sarmışsa zaten artık ortada bir yuva kalmamışdemektir.O ikinci çocuklar da bir inat uğruna yapılır gibi geliyor bana...İkinci kadına bir mesaj...Hüsnü Şenlendirici’nin karısı Nazire bacı, bir zamanlar Deniz Seki’ye ikinci çocuğu doğurduktan sonra şöyle bir mesaj iletmişti: “O Deniz ne yaparsa yapsın kocamdan boşanmayacağım ve o Deniz’i yine metres edeceğim, yine metres edeceğim” demişti...Dediğini de yaptı...O ilişki Deniz Seki’nin bütün hayatını kaydırdı...Değdi mi?Nazire kocasını boşamadı belki ama o da mutlu olamadı...Haydi diyelim hormonlarınıza ve kalbinize yenik düştünüz evli bir erkeğe abayı yaktınız...Bari oturup bir de iki kadın sidik yarışına girmeyiniz.Bu arada o iki kadınla yaşamayı marifet zanneden erkeklere ise şimdilik hiç girişmiyorum.Nasıl olsa bu konu daha çok açılır... Daha çok kavgalar, çok olaylar görürüz...Onu da o zaman konuşuruz.ACUN’DA PLAK TAKILDIAcun Ilıcalı, televizyon işini çok iyi bilir diye bilirdik ama biraz sendeliyor gibi sanki...TV8’de işler hiç de iyi gitmiyor.Ütopya denilen, üç aydır yayınlanmasına rağmen hala ne olduğunu anlayamadığımız program zaten büyük fiyasko çıktı.Onca yatırım, onca para çiftliğin çamurlu sularına gömüldü.Sahiden o yarışmanın amacı ne?Ne yapıyor o insancıklar orada?İzleyici, içinde Acun’un bizzat olmadığı projelere itibar etmiyor.O kadar yatırım yapılmış bari eleme günleri bir zahmet gitsin o çiftliğe de bir hareket, bir enerji olsun, diyeceğim ama büyük ihtimalle Acun’un kendisi bile Ütopya’yı izlemiyor.Bir kere mekan iç karartıcı, eh kusura bakmasınlar ama katılımcılar da dünya güzeli, dünya yakışıklısı değil...Yani böyle bir TV şovu için gerekli hiçbir malzeme o çiftlikte yok...İnek pisliği izlemek de bir yere kadar hani...Acun’un bir başka hatası da kör değneğini beller gibi sürekli aynı insanlara kafayı takması ve ekranında sürekli aynı yüzleri döndürmesi...Üç Adam’dan bıktırdı, özellikle Eser’den...Hülya Avşar’dan zaten Türk halkına gına gelmişti, Acun da her projesine dahil ederek iyice üzerine tüy dikti...Şimdi baktı kel alaka iyi reyting alıyor, Atalay Demirci’yi başka programlara hazırlıyor... Ki o da bıktırsın, yok olsun....Bu Tarz Benim jürisi, yarışmayı sakız gibi uzatan diğer kanalında yeteri kadar yıpranmıştı.Aldı onları transfer etti ama reytingler gösteriyor ki burada da ölümcül bir hata yaptı...Şimdi takıntılarından biri de Athena Gökhan...Gökhan’ın ilk başlardaki naif, çocuksu halleri sevimliydi belki ama o karakterin de çok üstüne gidildi tadı kaçtı.Anaokulundaki gelişimini arkadaşlarından daha geç sürdüren çocuk taklidi olmaya başladı ki hiç hoş durmadı.Oysa ne gerek var?Acun’un şöhretler dünyasında hem hatrı hem de büyük sevgi, saygınlığı var.İstese hemen hemen herkes onunla çalışmaya can atar.Neden aynı kişiler etrafında koskoca kanalı döndürmeye çalışıyor anlaşılır gibi değil.Kime gel dese yarın ekrana çıkaracak maddi-manevi güçteyken hem de...
Tiyatrocuların kendilerini arş-ı alada görmesine bir örnek de 40 yıllık tiyatro oyuncusu Gülsen Tuncer’den geldi.Yıllarını tiyatroya vermiş oyuncu, geniş kitlelerce tanınır olmasını bir televizyon dizisine, Aşk-ı Memnu’ya borçlu. Fakat dizinin Arsen Hala’sı bu durumdan hiç memnun değil...“Çehov’un Üç Kız Kardeş’ini oynarken bu kimsenin umrunda değildi. Ama aynı dönem Aşk-ı Memnu’da oynamaya başlayınca artık herkes beni tanır oldu ve bu çok dramatik!” diyorTuncer.Asıl bu söz, bu kibirli tavır çok dramatik!Televizyon izleyicisinin zekasının ve beğenilerinin tiyatro kökenli oyuncular tarafından böyle hor görülmesi de son derece yakışıksız.Tunceli’nin köyündeki, Urfa’nın kasabasındaki, Konya ovasındaki adamın Çehov izlemesine imkan vardı da onlar mı gitmedi?Ayaklarınız yere bassın artık.Devir değişti...Darülbedayi kibri diyorum ben buna...Ama işte artık o zamanlar geçti, bitti, gitti...Tiyatrolar yaşasın, hatta her semte kurulsun, çocuklar küçük yaşta oyun izleme adabıyla tanışsın ama şu da unutulmasın herkes tiyatro sevmek zorunda da değil.Ben Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okudum ve tiyatro bölümündeki arkadaşlarımın davetlerine bile gidiyormuş gibi yapar, oyun başlamadan az önce salondan çıkardım.Bundan da utanacak değilim. Sevmiyorum kardeşim tiyatroyu Allah Allah kime neyin hesabını vereceğim?Afakan basıyor, dikkatim dağılıyor, hikayenin içine giremiyorum, konsantre olamıyorum.Koltuk gıcırdar, yanımdaki adam kokar, arkamdaki kadın öksürür, beriki konuşur...Aynı oyununun sinema hatta dizi versiyonunu evde tek başıma sessiz, loş salonumda çok daha keyifle izliyorum, suç mu bu?Ayrıca Aşk-ı Memnu’ya da bayılıyordum. Sabahları tekrarları var, kahvaltı eşliğinde onları bile izliyorum.Ayy ne banal bir kadınım değil mi?Bir kere dizilerden para kazanıp, şöhreti bu sayede yakalayıp, sonra da dizi sektörünü ve izleyicisini aşağılamak, küçümsemek yemek yediğin kabı pisletmekten başka bir şey değil.Oradaki rol rol değil mi?Ayrıca bu kadar rahatsızsanız, kendinize yakıştıramadığınız bir ortamın içindeyseniz, hitap ettiğiniz insanlara saygınız yoksa rica ederim sadece tiyatro yapmaya devam ediniz.Böyle ayıplı, böyle hazin ve böyle ‘dramatik’ açıklamalarla kalp kırmayınız.Yakışmıyor!TİMSAH HÜZNÜCan Bonomo’nun ‘Bulunmam Gerek’ adlı yeni albümünün lansmanı Taksim’de bir gece kulübünde yapılmış.Konuklar arasında 18 yıllık ilişkilerini geçtiğimiz Ekim ayında bitiren Sertab Erener ve Demir Demirkan da varmış.Bir ara sahneye Sertab çıkıp Barış Manço’nun Kara Sevda isimli parçasını seslendirmiş ve bu sırada onu izleyen Demir Demirkan hüzünlü bakışlar sergilemiş.Haydi canım oradan, ne hüznü?Bence bu yorum magazin muhabiri arkadaşların romantik bir anına denk gelmiş!Adam çıkıp gayet donuk ve ruhsuz bir açıklamayla 18 yıllık ilişkisini bitirdiğini basına bizzat kendi duyurmuştu biliyorsunuz.‘Bu ilişkiyi ben bitirdim’in üstüne basa basa hem de. Şimdi neyin hüznünü yaşayacakmış?Aklına başka bir şey gelmiştir onun.Ya elektrik faturasını yatırmadığını hatırlamıştır ya da karnı acıkmıştır, çıkışta bir kelle paça mı içsem diye düşünüyordur.Bahse girerim!MAYASI TUTANLAR VE TUTMAYANLARSonunda dişime uygun bir dizi buldum diye sevinmişken Poyraz Karayel’in reyting raporlarına korka korka baktım, ama korktuğum başıma gelmedi. Dizi yayına girer girmez tuttu. Kaliteli dizilerin genelinin başına gelen kötü talih Poyraz Karayel’i vurmadı. Benim de çarşamba akşamlarım şenlendi.Bu arada Bu Tarz Benim’in topladığı nalları da görmezlikten gelemeyeceğiz. Eeee izleyicisine saygısı olmayan, oradaki kızları kendi çıkarları için kullanan, zerre değer vermeyen bir jüriyi artık kimse samimi bulmuyor tabii... O final akşamı kepazeliğini ne yapsanız unutturamazsınız.Müstehak bu reytingler size!
Doğrusu ben özel hayatına bu kadar sahip çıkan başka bir şöhret görmedim.Bu kadar hassas, bu kadar kırılgan, bu kadar bilinçli...Özeline girilmesine ne kadar karşı olduğunu bize kesin bir dille gösterdi.Bir restoranda durup durduk yerde bayılmıştı ya hani... Ki büyük muammadır o olay da...“Yerde kömür tozu vardı herhalde ondan zehirlendim” gibi bir açıklaması olmuştu.Neyse işte o kömür tozuyla adam bayıltan mekan, bayılma görüntülerini basına verdi diye bu işe çok sinirlenmiş ünlü futbolcu.Eh tabii haklı da...Koskoca sporcu adam... Adı çürüğe çıksın ister mi?Küt diye bayılıp bunu da cümle alem görünce gururu incindi tabii.Savcılığa suç duyurusunda bulunmuş: “Özel hayatın gizliliğinin ihlali” gerekçesiyle...Tekrar bravo... İnsan işte özel hayatının ihlaline böyle sert tepkiler vermeli.Özeline, kıymet verdiği değerlere böyle sahip çıkmalı!“Aman ne yapalım canım olduysa oldu” deyip kulağının üstüne yatmamalı.Fazla genişlik iyi değil, dik durmalı..Gururlu olmalı...Onuru kırıldıysa işte böyle sahip çıkmalı...Hakkını sonuna kadar savunmalı...Hukuk devletinde yaşıyorsak örnek insan, örnek vatandaş dediğin işte tam da böyle olmalı!DIŞI PLAZA, İÇİ ‘YIRTARIM O AĞZINI’“Aşkta gurur olmaz” diyenlere siz inanmayın.Onlar kendi yüzsüzlüklerine, pişkinliklerine, kösele olmuş yüzlerine ortak arayanlar...Gurur insana hep lazım...Hatta en çok da aşkta lazım...Başkasını size tercih eden birinin hâlâ ve ısrarla peşinden koşmak, ne yaptığıyla ilgilenmek, ilişkisine çomak sokmaya çalışmak, ‘Beni neden bıraktın? Neden gittin? Neden onu tercih ettin?’ diye sormak hiç de bile aşka dahil şeyler değil.Bunlar ayıp şeyler...Sizi küçültür, saygınlığınızı yok eder, itibarınızı sıfırlar.Magazin gündeminde ne var ne yok diye bakarken iki kadının bir erkek için sosyal medya atışmalarını okudum ve onlar adına benim yüzüm kızardı doğrusu...Esra Eron ayrıldığı kocası Murat Aşık’ın şimdiki sevgilisi Gökçen Paprika ile çok sevimsiz bir ağız dalaşına girmiş.Tiplerine bak kokoş, şehirli, plaza kadınları ama atışma ‘bizim mahalle tenekeli mahalle’ tadında...Hatta araya paylaşılamayan(!) erkek de girmiş, o da liseli ergen iletileri kıvamında bir şeyler yazmış: “Arkanızdan konuşanlara kızmayın. Neticede muhatap olacakları yeri iyi biliyorlar” gibi...Yine iyi... “Çekemeyen anten taksın” ya da “aşk bir sudur iç iç kudur”da yazabilirdi...Koskoca insanlarsınız... Lise yılları çoktan bitti, ama siz hala nelerle uğraşmaktasınız!YÜZDE YÜZ ÇALIŞIYORBaşı ağrır, ilaç verirsin “Ay ben ilaç içmeyi hiç sevmem” der...Sanki biz tadına bayıldığımızdan içiyoruz...İlaç sevenler ve sevmeyenler diye bir ayrım olabilir mi? Bamya mı bu?İhtiyaç oluyor yutuyoruz... Ne yapalım yani sancıdan yerde kakalak gibi kıvranalım mı?Ayrıca bu ilaç sanayisine olan savaşa da anlam veremiyorum.Yok çoğu plasebo imiş, yok aslında sadece para tuzaklarıymış... Yok artık!Bazı hastalıkların tedavisinin bulunduğuna ancak ilaç sektörünün hayrı için saklı tutulduğuna inanabilirim belki, ama özellikle ağrı kesicilerin plasebo etkisine asla inanmam.Migrenim var benim, bana anlatmayın bunları....“Şakaklarını Çin yağıyla ovuştur, ayak baş parmağını sıkıştır, ilaçsız geçer...”Çok afedersiniz ama o migren ilaçsız, hatta iğnesiz nah geçer!Fakat ‘kemikıl’ sektörüyle bu kadar samimi benim bile size bir konuda ilaçsız önerim varsa beni dinleyin derim...Bu soğuklar hepimizi hasta etti ya...Baktınız grip oluyorsunuz hatta oldunuz, hemen yükleneceksiniz sarımsaklı-sirkeli kelle paçaya...Mucizesine inanamazsınız.Gerçekten ne antibiyotik, ne soğuk algınlığı ilaçları...Biraz kokuyorsunuz ama yemin ederim bir mucize...Çek bir çorbaaa sirkesi bol olsunnn!