YÖK'ün borcu

31 Ekim 2005

Kirlenen bir toplumun kurtuluşu, yine onun kendi iradesi ile vereceği karara bağlıdır.Çamura batmış hiçbir halk, kötülükleri süpürecek bir ilâhi sel bekleyerek düze çıkmadı. Karar verdi, risk aldı, eyleme geçti.Başbakanlık Müsteşarı Prof. Ömer Dinçer'in "intihal" yani bilimsel aşırma yaptığı gerekçesiyle YÖK tarafından cezaya çarptırılması önemli bir adımdır.Yeter ki kirlenmeye karşı cesur bir yenilenme iradesini müjdeliyor olsun..Çünkü bilimsel ahlâka tecavüz sayılan "intihal" suçu yalnız akademik hayatı bozup zehirlemiyor, toplumsal düzeni temellerine kadar çürütüyor.Üniversitelerinde bilimsel hırsızlığın doğal karşılandığı bir ülkenin elbette tüm yaşam alanları soyulacaktır.Şimdi bir eşikteyiz: Prof. Dinçer'i cezalandıran karar bir intikam operasyonu mudur, yoksabilimsel etiği adalet ve eşitlik temelinde yeniden inşa etme kararlılığını eyleme geçirmek mi?Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kayhan Kantarlı'nın birçok yazar ve medya kuruluşuna gönderdiği ilginç bir mektup var.Prof. Kantarlı, YÖK'ün intihal suçuna yaptırım işletmekle gerçekleştirdiği "ilk"in "tek" kalmamasını istiyor. Aksi takdirde yapılan, bilim etiğini kurtarmak değil, bir kez daha katletmek olacaktır.Prof. Kantarlı "TÜBİTAK tarafından bilim ödülü verilerek YÖK tarafından iki kez dekanlığa atanmış kişilerin intihal kitaplarından ve "organize bilimsel sahtecilik yaptıkları kanıtlandığı halde profesör yapılmış kişilerin dosyaları" ndan söz ediyor.Bunların YÖK raflarında unutulduğunu söylüyor. YÖK'ün şimdi bunların unutulmadığını göstermesi gerekiyor.Biz de ele geçirilen arınma fırsatının heba olmamasını diliyoruz.Şantaja susacak mıyız?Belçika adaleti rezil bir karar verdi:Sabancı suikasti zanlılarından terörist Fehriye Erdal'ın iadesi talebini reddetmekle kalmayıp, işlediği terör suçundan ötürü Belçika'da yargılanması talebini de reddetti.Daha önce "Sizde idam cezası var" bahanesine sığınan mahkeme, şimdi Fehriye Erdal'ın "tam otomatik silah" kullanmadığı için Belçika'da yargılanamayacağını öne sürüyor.Washington'a yaptığı ziyaret sırasında Iraklı Kürt lider Barzani de bir soru üzerine şunu dedi: "PKK konusuna gelince.. Demokratik ve siyasi bir çözüm olmadan bu sorun devam eder!"Tuhaf bir benzerlik.. Terör her yerde kayıtsız şartsız yok edilmesi gereken bir tehdit ama Türkiye'ye yönelik olduğunda adeta politika aracı şekline dönüşüyor.Terör şantajı yalnız güvenlik değil artık ulusal onur meselesi olmuştur.Bu hakaretleri püskürtmenin mutlaka bir çaresini bulmalıyız!

Devamını Oku

Yorucu gerginlik

30 Ekim 2005

Bayramlar soğuyan ilişkilerin ısındığı, kırgınlıkların unutulduğu mutluluk günleridir.Ama bunun için yaşama coşkusu duyan, sahip bulunduğu şeylerden hoşnut olan, bu duygularını yansıtan, kendileriyle barışık insanlar gerekir.Devletin zirvesini işgal edenler, herhalde bu özelliklere sahip değiller ki Cumhuriyet Bayramı'nda ne kendileri mutlu olabildiler ne de millete mutluluk verebildiler.29 Ekim günü Meclis'teki tören de, akşam Çankaya'daki resepsiyon da buz gibi geçti. Liderlerin birbirlerine mesafeli duruşları bir yana Cumhurbaşkanı Sezer'in Başbakan Erdoğan'ı ve bazı konuklan adeta gergin bir tavır içinde karşılaması, hatta ellerini sıkarken yüzlerine bakmaması bizce şık olmadı.Devlette küslük olmazYÖK krizi nedeniyle Çankaya ile hükümet arasında geçen can sıkıcı olayları alınganlık göstermek için sebep sayabilir bazılan. Cumhurbaşkanı'nın tüm rektörleri Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna davet edeceği duyulduğunda Başbakan'ın "Adama sorarlar; bayram değil, seyran değil" sözleri kabul edilebilir bir tepki değildi.Doğru ama insan Cumhurbaşkanından kaş çatmaktan daha anlamlı, daha yaratıcı ve bunu yaparken de devletin zirvesindeki ilişkileri tamir edici hamleler, hareketler bekliyor.Kamu yönetiminde iletişim kanallarının en açık olması gereken dönemler, çatışma yaratan sorunların çoğaldığı dönemlerdir. Yalnız akıl değil, anayasa da Cumhurbaşkanı'ndan bunu bekliyor, "Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir" diyor.Çankaya'da anayasanın havada uçtuğu gün Türkiye yakın tarihin en kötü ekonomik krizine sürüklenirken Cumhurbaşkanı Sezer'in o günkü Başbakan Ecevit'le ilişkileri, bugün Tayyip Erdoğan'la yaşadığından daha körüydü.Ama Sezer çifti önceki gece Çankaya'da en dostça sıcaklığı Bülent Ecevit'le eşine gösterdiler.Konuşkan Sezer özlemiDoğruyu, genellikle onu arama nedenimizin ortadan kalkmasından sonra yakalamak kaderin cilvesi olabilir. Fakat devletin zirvesi, böyle sürprizlere sürekli açık olmamalı.Halk, Sezer'in temizliğini ve ciddiyetini seviyor.Ama bu bayramın yaşattığı tecrübeden sonra eminiz ki...Konuşan ve çözümleyen bir Sezer seçeneği, oyuncuları kaşlarını çatarak terbiye etmeye çalışan Sezer'e büyük fark atacaktır.Cumhurbaşkanlığı makamına saygı göstermek nasıl herkesin borcu ise o saygıyı kişisel hataları ile caydırmamak da Cumhurbaşkanı'nın borcudur.Cumhuriyet Bayramı'nı öteki günlerin sorun ve çekişmelerinden koruyamaması Sezer'in yanlışı olmuştur!

Devamını Oku

Türban yasağı bir sığınaktır!

29 Ekim 2005

Başbakan yurt dışında ele geçirdiği her zemini, türban üstünden Türkiye'deki laik düzeni şikâyet etmek için kullanıyor.Türkiye'ye ılımlı İslâm elbisesi giydirmek isteyen Batılı güçlerin dikkatini çektiği takdirde rejimi din maskesi takmış gericilere karşı koruyan laiklik surlarında gedik açabileceğini mi zannediyor?Buna ihtimal vermek istemiyoruz ama türban meselesini niçin içerde değil de dışarda tartışmaya açtığını, daha doğrusu türban propagandası yaptığını anlamakta zorluğa düşüyoruz."Gazeteciler sordu, o da cevapladı" denilebilir ama Başbakan'ın şöyle bir karşılık vermesi daha şık olmaz mıydı:"Burası türbanı tartışmanın yeri değil, Türkiye'ye dönünce gerekiyorsa konuşuruz.."Bizde niçin tehlike?Londra'da "Kadının İnsan Hakları" konulu konferansa katıldıktan sonra gazetecilerin sorularını cevaplayan Başbakan Erdoğan, "başörtüsü yasağı"nın insan haklarına aykırı olduğunu söyledi.Burada bir yanıltma var. Yasak olan, siyasal amaçla icat edilmiş dini simge türbandır. Ve Tayyip Erdoğan'ın gerekçesiyle yapılan itirazlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce haklı görülmemiştir.Başbakan, Türkiye'deki yasağın meselâ İngiltere'de olmadığından sözediyor. Bu doğal değil mi?Oralardaki Islâmi örgütlerin amacı en çok cemaatlerini genişletmektir. Bizdeki gibi demokrasiye son verip dine dayalı bir rejim kurmak değil.Radikal dincilere tanınacak özgürlüğün, ne büyüklükte tehditler oluşturduğunu Başbakan Erdoğan ve ondaki değişime eşlik eden eski Milli Görüşçüler hepimizden iyi bilecek durumdadırlar.Hatırlasınlar yeter...Başbakanın laiklik ve demokrasi konusunda vaktiyle neler söylediğini tekrarlamak istemiyoruz.Kendisi unutmasın yeter.Çünkü yaşadıktan tecrübe, insanları o düşüncelerle zehirlemenin "din ve vicdan özgürlüğü" olmadığını kendisine sürekli hatırlatacaktır.Tayyip Erdoğan'ın eski danışmanı yazar Mehmet Metiner "Tasarladığımız şeriat rejimi, dinsel bir diktatörlüktü.. Çok şükür bu İslâmi devleti kuramadık" diyor.Türban yasağı, kökten dinci despotizmin karşısında sanıldığından daha önemli bir sığınaktır. Dinine bağlı bir çok kız, okula giderek türban baskısına karşı kendilerini koruyabilmektedir.Türban yasağını delmek, bu durumdaki kızları radikallerin hedefi yapacaktır. Onların "Okula gitmek için başımı açmak zorundayım" savunmasını ellerinden alacaktır.Böyle bir iklim özgürlük mü, yoksa esaret mi getirir?

Devamını Oku

En büyük bayram

28 Ekim 2005

Cumhuriyet bu milletin ödülüdür, onurudur ve geleceğe dönük umutlarının güvencesidir.En büyük bayramımızı, bu değerli mirası yaratan Atatürk ve kader arkadaşlarını minnet ve saygı ile anarak kutluyoruz.Kendine özgü bir ruh, heyecan, akıl ve ahlâkla kanatlanan Cumhuriyet ilk yıllarındaki yükseliş hızını niçin kaybetti?Sonra niçin yolsuzluk, rüşvet ve işkence bataklarına sürüklendi?Bunun sebebi Cumhuriyetin iki ana sütunu olan laiklik ve üniter devlet niteliğine önce gizliden, sonraları daha açık biçimde yöneltilen muhalefete karşı aydınların görevlerini yapmamaları ve toplumu uyarmakta yetersiz kalmalandır.Irkçı ve dinci tehlikeCumhuriyet düşmanı nifakın katlettiği Ahmet Taner Kışlalı şunu diyordu:"Eğer bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal'e saldırmanız elbette tutarlıdır. Eğer Türkiye'nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, yine Mustafa Kemal'e saldırmanızın tutarlı bir yanı vardır."Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlayan ülke statüsüne terfi etmesi, ulus devletin ve laik cumhuriyetin kendini daha güvende hissetmesinin sebebi olmalıydı. Ama olmuyor işte..Kürt kökenli aydınlar, terörü izole etme cesaret ve aklını gösteremedikleri için AB sürecinin yarattığı fırsatlara ve Cumhuriyet'in sunduğu haklara ihanet ediyorlar.Öte yanda dinsel gericilerin özlem ve talepleri, siyasi iktidarın politikaları üzerinde yönlendirici etkiler yaratabiliyor.Laikliğin, Müslüman bir toplumu demokrasiye ulaştırmakta tek araç olduğu gerçeği Türkiye örneğinde bütün dünya tarafından kabul edildiği halde..Laikliğe dokunmayınFransa'daki Müslümanlann manevi lideri Şeyh Abbas'ın şu sözlerindeki ibret niçin bizdeki İslâmcılan uyarmaz?"Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının yarattığı tehlikeyi anladığı için devrimine onlardan başladı. Onun savaş açtığı din adamlarının savundukları İslâm ile gerçek islâm arasında dağlar kadar fark vardı. (...) Atatürk cehalete karşı savaştı, İslâm'a karşı değil!"Başbakan dün Londra'da katıldığı "Kültürel Çeşitlilikte Kadının İnsan Haklan" konulu bir konferansı bile türban reklâmı için kullandı.AKP'deki değişim laikliği hazmetmeyi başaramadı henüz. Bereket onu daha ileri gitmekten caydıracak güçler ayaktadır.Cumhuriyete borçlu oldukları iktidarı Cumhuriyet'e karşı kullananlar da dahil, hepimizin bayramı kutlu olsun!

Devamını Oku

Sonuna kadar!

27 Ekim 2005

Eğer toplum ahdederse her serden bir hayır çıkarabilir. Bunun tam sırasıdır.Malatya'daki facia, çocuklara yönelik ihmallerimizi ve suçlarımızı, uykudan hiddetle uyanmış bir yanardağ gibi püskürdü.Herkes biliyor ki Malatya'daki olay, sadece buzdağının görünen kısmıdır. Altı yaşına bile gelmemiş çocuklara reva görülen muamelenin toplumda yarattığı infial, ilk kez yaşanan bir şoku andırıyor.Oysa gerçek çok farklı. Çocuk Esirgeme'nin yurt ve yuvaları, en çok alti ayda bir cinsel taciz rezaletleri veya şiddet olayları nedeniyle gündeme gelir, tepkiler, kınamalar ve sonuçsuz soruşturmalar ardından kapanır gider.Nasıl yaşadığımız yapıların sağlamlaşması zorunluluğunu depremden depreme hatırlıyorsak, devlet korumasındaki çocukların muhatap olduğu vahşeti de böyle olaylar sayesinde hatırlıyor, bağırıp çağırıp suçlayıp sonra tekrar unutuyoruz.Toplumsal gündemimiz bu yüzden ertelenmiş sorunlar arşivine benziyor.Geleceği hak etmekŞiddet görüntülerinin ustaca çekilmesi, çözüm sürecini de içine alacak uzun soluklu bir etki yaratmış olabilir mi? Ümitliyiz."İnsan hakları konusunda geliştik" fiyakasındaki sahteliği, yuvalardaki bebekler işkence görürken gizleyemeyiz. Pandora'nın kutusu açıldı artık. Bu pisliği temizlemeden kendimize saygımızı kazanamayız.Şimdi mesele, yaşadığımız öfke, utanç ve pişmanlığı, öksüz ve yetim çocuklar için şiddet ve tacizden arınmış, sevgi, sabır ve özen üstüne kurulu bir dünya yaratmak amacında değerlendirmektir.VATAN, sivil toplum örgütleri ve gönüllü kuruluşları da harekete geçirerek bu misyonu en güçlü biçimde sahiplenecektir. Biliyoruz ki bir toplumun geleceğini, çocuklarına verdiği sevgi ve özen yüceltir.

Devamını Oku

Nazi kampı gibi

27 Ekim 2005

Toplumlar da intihar eder. Nasıl mı? Çocuklarından sevgi ve şefkati esirgeyerek..Cahil ve sorumsuz insanlar çok. Bakamayacakları çocukları dünyaya getiriyorlar ve başlarından atıyorlar. Devlet bunların pek azını sahiplenebiliyor. Kalanlar aç, açık, sevgisiz, korumasız, sokaklarda büyüyor..Çocuğu olmayanlar niçin yuvalara bırakılan o bahtsızlara anne, baba olmazlar?Evlât edinme yoluyla aile ortamına kavuşacak yuvadaki her çocuk, sokaktaki başka bir çocuğun şansıdır. Bir tinercinin, bir hırsızlık, kapkaç veya gasp suçlusunun azaltılması fırsatıdır.Yazık ki Türk halkı bu insani göreve yeteri kadar ilgi göstermiyor.Kimsesiz çocuklara sağlanan korumanın çapı genişletilmediği gibi Çocuk Esirgeme Kurumu yuvaları da kötü işletiliyor.Vicdansız yaratıklarDün Türk halkının sinirleri bozuldu. Bir gece önce Star televizyonunun "Deşifre" adlı programından yansıyan görüntüler, izleyenlerin kanını dondurdu.Çocuk Esirgeme Kurumu'nun Malatya' daki yuvası, Nazi kamplarında yaşanan vahşeti aratmayacak cinstendi. Çünkü buradaki mağdurlar, en büyüğü 6 yaşında olan, üstelik anne, babası olmayan şefkate muhtaç çocuklardı.Kadın kılığında yaratıklar bu masumları kafa kafaya vuruyor, sürekli dövüyorlardı. İzleyenler, eminim ki benim gibi çok kötü bir gece geçirdiler. Dün çeşitli kanallarda tekrarlanan gösterimler, nefret ve vicdan azabının tüm ülkeyi kaplamasını, kamuoyunda olayın yargılanmasını sağladı.Toplumun yaygın tepkisinden etkilenen siyasi parti grupları harekete geçtiği için yetkililerin olaya müdahalesi de hızlı oldu. Yuva müdürünün de dahil olduğu sekiz kişi görevlerinden uzaklaştırıldı.Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu dün TV'lerde yakınıyordu:"Asla bu işi yapmamaları gereken insanlar bunlar. Ama ne çare ki biz görevlerinden alıyoruz, mahkeme kararı ile tekrar geri geliyorlar!"Acil iki tedbir önerisiMillet artık o koltukların iktidarsızlar tarafından eskitilmesini değil, çare olacak atılımlarla düzeni silkeleyecek cesur siyasetçiler tarafından değerlendirilmesini bekliyor.Bunu başaramadığı noktada istifa ederek şerefli bir fedakârlık gösterecek yeni tür siyasetçileri özlüyor.Nimet Çubukçu istifa ermeyecek, biliyoruz. Çünkü o kültürel iklimin uzağındayız. Ama hiç değilse şunları hemen yaparak kalışının bir işe yaramasını sağlayabilir:Yuvalar, bugünden tezi yok kamera ile merkezi gözetim altına alınmalı. Bakım işleri de özel bir yasa çıkarılarak uzman personele devredilmeli. Çocukların okul öncesi eğitimi konusunda yüksek öğrenim görmüş binlerce genç var ve iş bekliyor.Çocuklar konusunda çok konuşmamız, çok çalışmamız gerekiyor.Yuvadaki çocukları, sevgisiz tarlaların nefret çiçekleri haline getiren çirkinlikleri görüntüleyerek bizi ayağa kaldıran başarıyı selâmlıyoruz.Olay karşısında halkın gösterdiği büyük tepkiyi de önemsiyoruz.Çünkü bu hassasiyet kimsesiz çocukları kimsesiz kalmaktan koruyacak başlangıcı yaratabilir!

Devamını Oku

Adam ve bayram

25 Ekim 2005

Başbakanın devirdiği çamın büyüklüğü, güven duygusunu kaybettiğini gösteriyor.Üniversite camiasını karşısına almaktan kaynaklanan sinir bozukluğunu da tabii..Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Cumhurbaşkanı' nın vereceği geleneksel resepsiyona 67 üniversitenin rektörleri de eşleriyle birlikte davet edildiler.Bu ilk kez oluyor.Cumhurbaşkanı Sezer'in vermek istediği mesaj belli. Ama gazeteciler, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü'nün tutuklanmasıyla tırmanan gerilim sürecinde Çankaya'daki resepsiyonun davetli listesini rektörlerle genişleten tercihin anlamını buna rağmen Başbakan'a sormuşlardır.Başbakan Erdoğan da hoşnutsuzluğunu formüle edemeyip, altından kalkmakta zorluk çekeceği sözler sarfetmiştir:"Bu sorunun muhatabı değilim. Soruyu muhatabına sorarsanız iyi olur. ikincisi de adama derler ki, bayram değil, seyran değil..."Bayramın tarifiBurada "adam" Cumhurbaşkanı Sezer oluyor."Bayram değil, seyran değil" dediği de 29 Ekim!29 Ekim, değil gerçekleştiği çağın, günümüz siyasetçilerinin bile hayaline sığmayacak bir doğuşun, devrimin, mucizenin yıldönümüdür. Eğer 29 Ekim bayram değilse, dünyada bayram olarak kutlanmayı hak edecek bir gün veya olay bulamazsınız!Biz Başbakan'ın bu sözleri bir sinirlilik hali içinde ağzından kaçırdığını düşünüyoruz. Ayrıca gerçekten öyle düşünen bir siyasetçi dahi olsa, milletin ezici çoğunluğunun duruşuna bakar ve böyle bir tedbirsizliğe sürüklenmez.Kaldı ki Tayyip Erdoğan iktidarını ve oturduğu makamı, vaktiyle ilkelerine karşı çıktığı Cumhuriyet'e borçludur. Kendisi de bunun farkındadır.Sadakat şüphesiCHP lideri Baykal dün şöyle diyordu:"Anıtkabir'de sap gibi duracaksınız diyenler bugün Atatürk'ün önünde saygıyla başlarını eğmek durumunda kalmışlardır. Cumhuriyet'e karşı büyük siyasi mücadele içinden geçip iktidara gelenler bugün Cumhuriyet'in ilkelerini içerde, dışarda savunma mecburiyeti içindeler.."Acaba neden?Sebep sadece değişimin ve gerçeği kavramanın fazileti değildir.. Toplum da bunu bekliyor. AKP Cumhuriyete sadakat konusunda şüphe uyandıran yollarda gezinmekten vazgeçmezse seçmen tabanını genişletmek bir yana, yüzde 34 oyun yansını bile alamaz.Tayyip Erdoğan, Atatürk ve Cumhuriyet konularındaki kabullerinin artık inanç temelli bir tercih değişikliğine dayandığına ikna etmelidir halkı.Aksi halde ve hele böyle çam devirmeye devam ederse işi zorlaşır!

Devamını Oku

Yükselen kent

24 Ekim 2005

Belediyenin Dubai sermayesi ile kurduğu ortaklığın ilk projesi açıklandı: Dubai Towers İstanbul..İstanbul siluetine üç yıl sonra Avrupa'nın en yüksek gökdelenini ekleyecek olan proje, Büyükşehir Belediyesi ile Dubai International Properties şirketinin kurdukları 5 milyar dolarlık gayrimenkul yatırım ortaklığının ilk işi oluyor.Benzer yapılar İstanbul'da zaten var ve yenileri de kuruluyor.Ama asıl heyecan verici fark Dubai şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı Gergawi'nin ifade ettiği vizyondur:"Amacımız İstanbul'u pazarlamaktır. İstanbul'u bölgenin finans merkezi yapacak uluslararası firmaları bu kente getirmektir.."Erken kavuşmak..Dubai International Properties'i salt Arap sermayesi bakışı ile değerlendirmek gerçekçi değildir. Bu şirket, uluslararası kriterlere sahip bir yatırımcıdır.Turizm ve teknoloji alanında uzmanlaşmış, gelişme alanları konusunda uzak görüşlülüğü kanıtlanmış bir dünya şirketidir.Yani Türkiye'ye yalnız para değil, çalıştırdığı yetenekli ve yaratıcı beyin gücü ile yeni standartlar da getirecektir. Bu yatırımlar, İstanbul'un küresel merkez kimliğinden kaynaklanacak olan kazanımlarına daha erken kavuşmak olanağını getirecektir.Öyle bir imkânı borç bularak zorlayabilirdik. Halbuki şimdi yabancı yatırımcı Türkiye'ye borç getirmiyor, parasını getiriyor.Kısa dönemde devreye sokulacak olan yatırımların ekonomik sonuçları hem üretime, hem istihdama derhal yansıyacaktır.Sormadan söyle!İstanbul Belediyesi'nin alt yapı yatırımlarına tahsis edeceği kaynaklan bu ortaklık büyüttüğü gibi o amaç için kullanmaya mecbur da edecektir.İki ay önce kaybettiğimiz ünlü mimar Yılmaz Sanlı hep "Gökdelen yapmadan önce yerdelen yapmak gerekir" derdi.Gökdelenleri yoğunlaşan bölgenin ihmal edilen alt yapısını, başta metro olmak üzere hızlandırmak belediyenin önceliği olmalıdır.Bir kentin geleceğini keşfetmek ve onu cevher gibi işlemek, toplum önderlerinin başarısıdır.Ama başarıyı sonuna götürmenin şartı, hem ortakla ve hem de kamuoyu ile ilişkileri, namusundan kimsenin şüpheye düşmeyeceği bir açıklık içinde yürütmektir.Belediye yöneticileri, kent arsalarını değerlendirirken kamunun haklarını en iyi biçimde koruduklarını göstermeyi görev bilmelidir.Bu görev sorulmadan, istenmeden düzenli olarak yerine getirilirse her şey yolunda gider.

Devamını Oku