Referandum, bilimsel gerçekleri inkâr eden, önermeleri reddeden bir inat üstünde yapılıyor.Elmalarla armutların aynı sepete konulup sayılmasından daha aşırı bir yanlış var bizim referandumda.Elma ile armut hiç değilse iki meyvedir; bizim yapacağımız Evet ve Hayır seçiminde karpuzla şişe açacağı, araya sokuşturulmuş siyah zeytin, peynir, süpürge gibi şeyler aynı paketin içinde toptan kabulümüze sunulmaktadır.İktidar çevrelerinin sıkıştıkları zaman referans gösterdikleri AB’nin hukuk normu üreten merkezleri aylar öncesinden “Böyle referandum olmaz” diye bağırdıkları halde “milli irade öyle buyuruyor” dendiği için söylenenlere kimse kulak asmamıştır.Bu istismarcı bir kolaycılıktır.Süsler seçim hilesiOysa dürüst bir tartışma zemini mevcut olsa halk iktidarın gerçek niyetini öğrenirdi. Bizde kalabalıklar sadece kendi liderlerini dinliyor.O nedenle kolay kandırılıyor.Yargıyı ele geçirmeye çalışan iktidarın referandum paketinde asıl niyetini gizleyen süsler kullanması bundandır!..Mesela... Pakette devletin “her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyacağı”na dair hüküm var.Devletin bugün böyle bir yükümlülüğü yok mu?Var... Bu yükümlülüğü Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi getiriyor. Üstelik bu uluslararası sözleşme, Anayasa hükmü gücünde iç hukuk kuralı haline gelmiştir.Yani bu maddenin getireceği bir yenilik olmayacaktır. Amaç sadece iktidarın Anayasa Mahkemesi’ni ve HSYK’yı ele geçirme kastını milletin gözünden kaçırmaktır.Yani “Hayır” çıkarsa çocuklara kötü muamele meşru hale gelmeyecektir.Pakette bir sürü tuzak var böyle. Ama konu artık iktidarla ilgili bir güven oylaması haline dönüştüğü için bu cinlikleri teşhir etmenin yararı olmuyor.Dengeyi ne değiştirir?Keşke referandum kendi mantığı içinde tartışılabilseydi. O takdirde Hayır çıkması ihtimali daha fazla yükselirdi.Çünkü yargısı siyasi iktidar tarafından zaptedilmiş bir ülkenin dikta zalimliğine mahkûm olacağını halka anlatmak o zaman daha kolay olurdu.Halbuki şu anda saflaşmayı siyasi kutuplaşmalar belirlediği için Evet ile Hayır dengesi neredeyse atbaşı gitmektedir.Bağımsız araştırmacıları tahmin yaparken önce bu durum zora sokuyor. Üstüne bir de korktukları için “Hayır” oyu kullanacaklarını saklayanlar ve çevrelerinde ayıplanacakları endişesi ile “Evet” oyu vereceğini gizleyenler sorunu ekleniyor.Ne kadar üzücü bir durum değil mi?Çünkü demokratik sistem zaten yıllardır ateş altında tahrip edilmiş; rejimin temel kurumları umutsuz bir direniş sürdürmektedir.12 Eylül’de demokrasinin yaralı güçleri ya yeni bir dirilme fırsatı ele geçirecek veya son darbeyi yiyecektir.Ve bu sonucu dürüst bir demokratik tartışma belirlemeyecektir.Kaderimizin en sonunda korku oyları ve ayıp oyların yarışına kilitlenmiş olması ne kadar acı?Korkanlara cesaret dileriz. Ayıplanma endişesi taşıyanlara gelince.. İnşallah onlar da kendilerinden utanırlar!
Darbe virüsünün aktif olduğu yıllarda İspanya Kralı Carlos’un askerlere yönelik bir mesajını hatırlıyorum.Bize de çok uyduğunu düşünerek daha sonra o mesajı kendimize uyarlamıştım:“Ordusuz hürriyet, hürriyetsiz bir Türkiye olamaz.”Nitekim bakın; ordu her türlü psikolojik silâh kullanılarak yıpratılıp zayıflatıldıkça bedelini hürriyetlerimizden ödüyoruz.Genelkurmay Başkanlarının devir teslim törenindeki konuşmalarını dinlerken İspanya Kralı Carlos’un askerleri sivil otoriteye itaat etmeye çağıran ve böyle bir orduya sahip olmanın sağlayacağı zenginliğin değerini yücelten tarihi sözleri neden aklıma geldi?Çünkü askeri darbe bahanesiyle daraltılan özgürlükler ve kaybolan adalet büyük bir sorun olarak önümüzde duruyor. Çözüm umudu da doğmuyor.. Tesadüf olamaz...Bazı çevrelerin uyandırdığı darbe vehimleri gerçek değildir. Hedefine ulaşmış amaç ise TSK’yı suçluluk baskısı altında bunaltarak fizik ve moral gücünü aşağıya çekmektir.Nitekim asker zayıfladıkça, demokratik rejimin temel ayaklarını budayan eylemler cüret kazanmıştır.Yüksek yargıyı ele geçirmeye ve yargı bağımsızlığına son vererek güçler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırmaya yönelik Anayasa değişiklikleri ile TSK’ya karşı açılan psikolojik harbin aynı zamana denk gelmesi rastlantı olamaz.Eski ve yeni Genelkurmay Başkanları Başbuğ ve Koşaner törendeki konuşmalarında sivil otoriteye saygılı iki komutan olarak siyasi iktidardan hukuk devletinin korunması talebinde bulunmuşlardır.Orgeneral Başbuğ’un dikkate değer bir sitemi var:“Çağdaş toplumlarda askerler sivil otoriteye profesyonel tavsiyeler yaparlarken şu anlayışa sahiptirler; Yaptıkları tavsiye ve teklif dinlenecek ve değer verilecektir.”Bu sözler hayal kırıklığı ifade ediyor. Acaba iktidar Koşaner’in görev döneminde Başbuğ’un geçirdiği kötü tecrübeyi değerlendirerek askerden gelen önerilere değere verecek midir? Vermeli..Eğer özgürlükleri daraltmanın yolu ülkenin silâhlı kuvvetlerini yıpratmaktan geçiyorsa doğal olarak en ağır haksızlıklara askerler hedef olacaktır. Bizde olan da odur!Eksiğimiz adalet!İktidar, muhalefete tahammülsüz baskı rejimlerinin cehennemine Türkiye’yi sürükleme kastına sahip değilse, TSK’daki bu nöbet değişimini bir milât saymalıdır.Hukuk devletini ayağa kaldırmak için Orgeneral Başbuğ’un sıraladığı tavsiyeler, yitirilen pek çok değeri, başta itibarlar ve güven duygusu olmak üzere geri kazandırabilir.Türkiye’nin şu andaki en büyük eksiği ve en acil ihtiyacı adalettir. Orgeneral Başbuğ, masumiyet karinesine ve adil yargılanma hakkına azami özen gösterilmesini isterken, cezaya dönüştürülen uzun tutuklamalara, gizli tanık ifadelerine itiraz ederken ve özel mahkemelerin ele alınmasını talep ederken gadre uğramış bir camianın temsilcisi olarak hükümete değerli bir danışmanlık da yapmıştır.Yeni komutanın yolun başında beklediği yardım da budur.İstenen şey, yargının siyasi müdahalelerden uzak kalması ile sağlanabilir.Yargıyı tümüyle zaptedebilmek için referanduma alabildiğine asılan iktidardan böyle bir sağduyu bekleyebilir miyiz? Zor tabii...Daha anlamlı, daha garantili çözüm, 12 Eylül’de hayırlı bir sonuç almaktır!
Öcalan yakalandığında herkes onun idam edileceğini bekliyordu. Kendisi bile...Paketlenmiş halde Türkiye’ye getirilirken “devlete hizmet etmeye hazır” olduğunu söylemesi, umutsuzca bir yatırımdı.Ama AB’den esen rüzgârların da etkisiyle o gün için mucize sayılacak bir değişim gerçekleşti ve idam cezası kaldırıldı. Bu değişimin bebek katilini de kurtaracak şekilde gerçekleşmesinin önemli sebeplerinden biri şuydu:“Öcalan’ın ölüsü dirisinden daha tehlikeli olabilir. Elimizin altında olması, devlete onun yardımı ile terör örgütünü kontrol etme imkânını kazandırabilir. Öldürmeyelim, kullanalım...”Bugün durum nedir?Devletin askıya alınmış infaz kararını gerektiği takdirde raftan indirerek uygulama imkânı elinden uçtu gitti ama İmralı’daki mahkûmun, devleti, milleti tehdit etme, hatta masum insanları öldürme imkânı yerinde duruyor.Hatta gün geçtikçe gücü, etkisi artıyor.Nereden nereye geldik?Her hafta avukatları aracılığı ile kendine göre “ulusa sesleniş” tarzı mesajlar veren terör lideri, bu şekilde hem kamuoyunu etkiliyor, hem de örgütünü ve etkilediği kitleyi yönetiyor.Bu benzersiz durumun önlenememesi, içeride ve dışarıda Öcalan’a gitgide belirginleşen bir siyasi kimlik inşa ediyor.Bu görüşmeler neredeyse hak sayılmaya başlamıştır. Artık hiçbir hükümet kolay kolay bu imtiyazı ondan geri alamaz.Örgütün iletişim kanalı olan haber ajansı, devlet-PKK görüşmeleri konusunda miting meydanlarına taşan tartışmalar hakkında Öcalan’ın görüşlerini dün dünyaya duyurdu.Görüşmeyi kimlerin yaptığının önemi olmadığını söyledikten sonra “Devlet sıfatıyla görüşüyorlar” dedi.Demokratik bir anayasa için, ellerini çabuk tutmalarını istediği aydınları, sivil toplum örgütlerini, yazar ve gazetecileri göreve çağırdıktan sonra “yoksa” diye başlayıp tehditlerini sıraladı:“Bu olmazsa, yeni bir çatışma dönemi başlar. Kent merkezlerine de sıçrar. Bunun zemini var, iki halk karşı karşıya gelir, onlarca yüzlerce kişinin ölümüne yol açabilir. Tehlike büyüktür..”Öcalan yalnız devleti, milleti tehdit etmekle kalmadı. Kürtçü siyaseti tanzim ederken “ileri gidenleri hizaya” getirecek uyarılar da yaptı.BDP’nin boykot çağrısına karşı çıkan Diyarbakır esnaf ve sanatkâr temsilcileri, dün Öcalan’dan “ağabey azarı” işitmemişlerdir, azılı bir teröristin tehdidine hedef olmuşlardır.Devlet kötü pazarlıkçıÖcalan bu saldırıyı ulu orta yapmıştır. Devlet ömür boyu hapse hükümlü bir terör liderinin bu cüretini sineye çekemez.Öyle bir durumda devletin Öcalan kaynaklı tehditlerden korktuğu inancı yayılır. Bu durum, teröre karşı kanıyla, canıyla mücadele veren askeri de olumsuz etkiler.Devletin hapisteki bir terör lideri ile terörü bitirmek için diyalog kurması doğaldır. Zaten dünyadaki başarıları da bu yöntem getirmiştir.Ama 40 bin vatandaşını öldüren bir katile bu kadar taviz veren bir devlet hiç görülmemiştir.Bu kafa terörü bitiremez, sorunu daha karmaşık hale getirerek azdırır.Nitekim 10 yıl önce “dilimizi konuşalım” talebini tartışırken bugün “demokratik özerklik” kelime oyunu ile Kürdistan konuşuyoruz!Terör şantajından ne kadar çok korkarsak, terör o kadar yoğun kullanılacaktır.Terörün almaya doymadığını, doymayacağını inşallah her şeyi kaybetmeden önce anlarız!
Bütün yıkımlar kötü değildir. Yaratıcı yıkım diye bir kavram var; Avcı’nın kitabı hayırlı bir başlangıç olabilir!İstihbarat alanlarında haklı bir üne sahip polis şefi Hanefi Avcı, olay kitabı konusunda dün NTV’ye uzun bir mülâkat verdi.“Haliç’te Yaşayan Simonlar. Dün Devlet, Bugün Cemaat” adını koyduğu kitabı ile hem ülkeyi sarsan, hem de gaflet ve dalâlet uykusuna dalanları tokat gibi teşhisler ve iddialarla âdeta zıplatan Hanefi Avcı, kendisini harekete geçiren sebep konusunda şunu söyledi:“28 Şubat’ta muhafazakâr kesim mağdurdu, mağdur oldu. Militarist güçler onlara zulmediyordu, ben o tarihte buna karşı çıktım. Bugün muhafazakâr kesim hâkim güç durumuna geldi. Şimdi onlar zulmediyor. Bugün de buna karşı çıkıyorum.”Avcı’nın kişiliği ve meslek geçmişi hakkında bilgisi olanlar, gücünü adaletle kullanan kutsanmışlara özgü bu tavrı ona yakıştırırlar.Cemaate düşman değilAvcı kitabın özel olarak kimseyi hedef almadığını, yolsuzlukla mücadeledeki yetersizliği, terörle mücadeledeki zaafları ortaya koyduğunu ve nihayet kamudaki cemaat örgütlenmesinin devletin geleceği açısından doğuracağı tehlikeleri anlattığını belirtti.Ünlü polis şefi gerçekten de bunu başarmış. Hanefi Avcı, Gülen cemaatine uzak ve hasım bir kişi değil. Nitekim cemaatin okul hizmetlerine karşı olmadığını söyledi.Peki karşı çıktığı ne?“Ben onların polis içine girerek suç soruşturmalarına karışmasına itiraz ediyorum. Polisin, adliyenin içine girerek bir yere varamazlar...”Avcı, elde ettiği bilgileri İçişleri Bakanı ile Emniyet Genel Müdürü’ne aktardığı gibi cemaatin ileri gelenlerinden sayılacak kişilere de anlattığını açıklarken şöyle dedi:“Dedim ki, bugün polis, asker içinde cemaatin yaptığı olaylar var. Bir takım iftiralar var. Kitapta yazdıklarımı anlattım onlara. Bunların hata olduğunu, devlete, millete, hatta kendilerine zararı olduğunu söyledim. Size tavır alacağım dedim...”Görmeyenler utanmalıİyi ki tümü “standart Türk yöneticisi refleksi” ile davranıp Avcı’yı ciddiye almamışlar ve kitabın yayınlanmasına, içindeki dehşet verici gidişin ortalığa saçılıp dökülmesine vesile olmuşlar.Hanefi Avcı mesleğe henüz girdiği gençlik çağında çok kutsadığı devletin zaman içinde kutsal olmadığını gördüğünü söylerken çok etkileyiciydi.Yazdığı rezaletlerin tek tanığı Hanefi Avcı değildir.Bu rezaletlere eylemi ile doğrudan, suskunluğu ile dolaylı olarak ortak olan yüzlerce “büyük adam” vardır. Onların utanç verici eyyamcılığı, Hanefi Avcı’ya ima yoluyla Ergenekoncu boyası püskürtülerek dikkatlerden kaçırılamaz.Kendisinin de açıkça söylediği gibi o Ergenekon’un dibine kadar deşilmesini, suçlu varsa ortaya çıkmasını istiyor ama bunun bedelini iftiraya uğrayan masum insanların ödememesi gerektiğini savunuyor.Suçlular ve işbirlikçiler önce saklanacak, sonra karşı saldırıya geçeceklerdir.Onları merak edenlere pratik bir yol önermek gerekirse, erkek berberlerine baksınlar Ankara’nın.Son birkaç gündür sakal tıraşına gelmeye başlayanların çoğu muhtemel suçlulardır.Çoğu sabah aynada kendi yüzlerine bakmaya tahammül edemedikleri için sakallarını berberde kestirmeyi seçmiş olabilirler!
Türkiye’nin bütün sorunları üst üste yığıldı ve 12 Eylül’deki referandum teferruat katına iniverdi.Çok yanlış bir şey bu.Anayasa düzenlemeleri halktan onay alırsa ülkenin nasıl bir cehenneme döneceğini millete anlatamaz ve referandumu “hayırlı” bir sonuca bağlayamazsak, Cumhuriyet döneminin en büyük talihsizliğini yaşarız.Yargısı yürütme organı tarafından kontrol altına alınmış bir ülkede adalet de olmaz, demokrasi de...Yalanlarla dolu bir kampanya yürütüyor iktidar partisi.Yargı operasyonu dışındaki maddeler için halka gitmeye hiç gerek yoktu.Muhalefet işin başında “Yargıyı vesayet altına sokacak değişiklik taleplerinizi ayırın paketten, sadece yargı ile ilgili maddeleri halka soralım. Bu işi dürüst ve namuslu bir şekilde bitirelim” dedi.Göktaşı gibi düşen sorunlarİktidarın bu öneriyi neden kabul etmediği şimdi daha iyi anlaşılıyor. Çünkü acı ilâcı şekerle kaplamadan yutturmak imkânsız!AKP biliyordu ki referandum sadece yüksek yargıyı zaptetmeye yönelik amacıyla sınırlı kalsa sandıktan EVET çıkarmak asla mümkün olmaz.Herkesin gizli gizli dinlendiği, bütün mahkemelerin Silivri’dekilere benzediği bir ülkede kim yaşamak ister? Bu insanlar mazoşist mi?Gündeme büyük birer göktaşı gibi düşen sorunlar var.İşte Kürt milliyetçiliğine oynayan örgütler, topluluklar yüzlerini İmralı’ya döndüler, “Demokratik Özerlik” başlığı altında açıkladıkları taleplerle bağımsız Kürt devletinin işaret fişeğini attılar.Öcalan ve destekçileri bu cesareti, PKK’nın tek yanlı ateşkesinin uyandırdığını düşündükleri memnuniyetten aldılar.Ateşkesin devletle Öcalan arasında yapılan pazarlığın ürünü olduğuna dair algı, muhalefetin heba edemeyeceği bir “gol şansı”dır. Nitekim DP Genel Başkanı Cindoruk bile “Referandumda evet demek, Öcalan’a evet anlamına gelir” demeye başladı.Anlaşılıyor ki, ateşkesin referandumda iktidara getireceği oyların daha fazlasını AKP iktidarının bu uğurda katlandığı fedakârlığın büyüklüğü alıp götürecektir.Başbakan ve arkadaşları umutsuzca “Biz görüşmedik. Hükümet taraf değildir diyaloğa. Devletin çeşitli kurumları, istihbarat örgütleri var” diye savunma yaparak kurtulmaya çalışıyorlar.Ama insanlar AKP’nin hükümet olarak “milli irade” adına devletin tüm kurumlarını, bağımsız olması gereken yargıyı bile ayırmadan sahiplendiğini unutmuyorlar işte!Hayırlar az farkla öndeBağımsız kamuoyu araştırma şirketlerinin son tespitleri referandumda dengenin “hayır”dan yana kırılmaya başladığını gösteriyor.Şimdi gündeme bir de “Avcı bombası” düştü. Hiç şüphesiz Avcı’nın kitabında yer alan sarsıcı iddialar da iktidarı zora sokacak ve Evet cephesinde hasar yaratacaktır.Çünkü bu ülkenin muhafazakâr insanlarının AKP’ye sempatileri vardır ama bu inançlı kitle cumhuriyetin kurumlarını tarikatlara, cemaatlere teslim eden, değerlerini din simsarlarına çiğneten bir anlayışı desteklemeye devam etmez.Bu tip insanlara demokrasi değerlerinin emanet edilemeyeceğini iyi bilir.Siyasi liderlere, miting meydanlarında sadece referanduma konu olan düzenlemeleri konuşmaları için çağrı yapmak istiyorum ama biliyorum ki hiç faydası olmaz. İster istemez cadı kazanından tombala çekeceğiz.Tanrı aklımızı korusun, hayırlı bir son ihsan etsin. Amin!
Kılıçdaroğlu Başbakan Erdoğan’ı en hassas yerinden yakaladı. Onu TV’de tartışmaya davet etti.Amerika’da başkan adayları TV’lerin canlı yayınladıkları münazaralar yaparlar her seçim öncesi. Hem de bir-iki değil üç kez.Eskiden bizde de olurdu ama Erdoğan, 8 yıl önce Baykal’ın önünde dokunulmazlıkları kaldırma sözünü verdiği tartışmaya pişman olmalı ki o güzel geleneği yok etti.CHP lideri İstanbul’da şöyle seslendi:“Güçlüysen senin istediğin TV kanalında senin istediğin gazetecilerle birlikte tartışalım. İstersen yalnız anayasayı konuşuruz. Korkmuyorsan çıkarsın karşıma...”Böyle bir meydan okuma karşısında ülkeyi 8 yıldır “tek adam” olarak yöneten lider ne yapardı? Derhal resti görürdü.Hem de “Yalnız anayasayı değil neyi istiyorsan onu konuşalım; korkacak değilim” diyerek... Yakışanı budur değil mi?Ama hayır.. Başbakan çağrıya önceki gece şu karşılığı verdi:“Prim yapmak istiyor. Ben zaten ramazanda dağıtıyorum, ona prim vermeye ne lüzum var? O bunları bıraksın 13 Eylül’de ne olacağını düşünsün. Sandıklardan Evet çıkarsa beyefendinin genel başkanlık macerası ne olacak?”Rekabetin eşit olduğu bir zeminde yarışı göze alamayan bütün “güçlü” kişiler, inandırıcı olmadığını bile bile bahaneler üretirler.Başbakan 8 yıl önce böyle yarışlardan korkmazdı. Çünkü mağdur kredisi ile hesap soran mevkideydi.Oysa şimdi özelleştirmelerden haksız zenginleşmelere, çuvallayan açılım siyasetlerinden bertaraf etme tehditlerine kadar cevabını kolay veremeyeceği soruların muhatabı durumundadır.Kılıçdaroğlu’nu kendisine muhatap almadığını söylemesi kabul edilemez. Padişah rolü oynaması demokrasi fikrinden ne kadar hızla uzaklaştığına yeni kanıt oluşturur.Tartışmayı kabul etmesinin CHP liderine iyilik olacağını ve bu iyiliği yapmayacağını söyleyen Başbakan şunu unutuyor:Kılıçdaroğlu zaten alacağını almıştır. Erdoğan, esirgediği “iyilik”le asıl kendine ve partisine kötülük etmiştir.Unutmamalı; kararsız oylar yönünü bulmak için böyle işaretler bekliyor!Hayra alâmet...Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, tanınmış polis şefi Hanefi Avcı’nın olay yaratan kitabı ile ilgili inceleme başlattı.İncelemeyi, terör ve organize suçlara bakmakla görevli savcılar yürütecek.Rahatlatıcı bir haber bu.Hanefi Avcı’nın kitabı şok yaratıcı iddialar ve gözlemler yansıtıyor.Kitap, okuyanlar üzerinde devletin neredeyse tüm kurumları ile cemaat ve tarikatların işgali altına girdiği ve Cumhuriyet kazanımlarının tümüyle tehlike altında olduğu korkusunu uyandırıyor.Yargının harekete geçmesi bu bakımdan hayra alâmettir.Çünkü kitabın çıkışını izleyen gün duyulan haber, devletin ortaya atılan korkunç iddiaları araştırma iradesini yansıtmıyordu.Bu iddiaları açığa vuran polis şefinden “disiplinsizlik” gerekçesiyle hesap sormayı amaçlıyordu.Şimdi iş doğal akışına girmektedir.Meşru düzene karşı darbe yapılacağına dair en olmadık ihbarları bile değerlendiren uygulamalar devam ederken istihbarat ve kaçakçılık üstüne uzmanlaşmış bir polis müdürünün çoğu delile dayanan iddiaları ortada bırakılamazdı.İncelemenin sonucunu merakla bekliyoruz.Dileğimiz, Silivri’nin aceleciliği de Deniz Feneri’nin uyutucu yavaşlığı da bu incelemeye bulaşmasın!
Kürt sorunu hep kültürel hak ve özgürlük temelinde tartışıldı ama niyet baştan beri başkaydı.İstenen toprak ve egemenlikti.Gerçekçilikten ve içtenlikten yoksun söylemler o yüzden çözüm getirmedi düğüm üstüne düğüm attı.Peki Demokratik Toplum Kongresi’nin kararlarını açıklarken Ahmet Türk’ün sarfettiği sözler, gerçek hedefi gizlemiyor diye alkışlanmalı mı?Hayır; çünkü Türk’ün sözleri de aşırılığı ve dayatmacı özelliği nedeniyle sakattır. Diyaloğu başlatmak önemli ama asıl marifet sürekliliğini sağlamaktır.Bu yaklaşım fazla şans tanımıyor.PKK’nın ateşkesi ile doğan fırsatın kaçırılmaması için sivil toplum kuruluşlarını “devleti ve hükümeti” zorlamaya çağıran Ahmet Türk bakın ne diyor:“Eylemsizliğe yanıt verilmezse bizim bir kez daha eylemsizliği sürdürün çağrısında bulunmaya yüzümüz olmayacaktır!”Hep terör şantajı...PKK ve yandaşları, Habur’da kurulan seyyar mahkeme rezaletinden beri kendilerini zafer kazanmış bir ordu gibi görmeye başladılar.Buna karşılık psikolojik taarruz altında bunaltılan ve yıpratılan TSK’ya ise her şartı kabule mecbur yenik taraf gözüyle bakmaya alıştılar.Çok tehlikeli bir yanılgıdır bu.İyi niyetli Kürt aydınlarının sakınmak zorunda oldukları yanlış, bir “Türk sorunu”nun doğmasına yol açmaktır.Ulus haline gelmiş olan bu halka böyle bir duygu asla verilmemelidir.Bölünme yanlıları, Kürt kökenli vatandaşların çoğunun bu kaynaşmış bütün içinde yaşamaktan vazgeçmek istemediklerini bilmelidirler.Türkiye’de siyaset baştan aşağı tehdit üstüne kuruluyor.İşte Kürtlerin en barışçısı bilinen Ahmet Türk “PKK’nın ateşkesine tatmin edici bir cevap verilmezse biz Öcalan’dan ateşkesin sürmesi için yardım istemeye çekiniriz, utanırız” demeye getiriyor.Sonra şartları sıralıyor ve en başa da İmralı’daki elebaşının müzakereci olması şartını koyuyor.Özerk Kürdistan mı?Bu taleplere, alınan kararların üstündeki başlığa, yani “Demokratik Türkiye, Özerk Kürdistan” önermesine bakarak bir anlam vermek gerekir.Hedefini başlığına koyan bu hamle yerel yönetimde gelişmiş bir özerkliği değil ayrı bir Kürt devletinin kurulma pazarlığına cüretli bir girişi ifade ediyor.Bu durumda diyalog kesilsin, köprüler havaya mı uçurulsun?Elbette hayır.Kürt sorununda konuşarak on yılda nereden nereye gelindiğini unutmamalıyız.Terör şantajından kurtulmanın ve bazı önermelerin tehlikeli kırmızı çizgilere dayandığını anlamanın yolu da konuşmaktır.“Silâh çözüm değil, kan dökerek bir yere varılmıyor..”Bu söz devlet için doğruysa, terör uygulayan bölücü taraf için de doğru olmalıdır. Ülkenin ve milletin birlik ve bütünlüğüne zarar verecek bir sona gidiş görüntüsü oluşmaya devam ederse mesafe kaybederiz, çözüm arayışlarında geriye gideriz.“Bu sorun gayya kuyusu gibi; ne verirsen yutuyor, hiçbir şey almamış gibi yine istiyor” dedirtmemek lâzım halka.Hele anlık siyasi ihtiyaçlar için istismar etmeye hiç kalkmamak lâzım.Sorunu referandumda EVET için sömürmenin teröre yataklık etmekten farkı yoktur.
Referandumda “Hayır” diyeceğini söyleyen sendikacının memurlara toplu sözleşme istemesi çelişki mi?Ya da şöyle sorayım:O sendikacının tutarlı olmak için mutlaka “Evet” cephesinde yer alması mı gerekir?Memurlarla toplu görüşmeyi yürüten Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’nın dediklerine bakarsanız, sendikaların ve sendikacıların başka seçenekleri yok.Yani paket içinde yer alan “memurlara toplu sözleşme” hakkı isteyenlerin, öteki maddeler ne getiriyor, ne götürüyor bakmadan “Evet” demeleri gerekiyor.Demokrasi ahlâkı ve duyarlılığı tabii ki sendikacıların duruşunu doğru sayıyor.Çünkü bir zümre, sınıf veya cemaatin özel menfaat kaygısı ile bütününe bakmadan anayasa paketini desteklemesi, egoistliktir.Zaten birbiriyle ilgisi olmayan düzenlemeleri “hap” yaparak referandum yoluyla bir kerede halka yutturmak, iktidara bu nedenle cazip görünmüştür.Yani insan zaafına dayalı bir av macerası ile karşı karşıyayız...Halk balık mıdır?“Balık yemi görür, iğneyi görmez“ önermesi bu referandumun ilhamını oluşturmuştur.Çocuklara, kadınlara, özürlülere, şehit yakınlarına, gazilere pozitif ayrımcılık, özel yaşamla ilgili bazı haklar, memurlara toplu sözleşme, kamu denetçiliği gibi tatlı yemler, yüksek yargının iki kurumunu iktidar hegemonyasına sokacak iğneye takılmıştır.İktidar sözcüleri ve medyadan seslenen cazgırlar yemin lezzetini methederek zokaya atlaması için halkı tahrik etmektedir.Araştırmalar 12 Eylül’de halkın en çok yüzde 10’unun bilinçli olarak oy kullanacağını, geri kalanların lideri ne diyorsa onu yapacağını ortaya koyuyor.İşte bu nedenle sendikacıların memura toplu sözleşme hakkını savundukları halde referandumda “Hayır” oyu kullanmaya kendilerini mecbur hissetmelerini saygıyla karşılamak gerekir.Çünkü onlar Anayasa Mahkemesi’nin yeni hali ile laik demokratik rejimi, sınır tanımayan iktidarlar karşısında koruyamayacağını görmüş olmalıdırlar.Evet kazanırsa HSYK ve Anayasa Mahkemesi iktidar güdümüne girecektir.Gerektiğinde Yüce Divan görevi yapacak olan Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri yargılayacakları kişiler tarafından seçilecektir.Evet’ten sonra tufanBu iktidarın savunduğu hukuk, yargı ve adalet gibi kavramlar, Silivri’de ve HSYK krizlerinde kendini bol bol gösterdi.Düşünün, bunlar AKP’nin “millet iradesi”ni tam kullanamamaktan şikâyet ettiği bir dönemde yaşananlardı.Bu engeli aştıkları takdirde nelerle karşılaşacağız?O gün geldiğinde olacaklardan kimsenin şikâyet etmeye hakkı olmayacaktır.Başbakan, iğnenin etrafındaki iştah açıcı yemleri göstererek Hayır tabanından seçmen ayartmaya çalışıyor.Dünkü mitingte yine yaptı bunu.Yapsın, ama CHP ve MHP liderleri de ilham alsınlar Başbakan’ın taktiğinden.Çünkü paketin içeriğini bilmeden liderine bakarak sandığa gidecek AKP seçmenleri öteki partilerden daha az değildir.O insanlara pek alâ bu gidişin iyiye gidiş olmadığı anlatılabilir. Hatta bu insanlar “Hayır” oyu kullanarak kendi partileri ile liderlerine “Hayırlı bir hizmet” yapacakları konusunda ikna edilebilir.Ve bu, halkı balık yerine koymaktan daha dürüst bir yaklaşım olur.Yargı düzenlemeleri, demokratik hukuk devletine sehpa kurmaktır! Yağlı ip yerine ipek fular kullanılıyor diye idama destek olunur mu?