Sadece pazarları yıkanılırdı...

8 Mayıs 2007

“Yıkanmıyorum çünkü tenimin kokusu çok güzel” demiş. Şu, Karayip Korsanları’ndaki kadın. Keira Knightley. Laf güzel, meali kötü.“Tenimin kokusu” falan diyor, yani bir seksapel var. Var da, bir de yıkansaydı... Tam süper olacaktı! Yıkanmıyormuş. Marifet sanki. Ben de yıkanmaktan bu kadar korkmanın bize özgü bir fobi olduğunu düşünürdüm. Ne de olsa eski alışkanlık. Yıkanmama alışkanlığı...Öyleydi ya, eskiden... Sadece pazar günleri yıkanılırdı. Niyeyse? Hiiç, “O zamanlar su yoktu, kesintiler olurdu” falan demeyin. Vardı. Su da vardı, şampuan da, sabun da... Hiiç, “O zamanlar odunlu termosifonlar vardı, zor oluyordu” da demeyin. Nesi zor olacak? Yapacak daha mühim işiniz mi vardı? Yooo... Ki, o zamanlar bu kadar dizi mizi de yoktu.TALK PUDRASI DÖKÜLÜRDÜ SAÇLARAYahu, bilen bilir; kızlar saçlarının sadece kakül kısımlarını yıkarlardı. Oraya fön, böyle şapka gibi... At kuyruğu yap, o moher örgülü saç bağlarıyla çık sokağa...Daha da kötüsü var; talk purdası dökülürdü saçlara... İğrenç. Dipleri beyaz beyaz olurdu. Yazarken bile, utansam mı gülsem mi şaşırdım. Ne olur tamamını yıkasan? Ölür müsün? Ama böyle ölümüne bir direniş vardı. Şuursuz bir hal. Hiçbir mazeret bulunamayacak bir durumdur o. Ama öyleydi. İşte sırf bu yüzden çoğu kişi pazar günlerini sevmez. Tek tatil gününü sevmeyen bir toplum olabilir mi? Niye? Yıkanacak çünkü... Şuur altında bu var.Aynı zamanda evde çamaşır yıkanacak, camlar buğulu... Hadi bakalım, sorun annelerinize, “Neden pazar günü çamaşır yıkıyordun?” diye... Yok canım, çoğu da ev kadınıydı... “Kocan ve çocuklarının evdeki tek günleri, sen niye çamaşır yıkıyon?” Niye bizi pazar günlerinden nefret ettiriyon?OLMADI, ÇAY DEMLERİZSonraları kimimiz her gün duş almayı öğrendik, kimimiz en fazlasından 2, bilemedin 3 güne çıkarabildi. Onu da, söylene söylene ha! Bazıları için de yıkanmak sadece cinsellikle sınırlı kaldı. Sadece sevişince yıkananlar... O da, öncesinde değil ha, sonrasında... Mecburen... Fıkradaki gibi, bunu yazmış mıydım daha önce? Hatırlamadım ama olsun, ikincinin günahı olmaz... Hani adamda tık yokmuş; günler, haftalar, aylar boyunca... Ama bir gün ansızın adam işteyken hareket başlamış. Adam hemen telefona sarılmış:“Hanım, hemen ocağa su koy, geliyorum. Oldu, oldu. Olmadı çay demleriz.” Zaten onların, yani sadece o zaman yıkananların cinsel hayatları gitgide tükenir.Tamam, herkesinki tükeniyor ama bunlarınki büyük bir hızla biter. Pazar gününe geri dönerler. Ha bire çay içerler.Her iş yerinde en az bir “kokan” vardır ya, işte onlardandır. Ama böylesine, yıkanmamasını seksapele çevirenine de ilk defa rastlıyorum. Teninin kokusu güzelmiş! Hadi oradan sen de... Sanki biz kedi çişi gibi kokuyoruz. Bu kadar iğrençlik yeter. Sözlerime güzel bir hikâyeyle son vermek isterim! Okumuş muydum, biri mi söylemişti hatırlamıyorum; bir kadın tarifini... Onu uzaktan gördüğünde bile mis gibi koktuğunu hissedeceksin...”

Devamını Oku

Senden iyisini bulduysa...

7 Mayıs 2007

Konu ex’lerden açılmışken...Dün de ex muhabbeti yaptık ya, hani şu Demi Moore’ları çekiştirdik...“Yok efendim üçü bir arada olur muymuş, yok ayıp mıymış, yok ne varmış bunda” diye...O bakımdan hazır konu ex’lerden açılmışken diyorum, biraz daha girelim içeri... Bir de, “sen mutlu ol” sendromu var ya, onu irdeleyelim.Sinir olduğum bir laf bu da, “irdeleyelim...” Neyi irdeliyon lan? İrde ne? Sorunun daha da kötüsü var; irde kim? Ya, bak irdellettirme şimdi kendini bana... İrdelesen n’olur? Ne yazar yani? Hadi irdele. Gel, irdele bakalım... İrdelemeyen adi!(Biri bana “dur” desin.)Şimdi bu “onun mutlu olmasını isterim” durumu var ya... Yani ayrılmışsın ve ona mutluluklar diliyorsun.İşte bu durum.Normal mi yani?Söylersin de, bunu gerçekten ister misin?“EVET DİYEN VARSA”Toparlayayım: Ayrıldığın kişi için gerçekten böyle iyi niyetler besler misin? Beslenir mi?Şimdi ben size ağzınızdan çıkanı kulağınızın duyması için o cümlenin mealini yazayım. Diyorsunuz ki: “Hayatım biz ayrıldık ama ben isterim ki, artık sen benden daha iyi anlaşabileceğin, güzel/yakışıklı, hoş, mümkünse maddi durumu iyi, tatlı mı tatlı biriyle mutlu ol.” Unutmadım, merak etmeyin, onu sona sakladım; “Üstelik de muhteşem, hiç bitmeyen tutkulu bir cinselliğiniz olsun.” Bu dilekleri önem sırasına göre yazmadım ama öyle bir şey yapacak olsam...Erkekler için, sondan başlardım.Düşünsenize, ondan sonra daha “iyi” biriyle... “İyi”den kastım, yok söyleyemeyeceğim. Söylesem mi acaba? Yani daha büyük, daha büyük idealleri falan olan biriyle... Bir erkeği, kendisinden sonra gelen her adam etkiler. Şöyle olmuş böyle olmuş bozulur, içine sindiremez ama yatakta daha iyi olması onu dağıtır...Ne diyordum, yine nerelere geldim.Evet ben iddia ediyorum:Ayrıldığın kişiye işinde başarılar dilersin, başkasıyla da olsun istersin ya da senin için fark etmez, en iyi ihtimalle neşeli olmasını istersin. O KIVAMI KAÇIRMAYACAKBir insanın başına gelebilecek en iyi ex, durmadan eş değiştirendir. Bir türlü daha iyisini bulamayan...Daha fazlasını dilememek için ille de hâlâ ona âşık olman gerekmez ki...Hatta verseler, almazsın.Ama o kadar. O kadar da mutlu olsun istemezsin. Bunun kıvamı şöyle tarif edilebilir: Mutsuz olmasın. O kıvamı kaçırmayacak.Olmaz yani... Her şey bir yere kadar...Nereye kadar? Senden daha iyi durumda olana kadar... Hadi daha açık söyleyeyim; senden daha iyi birini bulana kadar.

Devamını Oku

Ex aşklara ne olur? Gerçekten ölür mü?

6 Mayıs 2007

Ölür tabii... “Ölersem...” Tamam cıvıtmayacağım. Ama böyle bir muhabbet vardır ya, “Ölürsem, görürsün o zaman” diye.. Ay, çok üzülürdü...Sen görürsün. O taraftan görülüyorsa tabii... Dua et, görmeyesin.Ama aşklar... Adı üstünde, ex.Ölür... Üstelik mirasa bile konarsın. Ha, kimi sana borç bırakır, uğraşır durursun kimi de sıkı bir varlık... Artık bu, kimden ne ders çıkardığına bakar.Bir de hiçbirinden ders çıkarmayanlar vardır ki biz bunları ne diye çağırıyoruz?Ne diye çağıralım?Zalak diyelim mesela... Zil salağın kısaltılmışı... Ama fark etmez.O AN ÇOK GÜZEL OLMALISINEx, extir. Ve ölmüş olması hayatından külliyen çıkmış olmasına işaret etmez. Seninle birlikte yaşar.Anarsın, karşılaşırsın, arkadaş olursun veya bunların yaptığı gibi yaparsın. Demi Moore’larınki gibi... Hani üçü bir arada...Şimdi bütün alternatiflere bakalım.Anarsın... Bir iyi, bir kötü anlar akla gelir. Konjonktüre göre... İyi bir şeylerden bahsediliyorsa, “ya, çok da tatlıydı aslında” diye iyi yanları, yok gündem dangalaklıklarsa da, “iyi ayrılmışım” şeklinde...Karşılaşırsın... Üfff...En hassası budur. Karşılaştığın an. İşte o anda, güzel olman gerekir. Mümkünse de yanında sıkı birinin olması.Eğer tam tersiyse...Çok fena olur, çok fena... Çünkü o seni, hep o son gördüğü andaki gibi yaşıyorsun zanneder. Öyle yaşıyor olsan bile bunu onun bilmesini istemezsin. İster sen bırakmış ol, ister o. İster iyi ayrıl ister kötü...O karşılaşma anının mükemmel olması gerekir. Düşünsene diz yeri yapmış eşofmanla makyajsız falan markete gitmişsin. Allah kimsenin başına vermesin. Ne diyeceksin? “Ben aslında böyle değil, fıstık gibiyim ama...” mı?Öyle b.k gibi kalırsın.NE ŞANSLI BİR KADINIM BEN!Arkadaş olursun...Evet dost kalabilirsiniz. Ama birbirinize müdahale etmez hatta birbirinizin hayatıyla ilgilenmezsiniz. Hayatlarınız farklı ama dostluğunuz bakidir. Başbaşa akşam yemeklerine çıkmadığınız sürece tabii...Cılkını çıkarmadan yani... Ve son nokta...Üçlü, dörtlü hayatlar yani...Bu fotoğraf bana söylüyor biliyor musunuz? Yani hepsinin tepesine bir baloncuk açarsak...Ben açayım mı? Baloncuk yani... “Sen de geçersin...” diyor.“Bizimki başka bir şey” de diyor. Bana göre bunları diyen, Bruce Willis. Demi Moore da diyor ki, “Allahım ne şanslı bir kadınım ben. Teşekkürler...” Birini seviyor, ötekine âşık. Öbür adam, neydi adı, Aston Kutcher... İsme bak, iş makinesi markası gibi... Bir de küçük ev aletleri var ama bunun konumuzla alakası yok. Evet, Aston ne diyordur? “Nasıl yani? Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?” Anlamadın di mi?Anlarsın, anlarsın...

Devamını Oku

Her erkek ayrı maceradır

3 Mayıs 2007

Güzel laf değil mi? Artık hepsi ayrı bir macera mıdır, bizim hayal gücümüzün, yaratıcılığımızın eserleri midir, bilemem. Yani “Onlarda bir numara yok da, biz mi bir süreliğine var zannediyoruz acaba?” diyorum açıkcası...Amaaan... Ne fark eder ki?Şimdi buna hiç kafa yoramam. Ne olursa olsun, en azından lafı güzel:“Her erkek ayrı maceradır.” Aslında cümlenin orijinali bu değil.Aslı şu: “Her erkek yatakta ayrı bir maceradır.” Gördüğünüz gibi ben ‘yatak’ kısmını attım. Daha güzel olmadı mı? Yatak işi bozduğu için değil. Cümleyi bozuyor sadece.Ha, tamam bazen ilişkiyi de...Bir de, işin içine yatak girince cümle kısıtlanıyor. Yataktan dışarı çıkamıyor. Biz de çıkmayalım mı?Sıcacık yatağın içinde, bembeyaz çarşaflar... Yoksa siz hâlâ koyu renklilerde mi kaldınız?ÖYLE BÖYLE ERKEK DEĞİLLER Erkeklerin çarşaf zevkleri ne kadar farklıdır değil mi? Erkekler dediysem, ‘bekâr erkekler’ demek istedim. Evlilerin öyle bir zevk şansları yok zaten. Bekâr erkekler koyu renkli ve desensiz nevresim takımları kullanır. Lacivert, yeşil, kahverengi gibi.. Ya da en fazlasından geometrik çizgileri olanları... Bekâr ya da yeni boşanmış kadınlar, fuşya, kırmızı ve leopar desenlilere takılırlar. Evli kadınlar ise bin yıl önce aldıkları çiçeklileri eritememişlerdir hâlâ... Bir de ‘beyaz iş’ ya da Laura Ashley tarzı nevresim takımı kullanan kadınlar vardır. Onları ayrıca anlatırım.Ya, çarşafçı kadınlar gibi oldum. Hem de ne anlatacakken... Hani ben geçenlerde, “Hangi burç ‘ondan sonra’ ne der?” diye bir yazı yazmıştım. Bazılarını kesmedi. Özellikle de, “Bu burçtan olanlar var ya, öyle böyle erkek değildirler” gibi yorum yapmadıklarım... Bunun üzerine ben de olayı genişleteyim dedim. Kendi kendime dedim bunu. Ve “Burçların aşk fantezileri” diye bir yazı buldum. İşte o yazının girişi, “Her erkek yatakta ayrı bir maceradır.” diye başlıyor.BULAN VAR BULAMAYAN VAR Ve şöyle devam ediyor:“Hepsi kişilikleri ve davranışlarıyla kafa karıştıracak kadar anlaşılmaz olsalar da burçlarından kurtulamazlar.” Burçlarından önce bizim dilimizden kurtulamazlar. Hayır, kadınlar bir erkekle yattıktan sonra, hemen ertesi gün birbirlerine anlatmazlar. Yani yattığını söyler de, ayrıntılara girmez. Sadece ayrıldıktan sonra...Hele canı yanarak ayrıldıysa...Bir süre sonra... “Aman zaten...”le başlayan çok eğlenceli cümleler kurarlar.Biz de çok güleriz. Neyse biz konumuza dönelim. Ve nihayet sonuca doğru geliyor:“Hangi burcun erkeği nasıl sevişir? Yatakta ne ister, ne yapar hiç merak ettiniz mi?” diyor. Manyak mıyım be ben? Niye merak edeyim? Sonra başa mı çıkılır? 12 ayrı burç...Bir de bunların yükselenleri var, yükselemeyenleri var. Bulan var, bulamayan var.Ayrıca yer kalmadı. Artık hangi burcun yatakta ne yaptığını başka zaman yazarım.

Devamını Oku

Bukowski’nin jetskiyle alakası var mı?

2 Mayıs 2007

Olabilir. Neden olmasın? Peki, bir elmayı yerken kurt bulmaktan daha kötüsü nedir? Yarım kurt çıkması.Heyecanlanınca büyüyen organımız hangisidir? Gözbebeğimiz. Yaaa...Peki bunların konumuzla ne alakası var?Şöyle anlatayım: Dün Bukowski erkekleri diye bir yazı yazmıştım ya, benimkilerden biri, okuyucu yani, ilgilenmiş: “Bukowski? İnananın tam anlayamadım. İyi bir erkek tipi mi bu yoksa kek bir erkek tipi mi? Bukowski’nin jetski ile alakası yok değil mi?” diye... O da haklı. Takıldığı her noktayı aydınlatmaya çalışacağım. Elimden geleni ardıma koymayacağım. “Bukowski? İnanın tam anlayamadım” dan başlayalım. Vallahi biz de tam anlayamadık. Yani Bukowski’yi anladık da, bizimkilerin ona özenme heveslerine akıl sır erdiremedik. Hele hele Bukowski’cilik oynamalarını hiç ama hiç içimize sindiremedik.“SİZ KADINLAR...”“Sen kiiim, Bukowski kim?” de diyemedik. Ya aslında itiraf edeyim, önceleri onları bir b.k sandık ya, bu sinir ondan galiba... Dün, onu diyordum ben. “İyi bir erkek tipi mi bu?” demiş. Kendileri açısından evet, iyi bir erkek tipi. Ama bir kadın için... Ertesi güne kadar. Doğum gününü sallamayıp bir de üstüne aşağılayana, “Siz kadınlar...” gibi kelimelerle başlayan klişe cümleler kurana kadar... Bir de tabii öteki kadınlarını öğrenene kadar... Yani bu adamlar bir kadın için; “Yoksa kek bir erkek tipi mi?” demişsin ya, galiba öyle... Gelelim son soruna...En önemlisine... “Bukowski’nin jetskiyle alakası var mı?” diye soruyorsun ya..Evet, alakası olabilir. Düşündüm de... Alaka bir tarafa, neredeyse tıpa tıp benziyorlar.HA BİRE GAZA BASMAN LAZIM Şöyle anlatayım: Mesela jetskiler en fazla 1 saatliğine falan kiralanabiliyor değil mi?Daha fazlası sakıncalı. Belki yakıtı falan bitiyordur, bilemem. Ya da motor ısınıyordur. Olsun. Zaten 1 saatten fazlasının bir anlamı olmaz. Yani zevki kalmaz. Sesi rahatsız etmeye başlar. Çıkardığı ses kadar gücü de yoktur ha... E, onunla fazla da açılamazsın. Ne sığda kalırsın ne açılırsın. Ama kendini açıkta gibi hissedersin. Tabii o da 1 saatliğine... Bir de sürekli gaza basman lazım. Ayağını gazdan kestin mi durur. Onunla mı uğraşacaksın ha bire? Bir benzerlik daha var. Jekskiler satın alınmaz. Yani kimse, “Arada bir heyecan yaşamak, 1 saat adrenalin yükseltmek için” o kadar para vermez. Hayır parasından değil, değmez yani... Kendini amorti etmez. Daha da önemlisi şu: Hayatımızda jetsikiler olmasa bir boşluk olur mu? Olmaz. Bilmem anlatabildim mi?

Devamını Oku

Bukowski erkekleri...

1 Mayıs 2007

“Kadınları bilirsiniz, benim gibi adamlara bayılırlar. Tutkulu, sefil ve cüretkâr.” Ne güzel değil mi? Kendinizi mi buldunuz? Tıpkı onun gibisiniz. Ya da içinizdeki öteki adam, Bukowski. Tutkulu, sefil ve cüretkâr, değil mi? Yani:Önüne gelenle yatma özgürlüğü olan, bunun için hiçbir çaba göstermeyen ve ayırca işe gitmek, para kazanmak, giyinmek gibi derdi de olmayan biri...Sorumsuz, özgür ve serseri...“Tabii yaa... Adam haklı. Bu mudur, budur” diyorsunuz değil mi? E, iyiymiş!Biz de Bukowski kadını olalım o zaman. Yanlış anlaşılmasın; Bukowski’nin kadınları gibi değil, o ruh halinde olsak diyorum.Kim istemez ki? E, ne olacak o zaman? Kim bakacak bu eve? Çok mu sığ düşündüm?Peki o zaman, globalleşeyim; teknoloji, tıp nasıl ilerleyecek? İlerlemesin mi?Yoksa insanlar ikiye mi ayrılsınlar; Bukowski’ler ve köleleri...BARLARDA SALAŞ VE YALNIZYok yaa... Şimdi siz bırakın bu Bukowski havalarını... Öyle, barlarda salaş ve yalnız... Ama manalı... Zaten nereye kadar?İki gün sonra hepinizde yalnız ölme korkusu başlayacak.Hadi siz neyse de, bir de evli olanlarınız var ya... Evli Bukowski’ler...Yok öyle, yarım yamalak Bukowski’lik...Siz şimdi ondan bir alıntıyla cevap verirsiniz bana: “Megalomanmışım. Sahip olamadığınız için benden nefret ediyorsunuz. Konuşmaktan başka bir şey bilmeyen canavarlar. Sürekli söylenmek yerine öpücüklerin tadını çıkarmayı bilseydiniz belki de sizi sevebilirdim.” Sen de adam olsan, bir geceden fazla seninle olabilirdik. Arkadaşlarımızla falan tanıştırmaya utanmazdık.MOTOR, FAKİR VE ARSIZArtık böyle... Bizim gözümüzde eskisi gibi değilsiniz. Tamam barın o köşesinde çekici görünüyorsunuz ama o kadar.“Ben almayayım” durumu yani...Bunu kadınlar nasıl deşifre eder biliyor musunuz?Sizin, “Tutkulu, sefil ve cüretkâr” sloganınızın... Bukowski andınızın..Söyleyeyim:Motor, fakir ve arsız.Hem kel hem fodul gibi bir şey yani...Ama ben yine biliyorum senin ne diyeceğini: “Seviştik. Onlar için beğeninin sevgiye dönüştüğü andı, benim içinse macera. İhtirasım doyurulmuş, gitmeye hazır kapıda beklerken kadınlar paspasın üzerinde nerede hata yapmış olduğunu düşünürken buldular kendilerini” diyeceksin. Doğru söylüyorsun aslında.Ben de onu diyordum tam; nerede hata yaptıklarını buldu o kadınlar.Hem de hangi kadınlar biliyor musunuz?“Genç kadınlar... Aklınızı başınızdan alan, zamanın eskitemediği tenler ve narin bedenler...” Neyi anladılar? Sizin başka bir şey olamadığınız için Bukowski olduğunuzu...O paspasın, kapının önündeki paspasın üzerinde bunları düşünün artık.Not: K Dergisi’nin son sayısında da Bukowski var!

Devamını Oku

Kadının tepesini attırmayacaksın

30 Nisan 2007

Bu mitinglerde neden hiç kavga çıkmadı düşündünüz mü?Orada da fikir ayrılıkları yok muydu?Vardı. Ama kimse kimseye saldırmadı. Sloganlar, dövizler nasıl yaratıcı, yumuşak ama anlamlıydı... Neden?Neden biliyor musunuz?Çünkü kadınların mitingiydi...Kadınların muhtırası...5 yıldır susan kadınların...Kadın işte böyledir aslında. Her yerde böyledir. Evde, işte, kocasıyla, sevgilisiyle, annesiyle, çocuğuyla...Böyledir. Hoş görür, susar. O anlasın ister önce...Sonra ufak tefek sitemlerde bulunur. Olmadı mı? Son çaresi muhtıradır.Pardon, sondan bir evvelki...Son çare duruma, konjonktüre veya adamına göre değişir.Mesela evde...Önce “Herkes kendi dağınıklığını toplasın” diye uyarır. “Bak bu sefer ben topluyorum ama bir daha yapmam” der. Sonra küser. Surat asar. Ama hâlâ kimse onu ciddiye almaz.DANTELLİ, BORDO OLANI... Sonra bir gün eve geldiklerinde her yerin dağınık olduğunu, bulaşıkların yıkanmasını bırak, sofradan bile kaldırılmadığını, yatakların darmadağın, kirlilerin yerlerde süründüğünü görürler. Evi b.k. götürüyordur yani... Yemek mi? Ne yemeği? O zaman anlarlar. Annenin tepesi atmıştır. Bu bir nevi muhtıradır.Herkes kendine gelir. En azından bir süreliğine...Kocasıyla farklı mı sanki...Saçını kestirir, fark etmez. Yine de, “Nasıl olmuş?” diye sorar, “Ne nasıl olmuş?” cevabını alır. Akşam makyajlı, şık kıyafetli karşılar, “Ne o? Hayırdır? Bir heves mi geldi sana, nedir?” gibi alay konusu olur. - Şunu yapalım?- Hayır.- Bunu yapalım?- Hayır!Eeee... İşte o zaman bir bakarsın ki kadın işe giderken çekmecesinde duran ve uzuuun zamandır elini bile sürmediği sutyenini giymiş. Dantelli, bordo olanı...Bilmem anlatabildim mi?Bu da bir nevi muhtıradır...Sevgilisiyle peki?Bir iki defa aradığında telefonun açmaz adam. Araması gerektiğinde aramaz ya...Ya da bir gece ortadan kaybolur. Söylediği gerekçeye de bir türlü inanmaz kadın hani...Ne yapar?O da telefonunu kapatır.Anlayana tabii...Bu muhtıra değil de nedir?Kadın çabalar. O, söylemeden anlasın ister. Ama...Anlamıyorsa...Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri, tepesi atmış kadındır.Akıllı olacaksın. Kadının tepesini attırmayacaksın. Hı, bu arada “son çare” demiştim ya, “Kadının son çaresi muhtıra değildir” diye...Son çaresi nedir biliyor musunuz? Çeker gider.Ama inanın ki kadınsız o ev, o kalp, o ten bir işe yaramaz. Kadınsız ülkede de yaşanmaz.

Devamını Oku

Muhtıra günlerinde aşk

29 Nisan 2007

İçinde derin bir ayrılık acısı... Sabaha kadar uyumamış. İçmiş de...Hem içmiş hem Sezen Aksu dinlemiş. Daha ne olsun? Dağılmış yani...Onu gördüm, mitingdeydi... Ayılmış, neye isyan edeceğini şaşırmıştı. Bir, “Çıktık açık alınla...” diye bir, “Ah İstanbul, İstanbul olalı...” diye bağırıyordu. Öteki tam tersi; sevildiğini biliyordu. En azından şimdilik... Ya, üstelik çok tuhaf ama her şey iyi gidiyordu. Doğru olamayacak kadar düzgündü. Şüpheyle karışık, “Bu sefer doğru olanı buldum galiba” diyordu. “Kıskançlık yapıp bunu da kaybetmeyeyim bari” diye düşünüyordu. O da mitingdeydi... Hatta sevgilisiyle gelmişti. El ele...Yanlarındaki kız, “Yok yaa... En iyisi yalnızlık. Ne o öyle dip dibe, mucuk mucuk... Şunlara bak. Görürüm sizi iki gün sonra. Zaten gözleri velfecir okuyor. Bu, bunu aldatmazsa neyim!..” diyordu içinden. Kıskançlık falan değil ha, gerçekten öyle düşünüyordu. O, arkadaşlarıyla gelmişti mitinge...Akşamdan ayarlamıştı her şeyi. Uyandığında kıza, “Ben mitinge gideceğim” deyip fırtacaktı. Tabii o saatlerde, kıza yazarken yani, henüz onun birlikte Çağlayan’a gitme planından haberi yoktu. Hatta B planı bile yoktu. Onları da gördüm. Adam biraz sıkıntılıydı. Bir ilişki mi başlıyordu ne?BAŞKA MİTİNGE DE SENİNLE GİDERİZ “Ben mitinge, İstanbul’a gidiyorum” demişti. “Ben de geleyim” deyince de, “Birimizin çocuklarla kalması lazım...” Yoksa yine o kadınla mı buluşacak? “Ben de çocukları annneme bırakıp gelmezsem neyim? Hadi bakalım, n’apacan şimdi?” Onlar da mitingdeydi... Hatta araları biraz düzelmiş gibiydi. Kısa bir süre için olsa bile.Ha, adam ötekine ne dedi, bilemem. Gerçekten ne demiştir ki?“Hayatım nasıl olsa daha çok miting olacak, onlara gideriz...” Çoluk çocuk maaile gelenleri, yaşlıları, gençleri, kadınları hepimiz gördük zaten.Ama ben birini daha gördüm. O tek başına gelmişti. Üstelik de çok hoş bir kadındı. Boşanmış gibiydi. Yani yaşı, kıyafeti ve duruşu o sinyali veriyordu. Bence üç-dört yıl olmuştu boşanalı. Tamam, henüz doğru düzgün bir ilişki kuramamıştı ama günleri hiç de fena geçmiyordu. Biraz, “Amaan... Sonunda toprakla... Yani toprak olacağız” havasındaydı. Neşeliydi.Geçen hafta gardırobunu düzeltirken bir kutuyu yüklüğe kaldırmıştı.İçinde simsiyah bir burka olan kutuyu...Tamam, bununla eğlenceli geceler yaşamıştı ama... Konjonktür icabı artık bunun fantezisi bile yapılamazdı. Aynaya baktı, dolabın fantezi köşesinde bir asker üniforması olsaydı... Onu da bir süreliğine yüklüğe tıkardım diye düşündü.En azından seçim sonuna kadar...

Devamını Oku