“Kim” den kastım, tabii ki erkekler... O durumda...Hani dün bahsediyorduk ya, “asansörde çok hoş bir kadınla karşılaştığında” diye...Öylesine, genel durumdu dünkü...Şimdi biraz daha derin analize girelim diyorum ben.“Hangi tür erkek ne yapar?” diye... Hepsi bir değil ya.Çirkini var, yakışıklısı var. Cesuru var, korkağı var. Utangacı da var...Çeşit çeşit bunlar...Çirkinlerden başlayalım. Onlar daha ataktır. Kaybedecek bir şeyleri olmadığından mı yoksa zaten reddedilmeye alıştıklarından mıdır nedir, bir arsızlık gelmiştir üzerlerine...Atak dediysem, öyle üzerine atlamaz tabii ki... Ne yapar?Yapsa yapsa diker gözünü, bön bön bakar. Hani sen de baksan, ki bunu kollar, sırıtacak falan. Baktı ki o umut yok, taciz eder. Bacağına bakar, ne bileyim dekolten varsa ona bakar. İnerken bilirsin ki popona bakıyor.Ha, “Ne var? Güzel kadına herkes bakar, kadınlar da dahil” diyeceksiniz.Ama bunlar çaktırmadan değil, hiç utanmadan, tacizkâr bakar.Çirkinler aralarında paralı parasız diye de ikiye ayrılır. Parasızlar, onlar işte biraz daha farklıdır. Asansörde iki kişi kalmanın onlara faydası yoktur. Kalabalığı tercih eder. Ki taciz etsin. Asansörün kapıları açıldığında oradaki hoş kadını hemen saptar ve sürtünerek arkaya geçme hamlesi yapar. Sonra inerken de yine ona sürtünerek geçer. Bir de “pardon” der.Artık ne için “pardon” diyorsa...O anda aklından geçenler için mi? Akşam evde düşünecekleri için mi, bilinmez.Ama “pardon” der.Çirkin ve paralı olanlar, cesur ve atak olur. Hemen konuşurlar. Artık asansörün konusu neyse; otel mi, iş yeri mi, ev mi, neresiyse ona göre... “Şuraya mı çıkıyorsunuz?” falan diye...Ama hani umursamıyormuş da öylesine sormuş gibi...Çapkınlar romantik olur. Şöyle derin bir nefes çeker. “Ne hoş bir parfüm bu. Mis gibi kokuyor” der.Hadi bakalım...Şimdi bu laf, hangi kadının, nasıl hoşuna gitmeyecek?İşte onlar onun için çapkın zaten. Utangaçlar hemen kızarır. Hele hele asansörde birden fazla kadın varsa artık ölse daha iyidir. Onunla dalga geçtikleri fikrine falan kapılır. Ha, “Niye?” derseniz, onu ben de bilmiyorum.Gelelim yakışıklılara...Şimdi herkes asansörde bir şey olacaksa ancak onlarla olacağı fikrinde değil mi?Yakışır.Hayır.Hiçbir bk yiyemezler.Kibirlerinden...Hatta ben onların başka alanlarda(!) da iyi olmadıklarından şüphelenirim hep.Aynı şüphem güzel kadınlar için de geçerlidir.Onlar hep aynaya bakar gibi yaşar. Ya da kendilerini yansıtan her yüzeye... Orada da öyledirler. Yatakta...Derin şüphem bu yöndedir.Bunun daha da kötüsü, kendisini yakışıklı veya güzel sananlardır. O zaman trajik bir sonuç çıkar ortaya...Hem güzel değil, hem de iyi(!) değil.Aman boşverin. Zaten asansöre bineceksin de, çok hoş bir kadın olacak da... Nerede sizde o şans!
Asansörde güzel bir kadınla karşılaşmak kabus gibidir. Erkek için yani...Gerçi kadın için de öyledir de... İkisinin derdi başkadır. Kabusun konusu farklıdır yani. Kadın, kendisinden daha hoş bir kadınla asansörde karşılaştığında hele öteki daha uzun boyluysa kendini kavruk hisseder.Kötü bir duygudur. Ama hemen kendini avutabilir. “Onunki gibi topuklu giysem, şöyle yapsam, böyle yapsam ondan daha hoş olabilirim” diye...Yapar da...Ama erkekler...Onlar karşılaştığında... Güzel veya çok hoş bir kadınla...Ama öyle asansörün içinde 4-8 kişiden biri olmayacak o. Asansörde iki kişi...O ve sen. “Sen”den kastım, bir erkek. İŞTE O AN!Bir erkeğin başına nadir gelebilecek bir gerçektir bu.Fantezilerinde hep vardır da... O an geldiğinde...Olay, hani hayattaki, “İşte o an” durumları vardır ya, onlardan biri haline dönüşür. Orada, içinde bir erkeklik mücadelesi başlar.Yani ne gibi biliyor musunuz?Erkek aslan gezinirken aklı avda falan değil ha, hatta karnı bile tok, öylesine gezinirken pat diye önüne bir ceylan çıkıyor.Ve onunla göz göze geliyor...“İşte o an” yani...National Geographicçiler bu duyguyu çok iyi anlar.Artık o, biraz önceki tok aslan değildir.Bildiğin aslandır.Kıçı başı oynamaya başlar...Bir haller gelir üzerine...Artık açlığın tokluğun bir önemi kalmamıştır. Başka bir “mod”a geçmiştir.Bir şeyler yapma ihtiyacı hisseder.ÖN SEVİŞME GİBİ...Ne yani? Düğmeye basıp kata gelmeyi mi bekleyecek?Ya da kadının inmesini...Öyle hiçbir şey olmamış gibi...Evet, saçma ama öyle düşünürler.Bir şey yapamazsa, nutku tutulur ve kal geldiyse ki çoğunlukla böyle olur...Tamam kadın da fantezilerindeki gibi hemen orada kudurup onun üzerine atlamayacak ama...Yani nasıl?Şöyle...Kadın üstüne atlamayacağını biliyor ama bildiği halde ve yine de aralarında gizli sadece ikisinin anladığı bir şeyler oluşmuştur. Ona göre tabii... Sanki o 1 metrekare alanı erotik bir koku doldurmuştur.Yok bu tanım biraz fazla romantik kaçtı...Hah buldum!Asansör fantezisinin ön sevişmesi gibi...“Ben bir ön sevişeyim de... Oldu oldu, olmadı çay demleriz” durumu... SAPIK GİBİ...İçinde bir mücadele başlar.Bir yandan nefesini ayarlamaya çalışır. Bizimkiler, aslında ne yapması gerektiğine değil ne yapmaması gerektiğini bilirler. Sapık gibi olmaması gerekmektedir. Öyle hemen yavşıyor gibi de...Her an bir hamle yapacakmış gibi durur.Ama...Yapamaz.Bir, “İyi günler” bile diyemez.Öyle kasılır kalır. Sonra da ne yapar biliyor musunuz? Akşamı zor eder.Ya karısıyla ya sevgilisiyle, olmadı bulduğu biriyle...Mutlaka sevişir. Bu yenilginin altından başka türlü kalkamaz çünkü...Bizim Boxer bu konuya el atmış.“Asansörde karşılaştığın kadın nasıl tavlanır” diye...Taktik veriyor.İki sayfa anlatmış.İki sayfa...Yarın belki onları yazarım da... O iki sayfayı okuyup, anlayacak adam...Hem okuyacak hem anlayacak adam...Hem okuyacak hem anlayacak hem de uygulayacak adam...Varsa...
N’olacak? Testosteronları düşmüş. Bu konuda size bir iyi, bir kötü haberim var. Hangisini önce söyleyeyim? Önce kötü olanı...“Testosteronunuz düşmüş” (anladınız siz onu...).Bozmayın moralinizi. İyi haber de var:“Düşük olanlar yüksek olanlardan daha çok yaşıyormuş.” Allah işte bir yerden alıyor, bir yerden veriyor... Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, dün aynı başlıkla erkeklere n’olduğunu gayet bilimsel bir biçimde anlatmış.Mesele “testosteron” meselesiymiş...O anlatmış ama ben durumdan vazife çıkardım. Onun tanımlamalarını gerçek hayata uyarlama vazifesi...Diyor ki:“Son zamanlarda erkek cinselliği ciddi bir sıkıntı içinde...” Ciddi bir sıkıntı...Uzmanlar şimdi şu sorunun cevabını arıyorlarmış:“Testosteron nereye kayboldu?” Onu geri istiyorlar...Aslında bulmuşlar.Bulmuşlar da, buldukları yeri beğenmiyorlar. Çünkü beyinde...Bir de eczanelerde...Eczanede olanı pek de gururlarına yediremiyorlar.Beyindekiyle de başedemiyorlar. Çünkü olay şöyle gelişiyor:Beyin yumurtalıklara, “testosteron üret” emri veriyormuş ama zaman baskısı, itişip kakışma, telaş, iç ve dış çatışmalar, endişe, güvensizlik, beyinin gönderdiği üretim uyarılarını azaltıyormuş. E, o zaman kaçamaklarda nasıl oluyor yani? Ya da olmuyor mu?Evden kaçmalar, azgın teke sendromları da bu sıralarda ortaya çıkıyormuş. Yani azgınlıklarından değil, tam tersine, azma umudundan...“Ben senin beni azdırma ihtimalini seviyorum” durumu yani...“BİRAZ HASTAYIM” Bunların hormonları düşünce ilk başvurdukları yalan şuymuş:“Biraz hastayım.” Haa.. Ondanmış!Ben şimdi anladım.Erkeklerin en ufak bir hastalıkta, yani nezle bile olduklarında kendilerini veba olmuş havalarına sokmalarını...Halbuki hasta değil, yasta adam!Bizim, “Bugün başım ağrıyor” un erkek versiyonu... Tek farkla; biz yas tutmayız, onlar tutuyor...Yaa...İlahi adalete inanır mısınız?Ben inanırım.Hep inandım.Siz bizimle çok dalga geçtiniz, çook...Ama gördünüz işte! Hepinizin testosteronu düştü. Hem de bu kadın bolluğunda.Sizinki de şans işte... O devirde, eskiden yani, çok eskiden... Testolarınızın tavan yaptığı yıllarda piyasada kadın yoktu. Yani azdı. Şimdi ortalık “libido kızlar” la kaynıyor, sizde tık yok.Bunlar iyi günleriniz... Daha başınıza neler gelecek neler...Muayyen günleriniz bile olacak. Hani arkamızdan, hatta bazen yüzümüze karşı diyorsunuz ya; “Kadının aybaşısı tutmuş belli” diye...Aaa... Varmış.Bunların testoları düşünce bakın nasıl oluyorlarmış?“Depresif bir ruh hali ve yorgunluk, halsizlikle başlıyor. Sinirlilik, alınganlık, öfke atakları” yla devam ediyor.Bu size neyi hatırlatıyor?Yani artık biz de rahatlıkla arkalarından konuşabiliriz:“Aaa... Bunun testosu düşmüş, belli!” Artık bu durumunuzdan nasıl bir sonuç çıkarırsınız, bilemem.Bence şunlardan biri olur: “Aha! Bittik lan biz artık.” Veya: “Ohh... Hiç olmazsa yalnız değilim.”
Nereden biliyorsun? Aldatan erkeğin kaça ayrıldığını nereden biliyorsun? Şuradan:Hani geçen gün, “Kadınlar da çatır çatır aldatıyor, hem de kendi yataklarında” diye yazmıştım ya...Bunu okuğum röportajda vardı: Psikiyatrist ve evlilik terapisti Doç. Dr. Samancı gayet açık söylemiş:“Aldadan erkek üç gruba ayrılır.” n Kronik aldatıcılar: “Bunlara ne yapsanız boş. Ömür boyu aldatırlar. Sağlıklı bir yapıda değillerdir ve uzun süreli ilişki kuramazlar. Bu tarz kadınlar da var.” Yatakta yakalansan yine de inkâr edeceksinciler...Şimdi burada ben devreye girmek istiyorum. Bu kronikleri de aralarında ikiye ayırmak gerekiyor. Öyle kronik deyip geçmemek lazım.O kadar basit değil. Ayrıca onların da sağlıksız bile olsa bir şahsiyetleri var... Ha bir de, onların gözünden bakınca, asıl sağlıksız olanların tek eşliler olduğunu da unutmamak lazım.Ne de olsa hepimiz aynı havayı soluyup birlikte yaşıyoruz.Neyse, şimdi bu kronikler de kendi aralarında ikiye ayrılıyorlar dedim ya...Kısalar ve uzunlar...Kimininki kısa, kimininki uzundur. Zaman ve kişi farkı... Birinci grup; tek kişiyle uzun süre, öteki ise çok kişiyle kısa süre aldatır.Yani ilki, fırsatını bulunca hiç affetmez. O gece, o anda işi bitirir. Kadını bir daha ya görür ya görmez. Ya da bir bakarsın arkadaş olurlar ama arada sırada da yatarlar. Bu grup çoğunluğu oluşturur.Ha, sonra ötekine bakar. “Next!” (sıradaki) mantığı...BİR KERE YAPAN, HEP YAPAR Uzunlar, bir kişiyle uzun süreli ilişkiyi tercih eder. Üç sene, beş sene aynı kişiyle olur. O biter başkasıyla yine uzun süreli ilişkiye girer. Dönelim, ana grubumuzun ikincisine...“Acemiler...” Normalde aldatmayan ama ilişkideki sorunlar nedeniyle buna yönelenlermiş.Yani hiç canı istemiyor da...Mecburen. E, adam ne yapsın? İlişkisi sorunlu. Yoksa yapmayacak!“Bir kere aldatan hep aldatır” denir ya, o işte böyle başlar. Bu aşamadan, yani ikinci aldatmadan sonra, kronikler arasında yerlerini alırlar. Bu tıpkı boşanmak gibidir. İnsan bir kere boşandı mı, artık ondan sonra evlenmesi de boşanması da kolay gelir. Mesele, ilkinden boşanmakta...Hele kolay boşandıysa...Evlenip durur artık.Son grup, “Mecburen aldatanlar.” Yani kadın tarafından ilişkiye çekilenlermiş. Kadın kimbilir ne yapıyorsa artık! Hani adam bir şey yapmasa kendinden şüphe edecek! Hayır, bir şey değil, adı kötüye çıkacak. Yani tereyağında sucuk kızarmış, yanında fırından çıkmış taze ekmek duruyor ve etrafta kimse yok. Üstelik de açsın.O ekmeği o tavaya nasıl banmayacaksın?Nasıl?Hem de nefis mücadelesinin yedi mertebesinin birinci sırasında yer alanıyla... Nefs-i emmâre...En süfli durumdaki isyankâr nefs...En süfli...E, adam ne yapsın şimdi?
Şimdiye kadar hep erkeklerinkini okuduk, yazdık. Erkeğin aldatanı nasıl olur, neresinden anlaşılır diye... Yok işte, suçluluk duygusundan manasız hediye almalar, telefon kapatmalar, mesajlar falan...Hatta daha derin ayrıntılar...Zaten öyle çok yazıldı çizildi ki, onlar da nasıl yakalanacaklarını anladı. Daha dikkatliler şimdi...Ama konu kadın olunca... Aldatan kadın.Kimse bunun üzerinde fazla durmadı.Çünkü şöyle bir şehir efsanesi var; kadın aldatacaksa iyi aldatır. Yani kimse anlamaz.İkinci efsane ise, kadın sevince aldatır ve zaten o zaman da boşanır.Hııı....Siz öyle sanmaya devam edin.Siz öyle sanarken kadınlar... Hem de sizin yatağınızda...Yani bazıları...Yarı yarıya diyelim şuna...İşte onlar da, sandığınız gibi yani o şehir efsanelerindeki gibi değiller.“Kocam, evim yerinde dursun, ben biraz havalanıp geleyim” diyen kadın sayısı sandığınız kadar az değil.Ayrıca onların da açıkları vardır.“Neden?” derseniz...Mükemmel cinayet niye yoksa ondan...KAYMA... DUYGUSAL KAYMA...“Şimdi size aldatan kadını neresinden anlarsınız” ı anlatacağım.Radikal Gazetesi’nde Hatice Yaşar’ın yazı dizisinde okudum. Psikiyatrist ve evlilik terapisti Doç. Dr. Armağan Samancı orada anlatmış.* “Erkeklerin, aldatıldıklarında bunu fark edebilecek duygusal algıları yok. Toplumsal olarak kadın aldatmaz diye temel bir bulgu da var. Bu, kadının aldatmasını kolaylaştırıyor.” Yani, demek ki aslında kadınlar da açık veriyor. Veriyor da..Bunu anlayacak algı yok! Yokmuş yani. Alın işte doktor söylüyor... Ben değil.* “Kadının duygusal kayması internet, MSN, telefon üzerinden olabiliyor.” Demek ki tıptaki adı kayma... Duygusal kayma...Ve işte o an...* “Aldatan kadın aniden mutlu olmaya başlıyor. Çünkü bu yeni ilişkiden enerji alıyor, kendini daha güzel hissediyor.” Yani aldatan kadını neresinden anlıyoruz?Yüzünden.Yoksa durup dururken ve birdenbire kocasıyla niye mutlu olsun ki? Kendine bakmaya, güzelleşmeye başlıyor.Ama bizimkilerin algıları yok ya, Allah bilir kendilerine yalakalık edildiğini sanıyorlardır. Şunu da eklemek istiyorum.Bir de aniden kocasını sıkmamaya başlar. Kıskançlığı, pasif kontrolleri kalmaz. Hatta adamın akşamları arkadaşlarıya dışarı çıkmasına karışmak bir tarafa, onu buna teşvik eder. Yalnız tatil yapmasına bile karışmaz.Ama adamlar, algı yok ya, “Artık pes etti. Benimle uğraşmıyor, rahatladım” diye düşünürler.... AKLINA YENİLEN KADINLARBitmedi...* “Aldatan kişilerin, eşleriyle ilgili huzursuzlukları artıyor. Eşlerindeki olumsuzlukları daha çok görüyor, böylece eşleri onlara itici geliyor. Ayrılık lafını daha çok telaffuz etmeye başlıyorlar.” Nasıl olur, onu da ben anlatayım: Önce bir filmden yola çıkar. Boşanmalı bir film. Adamın tepkisini ölçer. Sonra, “mesela” yla başlayan cümleler kurar. Artık adam iyice gıcıklaşınca onun gözünde, söyler.Kadınlar, “söyleme” konusunda ikiye ayrılır.Akıllı kadınlar, aklına yenilenler...Akıllılar, başka biri olduğunu söylemez. Olay yaratmadan işi bitirir.Aklına yenilenler, söyler. Söyler ki adamları birbirine düşürsün, aklı sıra değeri artsın.Amaannn...Herkesin işi zor.
Biliyorum, temel içgüdü deyince aklınıza ilk geleni... Hiçbiriniz aklına “beslenme”nin gelmediğini de biliyorum.Aklınıza önce seks gelir.Hem de nasıl seks?Anlatacağım...Ama önce bu meseleye nereden geldik onu hatırlatayım.Selahattin Duman, kadınların plaj hallerini anlatırken konuyu temel içgüdülere getirdi ya...Tahminen Natioal Geographic gözlemlerinden yola çıkarak insanlara adapte etti. Zira National Geographic’lerde pek insan belgeseline rastlanmaz.İnsanların üremesiyle ilgili falan.Onlara zaten porno deniyor. Gerçi pek farkı yok ya!Neyse ki, son zamanlarda kadınlar ve erkeklerin tipi düzeldi. Kadınlar şoset çorap giymiyor. Ayrıca sosyal mesaj bile vermeye başladılar; adamlar prezervatif kullanıyor.Doğada prezervatif kullanan bir hayvana rastladınız mı?Bu yüzden insan hayvanı da ‘içgüdüleri’ yüzünden hiç sevmez onu. Alışamadı. Aslında ben gerek bilim adamlarının, gerek Selahattin Duman’ın hayvan içgüdülerinden yola çıkarak insanların bazı davranışlarını aklamasına karşıyım.Yani biz şimdi hayvanlar gibi mi yemek yiyelim?Ne bileyim, onlar gibi inlerde mi yaşayalım?Onlar gibi mi çiftleşelim? (Siz buna evet dersiniz ya...)Ha, şekil değiştirdi ama adı üstünde, “temel içgüdüler” sürüyor diyorsanız...Sayın Duman gibi bir analiz yapıyorsanız...“Dişi, güçlü geni bulmak ve neslini en iyi şekilde devam ettirmek için çevresindeki erkekleri telef etmeden karar vermez.” “Bu yüzden kadınlar plajda çevresindeki erkeklere surat asarlar” diyorsanız.“ÜREMEM LAZIM” GÜDÜSÜ...Peki, oradan yola çıkalım.Ona da cevabım var...Sizin temel içgüdünüz her gün seks istiyor. “Ha bire üremem lazım” güdüsü... E, bizimki ne olacak?Bizimki “habire” demiyor...“Bazen, o da güçlü biri olursa” diyor. Sizin doğanız geçerli de bizimki değil mi?Surat da asarız, güleriz de... Bizim değil mi? Suratımız yani... Siz üreyecek dişi arıyorsanız biz de çocuğumuzu en iyi şartlarda yetiştirebilecek, koruyacak bir erkek arıyoruz. Bizim doğamız da bunu söylüyor. Ama hayvanlar aleminde henüz para keşfedilmediği için onlar bu güvenceyi güç ve güzellikleriyle veriyorlar. Kadınları öyle tavlıyorlar.Ayrıca onların âleminde alışveriş de parayla yapılmıyor. Çocuklarına kolej parası falan lazım değil. Koleji geçtim; ilaç, ev, giyim falan...Temel ihtiyaçlar yani...Bizim insanlık aleminin gücü de burada aranıyor. Adam çalışıp çabalıyorsa, para kazanıyorsa kadına güven veriyor. Bu yüzden kimse kimsenin kara kaşına kara gözüne bakmıyor. Plajda önüne gelene selam vermiyor... Âlem farkı işte...
Derler de... İşin aslı öyle değildir. Dün Selahattin Duman bana misilleme yapıp kumsalda kadın hallerini yazmış. “Siz asıl kendinize bakın” manasında...Peki bakalım.Mesela diyor ki, “Turist kadın, güneş yağı, gözlük, anahtar gibi aksesuarları basit bir çantada taşır. Bizimkilerin çantası bavul gibidir.” Evet. Doğru.Çünkü bizim Türk erkekleri yabancılar gibi bağımsız değildir.Kendi kıçlarını toparlayamazlar. Her şeylerini kadına verirler.Onları bıraksan yöre halkının küçük çocukları gibi naylon torbanın içine havlusunu tıkıp iner plaja... Utanmadan. Bir de, “Ne var ki?” der. Sonra da dımdızlak kalır.“Turist kadın güneşlenirken kitabını açar okur” diyor.Bak işte buna dayanamam...Nedir bu erkeklerdeki okuyan kadın merakı?PLAJDA NİYE KİTAP OKUNUR Kİ?Rus kızlar da aslında hep fizik, kimya öğretmeni ya da psikologtur ya...Ben gemi mühendisine bile rastladım.“Ya kadın gemi mühendisi aslında...” diye anlatıyordu.Hem gemi mühendisi hem onunla seks yapmış...O derece yani...Hayır, ne fark ediyorsa?Türk kadınlarının okumuşlarıya baş edemezler, o ayrı...Hadi onu da geçtim.Plajda niye kitap okunsun ki?Saçma!Yani o kadar yol gel; başka memlekete, başka bir şehre...Otur kitap oku.Mantıklı mı bu şimdi?Yani 360 gün var geriye kalan, bilemedin 355 gün...5-10 gün okuma da hayata, geldiğin yere, insanlara bi bak.İki fikir oluşsun kafanda...Denize bak, rüzgârı hisset, insanlara bak. Ne bileyim, bak işte...Evine tıkılıp kalacaksın nasıl olsa. O zaman ne okuyacaksan oku.SANA SELAM VERİR, ÖTEKİNE...Ha, ayrıca turist kadın da sanki Camus veya Sartre okuyor.Victoria Beckham’ın anılarını ya da kimdi o, hıh, Danielle Steel.. Onu okurlar işte...“Turist kadın çevreden kendisine gülümseyerek selam verenlere de selam vererek karşılık verir” miş.Ne oluyor gülüyor da?Size gülüyor sonra gidip garsonlara... Yani garsonlarla birlikte oluyor.Zaten onlar ülkelerinden kararlı çıkıyorlar. Yatmaya geliyorlar. Niyetliler yani...Ayrıca...Türk erkekleri de... Çok kibarsınızdır, öyle medenilik olsun diye gülersiniz, selam verirsiniz hep!Yani ben aranızda öylesine rastlamadım!Kötü niyetlinize... Hep medeniyetinizden selam verirsiniz! YALAN MI?Potansiyel görmediğiniz kadına sofrada suyu bile uzatmazsınız siz.Yalan mı?Ya da size selam veren kadını nasıl algılarsınız, onu da biliyoruz...Aklınızdan geçenleri yani...Kadın eğer turistse, “Aha! Bu verir, kalbini yani... Çalışayım biraz” dersiniz.Yok, eğer kadın Türk’se...Ve kaliteliyse... Adam arkasına, sağına, soluna bakar, “Bana mı diyor?” diye...Yok kadın biraz dandikse...“Kaşınıyor bu. Kaşıyayım biraz.” Aslında o sırada ne düşündüğünüzü kelime kelime biliyorum da yazamıyorum işte...Medeniyetmiş!Hızımı alamadım.Yarın da Selahattin Bey’in National Geographic gözlemlerinden yola çıkarak analiz ettiği temel içgüdü meselesine değineceğim.
Evli ve bekâr erkeklerin kumsal hallerini dün işledik. Bugünkü dersimiz, diğerleri...Diğerlerinin tatil halleri...Eğlenceli olsun diye “kaçak kesimciler”den başlayayım.Onları gömleğinden tanırsınız.Evet, gömleğinden...Tişört yerine gömleği tercih ederler. Hem de kısa kollu!Daha da kötüsü; o gömlekte mutlaka ama mutlaka bir tuhaflık vardır.Nasıl bir tuhaflık?Ya rengi ya da deseni abuktur. Aşırı renkli veya abartılı desenlidir. Tabii ikisi birden de olabilir... Tatilden bir gün önce çarşıya çıkmıştır ve bir tezgâhtarın kurbanı olarak dolaşmaktadır. Genellikle kısa boylu olurlar.Kısa boylu deyince, size nereden bildiğimi bilmediğim ama hep tutan bir tespitimden bahsedeyim: keçi sakallılar var ya...Onlar da kısa boylu ve asabi olurlar...Ama onlardan kaçak kesimci pek çıkmaz. Asabiler ya...FLÖRTÇÜLÜK OYUNU... Bir de flörtçüler vardır. Bu biraz, “fortçu” der gibi oldu ama kişilik olarak onlara benzerler de aslında.Yani evli ama flörtçülerden söz ediyorum. Yoksa bana ne?Şimdi bunlar nasıldır biliyor musunuz? Hani ne zaman ona baksanız, o da size bakıyordur. Bir süre sonra ister istemez gözünüz takılır. Bir daha bakarsınız, yine o da size bakıyordur. Niye?Çünkü bunlar sizin ona ne zaman bakacağınızı hisseder. Uzmanlaşmışlardır.Kollarlar.Kitap okur gibi yapar, kitabın arkasından size bakar. Sonra onunla akşam yemeğinde, kahvaltıda falan karşılaşırsınız. Siz gelirken, o gidiyordur falan... Orada yine bakar.Ama öyle rahatsız edeci hiçbir hareket yapmaz. O da zaten bir şey yapacağından değil. Öylesine, bir nevi flörtçülük oyunu...Ama insanı alıştırır da...Üçüncü gün gözleriniz onu arar.ESKİ SOLCULAR İKİYE AYRILIRMuhafazakârlar, açık büfe yemekte rakı içer. O hengâmede akşam yemeğinin tadını çıkarmaya çalışırlar. Liberal kesim, otelde yemek yemez. Karısı plaja topuklu terlikle gelir. Entelektüelleri anlatmak istemiyorum; içim daralıyor.Eski solcular aralarında ikiye ayrılır:Sonradan zengin olanlar ve olmayanlar...Bir de taammüden zengin olmayanları var!Yani isteseler olurlardı da!İstemediler!Onların gözünde zenginlik eski Türk filmlerindeki gibidir.Zenginler kötü, fakirler iyidir.Hiçbirinin varlıklı tarifinin Hulisi Kentmen versiyonu yoktur. Ama olsun. Onlar da tatil yapar.Ve tabii ki salaş tatili severler. Eski solcuların para kazananları ise...Onlar baharda Avrupa, Amerika ya da o sene neresi modaysa oraya giderler. Yani moda dediğim, yurt dışında bilinmeyen bir yer olacak. Sonra da yazlıkları vardır, oraya...Her tatil güzeldir aslında...Ama en güzeli...Bana sorarsanız...Kısa ve yorucu olanıdır...