"Senin namusundan ben sorumluyum ablacuğum!"

9 Mayıs 2003

"Ayşa abla, biz seni çok seyrediyruk ama son zamanda TV'de göremiyruk. Nedendür? Şu şey kanalda aynısını yapiyler ya? Hani, senin gibi olmiy be ablam!""Oluyor oluyor, pek de güzel oluyor. Söyle bakalım sen Karadeniz'in neresindensin?""Rizeliyim be abla. Şimdi, biliyon mu? Şimdi memlekette bizim ev nasıl biliyon mu? Yeşil yapraklar her tarafı kapatmıştır daaaa! Camdan pakan etrafı yemyeşil göriy!""Özlemişsin! Rize'ye geri dönsene, o yeşillik içine bir balık restoranı açsana?""Sen beni kim saniysin ablacuğum? Rize'nin en lüks restoranı benimdi? Ama bi akşam bi adam celdu, 'ha şunu aliciim' dedi. Alamazsun, o benim müşterimdir dedum. Üç adami silahlara davrandu, pen ve yedi arkadaşum da çektik. Ayaklarindan vurdik ablam!""Ne diyorsun sen Bayram?""Aynen öyle Ayşa ablacuğum. Ama merak etme sen, sadece 10 gün yattım, ondan sonra çıktım!""Nasıl oldu o?""Savciya dedim daaa. Ya bana 10 yıl verirsin ya da bir ayağin gider, anladın mi ablam?""Yapma yahu?""Ablacuğum, bizim oralarda durum böyledir. Bir aile benim lokantama gelmişse, benim namusum olur. Yemek yenecek, evine dönecek, kim ne yaparsa yapsun! Benim lokantada yaptırmam abla.""Sonra ne oldu?""Paktum bu iş Rize'de zor oliy, 150 bin dolarlık yerimi sattım 80 bine, celdum İstanbul'a. Burada açtum bi yer! Kendi kendime, Bura İstanbul, büyük yerdir. 'Akşam müziğine hem laz havası koyarum hem de saz. Çünki burası büyük yerdir, kim kimedir, dum dumadur. Bütün müşteriyi yakalayım' dedum daaaa!""Bravo sana, sonra ne oldu?""Bu sefer de işler eyi, bi akşam lüks bi araba geldi kapıya. İçinden artiz gibi giyinmiş bi adam çiktu. Buyur ettum. 'Bura iyi hoş da bizi de göresin' dedi.""Yanında kaç kişi vardı?""Dört kişiydiler abla. 'Sen ne diysin? Benden para mi istiysin?' dedum. Baktım 4 adami davrandu silaha. Ben de davrandum, vurdum hepisini ayağından. Kapattım o işi da!""Kaç yıl yattın?""Bu sefer dört ay yattum abla. Savcı, 'müdafa' dedu biliy misin? İşte şimdi de taksicilik yapiyrum, cordüğün cibi. Bizim orda namus meselesi vardur ablam. Şimdi sen benim arabamdasin ya?Senin namusun bana aittir abla. Sana biri yan taksiden yan baksin, haaaa hemen kıvırır üstüne carparum abla. Ben sorumluyum senden abla anlar misun?"Okuyucu mektubuSayın Bakan'dan açıklama bekliyoruz* Okul ve Kurum Yönetici Sınavını kazanan adayların durumları ne olacak? Bizi bu konuda aydınlatacak tek yetkili tabii ki Sayın Milli Eğitim Bakanımızdır. Kendileri bir açıklama yapsa da bizler de rahatlasak. Teşekkürler. (Erdoğan Mutlu)* İsteğinizi köşemizde yayınlıyoruz. Eğer Sayın Bakan'dan bu konuda bize açıklama gelirse buradan sizlere duyuracağız.

Devamını Oku

Mustafa Kemal gibi düşünmek

8 Mayıs 2003

Tam beklediğim gibi, Wolfowitz görüşmesine eklenen Grossman konuşmasıyla olaylar büyütülmeye, gündemi meşgul etmeye başladı.Karşı tezler, tarihi olaylar ortaya bir bir dökülmeye başladı. Karşısında karşı tez olmadığı vakit, bu görüş bildirimleri, fırtınadaki sular seller gibi coşarak, katlanarak büyüyebiliyor.Kuzum, bizden ne isteniyor? Bunu mertçe ortaya çıkıp hiç kimse dillendiremiyor. İşte şimdi ben bunu yapıyorum! Nasıl olsa bu köşeyi pek okuyan yok! Dikkat bile çekmez!ABD ve dünya kamuoyu, Türk halkının, hükümetinin, medyasının ve devletinin Yunan ve Kürt komşularına saygı duymasını istiyor! Evet, mesele bundan ibarettir. Peki, biz duymuyor muyuz? Belki farkında bile değiliz ama onların değerlendirmelerine göre duymuyoruz. Bu çok eskilerden gelen bir halet-i ruhiye ve ele alınarak tekrar gözden geçirilmesi elzem bir durum.1981 yılında Londra'ya yerleştiğimde, eğitim sistemimizde kültürel açıdan pek değinilmeyen Yunan uygarlığının, dünya halkları tarafından çok yükseklerde değerlendirildiğini fark ettiğimde, "Aaaaa şunlara bak. Biz Yunan'ı 'denize döktük' ayol... Alt tarafı Palikarya'dırlar" düşüncemin pek zemin bulamadığını gördüm. Hangi tarih kitabını kaldırsam aynı Osmanlı gibi Yunan tarihi karşıma çıktı, insanlığa katkılarının alt defalarca çizildi. Osmanlı da çok değerlendiriliyordu ama Batı aleminde Yunan'ın yeri başkaydı. Abartmadır, saptırmadır, istediğinizi söyleyebilirsiniz ama gerçek olan Yunan'ın geçmişi ve bugünü. Gelişmiş dünyada "en yakın akraba" şefkatiyle kabul ediliyor.Günümüze gelince, komşumuz Yunanlılar yıllardır hem ticaret gemilerini başarılı çalıştırmakla hem de olağanüstü bir turizm potansiyalini yakalamakla ekonomik durumunu bizden katbekat yükseltti. Dolayısıyla uygar Batı'nın kalbinde önemli bir yer işgal etmeye devam ediyor. Saygı duyuluyor.Batı gözüyle görmekKuzey Irak'ta yaşayan (PKK gibi terörist örgüt üyeleri hariç) Kürt dostlarımıza gelince... Yıllardır gelişmiş dünyada yaptıkları başarılı kulis ve propaganda faaliyetleriyle bugün Amerika'nın Kuzey Irak planını uygulamasında doğrudan bir etken olmuş, Bağdat idaresinde söz sahibi olabilme şansını harekâttan çok önce yakalamış, sözler almıştır. Batı bu çabaya da saygı duymakta... Bizler ise çektiğimiz acılardan dolayı, Barzani ve Talabani'yi Batı gözüyle göremiyoruz!Oysa Batı, bizden bu saygıyı da bekliyor. Kürt komşularımızın refaha kavuşmaları için bizim yardım elimizi uzatmamızı bekliyor.Yunanistan ile dost olup işbirliği yapmamızı istiyor.İddia o ki, biz bu iki halka 'saygı' duyup, olumlu işbirliği yaparsak yeni durum, hem Türkiye'nin hem de gelişmiş dünyanın menfaatine olur.Öyle mi? Değil mi? Yapabilir miyiz? Geçmişi kapatıp temiz bir sayfa açabilir miyiz? Açmamız gerekli mi?İşte burada Mustafa Kemal Atatürk'ü çok iyi anlayıp, onun yapacağı şekilde hareket etmemiz lazım. Bugün yaşasaydı, gurur ve duygularına kapılıp, komşularına kapıları kapatır mıydı? Yoksa dünkü düşmanı Venizelos'u hemen harbin akabinde yaptığı gibi buraya çağırır, hiçbir şey olmamış gibi, kanlar akmamış gibi, giderken arkalarında her şeyi alev alev yakmamışlar gibi, dost kadehini kaldırıp her iki ülkenin menfaati için yepyeni bir başlangıç ve işbirliğine kucak açar mıydı?Geçen akşam CNN'de dikkatimi çeken çok önemli bir gelişme de Polonya Dışişleri Bakanı Cimoszewicz'in söyledikleri oldu: "Washington ile yaptığımız anlaşmaya göre Irak'ın bir bölümünü Polonya idare edecek. Tarihte 'geçiş dönemlerini' çok yaşadığımız için burada başanlı olacağımızdan eminiz."Bernard Lewis'in belirttiği sofrada Polonya'nın oturduğu belli oluyor.

Devamını Oku

Depreme hazırlık listesindeki 18. madde keşke olmasaydı

8 Mayıs 2003

Geçenlerde bu köşede İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin deprem hazırlığı yapıp yapmadığını sorguladığım için hem İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden hem de onun kuruluşu olan Afet Koordanisyon Merkezi AKOM'dan bir cevap geldi. İstanbul'da olası bir depreme karşı çok hazırlık yapılmış. Neler neler alınmış, neler neler sipariş edilmiş? Kocaman bir liste. Siparişler arasında helikopter, kurtarma botu, deniz ambulansı, ceset torbaları sıralanmış... Bir de 18. madde var ki, acaba listeye alınmasaydı daha mı doğru olurdu diye düşünüyorum.MADDE 18: İstanbul'un üç bölgesinde olası bir afet durumunda kullanılmak üzere büyük mezarlık yeri hazırlanmıştır.Bu bir ihtiyaç olabilir, düşünülmesi gerekir. Ben olsaydım tedbirimi alır ama bu işlemi listeye dahil etmezdim. Bu madde moralimi bozdu. Ben, "ölmeyeyim" diye tedbir beklerken... Sualimi ise bambaşka gayelerle sormuştum. Olası bir depremde kamu binalarının yıkılmaması için ölçme, kontrol etme işlemleri yapılmış mıdır? Mesela her kamu binasının mimari çizimleri belli bir yerde midir? Gerek görülenler için takviye yapılmış mıdır? AKOM'un hazırlıklarına bakıyorum ve diyorum ki: "Bu iş o kadar zor değil. Veriniz paraları, ben her şeyi dünyanın binbir köşesinden sipariş edip alırım, olur biter!" Gereken para, siparişi hazırlayan kişinin şahsen cebinden de çıkmadığı için listeyi hazırlayıp siparişleri vermek çok zor olmasa gerek. California deprem bölgesinde sivil savunma çalışma toplantıları her on-beş günde bir aksatılmadan yapılırdı. Her hane, tüm medya tarafından evlerinde su, konserve yiyecek, yara bantları gibi ilk ihtiyaçları karşılamak üzere malzeme bulundurması için devamlı teşvik edilirdi.Şu anda yüksek tahribatlı bir deprem olsa, iki çocuklu ailelerden hangimizin evinde 10 günlük su, yeterli gazlı bez, antibiyotik bulunmakta? Dünkü VATAN gazetesinde Murat Birsel, bina kontrolleri üzerine çok güzel bir liste yayınlamış. Bunu yapacak mercilerin de telefon numaralarını bize faks veya e-posta ile gönderirseniz, ben de bunları yayınlarım. Oturduğu binanın kontrolünü henüz yapmamış ailelere ışık tutmuş oluruz. Bir iki köşebaşında kocaman plastik kutular görüyorum. Doğal afetlerde kullanılacak acil ihtiyaç malzemeleriyle doluymuşlar. Bazılarının talan edildiği bile söyleniyor. Bilmem doğru mu? O kutulardaki malzeme, kalabalık mahallelere yetmez bence. Her aile kendi ihtiyacını özel olarak saklamalıdır ve bu duyuru belediyemiz ve medya tarafından devamlı yapılmalıdır.

Devamını Oku

Wolfowitz'den olumlu mesajlar!

6 Mayıs 2003

Dün bugünkü yazımı yazarken telefonum çalmaya başladı. Durmak bilmedi. Herkes diyor ki:"Habertürk'ü izle. Amerika, Türkiye'ye zehir zemberek kızıyormuş. ilişkilerimiz bir pamuk ipliğine bağlanmış. Bizler artık Amerika'nın müttefiki değilmişiz!"Hemen Habertürk'ü açtım. Gerçekten başlık endişe vericiydi. ABD Savunma Bakanı Paul Wolfowitz Türkiye için "zehir zemberek" konuşmalar yaptı denilirken haber bölümündeki hanım, "Ama bundan sonra ne olacağız?" gibi endişeli soruları eski Washington Büyükelçimiz Nüzhet Kandemir'e soruyordu. Sayın Kandemir, soğukkanlılığını muhafaza etmeye çalışarak, "O şahsi fikirlerini belirtmiş olmalı. Bush ve Powell böyle söylemlerde bulunmadılar" diye ortalığı yatıştırmaya çalışıyordu.Saat 17.00'de Manşet programında Mehmet Ali Birand ile Cengiz Çandar'ın Pentagon'da bizzat Paul Wolfowitz ile yaptıkları söyleşiyi dinlemeye başladım.Hiç de Habertürk'te yansıtıldığı gibi konuşmuyordu. "Geçmişi geride bırakalım, ileriye bakalım. Türkiye bizim müttefikimizdir."Mehmet Ali Birand bastırıyor: "Ama İncirlik?""Bakınız, samimi duygularımı soruyorsanız, bizler Türk kamuoyuna, Saddam'ın Müslüman halkına yaptığı kötülükleri anlatamadık!(Bakan burada hatayı adeta bizde değil de kendilerinde buluyordu!) Bizi anlayıp, bize destek olmanızı bekledik! Çünkü bu tavır, ülke menfaatlerimize uygundur. Bu yanlış değerlendirme sonucu tezkereye yeterli desteğin gösterilmemesini anlıyorum. Ama artık bunlan geride bırakmalıyız."Çandar bastırıyor: "Ama Bakan Gül, Suriye'ye giderken, Amerika da Suriye ile ilgili. Hep temsilci gönderiyor. Biz bir koordinasyon içindeyiz' diyor. Diyor ama bakınca Suriye ve İran ile yakınlığımızı tasvip etmezsiniz gibi bir duyguya kapılıyoruz. Hangi açıklama doğru?""Dışişleri Bakanınız, Suriye'ye bizim güçlü mesajımızı verdi. Terör odaklarının bu ülkede barındırılmasını, desteklenmesini istemiyoruz."Mehmet Ali Birand devam ediyor: "Ben anlamadım. Aramızda bir soğukluk mu var, yoksa değişen bir şey yok mu?"Wolfowitz cevaplıyor: "Geçmiş geride kalsın. İleriye bakalım. Türkiye demokratik, özgür bir ülke. Bu yörede model olabilecek bir ülke.Şu andan itibaren Türkiye bize destek veren duruma girip bizimle el ele verirse, Irak'ın gelişmesinde çok önemli bir rol oynar ve bu durum hem Türkiye hem de Amerika'nın ülke menfaatleri için en doğru olandır."Wolfowitz'in beyanatlarından bizim çıkarmamız gereken mesaj bence buydu. Gerisi altı çizilmeye değmez sözlerdi.Ben bu yanlış yansımadan ve yansıtılmaktan şikâyetçiyim. Kim bu söyleşiyi olumsuz nitelerse, bana göre yanlış yapar. Şimdi bandı alıp, Wolfowitz'e dinletin ve yorumunu sorun. Benim söylediğimi tekrarlayacaktır!Okuyucu mektubuBinlerce öğrenci "açıklama" bekliyor* Ne kadar affedilmeyecek insan varsa afettiler sadece öğrenci affını çıkarmadılar! Binlerce öğrenci bunu bekliyor. Oğlumun Marmara Ü. Hukuk Fakültesi son sınıfta dersleri var. Bu affın çıkması için dua ediyorum. Lütfen mesajımızı yayınlayın. (İsmail Kaya/ Konya)* Yetkililerden açıklama bekliyoruz. Çıkartmayacaksanız, açık açık belirtiniz. İki arada bir derede kalmış vatandaşlar üzgün. Bilginiz olsun!

Devamını Oku

Tipik Türk siyasi profilinden artık uzaklaşmanız gerek!

5 Mayıs 2003

Sayın Tayyip Erdoğan! Nerede bocalıyorsunuz bilir misiniz? Halktan koptuğunuz an bocalıyorsunuz! Bizim siyasilerimizin hepsinde yıllardır bunu görmekteyiz. Hele birçoğu halkla zaten hiç bütünleşmemiş olarak Meclis'e girip Meclis'ten çıkmıştır bile! İşin tuhafı, bu gerçekten haberleri bile yoktur!Bingöl ziyaretinizi ele alalım. Hatalarınız nerede, size göstermeye çalışacağım! Bir kere o yöreye, o ıstıraplı günde, o kıyafetle gidilmezdi! Kravat? Takım elbise? Çıkarın şunları. Atın bir kenara, çözün yakanızı, kıvırın gömlek kollarınızı, yaklaşın ıstırap dolu halka! Hatta size de göçükte çalışanlar gibi tulum gerekirdi.Ve gelir gelmez, saniye kaybetmeden, göçüğün üstünde çalışan arkadaşların yanına çıkacaktınız, yardım çalışmalarını bizzat yapanlardan öğrenecektiniz. Kendi çocuğunuz o göçüğün altında olsaydı, soluğu orada alırdınız. Aynı halk gibi!Bu bilgiyi elde ermeden, katiyyen halkın karşısına çıkmayacaktınız! Zaten bu bilgiyi kendiniz yerinde edinmeden, içiniz rahat edememeliydi!Ne bilgisi bu? Aletler yeterli mi? Akşam ışıklandırma yeterli olacak mı? En alttaki yavrulara takriben ne zaman yaklaşılabilinir? Ve saire...Şimdi mikrofona neler konuşmalıydınız? Duyduğunuz ıstırabı bir ebeveyn olarak onların hissettiklerini anladığınızla ama samimi olarak anladığınızla söze başlamalıydınız.Ne gibi aletlerin eksik olduğunu, hangilerinin gelmekte olduğunu, ne zaman bölgeye varacağını ve bu aletlerin ne işe yarayacaklarını siz halka anlatmalıydınız.Kendinizi halkın yerine koyarak, çetin bir gece geçireceğinizin bilincine anında varacaktınız. Ağaç altına kıvrılmaktansa, çadıra sığınmalarının önemini o zaman anlayabilirdiniz.Bilgi vermeliydinizBir iki rakam verdiniz. Çok az çadır geldiğini, bilmem kaç adedinin de yolda olduğunu belirttiniz. Bu adedin yeterli olup olmadığını bilmiyordunuz. Yeterli gibi konuştunuz. Yanlıştı. 20 kişilik çadırlardan o anda haberiniz olmalıydı. Halka bunlar hakkında bilgi vermeliydiniz."Yıkılmış evlerinin talanından korkan vatandaşlar" size o anda evlerinin yanında çadır kurmak istediklerini belirteceklerdi. Siz bu durumu takdir edip halkın yanında, yetkililere dönüp, "Halk haklıdır, daha küçük çadırları derhal buraya ulaştırmanız için kaç gün gereklidir?" diye soracaktınız. Verilen cevap halkı boşuna ümitlere kapılmaktan uzaklaştıracaktı. Ruhları hasarlı, korkmuş ve bedenleri de soğuk gece boyunca hasar görmüş vatandaşların ertesi sabah vilayete hücum etmeleri doğaldı.Yöreyi terketmeden önce halka açıkça kaç çadıra ihtiyaç olduğunu, kaç çadırın yöreye vardığını belirtecektiniz. Bu çadırların adil biçimde dağıtılması için kendinizin, evet efendim kendinizin, geri dönüşünüzü iptal etmek istediğinizi ancak bunu yapamadığınız için sağ yanınızda güvendiğiniz, direkt sizinle iletişim kurma yetkisi olan bir kişiyi vazifeye tayin edip halka kendisini tanıtacaktınız. Çadır dağıtımının adil olması için sizin temsilcinizi yörede bıraktığınızı halka ilan edecektiniz. Çünkü Gölcük depreminden hepimiz biliyoruz ki, en büyük sorun, çadır dağıtımıdır! Siz bilmez misiniz?Son olarak tekrar göçük üzerine çıkacak, durumu öğrenecek, bunu halkla paylaşıp gönlünüzü ve kalbinizi gerçekten o acılı ailelerle bırakarak yöreden ayrılacaktınız. Bu işlemlerin hiçbirisi numaradan yapılmayacaktı. Yüreğiniz zonklayarak yapılacaktı.Bürokrat yaklaşımlarınızdan bıktık. Tipik Türk siyasi profilinden uzaklasın lütfen!

Devamını Oku

Şu "enflasyon" denen şey neden bir inip bir çıkıyor?

4 Mayıs 2003

Dünyayı evire çevire döndüren enerji küpü reklamlardır! Evet, reklamlardır! Nasıl yani? Televizyon dünyamıza onlar hükmediyor. Radyo dünyamıza onlar hükmediyor. Gazete ve dergi dünyamıza da onlar hükmediyor.Elime 2003 Mart tarihli, İngiliz basımı "Marie Claire" geçti. Reklamsız sayfa yok gibi! Gibisi fazla, yok! Kapakta bir Jennifer Lopez resmi, ondan sonra iki sayfa Salvatore Ferragamo, iki sayfa Lancome, iki sayfa Emporio Armani ve gidiyor... Nereye kadar? Arka kapaktaki Calvin Klein'in Eternity kokusuna kadar gidiyor ve dergi orada bitiyor."İçindekiler" bölümünde bir yazı dikkatimi çekiyor ama bir sayfa okuduktan sonra numarasız reklam sayfalarına çarpıp 'ara babam ara', 'bulabilene aşkolsun'a geliyorsunuz!Gazeteler, dergiler, radyo ve televizyonlar sadece reklam aracı oldukları için varlar!Ted Turner internetin önemini vurgularken ne demişti biliyor musunuz?"Düşünün. Malınızı satmak istediğiniz kişi, bire bir karşınızda, ekranın diğer tarafında sizin ürününüze bakıyor! Düşünebiliyor musunuz? Artacak satış potansiyelini düşünebiliyor musunuz?"Bir gün bir arkadaşım bana sormuştu: "Ayşe şu enflasyon denen şeyi anlamıyorum. Neden inip çıkıyor?"Tüm ekonomistlerden özürler dileyerek cevabımı yazıyorum. Anladığım bir konu olmadığını göz önünde bulundurun lütfen, iki arkadaş konuşuyoruz, o kadar!Dedim ki: "Bak Rukiye, sokaktaki adam cebindeki parayı tutup, vitrindeki ürünü almazsa enflasyon düşüyor. Alırsa çıkıyor.""Bu iş bu kadar basit mi yani?" "Bana göre basit. Çünkü 'amcam alınca' talep artıyor 'yengem almazsa' talep azalıyor." "Talep artınca ne oluyor?" "Karşılanamadığı için enflasyon da artıyor.""Talep azalınca ne oluyor?" "Piyasada istendiğinden fazla ürün olduğu için fiyatlar düşüyor. Dolayısıyla enflasyon da düşüyor." "O zaman her ürün, çok reklam yapıp malını satmak zorunda, öyle değil mi?""Hah şunu bileydin. Ted Turner amcamız da bizleri ikna etmek için gazete, dergi, radyo, televizyona ilaveten yepyeni bir araç buldu. Bu olayı kuflayıp duruyor tüm reklam verenler ve aracı olanlar. internette direkt satışların diğer tüm satışları geçeceği ümit ediliyordu ama yanıldı amcam, yanıldı!"Dikkat... Dikkat...Kütüphanemiz kitaplarla doldu taştı!Konya'nın Hüyük ilçesi İmrenler beldesindeki İmrenler İlköğretim Okulu kütüphanesine yardımsever okurlarımızdan adeta kitap yağdı. Yardımlarını esirgemeyen ve bu kütüphaneyi kitaplarla dolduranları en derin duygularımla kucaklıyorum, orada eğitim gören çocukların ne kadar sevindiklerini tahmin edebiliyor, onların duygularını hissedebiliyorum. İmrenler'de eğitim gören tüm yavrularımız adma siz değerli yardımsever okurlarıma sonsuz teşekkürler ediyorum. A.Ö.

Devamını Oku

Üzüntüleri örten çiçekler!

3 Mayıs 2003

Tam camları silmiş ve salonu havalandırmıştım ki kapı çaldı. Rukiye gelmiş. Çok sevindim. Hemen salonda yerlerimize geçtik ve çaylarımızı yudumlamaya başladık. "Ayşe ülkede bir üzüntü bitiyor, diğeri başlıyor. Ne olur bugün bunları konuşmayalım." "Nasıl istersen. Anlıyorum! İnan biz de çok üzüntülüyüz. Peki ne konuşalım?" "Gel baharı konuşalım." "Pekala. İstanbul'un pek baharı olmuyor ya! Hemen yaz geliyor." "Bu kış ben en çok neye sevindim biliyor musun? Baharlar açmışken kar yağdı ya? Baharlar donacak diye çok üzüldüm. Ama donmadılar!" "Doğru, hiç bir şey olmadı. Bak şu karşı tepedeki mimozaları görüyor musun?" "Şu sapsarı ağaçları mı?""Evet. Baharlardan sonra ilk açılan çiçekler mimozalar oluyor." "Şimdi onlar bitmek üzere ama benim mutfak balkonumda demirlere tırmanmış mor salkımlar da bugün yann açmaya başlayacaklar."Mor salkımlar"Bak işte bayıldığım bir çiçek de onlardır. Her yaprak merkezde mor oluyor ve uçlara doğru eflatunlaşıyor ya? Bayılıyorum." "Ben de ama benim en sevdiğim çiçek ağaçları mor salkımlardan sonra açıyor." "Hangisi onlar?" "Erguvanlar Ayşe, erguvanlar!" "Yaaa, hakikaten, unutmuştum onları. Renkleri ne güzeldir?" "Salkım salkımdırlar ve yapraklardan önce doldururlar dalları" "İşte onlardan sonra gelen çiçekler de benim en sevdiklerimdir." "Hangisi onlar?" "Unuttun mu Rukiye? Katır tırnakları!" "Evet, hem katır tırnakları o kadar güzel kokuyorlar ki ama koparması zor." "Elle koparamazsın, bıçak gerek." "Ayşe, iyi ki saydık şu çiçekleri ve ağaçları. Neden biliyor musun? Üzüntülerimi başka türlü örtemiyorum. Ancak çiçekler örttü." "Benim de Rukiye, benim de!"

Devamını Oku

Dayan gönlüm dayan...

2 Mayıs 2003

Türk televizyonlarında program yozlaşması üzerine mesajlar almaya devam ediyoruz. Gündemimizi işgal eden her konu, aysbergin ucudur ve sebepleri çok derinlere uzanmaktadır.Şayet Mustafa Kemal Atatürk'ün gözlerini yumduğu dakikadan itibaren bu misak-ı milli sınırları içerisinde yaşayan vatandaşlarımıza çağdaş eğitim, sağlık, iş, aş, güven ve umut sağlayan yönetimler iş başına gelip vazifelerini yapamamışlarsa, bunun bedeli çeşitli biçimlerde ödenecektir!Toprak mı çok büyük, nüfus mu çok artmıştır? Yoksa işin ehilleri mi iş başına gelmemiştir?Mustafa Kemal'in hiçbir sözü boş söylenmemiştir. Hiçbir sözü!İnsanca bir düzenTarihe bakıyorum. Ne George Washington, ne Churchill, ne Hitler, ne Mussolini, "köylü, bu yurdun efendisidir" dememiştir. Yukarıdaki liderlerden hiçbiri traktör üstüne atlayıp, tarla sürmemiştir.Yukarıdakilerden hiçbiri kırsal kesimde yaşayan vatandaşların arasına çoklukla karışıp, görüş sormamıştır.Yukarıdakilerden hiçbiri daima ülkede ikamet ederek, endişeli bir telaşla, vatandaşının bağrına yerleşmemiştir.Allah Allah! Neden Atatürk aceleci bir telaşla, yurttaşının yanında daima yer alıp, hep onunilerlemesi, gelişmesi, çağdaşlaşması için gayret göstermiştir? Neden bir Hindistan, Çin Şeddi seferi düzenleyip, gezmeyi yeğlememiştir?Bu misak-ı milli sınırları içerisinde yaşayan Türk vatandaşlarının çağdaş bir biçimde gelişip, insanca bir düzene kavuşamamalan endişesiyle geceleri uyuyamamıştır!O akıllı ve zeki adam kendisinden sonra gelip, ülke yönetimini ele geçireceklerin limitasyonlarını çok ama çok iyi tanımaktaydı.Çaplannı, yeteneklerini biliyordu ve devamlı endişeleniyordu. Bu yüzden uyuyamıyordu.Düşüncelerinde haklı çıktı. Yıllardır ekranlardan söylüyoruz, köşelerde yazıyoruz... Böylesine endişeler içerisinde olmayan milletvekili ve hükümet üyeleri geceleri başlarını yastıklarına rahatlıkla koyup uyuyabilmekteler.Gelişmiş kent sayımız kaçtır? Dağdan katır üstündeki küfede kar taşıyıp, bunu odun ateşinde eritip çamaşır yıkayanları, çöplükte ekmek arayanlan, kardan yollar kapanınca mahsur kalanları, deprem karşısında kamu binalarının çökmesiyle ölümle karşı karşıya gelen insan manzaralarını görüp de uyuyabilmek nasıl mümkündür?Bu beceriksizliğin hiç mi bedeli olmayacaktır? işte bedeli her köşede, her virajda, her deprem sonunda, her türban krizinde, her işsizlik ve açlık durumunda karşımızdadır. Eğitim aracı olarak kullanmamız gereken televizyonlarımızda, eğitici mesajlar veren birkaç çalışma hariç, zırtapoz programlara devam edildiğini görüyoruz.Gittikçe küçülen reklam gelirleriyle, BDDK'nın gelirlere el koyduğu durumlarla, bir de borçlu oldukları programcıların paralarını ödemeyerek ayakta durmaya çalışan kanal sahipleri hep beraber toplanıp, "Yahu çocuklar bizler bu ülkeye çok yazık ediyoruz.İşinin ehli olanlarHep beraber bu saçma ve faydasız programları el birliğiyle kaldıralım" demedikçe televizyon çok büyük bir eğitim aracı olmaktan çıkacaktır ve geri kalmışlığımız bundan dolayı da devam edecektir.Mustafa Kemal'in yerli endişeleri odak noktalarında halledilince bugün sorun olarak karşımıza çıkan her konu, bir buz küpünün sıcakta eriyip yok olması gibi gündemimizden düşecektir!Bunun gerçek olması için gerçekten işinin ehli yetkililerin iş başına geçmeleri gerekir. O zamana kadar "dayan gönlüm dayan!"

Devamını Oku