Türkiye, dünyanın gıda sepeti olmaya aday tarımsal üretimi başarmak ve kuraklık çeken doğu yörelerimizi sulayarak mümbit topraklar elde ermek için GAP projesini başlatmadı mı?Atatürk Barajı büyük merasimlerle açılmadı mı? Tüm vekil vükela açılışta bulunmadı mı? Yerden, havadan, içerden, dışardan fimler, belgeseller çekilmedi mi? Dış ülkelerden gelen itibarlı konuklarımıza bu gelişme gururla gösterilmedi mi? GAP projesi ve ülkeye sağlayacağı imkânlar yıllarca gündemin en üst köşesine yerleşmedi mi? Son yıllarda GAP'dan "çıt" çıkmadığının da farkındayız.Geçen gün Vedat Yenerer'in konuğu olan "Cumhuriyet"in Yurt Haberler Müdürü, "Suyu Bekleyen Toprak" kitabının yazan, aslen Urfalı Mehmet Faraç'ı dinliyorum. Durmadan anlatıyor. "Yörede devlet yok, jandarma yok, kontrol yok!" diyor.2,5 milyar dolarHarran Ovası'ndan nasıl bir mahsul almaktayız? Yöre vatandaşları pamuk, buğday, arpa, sebze; hangisini ekip biçerek geçimlerini sağlamakta?"Hintkenevirinden esrar üretilir. Dünya, Harran Ovası'ndan tüm esrar ihtiyacının yüzde 74'ünü elde etmektedir" diye iddia ediyor Mehmet Faraç bey."Suyu Bekleyen Toprak" kitabını alıp hemen okumam gerekiyor.Bir istatistik öğreniyorum. Türkiye'nin tarımsal ürün ihracata yılda 2,5 milyar dolanmış. Bunlar da fındık (dünya birincisiymişiz), kuru üzüm vs. Buna karşılık bizim tarım topraklarımızın sadece yüzde 20'si büyüklüğündeki Danimarka, tarım ürünleri ihracatından takriben 5 milyar dolar kazanç elde ediyormuş. Yani bizim iki mislimiz.Amerika ve Almanya gibi ülkelerin gıda ürenleri ihracatını duymak bile istemiyorum. Hektar başına bizim aldığımız verimle onlarınkinin karşılaştırılmasından yüzüm kızarıyor.Su anda Başbakan'm etrafının gıda teknolojisi taze / dondurulmuş / konserve gıda eksperleri; gıda paketleme / sevkiyat uzmanları, ekoloijik tarım ekipleri ve tanm mühendisleriyle sanlmış olması gerekmez mi? Bütün bu arkadaşlar koordinasyonlu bir biçimde gece gündüz, dur durak bilmeden, çalışmak zorunda değiller mi? Yoksa köylünün karşısına dikilip, "En kazançlı çıkmak için ne ekmeniz gerekiyorsa onu ekiniz" deyip ortadan kaybolamazsınız.Uzmanlarınızla siz karar veriniz! Nereye, ne kadar ne, nasıl ekilirse en uygun verim elde edilir, ihraç edilir ve para kazanılır? Yıllardır yokluk içinde tarlasına ya buğday, ya mısır ekmiş binlerce çiftçi arkadaşım bilemez. IMF "zeytini kes, kivi yetiştir dedi" ile olmaz bu işler.Her karış toprağımız analiz sonucu tanınmalı. Dünyadaki ihraç ürünleri gazete manşetlerimizi süslüyor. Colombia'dan bir salkım üzüm bilmem kaç lira! Biz niye aynı üzümü yetiştirip ihraç edemiyoruz? Neden bizim sarımsağımız ithal kadar iri dişli ve kolay soyulabilir değil?Gıda petrolden daha önemlidir. Bilmez misiniz? Buna bir de su potansiyelini ekleyiniz. Joker olarak da turizmi çakınız! Daha tekstil ve sanayiden hiç bahsetmedik. Sadece bu iki koz kartla, dünya bizimdir.Kimse Türkiye'yi yenemez. Bunu anlamak zor mu? Bu saydıklarım sizin "duble yolunuzdan, döviz iniş çıkışlarından, Bilderberg toplantılarından" daha önemlidir.Dikkat... Dikkat...Dr. Kriton Curi anısına konserYarın, Kadıköy Belediyesi Sağlık ve Sosyal Dayanışma Vakfı, Prof. Dr. Kriton Curi (nur içinde yatsın!) anısına, Kozyatağı Çamlık Parkı Gönüllüleri Çamlık Korosu Şef Tolga Özkabakçı yönetiminde Türk Sanat Müziği konseri düzenledi. Saat 20.30'da başlayacak bu konsere istanbul dışında olacağımdan katılamayacağım. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ve yetkilileri bu güzel girişimleri için kutluyorum. Herkesin giderek keyifli bir akşam geçirmesini diliyorum.
Hatırlayanlarınız olabilir. Geçenlerde bir yazımda ODTÜ imtihanlarını kazanmış bir kızımızın masraflarını karşılamakta zorluk çeken ailesi, ellerindeki kıymetli bir halıyı satmak istemişlerdi. Bu konuda ODTÜ'den gelen mesajı hepinizle paylaşmak istiyorum..."19 Mayıs 2003 tarihli yazınızdan, bir öğrencimizin velisinin, çocuğunun eğitim masraflarını karşılayabilmek için eşyasını satmayı planladığını öğrendim. Hiçbir öğrencimizin salt maddi yetersizlikler nedeniyle eğitimini aksatmasına duyarsız kalamayız. Bu nedenle üniversitemiz her yıl 4000 dolayında öğrenciye burs vermektedir. Eğer bu öğrencimizin kimliğini bize iletirseniz veya kendisinin benimle temasa geçmesini sağlarsanız, durumu değerlendirerek yardımcı olmaya çalışırız. Yardımlarınız için çok teşekkür ederim. Prof. Dr. Canan Çilingir Rektör YardımcısıBöylesine sevindirici bir haberi duyduktan sonra içimde çiçekler açmaz mı sevgili okuyucular? ODTÜ'nün maddi imkanları kısıtlı bu kadar çok öğrenciye yardım elini uzattığını bilmiyordum. Sağ olsunlar, var olsunlar!Ben çok ümitliyimAileyi aradım ve derhal Prof. Dr. Canan Çilingir ile irtibat kurmaları için telefon numarasını verdim. En kısa zamanda konuşup sorunu halledeceklerini ümit ediyorum. Ülkemizde üniversite giriş imtihanlarını kazanıp da maddi yetersizlikten eğitimine devam edemeyen kaç öğrenci var? bunu gerçekten çok merak ediyorum. Acaba bu konuda Devlet İstatistik Enstitüsü bir araştırma yaptı mı? eğer yapmadıysa yapılması gerekmez mi? Kimbilir kaç kıymetli ve yetenekli genç, maddi yetersizlikten arzu ettikleri mesleğin eğitimini alamıyor. Diğer üniversitelerde de ODTÜ gibi binlerce burs dağıtılıyordur, bundan eminim. Ben diyorum ki, benzer durumdaki öğrencilerimize yardımcı olmak için bir rakam belirlense ve varlıklı aileler bu öğrencilere yardım ellerini uzatsalar. Türk Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı gibi sivil toplum örgütleri bu işlevi görüyorlar. Ama belki daha çok yardıma ihtiyaç vardır diye gündeme getirmek istedim. ODTÜ'nün burs programını kutlar Prof. Dr. Canan Çilingir'e de huzurunuzda teşekkürü borç bilirim.
Geçenlerde Akmerkez de yürürken, ünlü bir yabancı marka dükkân vitrininde şu yazıyı okudum: "Liquid Repellent Pants."Türkçesi: "Sıvı Savan Pantolon."Ne demektir bu dostlar? Pantolonların "sıvı savan"ı moda demektir herhalde!Bugüne kadar sıvı savmıyorlardı! Kötü müydü?Ama bazıları savıyordu! Hangileri? Trençkotlar! Tamam ama onlar trençkot. Pantolon değil ki! Üstüne düşen yağmur tanelerini savıyorlardı.Tam değil, tam değil! Sıvı savmaktan ziyade aşağıya doğru akıtıyorlardı.Hani empermeyabl denen cinsten mi? Tam değil. Empermeyabl, katiyen içine geçirmeyen demek. Geçirmiyordu da ne oluyordu? Tabii ki onlar da aşağıya doğru akıtıyorlardı.Sen şimdi bunları da "sıvı savan" konumuna getirmeye çalışıyorsun ama olmaz. Anlamıyor musun, olamaz! Bu yepyeni bir şey. Her genç bundan bir tane edinmeli. Bu yaz "sıvı savan" pantolonun yoksa hiç gruba girmeye yeltenme arkadaş. Fos olursun, fos! Bu iş bu kadar basit! Sıvı savansız pantolonlar grubunda ol, durumunu kabullen!Yahu kardeşim, üstüne gelen suyu ha emmemiş, ha akıtmış! Bu ikisi arasında ne fark var ki!Çok şey fark eder. Ama sen anlamazsın. Bak tekrar anlatayım. Naylon akıtır. Lastik akıtır. Plastik akıtır. Buna karşılık yünlü emer, pamuklu emer, keten emer. Oysa bu nasılmış?Nasılmış?Bu, sıvıları savarmış! Hâlâ anlamadın mı?Yani kumaşın içinde elektrikli bir vantilatör mü var? Yani üstüne su sıçrayınca, hızla dönüp suları geri mi fıslatıyor?Bak bak, şu sorduğuna bak! Her sıvı, su mudur sence? Ha? Başka sıvılar yok mudur? Sen baştan tuşsun be abla. Baştan paso!Gençlik işlerine karışmasana Allahaşkına! Hayret bir şey yahu! Anlatıyorum, anlatıyorum, bir türlü anlamıyorsun! Sudan başka sıvı yok demeye mi getiriyorsun şimdi? Hayret bir şey yahu!Okuyucu mektubu'Sayın Tarım Bakanı'ndan cevap bekliyorum'* Esnaf Bağkur'lular maliye kaydı veya Ticaret Odası kayıtları varsa geçmişe dönük borçlanabiliyorlar. Ancak tarımdaki Bağkur'lular, Tarım Kredi Kooperatifleri veya Ziraat Odası kaydı olduğu halde geçmişe dönük borçlanamıyor. Neden? Tarım Bağkur'lu olmak veya tarımla uğraşmak yüz kızartıcı bir meslek mi? Atatürk'ün, "Köylü milletin efendisidir" cümlesi artık geçerliliğini yitirdi mi? Bizzat Sayın Tarım Bakanı'ndan cevap bekliyorum, (Recep Karakoç / Antalya)* Böyle bir farklılık olduğunu bilmiyorduk. Sayın Tarım Bakanı'nın konuya açıklık getireceğine eminim. Esnaf Bağkur'u veya taran Bağkur'u, hepsi geleceğimizi garanti altına almak için hazırlanmış kurumlardır. Biri daha çaplı, diğeri daha az çaplı olamaz. Çünkü esnaf da çiftçi de fabrika sahibi de balıkçı da pazara da en nihayetinde insandır. Hepsi eşit imkânları hakeder. Çiftçi de eli öpülesi, en saygı duyduğumuz, bizim karnımızı doyurmak için işini aksatmadan yerine getiren bir çalışandır. Dolar iner çıkar, enflasyon iner çıkar, hamsi azalır ama soframızda ekmeğimiz, yoğurdumuz hazırdır. Hepinize teşekkür ediyoruz ve Bakan'dan cevap bekliyoruz.
Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın'ı son söylemleri için tebrik ediyorum. Evet, "Hanımlarımız cuma namazını camide cemaatle kılabilirler, bunda hiçbir sakınca yok" demişler.Değerli Kezban Hatemi'nin yıllar önce benim televizyon programımda bir hayli sesini yükselterek, "Evet, ben camide namaz kılmak istiyorum, hem de en önde. İmamın yanıbaşında çömelerek, caminin en iyi, en gözde yerinde namazımı kılmak istiyorum. Bunu durduracak hiçbir güç de yoktur!" diye haykırdığını da hatırlıyorum.Benim araştırdığım kadarıyla ibadette bu erkek-hanım ayrımcılığı, Museviler zamanında başlamış. Sanırım bu gelenekleri hâlâ da devam etmektedir. Sinagoglarda eskiden beyler ayrı, hanımlar ayrı otururlarmış. Başörtüsü de o devirlerden kalma. Hanımlar Sinagoga başörtüsüz girmezmiş. Bilmem acaba hâlâ öyle mi?Tevrat'ta, "Hanımlar başlarını örtsünler" diye bir ayete rastladığımı hatırlamıyorum. Keza İncil'de de. Yalnız Musevi veya Hıristiyan hadislerinde, ibadet yerlerinde hanımların çok heyecanlanıp kendilerinden geçerek, baygınlıkla uyanıklık haline girdikleri ve 'speaking in tongues' yani değişik dillerde konuşmaya başladıkları anlar olduğu belirtilir."Bu durumlarda hanımın ibadet mekânından yavaşça dışarı çıkartılması gelenek haline gelmiştir" denir. "Değişik dillerde konuşmaya" başlama konusu ise hâlâ tartışılır. Gerçekten bu "dil" midir, yoksa "garip sesler" midir, anlaması güçtür diyenler de vardır.Böyle sahnelere İslami ibadetler esnasında rastlanmamıştır ki Kur'an'da yer verilmemiştir.Toplumlar erkek-hanım el ele, omuz omuza verince gelişip yükselmektedirler. Birisi geride diğeri üç adım ileride olan toplumların gelişmediği ortadadır.Kur'an'ı Kerim'de Allah hanımı eksik, nakıs, az yarattığını belirtmemiştir. Hanımlar en az erkekler kadar akıllı, zeki, çalışkan, üretken, beyni donanımlı, duygu dünyaları yüksek varlıklardır. Yıllardır Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ile yaptığımız programlarda Hoca, Hazreti Ayşe'nin örneklerini dile getirmiş, "Kolları dirseklerine kadar sıvalı, erkeklerin yanında nasıl savaştığını" anlatmıştır.Ben Sayın Mehmet Aydın'a teşekkür ediyor, benzer adımları atmaya devam etmesini beklediğimizi belirtmek istiyorum.Okuyucu mektubu"Maaş günü kara kara düşünüyorum"* Ben dar gelirli biriyim. Geçinmek için adeta bir kuş gibi çırpmıyorum. Ama görüyorum ki değişen hiçbir şey yok! Yük yine dar gelirimin, fakirin, memurun, işçinin omuzlarına bindirilmeye çalışılıyor. Kodamanlar, iş adamları, zenginler hep zengin; milleti, devleti dolandırmaya devam ediyorlar. Allah aşkına buna "dur" diyecek bir Allah'ın kulu yok mu? Maaş zamanı kara kara düşünüyorum. Neyi nereye versem diye! Hele kiradakilerin hiç yaşama hakkı yok. İşçilerin kıdem tazminatlarına el konuluyor, yaş 61'e indirilmeye çalışılıyor. Nefes alıp insan gibi yaşamayı hayal ederken bakın şu başımıza gelenlere! Lütfen yazıma köşenizde yer verin. (İstanbul Güngören'den adı bende saklı bir okuyucum)* Bu köşe zaten siz değerli okurlarım için efendim. Uzun mektubunuzun ancak bu kadarını alabildim ama sanırım her şey çok açık ve yalın. Teşekkürler.
Haluk dedi ki: "Tamam Ayşe, yarın köye gidebiliriz." Dedim ki: "İmkânı yok olmaz Haluk. Geçen akşam Habertürk'teki Basın Kulübü'nü izlemediğin için böyle konuşuyorsun.""Ne oldu Basın Kulübü'nde?" "Hakan Aygün, Türkiye'nin en ileri gelen, en parlak bilim adamlarıyla program yaptı. Şu gruba bak! Prof. Dr. Kerem Döksat, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Boğaziçi Üniversitesi'nden bir fizik profesörü, bir felsefe profesörü. Matrix filmini ele aldılar, senaryoda neden Mevlânâ'dan bahsedilmediğini tartıştılar. Ben bu önemli filmi görmeden dünyada köye gitmem!"Gördük. Wachowski kardeşlerin yarattığı senaryodan elimde kalan sadece şu oldu: "Yeni bir insan grubu yaratmak için 16 kadın ve sadece 7 erkeğe gerek var!" Neden? Hangi aritmetik?Bakınız anlatayım. 1982 yılında tanıştığım pek içine kapanık, çok az fikir beyan eden bir İngiliz gencin, hazırladığım yemeği annesi, o ve ben sofrada yerken birden yerinden fırladığını, balkondan atlayarak kaçtığını hatırlıyorum. Annesi bin kere özür diledi. "Gerekmez" dedim.Belli ki bunalmıştı. Bana karşı değildi. Asosyal bir yapısı vardı. Herkese ve her şeye karşıydı. Topluma, ailesine, okuluna, eğitim sistemine, kız arkadaşlara, erkek arkadaşlara, her şeye diyorum ya! Her şeye karşıydı. İşte bir gün annesi, Rex'in devamlı ve durmadan "Dungeons and Dragons" oyunu oynadığını söyledi. Ben bu oyunun ne olduğunu bile bilmiyordum.Şimdi tercüme de edemiyorum ama sanal bir alemde, sanal canavarlarla ve kapanlarla karşılaşıp, bilgisayar ve internet ortamında bunlarla savaşıyorsun. Öyle bir oyun işte!Matrix filmi bana bu ve bunun gibi oyunları hatırlatıyor. Hedef kitlesi kendisini 11-19 yaşında hisseden herkes; bunalmış, sıkılmış herkes, monotonluktan bıkmış herkes, umutsuzluk dolu herkes, annesi babası boşanmış herkes, her şeye isyan eden herkes, topluma ayak uyduramamış herkes, sesini henüz duyuramamış, şahsiyeti oturmamış herkes. Toplanın ve Matrk filmini izleyin. Yok efendim Zion İsrail'miş. Neo İsa imiş, cinlerden perilerden bahsediliyormuş, Yunan felsefesi temel alınıyormuş! (Oracle'ları dile getiren hanım! Kim o ayol? Üstünde yeşil bir ceket. Her izleyenin teyzesi olabilir!!!)Dungeons and Dragons oynamakta usta iki kardeş, oturup düşünmüşler. Yahu biz bol para nasıl kazanırız? Gel uçuk bir senaryo yazalım.Her mutsuz genç bayıla bayıla izlesin. Neler gerekir? Uzak Doğu dövüşleri! Başka? Otomobil takip sahneleri! Başka? Ha bir de motosiklet takibi var! Peki, bir dövüşü de gel tren üstüne yerleştirelim?Olmaz oğlum, o çok yapıldı. Peki nerede dövüştürelim? Gel TIR üstünde dövüştürelim. Yahu sırf dövüş sahneleriyle olmaz bu iş, kemiğin üstüne biraz et koymak gerek. Tamam. Gel babama soralım. Tarih ve dinden bir şeyler serpiştirirsin oraya buraya, görenler de önemli sansın. Sonra? Nasıl bitirelim? Boşver, bitirmeye gerek yok, "Devamı ilerde" deriz olur biter! Haydi yürü babama...Matrix mi? Boşa akan Manavgat!Okuyucu mektubu'Devlet gazilere neden sahip çıkmıyor?'* Kocam Kıbrıs gazisi. Tedavi görüyor. Devlet ayda 143 milyon veriyor. Bu insanlara neden sahip çıkılmaz? İki çocuğum var. Gaziler üç kuruş maaşta onur savaşı verirken hırsızlar refah içinde yaşyor. Mesajımı lütfen yayınlayın. (Fatma Turgut)* Mesajınızı kısaltarak da olsa yetkililerin dikkatine sunuyoruz.
Üsküdar'da oturan Oğuz Gül. Kültür Bakanımıza gönderdiği şikâyet mektubunun bir kopyasını da bana göndermiş. Teşekkür ederim. Çok uzun mektubun kısa bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum."Bir hafta önce Kültür Bakanlığı Müzeler Müdürlüğü broşürü elime geçti. Broşürde birçok müzenin T.C. vatandaşlarına ücretsiz olacağı belirtilmişti. Çok sevindim. O pazar 6 yaşındaki kızımı ve eşimi yanıma alarak Topkapı Sarayı'nı gezmek için erkenden yola koyulduk.Gişeye vardığımızda muazzam bir kalabalıkla karşılaştık. Birisi en az 26 bin kişiden bahsetti. Gişeler tam 2.5 saat açılmadı. Düşününüz o kalabalık 2.5 saat ayakta bekledi. Sonunda el çırpmaya başladık ve gişe açıldı..."Eminim gerisini tahmin edebiliyorsunuzdur. 26 bin kişi bir anda Topkapı'ya girerse, her kültürel zenginlik ve teşhir edilmiş eşyalar önünde birikimler olur ve insan pek de bir şey göremez. Ama buna ilaveten, itiş-kakış, muhakkak gerçekleşir. Büyük hayallerle başlayan bir müze gezisi kâbusa dönüşebilir.Zaten okuyucum sayın Gül'e de aynen bu ve daha fazlası olmuş. Şöyle ki: Kalabalık arasından eşi bir eşyanın resmini çekmek istemiş ama görevliler kendisine öyle sert bir yaklaşım göstermişler ki, neye uğradıklarını şaşırmışlar. Görevlinin elinde bir telsiz konuşma cihazı olması, misafirlere o şekilde bağırmasını gerektirmez diye düşünüyor Sayın Gül. Hatta bir iki flaş patladı diye müzeden ailecek atılma durumuyla karşılaşmışlar."Zaten Hazine Bölümü ve Harem Daireleri de kapalıydı" diyen okuyucumun yerinde ben olsaydım ne yapardım diye düşünüyorum. Herhalde Sultanahmet'e varıp da gişede o kalabalığı görünce derhal "müze görme" programından vazgeçer, Sirkeci'ye iner, püfür püfür bir Boğaz vapurunun güvertesine kurulur, kızıma gazoz, eşimle bana da tavşan kanı bir çay ısmarlardım. Vapur güverteleri, özellikle bu mevsimde o kadar keyiflidir ki, bence istanbul'da en güzel pazar eğlencesi budur!İsteyene simit, arzu edene tost da yapıyorlar! Kanlıca'da inip güzel bir kase yoğurt yiyin. Önünüzde resmi geçit yapan muhteşem yalıları seyredin.İstanbul çok kalabalık bir kent. Bakınız 26 bin kişi o gün müzelerin bedava olacağını duymuş ve Topkapı'ya koşmuş. Görevlilerin bu kalabalıkla başa çıkamayacağı da belli. Ama ne olursa olsun, çalışanların eşinize ve size o biçimde hakaret etmeleri kabul edilemez.Kültür Bakanlığı bu konuda gerekli talimatları verecektir. İyi ki mektup yazıp kendilerini haberdar ettiniz. Yine de gişede izdihamı görür görmez ayrılmalıydınız. Yarın, öbür gün, bir fırsat olur, indirimli bir günde tekrar gezmeyi denersiniz. Zaten bence bu gerekli.Neden mi?Çünkü henüz göremediniz de ondan!Okuyucu mektubuAf çıkar belki diye bir kenara çekilmeyin!* Ben üniversite son sınıfta beklemeliyim. Maalesef ailemdeki bazı problemler nedeniyle okulu bitiremedim. Meclis, bu konuda ne kadar af yasası varsa çıkardı, sadece başarısızlık nedeniyle okulla ilişkisi kesilen öğrencilere af çıkarmadı. Lütfen bu mesajımı köşenizde yayınlayınız kî ben ve benim gibiler dertlerine derman bulsun. Yetkililer belki bir çözüm getirir. Teşekkürler. (Ömer Özgene)* Burası zaten sizin köşeniz. Mesajınızı yayınlıyoruz. Yine de bir taraftan çalışmaya başladığınızı ümit ettiğimi belirtmek isterim. Af çıkar belki diye üretkenliğinizi bir kenara bırakmayınız.
Marmaris'te katırtırnakları İstanbul'dakilerden daha uzun boylu! İstanbul'unkiler toprağa yakın bir mesafeden çiçek şemsiyelerini açarken Marmaris'inkiler önce 3-4 karış uzayıp, sonra güzel sarı buketlerini sunmaktalar. Hiç itirazım yok. Hepsi harikulade!Marmaris'te Beachwood Villas'da kısa bir tatil geçirdik. İki katil depreme dayanıklı prefabrike villalar, Amerikan yapımı.Her hava şartına dayanıklı beyaz cephelerini de boyamak, yenilemek gerekmiyor. Her villada televizyon, buzdolabı ve hoş dekorasyonla karşılaşıyorsunuz. Bahçede ise palmiye ağaçları ve çiçek cümbüşü içinizi açıyor. İpince kumlu özel plaj, villanızdan 10 adım ötede. Mutfakta mahir bir aşçı, çalışkan garsonlar var.Denize kendimi ilk attığımda İstanbul Boğazı'nın suyunu hatırladım. Sanki serin bir soda banyosuna girmişsiniz de güneşin yakıcı sıcaklığını yok ediyorsunuz. Rahat yastıklı şezlonglar, şemsiye ve deniz bisikleti için ekstra para ödemenize gerek yok. (Rezervasyon için telefon: 0252-417 39 04). Marmaris'te tatil geçirmeniz için güneş ve denize ilaveten çok sebep var. Bir kere her sabah Rodos'a gidip akşam dönen bir vapur var. Rodos'ta kalıp çarşamba günleri Simi ada bağlantısı yapan vapura binip, orayı da keşfedebilirsiniz.Veya bizim yaptığımız gibi İçmeler'den sonra yemyeşil çamlık ormanlarla kaplı dağlara dalıp muhteşem doğa manzaralanyla mest olup gidersiniz. Çamların kokusuyla döllenmiş o tertemiz havayı içinize her çektiğinizde başınız dönecektir. Olsun! Hollandalı Ahmet'in yerinde bir öğlen yemeği yemeniz şart.Şimdi size muhakkak görmeniz gereken çok özel bir köşeden bahsetmek istiyorum. Adı Turgut. Arabayı yolda durdurup iki üç adım (fazla değil) patikadan yürürken etrafınızı çeviren yemyeşil taze kekikleri koklamaya başlayın. Gene sarhoş olacaksınız. Aldırmayın! Birdenbire önünüze ne çıkacak bilir misiniz? Yoğun ağaç gölgelerinin arasından şelalelerin boşaldığı dünyanın en davetkâr doğal havuzları! Ben böyle bir güzellik görmedim.Fotoğraf makineniz yanınızda olmalı. Bir ağaç gövdesine sırtınızı dayayıp gözlerinizi kapayın ve su sesini dinleyin. Kulaklarınız bayram edecektir. Gözlerinizi açın. Gözleriniz bayram edecektir. Tüm endişe ve üzüntüleriniz o anda kaybolacak. Marmaris'ten ayrılırken kendinizi rektifiye olmuş bir motor gibi hissedeceksiniz.İstiklâl Harbi'nden önce bu güzel yöreyi İtalyanlar arzuluyorlarmış. Zevklidirler zaten. Hepsi gelip buranın keyfini turist olarak geçirmeliler.Türkiye hem gıdası, hem doğası, hem tarihi değerleri, hem cana yakın insanlan hem de ucuzluğuyla bir turizm cenneti. Üstelik Marmaris'in karşısındaki ada cümbüşü arasından doğan yuvarlak ve turuncu mehtabı görmeden kimse yaşadığını iddia etmesin! Yalan olur!Okuyucu mektubu25 yıllık hizmete karşılık yapılana bakın!* 25 yıl bu memlekete hizmet etmiş bir öğretmenim. Emekli olunca Mersin'e taşındım. Yol harcırahım 950 milyon olarak hesaplandı. Mayısta ödeme gelmiş diye 1200 kilometre yoldan Edremit'e geldim. Ama "ödeme emri" gelmemiş. Hem yasa da değişmiş. Uzaklık ne olursa olsun herkese 500 milyon veriliyormuş. Bu saçmalık. Yetkililer cevap versinler. (Ramazan Şen)* Daha önce bu konuyu işlemiştik. Eski durumu suiistimal edenler de olmuştu. Açıktama gelirse burada belirteceğim.
Adı bende saklı bir okuyucum, çocuğunun ODTÜ masraflarını ödeyebilmek için satmak istediği bir eşyası olduğunu bana iletti. Mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum. İlgilenen olursa lütfen bizimle irtibata geçsin. "Eşim Yunanistan göçmenidir. Büyük dedesinden kalma, 1936-37 yıllarında Batı Trakya'nın İskeçe kentinde Rum bir ustaya, Atatürk'e hediye edilmek üzere dokutulmuş fakat vefat ettiği için teslim edilememiş 125 cm x 156 cm ebadında bir halımız var. Dokuma tamamen doğal yün renkleri kullanılarak gerçekleştirilmiş, atkılarında pamuklu, çözgülerinde ise yün kullanılmıştır. Sağ alt köşede Rum usta Alandonopolos ismi ve imzası vardır. Ayrıca İskeçe kentinin Rumca yazısı işlenmiştir. Resmin çerçevesi, yerel Rum motifleriyle bezenmiştir. T. C. Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürlüğü'nce yapılan tetkiklerde resim değeri ve antik değeri yüksek bulunmuştur. Sizden ricam bizi Sakıp Sabancı ile buluşturmanız. İsteyen olursa halının resmini hemen yollayabilirim. Lütfen bize yardım edin kızımın masraflarını karşılayım."Sizi Sakıp Bey ile buluşturamam. Ama Portakal Antika Evi'nden uzmanlarla yaptığım konuşmada, bu halının gerçek değerini en iyi Kültür Bakanlığı'nın tespit edebileceği ve bir ihtimal de satın alabileceği belirtildi. Arayanlara sizin numaranızı vereceğim. Böylelikle beni en çok heyecanlandıran noktaya geldik. Benim hayalim de uzmanlarıyla birlikte bir eski eşya dükkânı açıp, burada haftada birkaç gün müzayede yapmak! Çok uzun yıllardan beri böyle bir işletmenin hayalini kurup dururum ama bir türlü gerçekleştiremem. Bakalım bu sene eylül veya ekim aylarında böyle bir girişimde bulunabilecek miyim? İnşallah diyorum, inşallah!