Geçen akşam CNN Türk'te Türkiye'nin milli eğitim müfredat sorunları masaya yatırıldı. Marmara Üniversitesi'nden Prof. Büşra Ersanlı, Türk Tarih Vakfı Başkanı Orhan Silier, Tarih öğretmeni Dilara Kahyaoğlu'yla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanı bir açık oturumda buluştular.Silier, Türkiye'de "Toplumsal fay hatları" bulunduğuna dikkat çekerken Kahyaoğlu, "Uçlarda dolaşmayı seven bir zihniyet yapımız var" diye ilave etti. Ersanlı ise "Osmanlı'da demokrasi diyoruz sonra 1945'ten bu yana Türkiye'de demokrasi olduğu yerde duruyor. Bir türlü yakın tarih kitapları yazılmıyor" diye itirazını dile getirdi. Talim Terbiye Kurulu (Bu adı değiştirmek gerek) Başkanı'nın not ettiğim bazı sözlerini sizlerle paylaşmak istiyorum."Kitaplar, demokrasi ve ekonomiyle ilişkilendirilerek akademisyenler tarafından yapılıyor. Türkiye'nin içerdiği referans noktasının eksikliğinden kaynaklanıyor!" (Ben bu ifade tarzında neyin kastedildiğini anlamadım!)Hocalarımız çok yalın ve doğal konuştular. Mevcut müfredat kitaplarında tespit edilmiş, yönlendirici cümleleri bizlere okuyarak çocuklarımızın zihinlerinin küçük yaşlardan itibaren, nasıl çağ dışı kalıplarla şekillendirildiğini vurguladılar.Dilara öğretmen, "Evrensel, insan hakları normlarına uymak gerek. Tarih siyasallaşmamalı. Öğretmen ve kitap araç olmamalı. Tarihin kötü kullanımıyla karşı karşıyayız. Hazırlayanlar önyargılı ve paranoyak, öğrencilerin okuma becerileri zayıf. Araştırmalara göre Türkiye 41 ülke arasında 38'inci geliyor" dedi.Sayın Silier de, "Türkiye'de eğitim değil de güvenik sorunu var. Dünyanın uzlaşma ve barış kültürüne ters düşüyor bu" diye konuştu.Çok önemli gördüğüm bu konuda başka panellerde Sayın Başkan ve yetkilileri dinlemek isterdim.Tek taraflı yıldırım aşkı olabilir mi?İkisi de manken kadar güzeldi. Biri doğal kızıl saçlı, diğeri sarışın. Birisinin elinden Singapur'dan aldığı bej/kahve/pembe renklerinde örgü çanta, diğerinin başında ise Moskova'dan aldığı sarı saçlarının rengiyle uyumlu yün bere.Kızıl saçlı olanı, siyah uzun çizmeli bacaklarını üst üste attıktan sonra sarışın olana dedi ki:"Sen yıldırım aşkına inanıyor musun?""İnanırım, inanırım. Başıma da geldi ama 6 ay sürdü ve bitti.""Geçen gün ne oldu biliyor musun? Pemra beni bir davete görürdü. Etraf çok hoş insanlarla doluydu. Herkesle birer birer tanışıp konuşuyordum. Bir ara bir çift göz beni izliyor gibi bir duyguya kapıldım. Şömineye doğru dönüp baktım. Gerçekten duvara dayanmış bir adam, gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Boyu benden kısa, bıyıklı ve tam çenesinde de sakalı var. Gözleri yumuk yumuk. Kimdir nedir? Tanımıyorum. Rahatsız oldum ama belli etmedim ve konuştuğum gruba geri döndüm.""Kim acaba?""Mühim değil kim olduğu. Aradan 15-20 dakika geçti, ben yeni bir grupla konuşurken birden karşımdaki duvara dayanmış aynı adamı farkettim. Gözlerini benden ayırmıyor, ısrarla bakıyordu. Görmemezlikten geldim.""Gerçekten çok merak ettim. Kim bu adam?""Hiç merak etme. Bak sonunu dinle. 10 dakika sonra garson bana bir şarap getirdi. Baktım aynı adam, gene gözlerini dikmiş, garsonun arkasında. Bu durumu uygun bularak yanına yaklaştım. Çok heyecanlandı.Kulağına eğildim ve dedim ki: 'Bana gözünüzü dikip baktığınıza göre söyleyecek bir şeyiniz olmalı.'Kıpkırmızı oldu. Afalladı. 'Yok yok söyleyecek bir sözüm yok!' dedi. 'O zaman bana bakıp durmayın çünkü çok rahatsız oluyorum' dedim" "Ne yaptı peki?""Döndü arkasını ve kapıdan çıktı gitti. Utandığı besbelliydi. Bak Dilay, sana bir şey söyleyeyim mi? Yıldırım aşkı ne zaman olur bilir misin? İki kişi birbirini görüp birlikte süzmeye başlarsa olur. Öyle tek taraflı olacak iş değil bu."
Duruma objektif olarak bakmaya çalışıyorum. Deniliyordu ki: "Aslında ABD petrol yataklarını ele geçirmek için Irak'a saldırdı." Oysa bakıyorum, mayıs ayında ABD ve müttefikleri Irak hükümetini devirdiklerinden itibaren Irak'ın petrol gelirlerinin Birleşmiş Milletler'in açtırdığı bir hesaba yatırıldığını görüyorum.Deniliyordu ki: "ABD Saddam'ı yakalasa bile 2004 ABD seçimlerine yakın bir zamanda ortaya çıkarıp Bush'un bir 4 yıl daha iktidara seçilmesini sağlayacak." Oysa Saddam geçen gün yakalandı ve dünya âleme anında gösterildi.Saldırılar artıyorDeniliyor ki: "ABD Saddam'ı yakaladı ama öyle çirkin görüntülerini kasıtlı olarak medyaya gösterdi ki, Saddam taraftarları onu artık sevmesin ve uğrunda terör saldırıları yapmasın." Oysa saldırılar kesilmek bir tarafa, gittikçe artıyor. Hatta yeni Saddamcılar bile oluşuyormuş!Bush'un basın toplantısını dinledim. Bütün bu olanların 11 Eylül şokundan kaynaklandığı belli oluyordu. Başkan, bu gerçeği saklama gereği de duymuyor."İlk ve tek hedefim, halkımın güvenliğini sağlamaktır. 11 Eylül olaylarının bir daha yaşanmamasını garanti altına almaktır."Demek komplo teorileri bir tarafa, sivrisinekleri avlamaktan ziyade, bataklığı kurutmak içinharitaya bakıldığında, Orta Doğu'da Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratik devleti hariç, başka hiçbir devlet özgür insanın yeşermesine imkân sağlamıyor, kimse istediği yetkiliyi iktidara getiremiyor, kısıtlamalar içerisinde, çaresizce yuvarlanıp gidilen bir manzarayla karşılaşılıyordu.11 Eylül mimarlarının yetişme sahalarını bu ülkelerde gören ABD yönetimi, bu ülkelere özgürlükçü demokrasiyi getirmek için bu hareketi başlattı.Birinci Körfez harekâtı sonunda baba Bush'un ilan ettiği, "Yeni Dünya düzeni" de bu değişiklikle örtüştü.Gelişmiş ülkelerin petrol ihtiyacını herkes biliyor. Ama asabi bir mizaca sahip Saddam'ın duygu selleriyle bugün satarım ama yarın satmak istemiyorum, şunları gazlarım, bunları öldürürüm, şuna saldırırım, bunu tehdit ederim, ihtimallerine karşın, daha güvenilir, soğukkanlı, dengeli bir demokratik sistemle yönetilen Irak'ın hem kendi halkına hem de dünyaya daha faydalı olacağına inanan ABD yönetimi ve İngiltere, İspanya gibi müttefikleri bu hareketi yaptı diye düşünüyorum.Birleşmiş Milletler kararnamelerini 17 kez (on yedi kez!) oyalayan Saddam'a ne gerekçe buyurulur?Hiç kaale almadı"Yapma bak, bu iş ciddi sonuçlar getirecek" denildiğinde hiç böyle sözleri kaale almayan ve "dediğim dedik çaldığım düdük" teranesini tutturarak, tüm dünyaya meydan okuyan Saddam'a ne gerekçe buyurulur? Bakın verdiği gerekçeye:"Saraylarıma girip, yatak odamı araştırmamaları için..."Bak şu işin tecellesine! Sen odaya sokmazken bak senin hangi özel yerlerine girdiler!Son zamanlarda AB bize ne söylemeye başladı? "Güneydoğu'nun şartlarını düzeltin." Haklılar mı? Bence haklılar. Yoksa komplo mu kuruluyor? Katılmıyorum.
Saddam Hüseyin'in saçlarını kim boyuyordu? Azı dişleri neden ağrıyordu? Saçları bitli ise neden sıfır numara traş edilmedi? Sağ kulağının üstünde bir ur mu vardı? Yerini bildiren hangi eşi veya akrabasıydı? Saddam Hüseyin'den böyle bir istek almasaydı, bildirir miydi?2002 Eylül ayında bu köşeden Saddam'a seslenmiş, "Bırak her şeyini Iraklı başka bir idareciye ve gel Seddülbahir köyüne, beraberce ızgara balık yiyelim" demiştim.Ders çıkarmamışBu mesajımı kendisine geçirmeyen Irak'ın o zamanki Ankara basın bürosu, şimdi pişman mı? Dökülen bunca kana, üzüntüye, harcanan paraya, Irak halkının sürüklendiği ıstırap ve umutsuzluğa, yuva ve ailelerinden çok uzaklarda yaşamını yitiren Amerikan ve müttefik ordu mensuplarının ölümlerine değdi mi?Bir tarla faresi gibi yakaladılar Saddam'ı. Görkemli saraylarından ve yakınlarından çok uzakta; baş, diş, prostat ağrılarından mustarip, saç ve sakalı tarumar, kapkaranlık bir kuyuda yalnız geçen geceler boyunca neler düşündü bu adam? Kendisiyle görüşmüş, Amerikalı subay ve Iraklı konsey üyelerini dinlediğimde Saddam'ın, hâlâ altında inim inim inlediği bir gurur ve kibir ile karşılaşıyorum! Karanlık ve uzun geceler hiçbir şey öğretmemiş. Kardeşim, karşılaştığın olaylardan ders çıkartmaktan acizsen hâlâ "Benim bildiğim bildik, dediğim dedik" diyorsan senin o boyalı saçlarının altındaki beynin meğer hiçbir işe yaramıyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Bence sessiz geceler boyunca Saddam etrafını saran fare ve çiyanlarla şunu konuştu: "Şu piştovu kafama boşaltıp öleyim mi yoksa yakalanmış gibi yapıp daha çok yaşayayım mı?"Yine kandırır mı?Buyrunuz. "To be or not to be?" Birisinde acıyan bir vücut ve son var. Gitti gider, iki gün ağlayan bile olmaz, sonra tarihe de zalim diye kayıt düşerler. Diğerinde "Ya dünyayı yine oyalayıp kandırırsam?" ihtimali var. "Hem bu batılılar adam öldüremez (hah! Haa!). Bana garanti müebbet verirler. Dur ben benim hanımı arayayım da beni buldurtayım."Karayılan, karayılan olamadan olabilme ihtimalinin olduğunu bile bilemeden...Saddam'ın sekiz ay boyunca bu olağanüstü şartlarda yanında Kur'an olmamasını çok şaşırtıcı bulduğumu da belirtmek isterim.Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nu dinliyorumBalçiçek Pamir arkadaşımız soruyor:"Peki bu kursların açılması için halktan bir talep mi geldi?""İnsanlığın ortak yararı ve barış içinde yaşamak için din heyecanını ve din talebini eğitmemiz gerekir..."Size sormak istiyorum Sayın Bardakoğlu, tarlada papatya toplayıp, buz gibi dere sularına dalıp taş çıkartmak, bir çoraba tıkıştırılmış yün parçalarından oluşmuş bebeklerle konuşmak, çamur içinde oynamak, topaç çevirmek, top oynamak arzu ve azmiyle dolup taşan küçücük çocuklarımızın o minik yaşlarında daha neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edecek zihni gelişmeye dahi doğa onu hazırlamadan siz sözüm ona kullandığınız hangi cetvellerle çocuğun din heyecanından bahsediyorsunuz?Okuyucu mektubuBağkur emeklisi nasıl geçinecek?* BAĞKUR emeklileri 250 ile 280 milyon arasında maaş alıyorlar. Bu parayla ne yapılır? Nasıl geçinilir? Hele eviniz kira ise? Hükümet, Bağkur emeklilerini unuttu. Ne zaman hatırlayacak? (Mehmet Çetin / Alanya)* Hükümet Bağkur emeklilerini yakında hatırlayacak, bu paralarla geçinmenin zor olduğunu takdir edeceklerdir. Açıklama yaparlarsa sizleri bilgilendireceğiz.
Benim dikkatimi çekiyor biliyor musunuz? ABD'nin Irak savaşında kaybettiği askerlerinin ceset torbaları ile ülkelerine dönüşlerini hiçbir Amerikan veya yabancı kanalda izlemedim. Bu bir tesadüf mü, kasıtlı bir sansür uygulaması mı, yoksa çok gelişmiş bir medya etiği mi?Her çatışma ve savaşta bugüne kadar kaçınılmaz bir şekilde ekrana gelen bu tür görüntüleri ABD hükümeti belki de sansürlemektedir. Bu tür görüntülerin, kamu üzerinde bıraktığı olumsuz etkiden kaçınılmak istenmektedir.Körfez Savaşı esnasında Los Angeles'ta oturduğumuz için biliyorum, her sokakta kaç adet çınar ağacının gövdesine sarı kurdele asılmıştı tahmin edemezsiniz.Savaşa bireyini yollamış tüm aileler, evlerinin önlerindeki ağaçlara bir karış kalınlığında sarı kurdeleyi kocaman fiyonklu bir biçimde bağlayarak, endişe ve merak içinde olduklarını biraz da gururlanarak topluma ilan ederler.Oradan geçmekte olanlar evin bahçe, kapı ve pencerelerine şefkat ve anlayışla bakarak uzaktan da olsa bu ailelere destek vermek isterlerdi. Hatırladığım kadarıyla 60'lı yıllarda çıkmış bir şarkıyla ilgiliydi bu uygulama.Şarkının sözlerinde, hapisten çıkmaya hazırlanan bir mahkûmun düşüncelerini dinlerdiniz. Sevgilisinin (veya eşinin) hâlâ kendisini beklemekte olup olmadığından emin olmadığı için şöyle bir öneride bulunur:"Beni hâlâ seviyor ve istiyorsan, evin önündeki kavak ağacına sarı bir kurdele bağla..."Çünkü gelirken kurdeleyi görürse kapı çalınacak ve neşeyle eski günlere kavuşulacak ama şayet sarı kurdele ağacın etrafına sarılmamışsa adam hiç durmadan, sorgu sual etmeden, mesele çıkartmadan yeni bir hayata doğru yol alacak, geçmişi geçmişe gömecekti!Melodisi ve sözleri son derece hoş olan bu şarkı Amerikalılar tarafından öylesine benimsendi ki tüm sözlerini her nesil ezberledi ve Vietnam ile başlayan savaş yılları da gelip çatınca genç kız veya oğullarını uzaklara gönderen aileler, çocukları yuvaya geri dönünceye kadar evlerinin önündeki ağaçlara bu tip kurdelalar bağlamayı gelenek haline getirdi.New York hariç genelde her Amerikalının evinin önünde ağaç vardır. Bu ağaçlar mart ayında belediye ekipleri tarafından budanır. Hatta ben ilk budama işlemini gördüğümde çok şaşırmıştım.Belediyeciler öylesine derinden bir budama yaparlar ki kocaman gövde dev bir kütük gibi gökyüzüne uzanır. Ancak baharın ilk ısısıyla bu kütük gövdeden deliler gibi fışkıran dal ve taze yeşil yaprakları görünce bu işi hiç bilmediğimi kabul etmişimdir.Bush, seçimlere kadar belki ülkeye geri dönen ceset torbalarını ekranlardan göstermeme gayreti içinde olacaktır ama Gore'un desteklemeye başladığı Dean, seçimi alırsa bu uygulama sona erebilir.Okuyucu mektubuTüketiciye saygı duyan bir firma daha* BAUHAUS'tan alıp taktırdığım rezervuarla sorunum bir türlü bitmiyordu. Sonunda bu durumu İzmir'deki üretici firmayı ilettim. Ancak, "Bu firma İstanbul'daki bir tüketiciyi düşünür mü?" diye de hep endişe içindeydim. Ama şaşırtıcı biçimde sorunuma eğildiler. Takma kusuru bile olsa yenisini göndereceklerini belirttiler. Arızalı rezervuarı geri istediler, 24 saat sonra kurye yeni rezervuarı evime teslim etti. JAPAR şirketine ve sorumlu Erol Mutlu Bey'e çok teşekkür ediyorum, (Halil Ural - İstanbul)* İşte AB ölçülerinde tüketicisine saygı duyan bir üretici firma, JAPAR şirketini ve Erol Mutlu Bey'i ben de kutluyor, örnek olmalarını diliyorum.
Bizim başımıza gelen bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum ki, tedbirinizi alıp aynı üzüntüyü yaşamayınız. (Aslında nasıl bir tedbir alınabilir, onu da bilmiyorum!) Kızım Canan Özgün, bir iş toplantısı için Amsterdam'a kısa bir seyahat yaptı. Dönüşte çekçek bavulunu kontuara teslim ederken KLM yetkilisi, o yapışkan bandı sap yerine gövdeye yapıştırıyor. Canan'in elinde bir de kutu var. Bu kutuyu da vermek isteyince, "Bu normal dışı bir paket, diğer kontuara teslim edin" diyen KLM elemanının talimatına uyarak diğer yetkiliye teslim ediyor. Canan, gece saat 24.00'te İstanbul'da uçaktan inip bagajını almaya gidince kutuyu buluyor fakat bavulu yok. KLM yetkilileri bu konudan HAVAŞ'ın sorumlu olduğunu belirtip o kontuara gönderiyorlar. Bir müracaat alınıyor fakat bavul muhtevası listesi istenmiyor. Pazartesi günü HAVAŞ aranınca, "on-line e-posta çekildi. Henüz bir cevap yok" diyorlar. Telefon edildi mi diye sorulduğunda, "telefon numarası yok, mesaj bekliyoruz" deniliyor. Salı? Durum aynı. Ben, KLM'in Genel Müdür Sekreteri Melike Hanım la konuşuyorum. Meşgul olunacağını söylüyor. Çarşamba? Gelişme yok. Perşembe? Gelişme yok. Tekrar Melike Hanım'ı arıyorum, "Efendim yasalara göre 45 gün beklemek zorundasınız. 45 gün sonra hâlâ bulunamamışsa bagajınızın muhtemel ağırlığı hesap edilip, örneğin iki blucin, iki bot varsa kilo başına 20 dolarlık bir ödeme yaparız. Bu kadar" diyor."Peki benim bavulda pahalı bir broşum olsa, ne olur?" (Veya yazdığım bir romanın sayfaları, daha çok önemli eşyalar olabilir.) "Koymayın efendim. Bizim sorumluluğumuz değil." "KLM gibi bir havayoluna yakışmıyor. Amsterdam'daki kontuar yetkilisinin hatasını HAVAS neden kabul etsin?" "Tüm havayolları HAVAŞ'la çalışır efendim. Bizler sorumlu değiliz. Avukatınıza danışın isterseniz."Benzer bir durumu ABD'de Lufthansa ile yaşamıştık. Ancak iki gün sonra, Lufthansa yetkilileri çok çok özür dileyerek Los Angeles Havalimanı'nda buldukları bavulumuzu özel bir araçla evimize teslim etmişlerdi. Nerede Lufthansa'nın bu tutumu, nerede KLM! Yıllar önce KLM'in bir slogan yarışmasına katılmıştım. Kazanmama da ramak kalmıştı. Demiştim ki: "The Finest Way to Fly a Man, Is to Wrap Him up in KLM." (İnsanoğlunu en mükemmel şekilde uçurmak için KLM'le sarıp sarmalayınız.) Şimdilerde görüyorum ki, yaklaşım, ifade biçimleri, takınılan tavırlar hiç eskisi gibi değil.Siz siz olun kıymetli eşyalarınızı, çantalarınızda taşıyın. Yazdığınız bir roman veya çizdiğiniz eskizler, inşaat planları gibi değerli eşyaları (işiniz icabı da olsa) yanınıza almayın. Çünkü "Bavulumda pırlanta gerdanlığım var" deseniz bile Melike Hanım, "Bizim sorumluluğumuz değil. Kiloyu 20 dolarla çarparız, hem de 45 gün beklettikten sonra" deyip işin içinden sıyrılabiliyor. Bu tür yasalar çıkartılabilmiş ve HAVAŞ da tekel şeklinde tüm sorumluluklarını bu biçimde halletmekte. Hey gidi KLM, hey!
DSİ, TEDAŞ, TMO ve DMİ gibi kurumların personel alımında yaptıkları cinsiyet ayrımcılığına Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in el koyarak, "Bu yapılan Anayasa'ya aykırıdır. Bizim için önemli olan kuralları uygulamaktır" diyerek yanlış uygulamayı kaldırmasından dolayı, bu çağdışı durumu protesto etmiş tüm hanım arkadaşlarım ve bu yönde çaba göstermiş tüm Türk kadın kuruluşları namına kocaman bir teşekkürü sunmaktan sevinç duyuyorum. İşte Türkiye Cumhuriyeti farkı... İşte Türk halkının ince derin düşüncesi. İşte buna karşı gelmekte fayda görmeyip uygarca, sessizce, yanlış adımı geri çekme olgunluğunu gösterebilen Türk Hükümeti!İşte her olumlu anlayışı takdir edip teşekkürünü esirgemeyen Türk basını! Yaşasın bu fark! Bu fark var ya, bu fark! Bu çok önemli bir olgu. Kıymeti bilinmelidir. Takdir edilmelidir. Neden? Her ülkenin toprağı doğal kaynaklarla dolup taşabilir. Elmas vealtın madenleri herkesi kıskandırabilir. Hele hele gayzerlerle fışkıran en kaliteli petrole sahip ülkeler olabilir. Ama o fark olmazsa o elle tutulamaz, anlatmakta zorlandığım soyut olgu olmazsa bütün o yeraltı ve yer üstü kaynaklar, bacası tüten fabrikalar, çok gelişmiş bir hizmet sektörü şayet yanında o fark yoksa, beş para etmez!Mükemmel insanGeçen akşam bir davette sosyolog bir arkadaşa şunu sordum: "Türklerin asırlar önce Orta Asya'daki yaşam tarzları, hayat görüşleri, alışkanlıkları vs. hakkında antropolojik bilgilerin var mı? Bugünkü Türkler ile karşılaştırsak ne gibi bir tabloyla karşılaşırız?" Sosyolog arkadaşım böyle bir çalışması ve bu konuda bilgisi olmadığını söylediği an karşımda oturan bir arkadaşım ise heyecanla konuya girdi: "Discovery kanalında bir belgesel izledim. En mükemmel insanı araştırıyorlardı. Tarihte çok gerilere gittiler ve nihayet Orta Asya'da bir çadıra geldiler. Tabii bilimsel bir bilgisayar çalışması bu ve çadırda oturan mükemmele en yakın insanın TÜRK olduğunu söylediler."Atalarımız yurtlarından bu yörelere geldikçe ve yerleştikçe civardaki kavimlerle karışmış, özdeşleşmiş, yeni usûl ve beceriler elde etmiş, kendi sistemlerini başkalarına öğretmiştir. Ayakta kalması için bunu yapması gerekir tabii. Ama aslolan nedir? Bence aslolan Türk'ün genlerinden gelen o fark'tır! Her şeyi para ve pulla satın alabilirsiniz ama o farkı hiç kimse maddeyle alamaz. Kıbrıs seçimlerinin yapılacağı yarın da bu farkı göreceğimizden hiç şüphem yok! Sayın Başbakan Yardımcımız ve bu konuda etkili olmuş her yetkiliye teşekkür ediyoruz!
"Ne tarafa Ayşe Abla?" "Sultanahmet. Yerebatan Caddesi'ne lütfen." "Abla, televizyonda seni çok özledik valla.""Çoluk çocuk var mı şoför bey?""İki kız bir oğlumuz ellerinden öper. Kızlar 17 ve 18, oğlan ise 2 yaşında. Ama nasıl biliyor musun? Ayşe Abla inanmazsın, Atatürk'e benziyor valla. Saçlar sarı, gözler mavi. Böyle bir tutuyor insanı, sallıyor, sallıyor. Dün benim yüzüme üç kere şaplak attı. Ablalarını dövüyor. Çok zeki yani.""Şoför bey, inan bana, zekâ böyle ölçülmez. Bu kadar sene sonra aileye böyle bir nurtopu karışınca, korkarım hepiniz ona çok hoşgörülü olmuşsunuzdur. Yalnız böyle hoşgörülü bir tutumu toplum ona gösterir mi bilmem? Şimdiden, özgürlüğünün sınırları olduğuna alışması gerekir bence.""Abla çok hiper yahu! Doktora götürdük, 'Hiper değil' dedi ama bence hiper! Bakalım ileride daha neler görecez. Ama aslında pek aldırmıyorum biliyor musun abla? Ben ailemi kurmuşum. Bak bu takside çalışıyorum. Eskiden bir çikolata fabrikasında çalışırdım. Meşhurdur bu şirket ve 10 yıl çalıştırdığı elemanını derhal çıkartır.""Anlamadım, neden çıkartır?""Yüksek tazminat ödemesin diye be abla. Artık sadece sözleşmeli personel alıyor. Ben de işten çıkarılınca 22 milyarı bir daireye yatırdım, gerisini taksitle ödedim gitti. Allah'a çok şükür.""Tebrik ederim sizi.""Diğer şoför arkadaşlar soruyorlar bana: 'Abi, şoförlükle ev alınmaz, nasıl yaptın?' Ben de, 'akıllıca çalıştım' diyorum. Şimdi onların evinde 5 nüfus var, tek kişi çalışıyor. Bizde ise hanım da çalıştı." "Haklısınız. Eşiniz nerede çalıştı?""Ayşe Abla, bir gün geldi bu, bana dedi ki: 'Evde oturmaktan içim bulanıyor. Ben de çalışacam.' Ona iş aramaya başladım. Erkekler arasında olmasın istedim. Bir deri kemercide hanımlar arasında iş buldum, orada çalıştı.""Etrafında eğer erkek olursa, işler zorlaşır mı?""Bak abla, ben doğma büyüme İstanbulluyum, tamam mı? Ama Anadolu'nun bin bir köşesinden gelmiş kültürsüz adamlar...""Onlara 'kültürsüz' diyemezsiniz. 'Sizden farklı kültürde yetişmiş' demeniz gerekir.""Neyse, benden farklı kültürlülerle yan yana çalıştıramam karımı ablacııııım.""Sakıncası ne oluyor?""Aç abla aç. Cinsel açlık, görgüsüzlük var. Saldırgan oluyor, anlıyor musun abla? Bak etrafına. Şimdi, bizim iki kız çok güzel tamam mı? Anneleri de Rumeli göçmeni zaten. Geçenlerde geldiler bana, 'Saçımıza jöle süreceğiz' dediler. Bak şimdi! Dedim ki: 'Kızlarım siz güzelsiniz zaten. Etraftan, değişik kültürlüler sizi rahatsız ederler. Bırakın şu jöle işini.' Bıraktılartabii. Demek istediğim, bir plaja gidiyorsun, şey gibi bakıyorlar. Anlatabiliyor muyum? Aslında bir çalışabilseler. Bir akıllarını kullansalar. Kullanmıyorlar. Bak abla, bir şey diyeyim mi sana?""Söyle bakalım.""Ablacım, Türk milleti olarak biz bir kere tembeliz, tembel! Çalışmayı sevmiyoruz. Tamam mı?""Peki Avrupa'daki işçilerimiz, nasıl üstün başarılı kabul ediliyorlar?""Abla, bizi AB'ye almazlar be ablam. Ben de olsam bizi almam be Ayşe Abla! Sen alır mısın?""Ya alırlarsa?""Kandırıyorlar be ablam. Kanmayalım be Ayşe Ablam. Yerebatan Caddesi burası abla, hangi bina?""İstanbul İl Genel Meclis Binası, işte solda. Ben sağda ineyim. Buyrunuz. Çok teşekkür ederim. Tüm ailenize selamlarımı iletiniz."
Laura Bush, Beyaz Saray'da Larry King'i konuk etmiş. King "Irak savaşının bu kadar zor olacağını, tahmin etmiş miydiniz? " diye soruyor. Cevap "Sürpriz olmadı. Demokrasi kurmanın ne kadar zor olduğunu bazen anlamıyoruz bu ülkede. Bugünlere gelinceye kadar ne çok çekişme, kavga oldu, unutuyoruz. Çek Cumhuriyeti'nin Başkanı da aynı sözleri söylemiş, 'Demokrasi çok zor!' demişti. Neden zor biliyor musunuz? Çünkü herkesin işbirliğini gerektiriyor da ondan! Bir diktatörün işi çok daha kolay. İnanılmaz hikâyeler dinliyorum. Sovyetler'in yıkılmasından sonra oluşan yeni ülkelerde neler oluyor, inanamazsınız. 12 yılda yerleştirilmesi zor bir sistem. Dolayısıyla savaş sonrasının kolay olmayacağını biliyorduk."King: Eşinizin işiyle ilgili konuşalım.Bush: Bu işin cesametini biliyordum. Daha önce kayınvalidemi izlemiştim. Beyaz Saray'da yaşam zor değil. Fakat beni şaşırtan bir durum oldu mu diye sorarsanız evet oldu.King: Nedir sizi şaşırtan?Bush: Dünya üzerinde ABD'nin önemini tam olarak kavramamıştım. Dünyanın her ülkesi karşılaştığı sorunları çözmemiz için bize geliyor. Bazen de dünyadaki her sorunun bizden kaynaklandığına inanıyorlar. İşte ABD'nin bu olağanüstü gücünün farkına vardım.King: Ülkede First Lady'nin rolü ne?Bush: Olduğum gibi olmak. Betty Ford kanser olmuştu. Bu hastalıkla cesaret verici bir biçimde savaştı. Bunu da halkın gözü önünde yaptı. Olduğu gibi oldu. Kayınvalidem Barbara Bush da seçtiği konularda ülkeye hizmet etti. Ben de geçmişim itibariyle 'kütüphaneci' olduğumdan ABD'de herkesin daha çok kitap okumasını, yazarlarımıza önem vermesini istiyorum. Çünkü 'okuyan' yaratıcı olur, ilginç ve heyecanlı olur, akıl fikirle dolar vemotivasyon kazanır. Bir hayat okumadan geçemez. Bir de Kalp Vakfı'nın üzerinde duruyorum. Dünyada kalp rahatsızlıklarının yarattığı ölüm oranlarının kanserden fazla olduğunu öğrendiğimde bu konuya eğilmeye başladım. Herkes fazla kilolarından kurtulmalı, sigarayı bırakmalı, egzersiz yapmalıdır.King: Hillary Clinton hakkında ne düşünüyorsunuz? 2008'de başkanlığa aday olacağı söyleniyor.Bush: Mükemmel bir senatör ve çok çalşkan bir insan. Takdir ediyorum.King: Beyaz Saray'dan ayrılınca burayı özleyecek misiniz?Bush: Tabii ki. Geriye baktığımızda, hizmet vermiş her başkan gibi Beyaz Saray yıllarının güzel geçtiğini hatırlayacağız.King: Başkanlıktan aynldıktan sonra eşiniz hangi işte mutlu olur?Bush: Beysbolü çok seviyor. Bir beysbol kulübünün başına geçse, çok mutlu olur. Geçmişte Texas Rangers' kulübü başkanıydı. İçindeki huzur ve mutluluk elle tutulacak kadar belirgindi.Bu sırada George W. Bush yanlarına geliyor ve savaş nedeniyle yakınlarından uzak olan ailelere sesleniyor. "ABD'nin güven ve huzuru için gençlerimizi Irak'a göndermek durumunda kaldım. Hepsi de mükemmel bir şekilde görevlerini yapıyorlar. Onlar orada diye bizler burada daha emniyetteyiz. Herkese iyi Noeller diliyorum!"Laura Bush ise sözlerine şöyle devam ediyor: "2004'te dünyaya barış gelsin istiyorum." Biz de öyle istiyoruz Sayın Laura Bush, biz de!Dünyada Musevi karşıtlığı artıyor mu? Avrupalı gazetecilere göre artıyor. Takkeli Musevi gençler artık başlarına ters döndürülmüş kasket takıp takkelerini kapatmak ihtiyacı duyuyorlarmış.Peki bu karşıtlık neden kaynaklanıyormuş? Fakir, çevresine ayak uyduramamış Müslüman topluluklardan geliyormuş!!! İşsizlik ve dışlanmaktan evlere kapanmış Arap kökenli kişiler ekranda sadece El Cezire kanalını izleyip, Filistin'de çekilmiş görüntülere bakıp, çarpıcı söyleşileri dinleye dinleye içlerinde sonradan 'Musevi karşıtlığı' diye tanımlanan duygulan ateşliyorlarmış. Bir gazeteci şöyle diyor: "Siyaset oyunu, tarihin karanlık olayları ile oynanmamalıdır." Son günlerde açıklanan bir araştırmaya göre AB ülkelerinde Musevi karşıtlığının arttığı belirlenmiş. 'İsrail'in tutucu politikacılardan kurtulması gerekiyor' diyor başka bir gazeteci de. Bir gazeteci ise "Sigara içmek yasaklanmalı, içenler hapse mi atılmalı? O zaman hapishaneler sigara içilebilecek yerler mi olacak? Tilki avcıları ve sigara içenler hapse girsinler!" diyor. Diğer bir gazeteci itiraz ediyor: "O zaman cep telefonu kullanmak ve içki içmeye de yasak gelsin! New York'ta polis restoranlardaki tablaları kontrole başladı. Tabla bulundurmak bile yasak." Buyrunuz, buradan yakınız!!!Dikkat... Dikkat...Dünkü yazımda değindiğim "Sokullu Konağı Evleri" bahsettiğim köşkün bahçesinde değil de Acıbadem'deki Sokullu Av Koşkü'nün bahçesine yapılıyormuş. Bilmem bu açıklama yapılan işi doğrular mı? Tarihî mekânlarımıza aynı rahmetli Çelik Gülersoy titizliğinde sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum.