Dünyanın lezzetli biraları Türkiye’ye geldi

28 Mart 2008

O zamanlar Protz’un tattığı binlerce biradan kitabına koymaya layık gördüğü “Ölmeden önce tadılması gereken 300 bira”nın sadece 3 tanesi ülkemizde bulunabiliyordu. Onlardan da Hollanda’nın nefis birası Grolsch bir süre sonra ithal edilmez olunca 300 biradan bulabildiğimiz bira sayısı 2 ile sınırlı kalıvermişti. Ancak aradan birkaç yıl geçti ve bu Pazar birasever okurlarım için hem yurt içinden, hem de yurt dışından iyi haberlerimiz var. Yurt dışından gelen iyi haberler yeni ithal edilen biralar ile artık Roger Protz’un listesinden 10 tane birayı Türkiye’de bulabilecek olmamız. Ve bunlar sadece bildiğimiz sarışın lager biraların çeşitleri değil. Örneğin bulmacalarda hep karşımıza “3 harfli bir İngiliz birası” diye çıkan üstten fermente edilen Ale biralar ile bir türlü tanışamamıştık. Ama artık İskoçya’dan Belhaven St Andrews Ale ile İngiltere’den Abbot Ale ithal ediliyorlar. Yakılmış arpadan yapılan siyahi renkteki stout’lar ise gene bizim buralara uğramayan biralardandı. Şimdi ise Guinness market raflarında boy göstermeye başladı. Guinness de aynı Abbot Ale gibi içinde kutu açılınca patlayıp gazı birayla karıştıran ve fıçıdan akmış biraya yakın tat ve yumuşaklık veren haznelerin bulunduğu kutularda satılıyor. Ale ve stout biralar kremamsı köpükleri, yoğun kokuları ve güçlü lezzetleriyle ve rahat içimleriyle bira dünyasının aslında ne kadar zengin olduğunun iyi göstergeleri. Dünyanın en iyi biralarından Çeklerin ünlü Budweiser Budvar’ı da birkaç yıldır ithal ediliyor; daha denemediyseniz, buruk şerbetçiotu tadının hakim olduğu bu muhteşem birayı ihmal etmemenizi öneririm. Budvar bu yıl İngiltere’de yayınlanan Beers of the World tarafından dünyanın en iyi lager birası seçilmiş. Bavyera’nın Bamberg kentinin ünlü isli birası (Rauchbier) Aecht Schlenkerla, Münih’in zarif buğday birası Franziskaner ve Bitburger listedeki ülkemize ithal edilen Alman biraları. 100 yıl öncesinin kızıl Viyana biralarının reçetesiyle yapılan Amerikan kült birası Brooklyn Lager ve Belçika’nın altın renkli ale birası Duvel ile Maredsous manastır birası Protz’un 300 birasından biraseverlerimizi sevindirecek 10 biralık listeyi tamamlayan diğer biralar. Sütlü kahve tadında Yurt içine gelince, Efes Pilsen nihayet ayrı bira kategorilerine de el atmaya karar vermiş olmalı ki, geçen yıl ilkbahara girerken nefis bir buğday birası Gusta ile yaptıkları sürprize bu yıl da Efes Dark Brown ile devam etmeye karar vermişler.Efes Dark Brown kahve aromalı bir bira. Birada kahve aroması olur mu deyip geçmeyin. Yapımında yanık arpa kullanılan birçok (özellikle stout) biradan sanki içine kahve veya çikolata konulmuş gibi kokular yükselir, hatta bu koku biranın tadına bile yansır. İngiltere’deki Young’s Double Chocolate Stout da ise biraya şerbetçiotuyla birlikte Cadbury çikolata parçaları atılır, ama bu bira bildiğim kadarıyla türünün tek örneğidir. Efes Dark Brown damakta sanki sütlü kahve içmişçesine hoş bir lezzet bırakan keyifli bir bira. Yemek sonrası tatlıya bile refakat edebilecek bir bira, ama siz bir de bitter çikolata ile deneyin. Çikolatanın kakaodan aldığı acılık ile şekerden aldığı tatlılık, biranın aynı tatları şerbetçiotu ile arpadan almasına benzer ve bu yüzden de ikisi arasında tahmininizden büyük bir benzerlik bulunur. Bira ile yemek eşleşmesi konusunun en büyük uzmanlarından Garrett Oliver, mousse au chocolat ile stout, Mehmet Gürs ise limonlu tart’ın yanında Gusta öneriyorlar. Tatlınızı bir Guinness eşliğinde içecek kadar cesur musunuz?

Devamını Oku

Asil küfün marifetleri

21 Mart 2008

Gölün Avusturya tarafındaki Burgenland’ın bağlarından bazılarında bağbozumu daha yapılmamıştır. Şarapçılar bu rutubetli sabahların güneşli günlere dönüşmesi için dua ederler. Çünkü bu iklim şartları üzümlerine bortyris dadanmasına neden olacaktır. Bu küf, üzümlerin kabuklarına saldıracak, üzümdeki şekerin yarısını yok edecek, üzümü ölümün eşiğine getirecektir. Ama bu Burgenland şarapçıları için iyi bir şeydir. Çünkü üzümün buruşuk derisinin içinde kalmayı başaran şeker artık son derece konsantre tatlı bir nektar haline dönüşmüş olacaktır. Ve bu üzümlerden de dünyanın en iyi tatlı şaraplarından bazıları yapılacaktır. İşte onun için Bordeaux yakınlarındaki (dünyanın en ünlü tatlı şarabı Chateau d’Yquem’in yurdu) Sauternes’de başta olmak üzere bortyris’den bahsedilirken ona saygı ile “asil küf” denir, çünkü dünyanın en iyi tatlı beyaz şaraplarının onun marifetleri sayesinde içebiliyoruz. Hanedanların içkisi Avusturya şarap denilince ilk akla gelen ülkelerden birisi değildir. Ama Avusturya şarapçılığı özellikle son yıllarda beyaz şaraplar başta olmak üzere ciddi bir çıkış yakaladı. Beyaz şaraplarda da başı Viyana’ya bir saat mesafedeki Burgenland’ın tatlı şarapları çekiyorlar. En ünlü üretici Alois Kracher’in şaraplarından Welschriesling ile Chardonnay’in 2004 rekoltesi Trockenbeerauslese’ler ile Feiler-Artinger’in Ruster Ausbruch Essenz 2004’ün Wine Spectator’dan 97 ve 96 puan alması bu şaraplara rastlandığında hemen kafanızı çevirmemek için yeterli neden olmalıdır. İkna edici neden ise tabii ki bulabilirseniz kayısı, şeftali ve vanilya kokularıyla bezenmiş bir Ruster Ausbruch’u parfümünden ayrılmamak için adeta burnunuzdan ayırmadan yudumlamak olacaktır. Konuyu Orta Avrupa’nın tatlı şaraplarından açmışken, atalarımızın bir zamanlar at koşturdukları uçsuz bucaksız Macar ovasının doğu kenarına, Macaristan’ın Ukrayna ve Slovakya’yla sınırlarının birleştiği yere de gitmek lazım. Burada bir zamanlar çarların, kralların sofrasından eksik olmayan Tokaji Aszú şaraplarını bulursunuz. Güneye bakan yamaçlarda kurulu bu bağlarda da aynı Burgenland’da olduğu gibi asil küf marifetlerini gösterir. İklim Sauternes’e benzer, şarapçılığın geçmişi ise Sauternes’den çok daha eskilere dayanır. Tokaji’nin tatlı şarapları bir zamanlar Avrupa hanedanlarının vazgeçilmez içkileri arasında en önlerde yer alıyormuş. Hatta Fransa kralı Louis XIV, Tokaji’ye o kadar hayranmış ki, sofrasından eksik etmezmiş. Bu yüzden de Tokaji şaraplarından bahsedilirken “vinum regorum, rex vinorum” (kralların şarabı, şarapların kralı) denirmiş. Sonra Avusturya-Macaristan imparatorluğu çökmüş, onlarla beraber biz de, Almanlar da imparatorluklarını kaybedince Avrupa’da pek kral kalmamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Tokaj bağlarının bulunduğu Macaristan komünist idare altına girince kralların şarabı, şarabın krallığından feragat etmek zorunda kalmış. Ancak bugünlerde tam bir rönesans yaşıyor ve eski günlerine hızla geri dönüyor. Essenz’e dönecek olursak ki Macarlar Eszencia diyorlar, bu aszú üzümlerinden daha da tatlı bir şarabın alınabildiği iyi yılların şaraplarına verilen ad. Tokaji Eszencia’lar, Chateau d’Yquem gibi dev Sauternes şarapları gibi yarım yüzyılı aşan süreler yıllanabiliyor. İyi yılların şarapları da müzayedelerde binlerce dolara alıcı bulabiliyor. Benim tatlı şarap sever sevgili arkadaşım, iyi bir Tokaji Eszencia’nın tanınmış bir Sauternes şarabı kadar lezzetli olduğunu söylüyor. Haftaya doğum günü var, 1959 Eszencia nereden bulacağım şimdi?

Devamını Oku

Viyana’da pasta savaşı

14 Mart 2008

Prens dönemin kreması bol-tadı az pastalarından sıkılmış, vereceği büyük davet için bütün Viyana’yı şaşırtacak yepyeni bir pasta hazırlanmasını istiyor. Ama gelin görün ki Viyana’nın en tanınmış pasta ustası hasta yatağında yatıyor ve bu yeni pastayı yaratma sorumluluğu 16 yaşındaki çırağının omuzlarına yıkılıyor! Genç çırak Franz Sacher kayısı marmelatının zarif izleriyle bezenmiş bir çikolatalı keki, eritilmiş çikolatayla kaplayıp davetlilerin önüne çıkarmış. Pasta o kadar beğenilmiş ki, prensin misafirlerinden Macar Prensi Pal Antal Esterhazy, Sacher’i hemen Budapeşte’ye kendi saraylarına pasta ustası olarak kaçırmış. Sacher memleket özleminden mi bilemeyeceğim, kısa bir süre sonra Viyana’ya dönmüş ve Avusturya sarayının pasta tedarikçisi olan Hofzuckerbaeckerei Demel’de çalışmaya başlamış. Hikayemiz burada karmaşıklaşmaya başlıyor, çünkü Sacher, Demel’de çalıştığı sürede yarattığı pastanın ününe ün kattıktan sonra kendi pastanesini açmış. Oğlu Eduard işi daha da büyütüp bir restoran, onun ölümünden sonra dul karısı Anna Sacher de bir otel açmış ve Hotel Sacher savaş öncesi Viyana’sının en önemli otellerinin başında yer almış. Hotel Sacher’in şöhretiyle Franz Sacher’in pastası da Sacher-Torte olarak anılmaya başlandı. Ancak pastanın yaratıldığı Demel de aynı tarif ve aynı isimle pasta yapmaya devam ediyordu. Kavga 100 yıl kadar sürdükten sonra iş mahkemeye intikal etti. Dava “herkesin haklı olduğu” davalara benziyordu ve karara bağlanması yedi yıl sürdü. Verilen karar da kimseyi memnun etmedi. Franz Sacher’in orijinal tarifindeki pastanın ortasında yer alan kayısı marmelatı tabakasını ancak Sacher kullanabilecek ve pastasına Sacher-Torte adını gene sadece Sacher verebilecekti. Demel ve diğer pastaneler ise kayısıyı ancak pastanın kabuğunda kullanabilecek ve pastanın adına da Sacher’i pasta anlamına gelen “Torte” kelimesiyle birlikte kullanarak Sachertorte diyebileceklerdi. Yılda 1 milyon 200 bin yumurtaİki ezeli rakipten Hotel Sacher artık eskisi kadar havalı bir otel değilse de varlığını sürdürüyor. Demel doksanlı yıllarda girdiği mali krizden Atilla Doğudan’ın ünlü pastaneyi satın alması sayesinde kurtuldu ve hâlâ Viyana’nın en önemli café’leri arasında en önde yer alıyor. Viyanalılar hâlâ takım tutar gibi iki pastanenin hangisinin Sachertorte’sinin daha iyi olduğunu tartışıyor. Sadece Hotel Sacher’in pastanesinde yılda 300 bin, yani günde 800 adet Sachertorte satılıyor. Bunun için sürekli çalışan 14 pasta ustası yılda 1 milyon 200 bin yumurta kullanıyor. Ve ister Demel de, ister Sacher de olsun, Sachertorte yemek Viyana’ya giden herkesin programında yer almaya devam ediyor. Güney Almanya ile Avusturya-Macaristan’da pasta çok ciddiye alınır, “en iyi pastalar iki nehir (Ren ile Tuna) arasında kalan bölgede yapılır” denir. Viyana’da Demel, Landtmann, Mozart ve Sacher, Prag’da Slavia, Evropa, Kavarna Obecni dum, Budapeşte’de Café New York ve Central Kavéhaz gibi yüzyıllık caféler bir Orta Avrupa seyahatinde mutlaka gidilip bir pasta eşliğinde kahve içilmesi gereken yerler. Bu cafélerde etrafınıza dikkatlice bakarsanız, 100 yıl kadar önce buraların müdavimleri olmuş olan, akımlar yaratmış sanatçıları, yazarları, filozofları, kahvelerini yudumlarken hâlâ hissedebilir, hatta görebilirsiniz.

Devamını Oku

Viyana’da üç restoran üç yemek

7 Mart 2008

100 km süratle esen rüzgarın savurduğu yağmurdan kaçarak kendimizi Immervoll’den içeri attık. Immervoll, Almanca “hep dolu” demek. Bir yıl önceki Viyana seyahatimizde Atilla Doğudan, “Viyana’nın en iyi Schnitzel’ini bunlar yapıyor” diye bizi götürmüştü. Schnitzel’in tadı damağımda kaldığı için bu sefer bir hafta önceden yer ayırttım. İyi de yapmışım, çünkü restoran adıyla uyumlu bir şekilde tıklım tıklım doluydu. Masamız en dipte, mutfak kapısının yanındaydı, itiraz etmeye yeltendim, “size ayrılan masa o!” cevabını aldım. Yerlerimize sıkıştık, önümüzde birer Ottakringer Helles bira geldi. Schnitzel’in yanında en iyi soğuk bir bira gider. Bir de patates salatası! Immervoll’de patates salatası elma sirkesinin ekşiliğiyle şekerin tadının muhteşem bir uyumu; içine salatalık doğranmış cacık kıvamında, yanındaki altın rengi kabuğunun altından size gülümseyen Schnitzel ile rekabet ediyor. Immervoll’ün Schnitzel’i sizi mutlu etmezse Schnitzel sevmiyorsunuz demektir. (Immervoll, Weihburggasse 17, Tel: 0043-1-5135288) En çok tercih edilen cafe: LandtmannViyana’da yenilmesi neredeyse Schnitzel kadar şart olan bir yemek de Zwiebelrostbraten’dir. Okunuşu sizi korkutmasın, başındaki “i” ve “e” harflerini tek bir “i” olarak okursanız, Türkçe’de olduğu gibi, yani yazıldığı gibi okunur. Ve çok lezzetlidir. İnce dövülmüş bir etin üzerine soğanlar doğranmıştır ve nefis bir et suyu, soğan ve etlerin üzerinden tabağın kenarlarına kadar akmıştır. Sosun üzerine ise kıtır soğanlar serpiştirilir. Bunun yanına bira kadar kırmızı şarap da yakışır. Çok lezzetli bir Zwiebelrostbraten için şehir merkezine 15 dakika mesafede, Nussdorf’daki Plachutta’ya gitmenizi önermeliyim. Bu arada Immervoll’deki Schnitzel domuz, ama Plachutta’daki dana Schnitzel de neredeyse onu aratmıyor. (Plachutta, Heiligenstaetterstrasse 179, Tel: 0043-1-3704125) Artık hatırlamak istemediğim kadar uzun bir zaman önce, üniversitenin ilk altı ayını okurken her öğlen yediğim Gulaş çorbasını ise seyahatin son gününde Cafe Landtmann’da buldum. Gulaş çorbası içine doğranmış et parçaları, patates ve sebzelerle bir çorbadan çok bizim tencere yemeklerini andırır, onun için bana sorarsanız, adı çorba olmasına rağmen içilmez, yenir! İyisi, yiyebileceğiniz en iyi yemeklerin başında gelir ve tabii ki hâlâ Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun görkemli başkenti Viyana’da (veya onun ezeli rakibi Budapeşte’de) yenir. Cafe Landtmann, bu şehrin asaletini en iyi hissedebileceğiniz yerlerin başında gelir. Hemen yanı başında şehrin en önemli tiyatrosu Burgtheater, karşısında ise gotik Rathaus, yani belediye binası yükselirler. Burası kurulduğu 1873 yılından beri Viyana’nın en rağbet edilen kafelerinden birisi olarak kalmayı başarmıştır. Gulaş çorbanızın yanında ağzınızı sıvayan baharatları yıkaması için gene soğuk bir Ottakringer içmelisiniz. (Cafe Landtmann, Dr Karl Lueger Ring 4, Tel: 0043-1-24100-0) Cafe Landtmann’ın tatlıları da çok ünlü. Zaten Viyana aslında birbirinden ünlü birçok pastanesiyle, hafta bir kahve ve pasta cennetidir. Ama bu hafta özlediğim yemeklerden biraz uzunca bahsettim, pastalara ve Avusturya’nın tatlı şaraplarına yer kalmadı. Haftaya Viyana’da kalmaya devam edeceğiz. Bu arada haberiniz olsun, Türk Hava Yolları (eğer yer bulabilirseniz) 98 avroya Viyana’ya uçmaya devam ediyor. Fırtına da biz oradayken geçti, artık pek sallanmazsınız!

Devamını Oku

Kraliçe içkiyi sever

29 Şubat 2008

Mayıs ayında İngiltere kraliçesi Elizabeth II resmi bir ziyaret için ülkemize gelecekmiş. Kendilerini ağırlamak bir zamanlar ciddi alkol problemleri olduğu için artık hiç içki içmeyen, hatta protokol yemeklerinde bile Diet Coke içen President Bush’dan çok daha zor olacak. Çünkü majesteleri içki içer. Bazı içkileri vardır ki, günün hangi saatinde içeceği bellidir, sormasına bile gerek kalmadan getirilirler. Bazı içkileri ise zaman zaman canı çeker, ama bunlar da hizmetkârları tarafından her ihtimale karşı sürekli hazır bulundurulur. Örneğin İngiltere Kraliçesi için her akşam yemeği sonrası canı isterse diye bir Glenfiddich malt viski hazır bulundurulur. Kraliyet ailesinin malt viski sevgisi çok eskilere, Kraliçe Victoria’nın zamanlarına dayanır. Victoria, İskoçya’daki şatosu Balmoral’a gittiğinde yakınındaki Lochnagar malt viski damıtımevini ziyaret edermiş. Beş çayını içtiği zaman da çayının içine bu nadide viskiden konulması ihmal edilmezmiş. Lochnagar, Victoria’nın bu lutfu sayesinde hâlâ Royal Lochnagar olarak anılır. Kraliçe Elizabeth’in içki alışkanlıklarına dönecek olursak, majesteleri her gün saat 12 olunca cin ve Dubonnet karışımı olan öğlen içkisini alır. Akşam yemeğinden önce de mutlaka cin tonik içer. Kutlamalarda kadeh kaldırırken ki tercihi ise Vevue Cliquot şampanyadır. İngilizlerin içkiye olan düşkünlükleri sadece kraliçeleriyle sınırlı değildir. Savaş yıllarının ünlü politikacısı Winston Churchill, “Benim yaşam kuralım, bütün yemeklerden önce ve sonra, hatta mümkünse yemek aralarında, puro ve içki içmektir” derdi. Churchill’in uzun yaşamı boyunca kendi adı verilen dev purolardan 200 bin tane içtiği tahmin ediliyor. İçtiği içkinin miktarı ise tahmin bile edilemiyor. Devlet adamları ve içkiDevlet adamlarının içki içmeleri aslında çok eski bir alışkanlıktır. 1787 yılında, Amerikalıların hâlâ “founding fathers” (kurucu atalar) diye adlandırdıkları 55 delege genç cumhuriyetlerinin anayasasını yazmak üzere çalışırken bir akşam “dinlenmek üzere bir tavernaya çekilmişler”. Ve tavernanın kayıtlarına göre, 54 şişe Madeira şarabı, 60 şişe Bordeaux şarabı, 8 şişe viski, 22 şişe port ve 7 bowl rom punch içmişler. Rom punch’ların konulduğu bowl o kadar büyükmüş ki, görgü şahitlerinden birine göre (biraz abartmış olabilir ama) içinde ördek yüzebilirmiş! İçkilerini içtikten sonra işlerinin başına dönmüşler ve 2 gün sonra ABD Anayasası’nı bitirmişler. Arkalarında da tarihçilere 55 delege, 54 şişe Madeira içtiğine göre acaba hangisi içmedi sorusunu bırakmışlar. İçilen içkinin miktarına bakıp bir grup ayyaş demek kolay, ama 55 delegenin arasında George Washington, Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin gibi portreleri Amerikan dolarlarının üzerini süsleyen büyük devlet adamlarının da olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Madeira’sını içmeyen herhalde ABD Anayasası’nı hazırlayan 55 kişiden biri olan Benjamin Franklin değildi. Franklin devlet adamlığının yanı sıra paratoneri icat eden bir mucit ve aynı zamanda sıkı bir içkiseverdi. En sevdiği içkinin bira olduğu biliniyor. Biraya olan aşkını “Bira Tanrı’nın bize bir hediyesi ve bizi sevdiğinin bir delilidir” vecizesiyle pekiştirmiş olan Benjamin Franklin’i ciddiye almak lazım. Adam ne de olsa önemli bir adammış, yoksa 100 dolarlık banknotların üzerine neden resmini koysunlar ki?

Devamını Oku

Mehmet Gürs’ten nefis lezzetler

22 Şubat 2008

Yüksek tavandan sarkıtılmış lambalar bembeyaz örtülerle kaplı devasa masayı aydınlatıyordu. Bir kenarda duran Range Rover bu salonun asıl kullanım amacının tek tanığıydı. İshak Paşa Sarayı’nın dev tablosunun arkasında sahne ışıklarının aydınlattığı beyaz örtülerle kaplı bir masada ise Mehmet Gürs sanatını icra ediyor, hazırladığı yemekleri özenle tabaklarına yerleştiriyordu. Menü 3 kanape, 11 ufak yemek ve onlara eşlik edecek 6 birbirinden etkileyici yemekten oluşuyordu. Bir oto galerisinin son derece sofistike bir restorana çevrilmesinin nedeni ise Range Rover’in “Test & Taste” adını verdiği yeni bir etkinlikti. Borusan Oto, Mart ayı sonuna kadar yeni Range Rover TDV 8’i test edenler arasında çekilecek bir kura sonunda sınırlı sayıda (potansiyel) müşterisini, Mehmet Gürs’ün onlar için özel olarak yaratacağı yemekleri kendi seçecekleri konuklarıyla bu görkemli ortamda tatmaları için İstinye’ye davet edecek. Yeme içme yazıları yazmanın avantajlarından birisi bu tip yemeklere davet edilmenizdir. Ben genellikle bu tarz davetlere pek itibar etmiyorum, ama ortada Mehmet Gürs’ün yemekleri olunca hayır diyemedim. Mehmet daha İsveç’ten yeni dönmüştü ve soframıza koyduğu yemeklerin birçoğu Türkiye’de asla tadamayacağınız lezzetlerdi. Ren geyiklerinin arka bacaklarından kurutulmuş ve ince kesilmiş etlerle başlayan ziyafet, geyik bonfilesi ile sona erdi. Tabaktan yükselen yosun buharı arasında deniz kereviti ile kum midyelerinin saklandığı “sis” ile tütsülenmiş ördek göğsü, “duman” yemeğin ilk bölümün başlangıç ve sonuydu. Deniz mahsullerine Avusturya’dan Grüner Veltiner 2004 ile nefi bir Chablis, Domain Laroche 2005 eşlik ettiler. Mehmet Gürs ördek göğsünün yanında Bavyera’nın isli birası Aecht Schlenkerla’yı uygun görmüştü. Bu bira aynı zamanda beyaz şaraplardan kırmızı şaraplara geçişi de ardından gelen başarılı bir şekilde yaptı.“Ha Gayret” adlı çikolatalı kekKırmızı etlere geçildiğinde Avustralya’nın kült Şiraz’larından Torbreck Runrig 2003 Trakya kuzu bonfilesine eşlik etti. Mehmet bu yemeğe de “Bahar gelsin artık” adını vermişti. Sonra nedense gene “kışa devam” ve geyik bonfilesi ile masaya İspanyol Pedrosa Gran Reserva 2001 geldi. Bu şarap aslında İspanya’nın en iyi şaraplarından birisidir, ama doğrusu Runrig’in ardından servis edilmesi kendisine haksızlıktı.Son tatlı olan çikolatalı kek, Mehmet Gürs tarafından belki de konukları son bir defa hareketlendirmek için “ha gayret” diye adlandırılmıştı, ama doğrusu yanındaki tatlı Portekiz şarabı Moscatel de Setubal bile bütün gayretleri boşa çıkartacaktı. Yemek dört saat sürmüş ve yanımda oturan Figen Batur ile yorulmuştuk, şaraplarımızı yudumlayıp, tatlılarımızı tabaklarında bıraktık. Birer kadeh şarap daha içmiş olabiliriz, ama doğrusu hatırlamıyorum. Bu köşe otomobil yazıları köşesi olmadığı için yeni Range Rover’in özelliklerine pek değinmeyeceğim. Ancak yemeği okudunuz, bütün yapmanız gereken Range Rover ile bir test sürüşüne çıkıp, kurayı kazanmak. Umarım kazanıp bu ortamda bu yemeği yiyecek olanlar, böyle bir yemeğe harcanan emeğin ve çabanın kıymetini anlayacak olan kimseler olur. Bu pazar diyeceğim bundan ibarettir.

Devamını Oku

Flamenko ve sherry diyarı Sevilla

15 Şubat 2008

Bir de üstüne karşılarına Sevilla çıkınca kıskanmadım desem yalan olur, çünkü Avrupa’nın güzel yerlerinden birine, Endülüs’e, Sevilla’ya deplasmana gidecekler. Sevilla flamenko ve sherry diyarıdır. İçinden geçen Guadalquivir nehri sayesinde denize neredeyse 2 saat mesafedeki şehir yıllar boyunca bir liman işlevi görmüştür. Kristof Kolomb ilk keşif seyahatine buradan çıkmış, Macellan dünyayı dolaşacağı seyahatine Kraliçe Isabel tarafından buradan uğurlanmıştır. Zamanla keşif seyahatlerinin başlangıç noktası haline gelen Sevilla, İspanyolların yeni sömürge imparatorluğunun en zengin ve en önemli şehirlerinden biri olmuştur. Şehrin her tarafında yükselen katedral ve saraylar bu dönemin zenginliğini hâlâ yansıtır. Alcazar Sarayı ve Sevilla Katedrali ile La Giralda çan kulesi bu şehrin görülmezse olmazlarıdır. Yeme ve içmeye gelince, şehrin merkezindeki dar sokaklar tapas barlarıyla dolu. İspanya’ya gidip tapas yemeden olmaz. Bar tezgahlarının üzerine dizili birbirinden lezzetli küçük sandviç ve mezeler akşam yemeğini geceyarısına yakın yiyen İspanyolları akşamüstlerinde tok tutmaya yarar. İspanyollar siesta’larından kalktıktan sonra buralara gidip tapas ile genellikle bira ve eğer Endülüs’te iseler mutlaka sherry içerler. Guadalquivir’in denize döküldüğü Sanlucar de Barremeda ile yakınındaki Jerez de la Frontera bu dünyaca ünlü şarabın anavatanıdır. Zaten sherry adı da bu şarabın bir zamanlar en büyük tüketicisi olan İngilizlerin “herez” diye okunanan Jerez’i okuyamamalarıyla ortaya çıkmıştır. En yaygın olan sherry tipi fino çok sektir. Soğuk içildiklerinde çok lezzetli olurlar. Sanlucar’ın fino sherry’lerine Manzanila adı verilir. Bunlar deniz kenarında yıllandıkları için aynı Islay malt viskileri gibi denizin iyot ve tuz tadını taşırlar. Oloroso sherry’ler ise kızıl kahve renkte olurlar ve daha tatlıdırlar. Sherry’ler üretim aşamasında içlerine brendi eklendiği için 20 dereceye yakın sertlikte olurlar. Nehir kıyısında bir yürüyüşGörüldüğü gibi, Fenerli dostlarımız bir zafer kazandıkları takdirde tapas’larını yedikten sonra bunu kutlamak için flamenko dinlemeye gidip, puantiye elbiseli kızların dansını sherry içerek izleyebilecekler. Yenilirse de bu şehirde kendilerine ve kederlerine uygun bir ortam bulabileceklerinden emin olabilirler. Örneğin birkaç kadeh Le Panto İspanyol brendisinden sonra nehrin kıyısında yürüyüşe çıkıp, Guadalquivir’in aslında Arapça Vadi-ül-kebir’den geldiğini, bu toprakların Kolomb’un ilk keşif seyahatine çıktığı 1492 yılına kadar sekiz yüz yıl Müslüman Arapların kontrolünde olduğunu, takımlarının Avrupa’da en son çeyrek finale kalışının 1963/64 sezonunda Macar MTK’ya elendiklerinde olduğu gibi derin konuları düşünebilirler. Fenerbahçe’nin tur atlamasını isteyip istememeye gelince, bunun için galiba kadehime otuz yıllık Gonzales Byas Apostoles gibi en iyisinden bir sherry (İspanya’daki havalimanlarında bulunuyor) doldurup onu yudumlarken kendimi bir daha ikna etmeye çalışmam gerekecek...

Devamını Oku

Spor ve alkolün tartışılan ilişkisi

8 Şubat 2008

İlk olarak 1970’li yıllarda o zamanlar Bundesliga’da oynayan Eintracht Braunschweig adında bir kulüp Jagermeister ile anlaşıp bu ünlü likörün adını formalarına yazdırmıştı. O zamanlar daha forma reklamları yasaktı ve DFB (Alman Futbol Federasyonu) bunu engellemeye kalkmıştı. Eintracht Braunschweig yöneticileri ise “Kulübün ismini de formalarımıza yazmamızı da engelleyemezsiniz ya” diyerek federasyonu kulübün adını Jagermeister Braunschweig olarak değiştirmekle tehdit etmişlerdi. Sonrası zaten çorap söküğü gibi geldi, kulüpler bırakın formaların üzerini, futbolcuların şortlarının arkalarını bile reklamlarla doldurdu. Borussia Mönchengladbach uzun yıllar formasında komşu kent Düsseldorf’un ünlü Diebels Altbier’inin reklamını taşıdı. Alman liglerinin asansör takımı St. Pauli anarşist ruhlu bir kulüptür. Çılgın bir seyircisi vardır, 3. Lig’te bile 20 bin seyirciye oynarlar. Kahverengi formalarının üzerinde yıllarca Jack Daniel’s reklamı taşıdılar. Bundesliga takımlarından Arminia Bielefeld hâlâ formalarında Krombacher birasının reklamıyla oynuyor. Tottenham, Klinsmann’ın formasını giydiği yıllarda sahaya göğsünde bir Alman birasının, Holsten’in adının yazılı olduğu formalarla çıkıyordu. Tugay’ın takımları Blackburn Rovers ile Glasgow Rangers, İskoç birası McEwan’s, Chelsea ise yıllarca formalarında Amerikan birası Coors reklamları ile oynadılar. Liverpool hâlâ kırmızı formasının üzerinde Carlsberg yazısıyla sahaya çıkıyor, İngiltere değilse bile, Avrupa şampiyonu oluyor. Bir de şehirler ile futbol takımlarının sponsoru olan biraların aynı derecede yakınlığına örnekler vardır. Newcastle United’in uzun yıllar boyunca sponsoru aynı şehrin ünlü birası Newcastle Brown Ale idi. Bayern München’li futbolcular hâlâ şampiyon oldukları yıllarda ellerinde kenarlarından köpük taşan Erdinger bira bardakları ile poz verir. Türkiye’de spor ile biranın ilişkisi Efes Pilsen basketbol takımı ile sınırlı gibi görünse de, bira futbol dünyamızı etkilemeye devam etmektedir. İngiltere’nin ünlü futbol dergisi FourFourTwo’nun son sayısında Sivasspor ile ilgili küçük bir röportaj yayınlanmış. Sivasspor, 1984 yılından bu yana Süper Lig’de Anadolu takımlarının şampiyonluğuna izin vermeyen İstanbul’un üç büyüklerinin hakimiyetine son mu verecek sorusundan sonra kulübün hocası Bülent Uygun’a yer ayrılmış. Bülent Hoca da taşrada olmanın avantajlarına değinmiş: “Eğer futbolcularımdan biri bakkaldan bira alırsa, bakkal hemen bana haber verir. Ben de hemen futbolcumu arayıp ‘Bak, evinde beş şişe bira var, şimdi bir şişeyi iç, kalanları buzdolabına koy’ diye uyarırım. Herhalde benim onları uydudan filan izlediğimi sanıyorlar.” FourFourTwo da röportajı “Bülent Uygun, Sivasspor şampiyon olursa, herhalde artık futbolcularının buzdolabındaki biraları bitirmelerine izin verir” diye bitirmiş. Açıkçası, Galatasaraylı olmama rağmen Sivasspor şampiyon olduğu takdirde ben de kutlamalarına bir bira ile katılmak isterim.

Devamını Oku