Değerli arkadaşım Prof. Dr. Mehmet Sait Hatiboğlu'nun çeşitli tebliğ ve makalelerinden oluşan "Müslüman'ın Kültürü" adlı eseri, ciddi ve titiz bir çalışmanın ürünüdür. Hz. Ayşe'nin hadis tenkitçiliği, mükellefiyet anlayışı, kadın eğitimi, kadına bakış, batıdaki hadis çalışmaları, İslâm'ın aktüel değeri, Hz. Peygamber'i yanlış değerlendirme tezahürleri, hoşgörü açısından Müslümanlar ve kitap ehli, alimlerin Buhari ve Müslim'e yönelik eleştirileri gibi temel konuları içeren kitap, çok zengin kaynakçayla birlikte büyük boy ve 247 sayfadır.İslâm literatürünü didik didik araştırmış, okumuş, sonunda birikimlerini kaleme almış olan büyük hadis alimi Prof. Hatiboğlu, İslâm araştırmalarına yenilik getirmiş, hadis alanında çığır açmış çağdaş bir Türk bilginidir. Hatiboğlu, eserinin amacını şöyle açıklıyor:"Allah'ın son peygamberinin insanlığa bıraktığı kültürel miras diyebileceğimiz sünnetin yazıyla tespiti işi, bizzat onun hayatında başlamış ve küçük defterler halinde ilk meyvelerini veren bu mübarek faaliyet, birkaç asır sonra binlerce cildi bulan bir hacme ulaşmıştır."14 asırlık zengin literatürHatiboğlu'na göre binlerce Müslüman alimin vücuda getirdiği 14 asırlık zengin literatürü ciddiyetle incelemeden İslâm adına sağlam konuşabilmek pek mümkün olmadığı gibi İslâm'ın ilk yıllarına kadar inen kaynaklan okuyup onların içeriğini bilimsel ölçülere vurmadan ortaya atılacak her iddianın, İslâm'a hizmetten ziyade yeni güçlükler doğurması bakımından zararlı olması muhtemeldir (s. 195).Hatiboğlu, ilk İslâm bilginlerinin, Buhârî ve Müslim gibi çok sağlam kabul edilen hadis mecmualarında zayıf noktalar görüp eleştirdiklerini belirtmektedir.Heştirilen noktalardan biri de her iki mecmuada bulunan şu tarih hatasıdır: Müslim'in rivayetinde Ebu Hüreyre, Hz. Peygamber'le birlikte Hayber'e sefere gittiklerini söylemektedir (Müslim, İman: 48).Oysa Hayber'in fethinden sonra Yemen'den gelip Müslmüman olan Ebu Hüreyre'nin, Peygamber'le birlikte Hayber'e sefere gitmediği bilinen bir gerçektir. Bundan dolayı Dârekutnî, "Bu hadisi, Buhârî ve Müslim çıkarmış iseler de bu, bir vehimdir" demiştir (Hedyu's-Sârî, 2/130-131).Rivayetlerin sorgulanması ve sağlam bilgiye ulaşma yöntemini öğrenmek isteyen herkese bu kitabı okumasını tavsiye derim.İsteme adresi: Dr. Mediha Eldem Sokak 42/12 06420 Kızılay/AnkaraTel: 0312 433 20 65Faks: 0312 433 66 68
Müslümanlar arasında tevhit inancına aykırı birçok inanç yanında dinin sadeliğini ve kolaylığını zedeleyen birçok uygulama da yaygınlaşıp gitmektedir. Bazı kişiler, Kur'ân'a ve sağlam hadise dayanmadan, kendiliğinden yasaklar koymakta, Allah'ın helal ve mubah kıldıklarını haram saymaktadırlar. Örtünmeye uymak şartıyla örfe bağlı kılınan giyim kuşamı, ille şöyle veya böyle olacak diye bir takım garip şekillere büründürmektedirler. Kimi toplumlarda kadınlar baştan aşağı çarşaf ve peçe içine sokulup toplumdan soyutlanmakta, bütün fıkıh kitaplarına göre el, yüz, hatta ayaklar, İmamı A'zam'a göre bilekten dirseğe kadar kollar örtünme dışı sayılmasına karşın kadının yüzü, sadece gözleri görünecek biçimde yahut gözleri dahi siyah bir peçeyle kapatılmakta, kadın toplumda gülünç sayılan kıyafetlere sokulmakta, kimi yerde erkekler, sünnet sanıp şalvar ve takke giymekte, kuyruklu sank sarmakta ve sokaklarda acayip kıyafetlerle dolaşmaktadırlar.İslâm'da ruhbanlık yokturOysa Kur'ân'a göre Allah katında asıl makbul olan kötü düşüncelerden, kinden, nefretten, kıskançlıktan, yalan dolandan arınmış tertemiz kalptir. Allah'a manevi kirlerden arınmış kalp getiren, huzura ve mutluluğa erecektir. Kur'ân'da, inananlara iktisâdı yani orta yolu izlemeleri öğütlenmektedir. İktisâd, iki ucun ortasında bulunmaktır. İsraf ve cimriliğin ortası cömertlik, tehevvür (öfkeli hareket) ile korkaklığın ortası şecaat (yiğitlik)'tir. İşte iki uç davranışın ortasında bir davranış izlemek, iktisâddır. Tutumluluk, ne cimrilik, ne de israftır, ikisinin ortasıdır. Yorganına göre ayağını uzatmaktır.İktisâdın karşıtı israftır. İsraf, aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek ve harcamaktır. İnsan vaktini de iyi değerlendirmeli, boş ve gereksiz şeylerle vaktini israf etmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şu sözü çok anlamlıdır: "Beş şeyi, beş şeyden önce fırsat bilip değerlendir: Ölümünden önce hayatının, hastalığından önce sağlığının, meşguliyetinden önce boş zamanlarının, ihtiyarlığından önce gençliğinin, fakir düşmeden önce zenginliğinin değerini bil."İslâm'da ruhbanlık (yani tamamen dünyadan el etek çekip kendini ibadete vermek) yoktur. Abdullah ibn Amr şu hadisi naklediyor: "Allah'ın Resulü buyurdu: 'Ey Abdullah, senin geceleri namaz kılıp gündüzleri oruç tuttuğunu haber almadım mı sanki?' Evet öyle yapıyorum dedim. 'Eğer böyle yaparsan gözün kanlanır, zayıflarsın. Senin üzerinde nefsinin de karının da hakkı var. Namaz kıl ama uyu da. Oruç tut fakat iftar da et' buyurdu."
Soru: "Dinde aşırıya gitmeyiniz" diyen hadiste anlatılmak istenen nedir?Cevap: Dinde aşın gidilmemesini, insanın zorlanmadan, gücü yettiğince ibadet etmesini emreden hadisler vardır. Hadislerden önce dinde aşın gitmeyi yasaklayan ayetler mevcuttur. "Ey kitap ehli, dininizde haksız yere aşın gitmeyiniz" (Mâide: 110/77). Bu ayet, kitap ehli Hıristiyanların aşırılıklarına temas etmekte ve onlara, dinde aşın gitmemelerini, peygamberleri İsa hakkında tevhide aykırı sözler söylememelerini emretmektedir. Çünkü Tann'nın varlığı İsa'ya bağlı değil, tersine İsa'nın ve tüm yaratıkların varlığı Tanrı'ya bağlıdır. Sevgi ve saygı, tevhide aykırı bir biçim alınca artık saygı sınırını aşar, şirke dönüşür, haram olur. Bundan dolayı Peygamber (s.a.v), "Siz beni, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı övdükleri gibi övmeyin. Çünkü ben Allah'ın kuluyum. (Benim hakkımda) Sadece 'Allah'ın kulu ve elçisi' deyin" (Buhâri) buyurmuştur.Kur'ân her konuda dengeli hareket etmeyi emreder. Rahman'ın halis kullarının orta yolu izlediklerini belirtir: "... Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler ne de cimrilik ederler. Harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur" (Furkan: 67). Ayetten açıkça anlaşıldığı üzere Rahman'ın kullarının hareketleri ölçülüdür, harcamaları dengelidir. İsraf ve cimrilikten sakınılır. Bu dengelilik, Hz. Lokman'ın ağzından da vurgulanır: "Yürüyüşünde tutumlu ol, (orta yürü, ne çabuk, ne de çok yavaş git, ölçülü hareket et), sesini de kıs (bağıra bağıra konuşma)..." (Lokman: 17-19).Kur'ân'ın tanıklığıyla Hz. Peygamber, her gecenin yarıdan çoğunu, yansını veya en az üçte birini ibadetle geçirirdi ama yorulunca da uyur, ne dinde, ne de herhangi bir işte aşırılıktan hoşlanmazdı. Çok ibadetten yıpranmış olan Bâhil kabilesinden Mücîbe'yi tanıyamayıp ona kim olduğunu sormuş.Adam, "Ey Allah'ın Elçisi, ben bir yıl önce sana gelmiş olan Bâhilliyim" demiş.Allah'ın Elçisi: "Yakışıklıydın ne oldu böyle?"Adam: "Ey Allah'ın Elçisi, senin yanından ayrıldığımdan beri, bir gün dışında hep oruç tutuyorum."Allah'ın Elçisi: "Neden kendine işkence ettin? Sabır ayında (Ramazan'da) ve her ay bir gün oruç tutsan yeter."Adam, daha fazlasını yapabileceğini söyleyince Allah'ın Elçisi, her ay iki gün, adamın artırma isteği üzerine her ay üç gün oruç tutmasını buyurmuş. Adam yine artırmasını isteyince Allah'ın Elçisi üç parmağıyla işaret edip üç kez, "Haram aylarında kâh oruç tut, kâh ye" diyerek haram aylarından her birinde üçer gün oruç tutmasını öğütlemiştir.
Tasavvufta asıl gaye, herhangi bir yaratığı değil, sadece tek yaratanı düşünmek ve gönülde O'ndan başka bir şey bırakmamaktır. Zira ibadette başka bir varlığı düşünmek, Kur'ân'a göre şirktir. Bir insan herhangi bir insanı çok sevebilir, hatta ona âşık da olabilir. Çok sevdiği insanı düşünmekten kendini alamaz. Ama bu, ona tapmak değildir. Şeyhi sevmek de tasavvufun ana ilkelerindendir. Çünkü şeyh, Hz. Peygamber'in temsilcisi olarak görülür. Kur'ân'da müminlerin, Hz Peygamber'i canlarından çok sevmeleri öğütlenir. Peygamberimiz de bir müminin, kendisini, canından çok sevmedikçe tam anlamıyla iman etmiş olmayacağını belirtmiştir.Peygamber'i sevmek, onun hal ve sıfatlarının, seven kişiye yansımasına sebep olur. Bir ermişin böyle sevilmesi de seven kişide o ermişin ahlak ve sıfatlarının tecellisine vesile olur. Böylece o kişi, sevdiği ermişin bir örneği haline geliverir. Sevgi sınırında kalmak dinen sakıncalı değil tersine, öğütlenen bir durumdur. Ama ne Peygamberin sahabileri, onu göz önünde düşünüp ondan yardım talep etmişler ne de ilk İslâm mutasavvıfları, Allah'ın nurunun şeyhlerinden kendilerine geldiğini söylemişlerdir.Allah ile kul arasına başka bir şey girmemelidir. Peygamber'i sevmek, O'nun sünnetine uymak, kişiyi Allah'a ibadete, O'nu zikre götürür. O'na ibadet ve O'nu zikir esnasında artık O'ndan başka hiçbir şey düşünülmez. Gönülde sadece Hakk'ın adı, anısı ve sevgisi kalır. Böyle zikre devam eden kul, tez zamanda ilahi tecellilere erip kemâl bulur. Allah bizi de o kemâl bulanlar arasına katsın, amin.Allah ile kul arasında aracı yoktur. Allah bunalmış kullarına doğrudan yardım ettiği gibi bazı kullan aracılığıyla da yardım eder. Kur'ân'da yetim çocukların, harabe duvar altındaki servetlerinin korunması için misal aleminden bir kulu olan Hızır'ı görevlendirmiş ve Hızır, duvan onararak çocukların servetlerinin korunmasını sağlamıştır. Burada yüce Allah, yetim çocuklara bir kulu aracılığıyla yardım etmiştir. Bu aracının ille de insan olması gerekmez. Ruhani varlıklar, melekler, doğa yasaları da olabilir. İsterse yardımını vasıtasız da yapar.
Soru: Rabıta hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Allah dışındaki her şeyin rabıtası yapılabilir mi? Şeyhi rabıta etmek şirke girer mi? Allah kullarına her şeyi bir vasıta aracılığıyla mı veriyor? Bu araç bazen bir melek ya da bir insan olabilir mi? (Mehmet Ali)Cevap: Rabıta meselesi hakkındaki görüşümüzü, İslâm Tasavvufu adlı eserimizden okuyalım: İlk sûfiler mürşidin lüzumuna kesin kani olmakla beraber, tasavvufun kuruluşundan ta Abdülkahir Söhreverdî'nin yaşadığı altıncı hicri asra kadar, şeyhi göz önünde hayal etmek gibi bir rabıta uygulamamışlardır.Tasavvuf ilimlerinin camii Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî'nin ve onun hem arkadaşı hem de talebesi olan Hafız Ebû Nu'aym'in ve yine onun talebelerinden Kuşeyri'nin eserlerinde, şimdi uygulanmakta olan bir rabıta anlayışı görmedik. Onlar şeyhi sevmeyi, ona teslimiyeti ve onun emirlerine uymayı gerekli görüyorlar ama "şeyhin sureti göz önünde hayal edilecektir" diye bir şey söylemiyorlar, islâm, kul ile Allah arasında her türlü vasıtayı kaldıran tevhit dinidir. Bu yolda suretler düşer, tek hakikat kalır ki o da bütün görünen vücutların, suretlerin kaynağı olan Allah'tır.Tecrübeli bir öğretmenŞeyh, Allah ile kul arasında vasıta değil, Allah yolunun göstericisidir, eğiticidir. O, mana yolunu yürümüş, bu yolu yürümede deneyim sahibi olmuş, şeytanın kuracağı tuzakları görmüş olan bir öğretmendir. O, Allah yolunda yürümek isteyen sâlike, yol esnasında karşılaşacağı engelleri nasıl aşabileceğini söyler, geçirdiği hal ve makamların derecesini bilir. O hal ve makamlarda ne yapması gerektiğini öğretir. Yoksa haşa kendisini Tann yerine koyup müride, Allah'ı düşünmek yerine kendisini hayal etmesini emretmez. Sülemî. sûfilerin prensiplerini açıklarken mürşidin ahlakıyla ahlâklanmak gerektiğini söyler. İbni Haldun da Şifau's-Sâil'inde zahir ilimlerde muallime ihtiyaç olduğu gibi batın ilimlerde de muallime ihtiyaç vardır kanaatini izhar etmektedir.Tasavvuf ve Hayat adında bir eser veren Haydarabâd, Osmaniye Üniversitesi sabık Profesörü Abdülbari en-Nedvi de mürşidin, salike nümûne-i imtisal olacak bir insanın kâmil olduğuna işaret ettikten sonra diyor ki: "Zaten vahdeti vücutçuların murakabesi gibi bir murakabe, şeyhi gözünün önünde tasavvur etmek gibi bir rabıta havassın haline uygun gelmemektedir. Gerçekten böyle bir murakabe ve rabıta, sâlike zararlı olmaktadır" (Abdu'l-Bârî Nedvî, Tasavvuf ve Hayat, M. Ateş çevirisi, s. 82, İst, 1967).
Soru: Bir Müslümanın (bir mezhebe dahil olmayan) gusül farzını almak için yapması gerekenler nelerdir? (Volkan Şenel)Cevap: Dinin hükümlerini ana kaynağı olan Kur'ân ve hadisten çıkarabilecek bilgiye sahip olanların, zaten herhangi bir mezhebe tabi olmaları gerekmez, hatta caiz görülmez. Siz eğer kendinizi bu güçte görüyorsanız o zaman Kur'ân'ı ve hadisi okuyacak, İslâm'ın hükümlerini öğrenecek ve uygulayacaksınız. Ama bu, öyle kolay bir iş değildir. Kendiniz böyle bir bilgi birikimine sahip değilseniz, zorunlu olarak bir bilginin izahına uyacaksınız ki işte bu durumda karşınıza mezhep çıkar. Bakın siz benden gusül hakkında Kur'ân'ın hükmünü soruyorsunuz. Yani kendiniz bunu bilmiyorsunuz. Benim izahıma ihtiyacınız var. Öyle ise ne diye kendinizi müctehid derecesinde görüyorsunuz? Her ne ise Kur'ân'da ve hadiste cünüplükten yıkanmanın yöntemi belirtilmiştir. Maide Suresi'nin 6'ncı ayetinde, abdest alma yöntemi öğretilmekte, ondan sonra, "cünüp iseniz tam temizleniniz (yıkanınız)" buyurulmaktadır. Demek ki cünüplükten temizlenmek, baştan aşağı yıkanmakla olur. Kısaca Kur'ân'ın hükmü budur.Yemininizin kefaretini verinSayın Mehmet Özkan, bankadan kredi almayacağınıza yemin ettikten sonra kredi olarak nemanızı almanız, kanaatime göre yemininizi bozmuş olmanız demektir. Hanımınıza vekâlet vererek bu işi yapmanız bir şey değiştirmez. Çünkü buna şer'î hile denilir. Sizin o vekâleti verme niyetiniz önemlidir. Siz, yemininize halel gelmemesi için vekâlet verdiniz. İslâm'da her şey özde, sözde doğru olmalıdır. Sözün özü: Ettiğiniz yeminin tersi sizin için yararlı olduğundan yemininizi bozmuş olmanıza zaten ruhsat verilmiştir. Yapacağınız iş, ihtiyaten yemininizin kefaretini vermektir. Bunun için ya 10 fakiri bir gün doyurursunuz, yani 10 fitre verirsiniz yahut 3 gün ardı ardına oruç tutarsınız.Dinimizde güçlük yokturSoru: Cildimde bir rahatsızlık var. Doktor günde en fazla iki kere yıkamamı söyledi. Ancak abdest alıyorum. Tabii bu nedenle rahatsızlık arttı. Ne yapmalıyım? (Pınar Türkmen)Cevap: Siz doktorun tavsiyesine uyun. Yüzünüzü, iki abdestinizde yıkarsınız. Abdestiniz bozulduğu zaman yüzünüzü meshedersiniz. Meshetmek de zararlıysa onu da bırakırsınız. Diğer organlarınızı yıkamanız yeterlidir. Eğer bu da zararlıysa o zaman temiz toprağa teyemmüm edersiniz. Yani avuçlarınızı temiz bir yere vurup yüzünüze, sonra bir daha yere vurup kollarınıza sürersiniz. İslâm'da güçlük yoktur.
Soru: Cinlerin, hazinelere zaafı olduğunu duydum. Hazineleri sahiplendikleri ve bunları almak isteyen insanlara zarar verdikleri söyleniyor. Yılan veya ejderha şeklinde görünüyorlarmış. Bu doğru mu? (Tolga Çetin)Cevap: Tolga Bey, siz yoksa define arayıcısı mısınız? Cinlerle rekabetiniz mi var? Cinler ruhsal varlıklardır. Defineyi ne yapsınlar? Defineler, petroller ve madenler cinlerin ne işine yarar ki? Bakın yer altında binlerce metre derinlikteki petrolleri Avrupalılar, Amerikalılar gelip İslâm ülkelerinin topraklarından çıkardılar. Yerin derinliklerine indiler. Yüz yıldan fazla bir zamandan beri yine yer altındaki kömür yataklarını bulup çıkardılar. Arabistan'ın, Afrika'nın, Endonezya'nın, dünyanın çeşitli ülkelerinin yer altındaki servetlerini çıkarıp sömürdüler. Cinler onlara hiçbir şey yapmadı. Ama böyle primitif düşünce sahipleri de herhalde cinlerden korktukları için yerin altına inmek şöyle dursun, yerin üstünde şarıl şarıl akan ırmaklardan, enerjiden yararlanamadılar. Bırakalım bu ham düşünceleri, elimizden geldiğince araştıralım. Çünkü Kur'ân bizi, yalnız yerin üstünü değil, altını da araştırmaya tevsik etmiştir.İnsanları iyiliğe yöneltinSoru: Arkadaşlarla biraraya geldiğimizde, "İslâm ne diyor? Neyi destekliyor?" gibi şeyleri bildiğim kadarıyla anlatıyorum. Bunda bir sakınca var mı? (Yaşar Şan / Erzurum)Cevap: Siz, insanların yararına bildiğiniz şeyleri yapınız. İnsanları iyiliğe yöneltmek sevaptır. Din, kimsenin tekelinde değildir. Her kim bir iyiliğe neden olursa, onu yapanların sevabından yararlanır. Her insanın, bildiği güzel şeyleri, ahlak prensiplerini başkalarına da anlatıp öğretmesi, insanları iyiye, doğruya ve güzele yöneltmesi imanın gereğidir. Elbette başkalarına öğüt verenlerin, önce söylediklerine kendilerinin uyması gerekir. Sözü özüne uyan insanın sözleri daha etkili olur. Kendisi yapmasa veya yapamasa da bildiklerini başkalarına anlatması güzeldir.Adağı yoksullara dağıtınAvukat Gülten Külahlıoğlu, annesinin kurban adağını yerine getirmeden vefat ettiğini, evlatları olarak onun yerine bu kurbanı kesmek istediklerini belirtiyor ve "Biz çocukları bu kurban etinden yiyebilir miyiz?" diye soruyor. Adak kurbanın etini adayan ve onun çocukları, torunları, babası, atası, anası yiyemez. Ama kişinin beslemek zorunda olmadığı kardeşleri, diğer akrabası yiyebilir. En iyisi bu kurbanın etini yoksullara vermektir.
Soru: Üsküdar'da Ferah Mahallesi'nde oturuyorum. Amacım hiç kimseyi kırmak değildir. Ancak mahallemizde, merkezi Adıyaman'da bulanan Nakşibendi tarikatına bağlı insanlar var. Herkesin inancı kendine ama bunlar devamlı olarak tarikat liderlerini düşünerek, "Hu Seydam hu Seydam" diyerek kendilerince zikir yapıyorlar. Ve bizlere de namazlarınızın kabulü için mutlaka bir mürşide bağlanmak gerektiğini söylüyorlar. Ben kendilerine, "Kardeşim, biz camilerde ya da tek başımıza dua ederken, Allahım son nefeste bizlere kelime-i şahadet getirmeyi nasip eyle' diye dua ederken sizler neden, 'Hu Seydam, hu Seydam' diye tevekkül ediyorsunuz? Bu dilinizde alışkanlık yapar, son nefesinizde bunu söyleyerek ölürsünüz. Peygamberimizden başkasının şefaatçi olamayacağı o günde, sayıkladığınız Seydanız size şefaat edebilecek mi?" diyorum. Hiçbirinden cevap yok. Ancak bildiklerinden de vazgeçmiyorlar. Onlara diyorum ki: "İnsanlar en azından yaptıklarını savunacak bilgiye sahip olmalılar. Ama sizde bilgi yok, körü körüne inanıyorsunuz." Acaba ben mi yanılıyorum, onlar mı? (Şakir Özcan)Cevap: Okurum, eleştirilerinde haklıdır. Maalesef bazı tasavvuf ve tarikat çevrelerinde şeyhe olağanüstü güç verilmekte, şeyh adeta tanrılaştırılarak şirk yolu açılmaktadır. Şeyh insandır, sıradan insanlar gibi bir insan. O da hasta olur, kızar, bunalır, ıstıraplar geçirir. Zaafları vardır. Hiçbir zaman insan, tanrı olamaz. Ancak zaman zaman Allah, bazı salih kişilere ikramda bulunur, onlara bazı gizli bilgiler verir. Fakat bu tıpkı şimşek çakması gibi geçicidir, asla sürekli olamaz. Bu bakımdan onları gaybı bilir, yarını bilir gibi düşünmek Kur'ân'a aykırıdır, hatta şirktir. Değil şeyh, Peygamber bile yarını bilmez. "Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. (Her şeyi) bilen, (her şeyden) haberi olan yalnız Allah'tır" (Lokman: 34).Okuyucularıma önemle duyururumSizlerden gelen yoğun talep üzerine, bugüne kadar bu köşede yayınlanmış bulunan soru ve cevaplar, şimdilik 3 cilt olarak bastırılmıştır. Kur'ân Işığında "SORU VE CEVAPLARLA İSLAM" adlı, her cildi 528 sayfadan oluşan bu eseri Yeni Ufuklar Yayınevi'nden temin edebilirsiniz. Adres: Nuhkuyusu Cad. No: 365 Bağlarbaşı-Üsküdar-İstanbul Tel: (0216) 492 66 12 Faks: (0216) 492 66 13