"Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine açık delil gelinceye kadar (bulundukları halden) ayrılacak (veya kendi başlarına bırakılacak) değillerdir" (Beyyine: 1) ayetinde de yine kitap ehlinin tamamının değil, bir kısmının kafir (inkarcı) olduğunu bildirmektedir. Bu ayetten anlaşılıyor ki Kur'ân'ın, savaşılmasını emrettiği kitap ehli, dinlerinin ruhuna sadık kalan samimi dindarlar değil, Hak dinden ayrılmış olan kimselerdir.Hak dinle kasıt da kendi dilleriyle, kendilerine gelmiş olan din, Yahudilere göre Tevrat'ın hükümleri, Hıristiyanlara göre de incil'in hükümleridir. Şirksiz olarak Allah'a, seksiz olarak ahirete inanan, kitaplarının hükümlerini doğruca uygulayan iyi niyetli kitap ehliyle savaşmak değil, barış içinde yaşamak Kur'ân'm emridir."Yalnız Allah'a tapalım""İçlerinden zulmedenleri hariç, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda tartışın (diyalog kurun) ve deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Tanrımız ve Tanrınız birdir" (Ankebut: 46). "De ki: 'Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin. Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah'tan başka Rabler edinmeyelim.' Eğer yüz çevirirlerse, 'Şahit olun, biz Müslümanlarız' deyin" (Âl-i İmran: 64)."Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde kalkıp Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten menederler, hayır işlerine koşarlar. İşte onlar iyilerdendir. Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir. Allah korunanları bilmektedir" (Al-i İmran: 113-115)."Elim yakalarında olacak""Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe inanır, iyi iş yaparsa elbette onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara: 60, Maidc: 69).Görülüyor ki Kur'ân, kendinden önceki ilahi dinlere saygıyı ve iyi niyetli kitap ehliyle barış içinde yaşamayı emrediyor. Biz Kur'ân'm bu aydınlık mesajını gün yüzüne çıkartmaya çalışıyoruz. Çıkar duygusuyla bizim söylediklerimizi çarpıtan zalim insanlar Allah korkusundan yoksun, Kur'ân'-ı Kerim'i bilmez art niyetli kişilerdir. Ahirette elim onların yakasında olacaktır inşallah.
* Dünden devamİslâm'a her fırsatta saldıran kimseler, İslâm'ın egemenliğini kabul edip fidye verinceye kadar bunlarla savaşılması emredilmiştir. Allah'ın, kendileriyle savaşmayı emrettiği kitap ehli, dinlerinin gerçek kurallarından ayrılmış olup İslâm'a ve Müslümanlara saldıran kimselerdir. Müslümanlara saldırmayan kitap ehline saldırmak, Kur'ân'ın hiçbir yerinde emredilmemiştir. Esasen Müslümanlara saldırmayan, barış içinde yaşamak isteyen müşriklere dahi saldırmak emredilmemiş, hatta bu yasaklanmıştır. Hz. Peygamber ve halifeleri döneminde Müslümanlarla savaşmayan kadın, çocuk, ihtiyar ve rahiplere dokunulmaması emredilmiştir.Düşmanlık doğru olmazAyrıca çeşitli ayetlerde geçen, "Kitap sahiplerinden bir kısmı" (Beyine:1) sözü, kitap ehlinin hepsiyle değil ancak gerçek dini yozlaştıran, din barışı emrederken Müslümanlara saldıran kısmıyla savaşma hükmünü getirmektedir. Çünkü bu ayetlerdeki "min" edatı ba'ziyyet ifade eder, kimi insanlar anlamını verir.Müslümanlara saldırmayan, kendi dinleri gereğince yaşayan kitap ehliyle kardeşçe yaşamak da Kur'ân'ın emridir. Çünkü onların amacı da Allah'a kulluktur. Allah'a kulluk edenlerin boğazlaşmaları, düşman olmaları doğru olmaz. Allah'ın yolu, dostluk yoludur.Dinden sapan cahiller"Ne Allah'a, ne de ahirete inanmazlar" cümlesi, kendileriyle savaşılması emredilen kitap ehlinin, dinin ruhundan uzaklaşmış, Allah'a ve ahiret gününe inanmayacak kadar madde tutkusuna kapılmış, dünyaya hakim olmaktan başka düşünceleri olmayan materyalist insanlar olduğunu gösterir. Bunlar gerçek dindarlar değillerdir.Nitekim bunun ardından gelen ayetler de bunların hahamlarının ve rahiplerinin, dünya tutkusuyla altun ve gümüş yığmaya çalıştıkları anlatılmaktadır. Böyle dünya tutkusuna kapılmış insanların, hangi dinden olurlarsa olsunlar, gerçek dinle ilgileri yoktur. Bunların ayarttığı cahiller takımı ise farkına varmadan, liderleri gibi dinden sapar, yanlışı gerçek sanırlar. İşte Kur'ân'ın hedef aldığı insanlar bu materyalist, Haktan ayrılmış, "Kayser'in hakkını Kayser'e verin" diyen İsa'nın yolunu bırakmış insanlardır.* Devam edecek
SORU: Özellikle dinde savaş peşinde koşan veya islâm dinini yozlaştıranlar tarafından kullanılan ve deforme edilen ayetlerden biri de Tevbe Suresi 29'uncu ayettir. Dini kendi arzu ve emellerine göre deforme edenlere karşı cevabımız ne olabilir? Düz okumayla Kur'ân'ın açıklanamayacağını sayenizde anlamış durumdayız. Yani işin arkasında yatan sosyokültürel olayı bilmeden vahiydeki cevabı kavrayamayız. Ben bilhassa bu ayet konusunda tefsire baktım ama tam olarak anlayamadım. O yüzden bu ayeti açmanızı rica edeceğim. Ayetin arkasında yatan sosyo-kültürel olay/hadise nedir? Neden savaş emri yer alıyor? (Enis Kaya/Almanya)CEVAP: Tevbe 29'ncu ayette müminlere, kitap ehli içinde Allah'a ve ahirete inanmayan, Allah'ın ve Elçisi'nin yasaklarını tanımayan, gerçek dine uymayan kimselerle, onlar küçülüp boyun eğerek fidye verinceye kadar savaşmalan emrediliyor. Ayet, Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili bir kontekst içinde bulunmaktadır.Hükümlerini bildiriyorYüce Allah, surenin başından buraya kadar Müslümanlara hainlik eden müşrikler hakkındaki hükümlerini bildirdikten sonra, gelişmekte olan islâm dininin durumundan telaşa kapılan ve İslâm'ı söndürmeye kalkan kitap ehlinden bazı kimseler hakkındaki hükümlerini bildiriyor. Bu ayetler de Mekke'nin fethinden sonra ve Tebük gazasından önce inmiştir. Kur'ân-ı Kerîm, kitap ehlinden gerçek dindarları överken, gerçek dinden yani dinin ruhundan uzaklaşmış, dine dünyayı karıştırmış, onu bozmuş kimseleri kınar. Kınadıkları, dinin gerçek kurallarından sapan, islâm'a düşman olanlardır, bütün kitap ehli değildir.Tedbir almak gerekiyorZaten "min ehli'l-kitâb (Kitap ehlinden bazıları)" demektir. İşte yüce Allah, gerçek dini din edinmeyen, dinin gerçek kurallarına uymayan kitap sahibi insanlarla da savaşmayı emretmiştir. Ayetteki hak dinden amaç, yalnız Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a gelen islâmiyet değildir. Bütün peygamberlerin getirdiği gerçek dindir. Kitap ehli, eğer Musa'nın ve İsa'nın getirdiği dinin gerçek kurallarına uymuş olsalardı, yeni peygamberin getirdiği nuru söndürmeye kalkmazlardı. Çünkü bu nur da öteki peygamberlere gelen nurların kaynağından geliyordu. Fakat dini yanlış anlayıp bozdukları, çıkarlarına alet ettikleri için Hak'ın nurunu söndürmeye kalktılar. Böyle insanlara karşı da tedbir almak gerekir.* Devam edecek
Soru: Gerek Osmanlı zamanında gerekse Kurtuluş Savaşı'nda birçok şehit verdik. Bizimle savaşanlar da Allah'a inanıyor ama Müslüman değillerdi. Onlar da vatan uğruna öldükleri için şehitlik mertebesine ulaşmışlar mıdır? Şehit olmak için Allah'a inanıyor olmak ve O'nun uğruna ya da vatanı uğruna savaşmak yeterli midir? Yoksa şehitlik İslâm'a ait bir mertebe midir?Cevap: İslâmi bir kavram olan şehidin anlamı, Allah'ın yüce nimetlerine tanık olan, görünmez lütuflarını gören, cennete tanık olan demektir. Aslında Kur'ân'da şehit kelimesi, savaşta ölen anlamında değil, gerçek bilgilere vakıf olan peygamberler ve bilginler anlamındadır. Hadislerde şehit kelimesi, Allah yolunda yapılan savaşta canını feda eden kişi için kullanılır. Şehidin kim olduğu hakkındaki bir soru üzerine Hz. Peygamber, "Allah'ın sözünün üstün gelmesi için savaşıp ölen kişinin şehit olduğunu" buyurmuştur.İslâm'da toprak kazanmak veya dünya çıkarı için savaşılmaz. Sadece Allah yolunda ve hak uğrunda savaşılır. Vatan savunması da Hak yolunda savaştır. Bu savaşta vatanını korumaya çalışan, savunan mümin insanlar şehit olurlar. Ama onların topraklarına saldıran kimseler Hak yolunda değiller ki, şehit olsunlar. Savaşanlardan biri Hak yolda, diğeri batıl yoldadır. Hak yolda savaşan mümin şehit olur. Haksız yere başkalarının haklarına saldıranlara nasıl şehit denilir?Şehitlik, sadece Müslümanlar hakkında kullanılan bir terimdir. Gayrimüslimler için bu tabir kullanılmaz. Onlar da kendilerine böyle manevi değerler verebilirler. Biz kendi inancımıza bakarız. Eğer düşman askerleri de şehit oluyorsa o zaman öyle kutsal insanlara karşı nasıl savaşılır? Kavramlar karışır. Din hakkında kendi sınırlı düşüncemizle hüküm verme yetkisine sahip değiliz.Ölü için kurban kesilebilir mi?Soru: Nazilli Müftüsü, bir cuma hutbesinde, ölü için kurban kesilebileceği söyledi. Bu doğru mudur? (Nedret Onur)Cevap: Kurban, Allah için kesilir. Ölü adına kurban kesmek şirktir. Bir yatır için kurban kesilmez. Ancak sevabını ölüye bağışlamak, ölü için hayır yapmak üzere kurban kesilebilir. Bu, ölü adına kurban kesmek değil, onun için sadaka olmak üzere kurban kesmektir.Sevabı ölmüş olana bağışlanabilir. Nazilli Müftüsü'nün de bunu kastettiği anlaşılmaktadır. Ölü için kurban kesmek isteyen kimsenin, bunu bayramda yapması vaciptir. Çünkü kurban, özel vakitte kesilen hayvanın adıdır. Ancak kurban niyetiyle değil de fakirlere dağıtmak niyetiyle kesilecekse istenilen zamanda kesilip dağıtılabilir.
Paris'ten yazan Prof. Celine Selin, "Sayın Süleyman Ateş, yazılarınız bana ve kızıma ışık tutuyor. Allah sizin gibi din alimlerini eksik etmesin" dedikten sonra Güneydoğu Asya'da meydana gelen tsunami olayını, bazı din adamlarının bir ceza olarak görmelerini eleştiriyor ve bu konuda görüşümüzü soruyor.Bize göre bunlar doğanın normal olaylarıdır. İnsanın bağırsaklarının çalışması ne kadar doğalsa, yanardağın lav püskürtmesi, depremler, fırtınalar da o kadar doğaldır. Ancak bu olaylar, doğanın gerektirdiği şartlara göre yaşamayan, gerekli tedbirlerini almayanlar için birer felaket ve ceza olmaktadır. Hz. İsa demiş ki: "Akıllı kişi evini kayalıklarda, sert zeminde yapar. Sel götürmez, rüzgar yıkmaz. Ama akılsız kişi evini kumsalda kurar. Rüzgar yıkar, sel götürür."Biz atalarımızın dağlarda kurduğu şehirleri, bereketli toprakların üstüne indirdik. Topraklarımızı betonlaştırdık. Denizi doldurup üstüne apartmanlar diktik. Allah yasasını değiştirmez ya, depremle oluşan bir deniz dalgası, kendisinden çalınan yerleri geri aldı. Tsunami olan yerlerde sahillerde evler, apartmanlar yapılmamış olsaydı bir şey olmayacaktı.İlahi iradenin sonucuKatrina fırtınası, Amerika'nın yoksul bölgelerini vurdu. Oralarda doğa şartlarını düşünmeden kentler kurulmuştu. Bu olayların kendi başına oluştuğunu düşünmek de yanlıştır. Bunlar ilahi iradenin sonucudur. İsrâ Suresi'ndeki bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Biz bir kenti helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada kötü işler yaparlar, böylece o ülkeye (azap) karar(ı) gerekli olur, biz de orayı darmadağın edem" (İsra: 16). Allah'ın bir yasasını haber vermekte olan bu ayetin anlamı şudur:"Allah, bir ülkeyi suçsuz yere cezalandırmaz. Allah'ın cezalandıracağı ülke, ileri gelen zengin, hakim kesiminin yoldan çıktığı, azgınlık ve taşkınlık yaptığı ülkedir. Zengin şımarıklar, fısk ve fücura dalmak isteyince Allah onlara istediklerini yapma gücü verir. Allah'ın buyruğu, yani Allah'ın yasalarıyla, bu varlıklı takım fısk, fücur, haksızlıklar yaparak azarlar, adaletten ayrılırlar. Fakat yaptıkları bu işler o ülkenin gerilemesine sebep olur. Çünkü zulüm, isyan ülkede karışıklıklara yol acar. Adalet ve iyilik ise toplumu mutlu yapar, toplumsal hayati düzenli, dengeli kılar."Doğa yasaları, aslında Allah'ın görevlileridir. İşte bu görevliler ilahi irade sonucu taşkınlık yapınca, yıkıp mahveden birer afet oluverir. Çünkü aslında inancımıza göre bu doğa yasaları, tabiat olayları görünmeyen meleksel güçler tarafından yönetilmektedir. Evrende başı boş hiçbir şey yoktur, her şeyi Allah'ın kontrolündedir. Allah melek güçler tarafından evreni yönetmektedir.
Soru: Yıllar önce gördüğüm bir rüyanın özeti şöyle: "Yeni doğmuş, tanımadığım bir kadının erkek bebeğini kucağıma alıyorum. Bir elimle başını tutuyorum. Bebeğin değişik bir bebek olduğunu, sanki Allah katından gönderilmiş bir ruh olduğunu hissediyorum. Benim hislerimi anlayan bebek kızarıyor, bozarıyor, gözleri derinleşiyor. 'Beni bırak' dercesine sıkılıyor. 'Hayır seni bırakmayacağım. Sen habercisin. Söyle bana, ben ne zaman öleceğim' diyorum, söylemiyor. 'Söylemezsen bırakmam' diyorum. Zorla, '38 yaşında, pembe arabanla' diyor. Kan ter içinde uyanıyorum." Hocam, şu an 31 yaşımdayım. 2 oğlum var. Yıllardır bu rüya aklımdan bir an olsun çıkmıyor. Lütfen bu ilginç rüyayı yorumlar mısınız? (Cafer Şahintaş)Cevap: Ben rüya yorumcusu değilim. Ayrıca rüya ölçü değildir. Doğru da olabilir, hayal karışımı da olabilir. 38 yaş ifadesi de yoruma muhtaç. Acaba bizim bildiğimiz yaşa mı işaret edilmiş yoksa 38 rakamı başka bir anlam, başka bir zaman birimi midir? Bunlar hakkında kesin bir şey söylenemez. Hz. İbrahim de rüyasında çocuğunu kestiğini görünce, bu rüyayı yavrusunu Allah için kurban etmek şeklinde yormuş, Allah ise çocuk yerine bir koç gönderip çocuğu kurban edilmekten kurtarmıştı. Demek ki ibrahim, rüyasının yorumunda yanılmıştı. Ona rüyada kendisine, çocuğu aşın sevip Allah'tan gaflet etmemesi, Allah'tan başka bir şeye yönelmemesi anlatılmak istenmişti. Peygamber bile rüya yorumunda yanılırken biz sıradan insanlar nasıl rüya yorumunda kesin konuşabiliriz? Gerçeği Allah'a havale etmek gerekir. Allah'ın verdiği ömür ne artar, ne eksilir. Hiç üzülmenize gerek yok. Rahat olun, Allah'a güvenerek yaşayın.Ahlak bozukluğundan yakınan okurun feryadıSayın hocam, ırza geçen, namusa taciz eden, hırsızlık yapan, haram mal edinen Müslüman değildir diye lütfen köşenizde yazın. Oturmuş bir okuyucu kitleniz var. En azından onların, suçlulara karşı daha duyarlı olmasını sağlayabilirsiniz. Görüyorsunuz küçücük kızlara sarkıntılık ediliyor, saldırılıyor, yaşlı-genç herkes gasp ediliyor. Yollar kesilip haraç mezat yardım isteniyor. Yazılarınızı ülkeyi kurtarmak adına yazın. Suçlulara suçlu gibi davranılması için yazın. Yoksa sokağa çıkamayacağız. Ben eşimi ve kızımı sokağa gönderemiyorum. Her yerde bir şeyler oluyor. Birçok arkadaşım da böyle yapıyor ya hep beraber dışarı çıkıyoruz ya da hiç çıkmıyoruz. Lütfen! (Kazım Erdemir)
* Dünkü sorunun cevabıCevap: Kızım, namazını kıldığın, güzel dinimizin kurallarına göre yaşamaya çalıştığın için seni kutlarım. Sorularına gelince, o yeni Müslüman olmuş kişiler, İslâm'ı Ladin zihniyetinde olan bazı Suudiler'den öğrenmişler. Bu kişiler, dinin özünden çok şekliyle uğraşırlar. Namazın temel rükünleri ayakta durmak, Kur'ân okumak, rükûya varmak, secdeye varmak ve iki rekât sonunda oturmaktır. Bunlan yapanın namazı olur. Ötekiler yan unsurlardır. Ayaktayken ellerini bağlayan da var (Hanefi, Şafii, Hanbeliler gibi), hiç bağlamayan da var (Malikiler, Caferiler gibi). Yok ayakta dururken ayakların birbirinden şu kadar açık olması, yok secdeye giderken ellerin yumuk olması, açık olması, bunlar önemli olmayan şekillerdir.Peygamberimiz zaman zaman öyle, zaman zaman da böyle yapmış ki öyle yaptığını görenler bir şekilde, öbür tür yaptığını görenler de öbür şekilde kılmışlar. Bu yan hareketler namaza zarar vermez, namazı bozmaz. Namazda önemli olan gönül saygısı, huşu, yani Allah'a bağlılıkla, aşkla kılmaktır. Siz bildiğiniz gibi namazınızı kılınız, o yeni yetme Müslümanlara bakmayınız. Onlardaki yargı, biraz da kasten Türkler aleyhindeki olumsuz propagandaların sonucudur. Bazı fesat ve fitneciler, Müslümanları bölmek, özellikle İslâm'ın altı asır liderliğini yapmış bir milleti dışlamak, yalnız bırakmaktır. Aldırmayın onlara. Gönlünüzü Allah'a vererek, namazınızı kılınız. Peygamberimiz buyurmuşlar ki: "Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza (bir rivayete göre eylemlerinize) bakmaz fakat sizin kalplerinize ve niyetlerinize bakar."Önemli olan gönüldürSoru: Biz kadınların Ramazan ayındaki en büyük problemi, âdet dönemimizdir. Bu durumdayken oruç ve namaz ibadetlerimizi yapabilir miyiz? Bir hadisi şerife göre (Buhari), bu ibadetlerin yapılmamasının uygun olacağı kanısına vardım. Ancak ben yine de bu konuda sizin düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum. (Elif Çakır)Cevap: Adet halinde kadına sadece bir şey yasaktır. O da cinsel ilişkide bulunmak. Bunun dışında ibadet yasağı diye bir şey yoktur. Namaz, zikirdir. Hiçbir halde düşmez. Cünüp olan dahi su bulamazsa teyemmüm edip namazını kılar. Âdet hali cünüplük değil, bir özür halidir. Özürlü, her namaz vakti için abdest alıp namazını kılar. Adetli kadın da her namaz vakti için abdestini alıp o vakit içindeki ibadetlerini yapar. Ama oruç öyle değil. Kadın eğer dayanabiliyorsa orucunu tutar. Güçlük çekiyorsa yiyip sonra kaza eder. Siz adetliyken de orucunuzu tutun, namazınızı kılın. İbadette önemli olan beden değil, gönüldür.
Sayın Hocam, yardımınıza ihtiyacım var. Ben 27 yaşında Müslüman bir Türk kızıyım. İngilizce'mi geliştirmek için Londra'ya geldim. Burada yabancı ve Hıristiyan bir aileyle yaşıyor, onların çocuklarıyla ilgilenmek karşılığında evlerinde kalıyor ve okula gidiyorum. Aile çok saygılı ve anlayışlı. Bu sayede beş vakit namazımı kılmak nasip oluyor. Size bir konuyu danışmak istiyorum. İkilemde kalmış durumdayım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Geçtiğimiz pazar günü Londra'daydım ve namaz kılmak üzere Merkez Camii'ne gittim.Orada değişik ülkelerden birçok Müslüman hanımla tanıştım. Bunların bazıları İslâm'a yeni geçmişlerdi. Akşam namazımı kıldıktan sonra genç bir Fransız kız (9 ay önce Müslüman olmuş) bana, namaz esnasında yaptığım her şeyin yanlış olduğunu söyledi. O anda şoka girdim. Bu kızın adı Angeliq. Bildiğim her şeyi unutmamın benim için hayırlı olacağını söyledi. Şimdi ne yapacağımı bilemiyorum. Hâlâ bildiğim gibi namaz kılıyorum. Angeliq'in yanlış olduğunu söylediği noktalardan hemen bahsedeyim. Aşağıdaki maddeleri Angeliq'in söylediklerine göre sıralıyorum.Parmaklar katlanıyor1- Namaza başlarken el bağlama kısmı kadın ve erkekte farklı değil. Yani her ikisi de göğsünde bağlamak ellerini. Cebrail (as) sadece Peygamberimiz'e (sav) öğretti, kadın-erkek diye ayırmadı. O da aynını eşlerine ve erkeklere öğretti.2- Rükûya eğilirken kadınlar ve erkekler aynı. Ayakların arasındaki mesafe, neredeyse omuz açıklığı kadar (bizde 4 parmak), bel 45 derece eğimli (bizde erkekler düz, kadınlar çok eğilmez).3- Rükûdan kalktıktan sonra eller yine bağlı en baştaki gibi (bizde yanlarda durur).4- Secdeye varırken önce elleri yere hem de omuz genişliği kadar mesafeyle konuyor, dirsekler yere değmiyor, sonradan dizler yere konuyor, burun kemiği ve alın yere değiyor (bizde, önce dizler yere konur, sonra eller sadece yüz sığacak kadar aralıklı olarak yere konur ve dirsekler yere değer. Dirsekler de dizlere dayalı durur).5- Secde arasındaki oturuş da bizde farklı.6- Secdeden kalkarken eller yumruk yapılıp yere dayanıyor ve onlardan güç alınarak, dizlere asla dokunmadan secdeden kalkılıyor (bizde ise eller dizlere destek olur, yavaşça kalkılır).7- Ettehiyyatu okunurken sağ elin tüm parmakları katlanıyor, sadece işaret parmağı kalıyor ve o parmak duanın başından sonuna kadar sürekli hareket ettiriliyor (Allah birdir ve şeytana "git" demek anlamında).Sayın Hocam, hangisi doğru? (Şirvan Çağlar) * Bu okurumun sorusunu yarınki yazımda cevaplayacağım.