İşte İslâm adaleti budurBir gün Allah'ın Elçisi, bazı arkadaşlarıyla birlikte bir adamın bahçesine gelmiş. Adam onlara hurma ve su ikram etmiş. Allah'ın Elçisi, ashabıyla birlikte hurmayı yiyip suyu içtikten sonra bunun, kıyamet gününde insana sorulacak nimetlerden olduğunu söylemiştir (et-Teshîl: 4/216). Ömer ibn Abdülaziz zamanında hazineye çok miktarda zekât geliyor. Halife bu zekâtların yoksullara dağıtılmasını, artanın Müslüman askerlere verilmesini emrediyor. Yine artıyor. Artan miktarla da fakir Müslümanların borçlarının ödenmesini, ondan sonra artan miktarıyla da bütün Hristiyan ve Yahudi fakirlerin borçlarının ödenmesini emrediyor. Yine artıyor.Kuşları da düşündülerArtanla buğday satın alıp dağların başına konulmasını emrediyor ki kuşlar gelip yesinler. İşte İslâm düşüncesi ve adaleti budur. Onlar sadece kendilerini değil, halkı düşündüler. Müslüman, gayrimüslim ayırmadılar. Sadece insanları değil, kuşları da düşündüler. Osmanlı döneminde kışın sıcak ülkelere göç edemeyen kuşları beslemek amacıyla vakıflar kurulmuştur. Ne yüce ve insani düşünce! Bir de bugüne bakın, yüzbinlerce hayvanı kuş gribi gerekçesiyle hiç acımadan diri diri ateşe atıp yaktılar, hayvanların boynunu, bacaklarını kırdılar. Bir Müslüman bunu nasıl yapar?Hz. Ömer'in örnek sözüPeygamber ahlakını almış olanlar israftan kaçındılar. Şimdi bizim israf içinde yüzmemiz, Müslüman atalarımızın davranışıyla hiç mi hiç bağdaşmıyor. Kuran ne diyor? "Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez" (A'raf: 31). Hz. Ömer, bir gün çarşıda bir adamın beğendiği bir eti satın aldığını görmüş. İzlemeye aldığı adamın çarşıda görüp beğendiği her şeyi aldığını görünce adama asasıyla dokunmuş ve "Allah'ın Elçisi bize böyle öğretmedi" demiş. Hz. Ömer'in bu sözü, bugün Amerika'da bir ekonomi prensibi gibi söylenmektedir. İnsanı bir şey alırken kendi kendine sormalı: "Buna ihtiyacım var mı, yoksa sadece almak mı istiyorum? Eğer ihtiyacı varsa almalı, sadece alma dürtüsüyle alacaksa almamalı."Yarın: İsraftan uzak durana ne mutlu.
Malın korunması dinin prensibidirAtalarımız nimete son derece saygılıydılar. O kadar ki ekmeğe saygıyı, Mushafa saygıyla kıyaslamış, ekmek saygısını bir derece üstün tutmuştur. Çünkü yaşayabilmek için ekmek (daha geniş anlamıyla gıda) gerekir. Ekmek, gıda olmayınca insan hasta olur, hayatı tehlikeye girer.Peygamberimizin belirttiği üzere artık ne namaz kılmaya, ne de Kuran okumaya takat kalır. Bundan dolayı farz-ı muhal olarak (imkânsızı varsayma türünden) böyle bir zorunluluk karşısında ekmeği alabilmek için başka çare yoksa yüce kitabın yükseltmesinden yararlanıp ekmek alınabilir. Benzetmedeki amaç budur. Yoksa durup dururken Mushafa basılması, elbette hiçbir Müslüman'ın hatırından geçmez.Aslında Mushafa saygı da onun insanlar tarafından üretilen kağıdına, mürekkebine saygıyla değil, emirlerini tutmakla olur. Mushaf ise ekmeğin israf edilmemesini, yaşamın direği kılınan malın, nimetlerin korunmasını emretmektedir. Canın korunması yanında malın korunması da dinin temel prensiplerindendir. Nisa Suresi'nin 5'inci ayetinde hayatın kıvamı (direği, temeli) olan malın, sefihlere yani iyiyi kötüyü ayırdetme yeteneğinden yoksun bulunan kıt akıllı, zayıf görüşlü kimselerin tasarrufuna verilmemesi emrediliyor.İsraf haramdır. Kuran, savurganları şeytanların kardeşi saymaktadır (İsrâ: 27). Hz. Peygamber, bir ırmağın kenarında dahi abdest alınsa, suyu gereğinden fazla kullanmanın israf olacağını belirtmiştir. Şad ibn Ebi Vakkas'ın abdest alırken suyu fazla harcadığını görünce, "Bu ne israftır Şad?" demiş. Şad, "Abdestte de israf olur mu?" diye sormuş. Peygamber, "Evet, bir ırmağın kenarında dahi olsan (suyu fazla harcamak) israf olur" buyurmuştur. Peygamberimiz bu sözüyle savurganlıktan kaçınmanın alışkanlık haline getirilmesini öğütlemektedir.Çöpe attığımız nimetlerden ötürü sorumlu olacağımızı unutmamız gerekir. Tekâsür Suresi'nin 8'inci ayetinde, "Siz, kıyamet gününde naimden sorulacaksınız" buyurulmaktadır. Naim, lezzet alınan her türlü nimeti kapsar. Hayat, sağlık, afiyet, yenilen bir parça ekmek ve içilen bir yudum tatlı su dahi nimettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü, şu dört şeyden mutlaka sorulmadıkça kul bırakılmaz: Ömrünü ne işte geçirdiği, malını nereden kazandığı, nereye harcadığı ve ne iş yaptığı sorulur."Yarın: İşte İslâm adaleti budur.
Nimetleri neden çöpe atıyoruz?Maalesef ülkemiz de dahil, dünyanın özellikle kuzey yarı küresinin bazı kesiminde ekmek çok fazla israf edilmektedir. Her sabah çöpe atılan ekmekler, eğer değerlendirilse belki Afrika'da ve birçok yoksul ülkede açlıktan ölenlerin hayatı kurtulacaktır. Ama hiç yoksulları düşünmeden, hatta şu dünya üstünde bulunup da attığımız ekmeğe, gıdalara hasret nice kuşları, hayvanları düşünmeden nimetleri çöpe atıyoruz.Nimetlerin başında ekmek gelir. Hayatın kıvamı olan ekmek, Allah'ın büyük nimetidir. Hz. Peygamber, şu hadisleriyle ekmeğin insan hayatındaki önemine dikkat çekmiştir: "Eğer ekmek olmasaydı, namaz kılamaz, oruç tutamaz, Rabbimizin buyruklarını yerine getiremezdik" (Kuleynî, Kâfi, 5/729). Peygamberimizin dördüncü göbekten torunu olan İmam-ı Cafer-i Sadık Hazretleri de, "İnsan geçiminin ve yaşamının temel sebebi ekmek ve sudur" demiş ve "Allahım, geniş lütfunla bana dünya ve ahiret yaşamını sağlayacak helal, temiz, bol rızık, besin ver" diye dua etmiştir (Bihâru'l-Envâr: 3/879).Keza İmam Cafer-i Sadık Hazretleri'nin, "Beden yapısı, ekmek üzerine kurulmuştur, su içmek hayat verir, ekmek yemek güç (enerji) verir" dediği kaynaklarda mevcuttur (Tuhafu l-Ukul an Âli'r-Resul, s. 273). Yiyecek ekmeği bulunan şükretmeli, bu nimetin değerini bilmelidir. Hz. Ali, bulunduğu Küfe için şöyle demiştir: "Kufe'de herkes nimet içindedir. Çünkü halkının en yoksulu dahi buğday ekmeği yiyor, gölgede oturuyor (kendisini sıcaktan koruyan bir barınağı var) ve Fırat suyunu içiyor" (Hakimi, Hayat: 5/174; İbn Şehr Âşîb, Manakıb: 2/99).Ayet ve hadislerin açıkça gösterdiği üzere nimetlerin başında gelen ekmeğe saygılı olanları Allah yüceltir. Ama onu çöpe atanları da bir gün nimetten mahrum bırakır. Çünkü Yüce Allah, verdiği nimete şükredenlerin nimetini artıracağını ama nimetin değerini bilmeyenleri cezalandıracağını buyurmuştur. "Andolsun şükrederseniz elbette size daha fazla veririm ve eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir" (İbrahim Suresi: 7). Allah, nankörlük edenin elinden nimetini almak suretiyle onu cezalandırır. Hadiste, "Kul, işlediği günah yüzünden rızıktan mahrum edilir" buyurulmuştur. Ekmeği çöpe atmak nimete saygısızlık, Allah'a karşı nankörlüktür.Yarın: Malın korunması İslâm dininin prensibidir.
Nuayman, Medine'ye turfanda ne gelse hemen onu satın alıp Allah'ın Elçisi'ne getirir, "Sana hediyedir yâ Resulallah" derdi. Malın sahibi gelip de parasını isteyince Nuayman onu, Peygamber'e getirir, "Yâ Resulallah, bu adama şunun parasını ver" diye söylerdi. Peygamber, "Sen onu bana hediye ermemiş miydin?" deyince Nuayman şöyle cevap verirdi: "Yâ Resulallah, benim param yok ama onu senin yemeni istedim." Peygamber de güler ve adama parasının verilmesini emrederdi. Nuayman, Hz. Ebubekir ve Süveybit, üçü ticaret için Busra'ya giderler. Ebubekir çarşıdayken Nuayman acıkır. Süveybit'ten yemek ister. Fakat Süveybit, Ebubekir gelmeden yemek veremeyeceğini söyler."Biz seni satın aldık"Canı sıkılan Nuayman, "Ben sana yapacağımı bilirim" der ve çarşıdaki celepçilere gider ve derki: "Benim bir kölem var, dillidir, yakışıklıdır. Almak isterseniz size satayım. Yalnız o kendisinin hür olduğunu söyleyebilir. Sakın aldanmayın, o ne derse desin, eğer alıcı iseniz buyurun." Adamlar gelirler, "Biz seni satın aldık" deyip Süveybit'tin boynuna ipi takarlar. "Yahu ben hürüm, bu adam şaka yapıyor" diye feryat ederse de "Biz senin haberini aldık, böyle söyleyeceğini biliyorduk" derler ve alıp götürürler. Ebubekir geldikten sonra gidip adamları bulur, paralarını geri verip Süveybit'i kurtarır. Döndükten sonra olayı Allah'ın Elçisi'ne anlatırlar. Resulullah ve arkadaşları, bir yıl bu olayı konuşup gülerler ."Ben ondan daha güzelim"Rivayete göre yakışıksız, çirkin bir adam olan Dahhak ibn Süfyan, Hz. Peygamber'e, "Benim iki karım var, şu kırmızıcıktan güzeller (kırmızıcık ile Ayşe'yi kastediyordu). İster misin birini bırakayım, sen onunla evlenesin?" dedi. Orada oturmakta olan Ayşe bu sözü duyunca çirkin adama der ki: "O mu güzel, yoksa sen mi güzelsin?" Dahhak cevap verdi: "Hayır vallahi ben ondan daha güzel ve daha cömerdim." Allah'ın Elçisi, Ayşe'nin çirkin adama bu şekilde sormasına güldü (Kitâ-bu'l-Fukâhe). Peygamber hayatından sunulan bu kesitler, onun somurtkan değil, aşın olmayan şakadan hoşlandığını gösterir. Zaten somurtkanlık iticidir. Kuran onun güzel, tatlı huyunu şöyle özetliyor: "Allah'ın rahmeti sayesinde, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli biri olsaydın çevrenden dağılır, giderlerdi" (Âl-i İmran: 159).
Peygamber, yanına gelen ihtiyar bir kadına şaka olarak, "İhtiyar kadın, cennete girmez" dedi. Kadının ağlaması üzerine buyurdu ki: "O gün sen ihtiyar olmayacaksın ki. Yüce Allah, 'Biz onları yeniden bir güzel inşa etmişiz, onları bakireler yapmışızdır' (Vakıa Suresi: 35. ayet) buyurmuştur." Bir başka kadın peygambere gelip, "Yâ Resulallah, bineğim yok, beni bir deveye bindir" der. Peygamber: "Hayır, seni devenin yavrusuna bindirelim." Kadın: "Ben deve yavrusunu ne yapayım, beni taşıyamaz ki?" Peygamber: "Her deve, bir devenin yavrusudur."Peygamber, torunu Hasan'ı severken dilini çıkanp göstererek çocuğu güldürürdü. Bunu gören Uyeyne adlı bir Bedevi, "Vallahi benim oğlum büyür, evlenir, sakalı biterdi fakat ben onu hiç öpmez olurdum" dedi. Peygamber, "Merhametli olmayana merhamet edilmez" buyurdu. Buhari'nin ve Müslim'in rivayetlerine göre de Peygamber Aleyhisselam, "Siz çocukları öpüyorsunuz, biz öpmeyiz" diyen göçebeye, "Allah senin kalbinden merhamet duygusunu söküp almışsa ben ne yapabilirim?" demiştir (Buharı, Edeb: 18; Müslim, Fedâil: 65). Bir arkadaşının, Ebu Umeyr denilen bir oğlu vardı. Allah'ın Elçisi çocuğun yanına gelir, "Ey Ebu Umeyr, Nuğeyr ne yaptı?" diyerek şaka yapardı. Nuğayr, serçe yavrusu demektir. Umeyr'in kardeşi olan Enes'i de "İki kulaklı" diyerek severdi.Bedir Savaşı gazilerinden Nuayman, son derece şakacı bir insandı. Bir gün Medine'ye bir göçebe gelir, Mescid'in çevresinde devesini yıkıp içeri girer. Arkadaşları Nuayman'a, "Şu deveyi kes de yiyelim, ete çok ihtiyacımız var. Sonra Allah'ın Elçisi, parasını öder" derler. Nuayman deveyi keser. Göçebe çıkıp da devesinin kesildiğini görünce çığlık atar, Peygamber'i çağırır.Allah'ın Elçisi dışarı çıkar, fakat Nuayman kaçıp Hz. Peygamber'in halası Dıbaa'nın evinde bir hendeğe gizlenir, üzerini hurma dallanyla örter. Kendisini arayan Allah'ın Elçisi gelir. O sırada bir adam, "Onu görmedim yâ Resulallah" derken parmağıyla da Nuayman'ın saklandığı yeri işaret eder. Allah'ın Elçisi, Nuayman'ı saklandığı yerden çıkarır, yüzüne bulaşan samanları, çöpleri temizler, niye böyle yaptığını sorar. Nuayman şöyle cevap verir: "Yâ Resulallah, seni buraya getirip yerimi gösterenler öyle yapmamı istemişti." Allah'ın Elçisi güler ve devenin parasını öder.Yarın: Peygamber'in güzel ve tatlı huyu.
Bir çocuk, televizyonlarda gösterilen bir dizinin kahramanına (!) özenerek kendi kardeşini tabanca ile öldürüyor. Maçlarda, düğünlerde sözüm ona sevinç gösterisi olarak havaya sıkılan kurşunlar kaç masum insanın canıca mal oldu! Son zamanlarda özellikle büyük kentlerde suçların birden bire patlamasında bu filmlerin etkisi yok mudur? Dr. Hatice K. Arpaguş'un dediği gibi: "Çocukta dürtülerini dizginleme yeteneği zayıf olduğundan, televizyondaki dizi kahramanının şiddete yönelik davranışları, kolay şekilde saldırganlık dürtülerini harekete geçirebilir. Çünkü He-Man, Pokemon, Harry Potter gibi kahramanlarla yetişen çocuklardan yüksek idealizm, ahlaki değer ve erdem beklenemez."Sanıyorum Sayın Prof. Ali Bardakoğlu, "lehv ve lağv, yani boş, beyhude" sözüyle tanımladığı akım, anlatmaya çalıştığımız üzere maneviyatı tamamen dışlayan, nefsin dürtüleri peşinde koşan davranış biçimidir. Yoksa bu sözden, dindar insanın hep ciddiyet sınırları içinde kalacağı, hiç şakaya, eğlenceye yer vermeceği anlamı çıkmaz. Çünkü böyle bir anlayış da gerçekçi değildir.Dinin temel kurallarına ters düşmeyen örf, halk kültürü kabul görmüştür. Her milletin kendine özgü bir düğün tarzı, eğlence geleneği vardır. Davul zurna eşliğinde bar oynamak Anadolu'nun kültürüdür. Halk, düğünlerde Kuran'ıra da okur, duasını da yapar ama aynı zamanda düğün gereği şark, türküler söyleyerek eğlenir. Eğlence de insanın ihtiyacıdır. Hep ciddiyetle geçen hayat sıkıcı olur. Peygamberimiz, bayramlarda, özel günlerde şark söyleyenleri dinlemiş, düğünlerde şark söylenmesini emretmiş, sefere giderken sark ve türküleriyle develeri coşturacak ses sanatçıları (hadda) götürmüştür. Kendileri güleç yüzlüydü. Makul sınırlar içinde arkadaşlarıyla şa-kalaşır, eğlenceden, şakadan hoşlanırdı. "Ben de şaka yapanm fakat doğrunun dışına çıkmam" demiştir (Kenz: 3/648, h. 8320).Ümmü Eymen adında bir kadın, Peygamber'e gelerek, "Kocam seni davet ediyor" dedi. Peygamber: "Kocan km, şu gözünde ak olan adam mı?" Kadın: "Vallahi gözünde ak yok." Peygamber: "Var." Kadın: "Vallahi yok." Peygamber: "Herkesin gözünde ak vardır." Peygamber "ak" sözüyle gözün siyah halkasını çevreleyen beyaz tabakayı kastediyordu. Fakat bu söz, gözdek ksmi körlüğü de ifade ettiğinden kadın, bunu kullanıldığı genel anlamda anlamıştı.Yarın: Peygamber'in yaşamından kesitler.
Yazımın dünkü bölümünde, insanların önüne geçilmez tutkularından bahsetmiştim. Bundan amaç ne? Başkalarının dikkatini çekmek. Kızım sen düşüncenle, bilginle, çalışıp ürettiklerinle dikkati çek. Hem kendini tatmin et, hem de topluma yararlı şeyler yap. Fatih'leri, Mustafa Kemal'leri yetiştiren analar gibi olmaya çalış. Oğlum sen de İstanbul'u bu millete hediye eden Fatih gibi, ülkeyi yeniden bağımsızlığa kavuşturan Mustafa Kemal Paşa gibi ol. öyle olmak için çalışmak, dirsek çürütmek gerek.Geçici hevesler insanı manen doyurmaz, mutlu etmez. Mutluluk bu aç gözlülükle, dünyaperestiikle ters orantılıdır. Her türlü lükse sahip, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ne kadar mutsuz kişiler var. İnsanı mutlu eden şey, inançtır, idealdir, maneviyattır. İdealizm ölürse hep libido, giyim kuşam, durmadan makyaj, gece sabahlara kadar eğlence insanı mutlu etmez. Baba kazansın, çocuk savursun. Derler ya ayranı yok içmeye... Bu heveslerle birkaç gün mutlu gibi geçer, sonunda derin pişmanlıklar, bunalımlar, intiharlar. İnanç azlığı bunalımlara, depresyonlara yol açıyor.Sözde kahramanlarİdeal sahibi, inançlı insanlar kendileri kadar başkalarını da düşünürler. Bencil olmazlar. Harcamalarında, giyinişlerinde yedikleri yemekte başkalarının gözünün kalmamasına özen gösterirler. Eskiden evine meyve, gıda alanlar bunu açıkta değil, sepetler içinde eve götürürler, "alamayacak durumda olanların nefsi kalmasın" derlerdi. Ekranlardan, beyaz perdeden beyinlere akan popüler kültür fırtınaları, daha lüks, konforlu yaşama hevesleri, kitleleri sarıyor. Lüks yaşayabilmek için para lazım. Para kazanmak kolay mı?Yasal yoldan kolay değil. Yasal yoldan bulamayanlar, eğer kendilerini frenleyen manevi bir güç, yani inanç, Allah korkusu yoksa istedikleri gibi yaşayabilmek için muhtaç oldukları parayı yasal olmayan yollardan elde etmeye çalışırlar. Bu heves insanları rüşvete, soyguna, vurguna, hırsızlığa, kapkaca, yöneltir. TV'lerde yayınlanan dizi ve filmlerdeki soygun sahneleri, bir yumrukla 10 kişiyi yere seren şövalyelikler, eşlerin birbirini aldatmaları, soygun uygulamaları, körpe dimağlarda özenti duygusunu kamçılıyor. Bakıyorsunuz bu sözde kahramanları (!) izleyen körpe dimağlar, gördüklerini yapmaya kalkıyorlar.Yarın: Büyük kederdeki suç patlamasının sebebi nedir?
Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu, Diyanet dergisinde, son zamanlarda televizyonlardan ve sinemalardan genç beyinlere esen popüler kültür fırtınasına değinerek, "Kuran'in lehv ve lağv, yani boş, beyhude, oyun ve eğlence olarak nitelendirdiği popüler kültür dalgaları, dindar kişiliğin sahih ölçüler içinde gelişiminin veya devamının belki de en önemli tehdidi olmaktadır" demiş ve bu gidişin, dine ve dindarlığa büyük tehdit oluşturduğunu belirtmiştir.Popüler kültür, esasında halk kültürü demektir. Kültürün iki temel kaynağı vardır. Biri din, diğeri örf dediğimiz gelenek. İslâm'ın temeli olan tevhit inancına ve Kuran'ın temel düşüncesine aykırı olmayan örfler yani gelenekler geçerlidir. Din bunları reddetmez. Ama Kuran'ın temel düşüncesine aykırı olan örf reddedilir. Televizyonlarda, sinemalarda sunulan kimi filmler ve diziler insanları, özellikle gençleri özentiye, bencilliğe, sadece fiziksel dürtüleri tatmine, gününü gün etme eğilimine yönlendirmektedir. İnsanı manevi âlemlere çeken güzelim Türk musikisinin yerini alan pop müziğinde manevi esinti sezilmiyor.Gösterişe yönlendirirSanatçı edasıyla ekranlarda boy gösteren kimileri, sesleriyle ve sanatlarıyla değil bedensel hareketleriyle etki bırakmak istiyorlar. Nerede o Türk musikisinin, ruhu sanp manevi âlemlere, üstün düşüncelere götüren lahuti etkisi, nerede pop müziğinin acayip çığlıkları?! Popüler kültür denilen şey, insanları özentiye, daha güzel görünmeye, gösterişe yönlendirir. Bunun için para lazım. Düğünlerde dolarları havada uçuranlar, acaba bu parayı nasıl kazandılar? Göz nuru, alın teriyle kazansalardı böyle havalarda uçuramazlardı.Belki orta halli bir memurun ömür boyu yapamayacağı harcamayı bir gecede harcayanlar var. Bu akım, toplumu tüketici hale getiriyor. Lüks otomobillere binmek, önüne geçilmez tutku oluyor. Oruç tutmadığı halde görkemli iftar çadırları kuranlar var. Yani Yaratan'ın değil, yaratılanların beğenisini kazanma çabalan. Vücudunun çeşitli yerlerine acayip dövme şekilleri yaptıranlar, göbeğinin kenarına, burnunun kanadına, kulağının üstüne küpe taktıranlar, kış günü göbeğini açıkta bırakan genç kızlar, hatta süs için boynunda haç taşıyan Müslüman çocukları!Yarın: Mustafa Kemal gibi, Fatih Sultan gibi olmaya çalış.