“Hadislerde Kıyamet Alametleri”

28 Kasım 2007

Doktor Ahmet Emin Seyhan’ın “Hadislerde Kıyamet Alametleri” adlı çalışması Isparta’da 2006 yılı Mart ayında basılmış. Moralite Yayınları tarafından dağıtımı yapılmaktadır (Tel: 0 212-511 58 20). Konusunda ilk doktora tezi olma özelliğini taşıyan bu eserde, kıyamet öncesinde yaşanacağı haber verilen 219 rivayet, senet ve metin kritiğine tabi tutulup irdelenmektedir. Kıyamet alametleri konusunda Kur’ân’da açık bir ayet yoktur. Ancak bazı ayetler, birbiriyle çelişkili olan bu rivayetler doğrultusunda zorlama yorumlara tabi tutulmuştur ve tutulmaktadır. Geleceği Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceği, ansızın gelecek olan kıyametin ise Peygambere de bildirilmediği Kur’ân-ı Kerim’de vurgulanmaktadır (Taha: 15; A’raf: 107, Naziat: 42-44).İnsanları sömürüyorlarKimi kişiler, Kur’ân’a tamamen ters olan bu çürük rivayetlere dayanarak birtakım eksik veya yanlış hükümlere varmak suretiyle farkında olmadan Hz. Peygamber’e iftira atmış oluyorlar. O’nun söylemediği sözler üzerinden yorum yapıyor ve Peygamber’i yanlış tanıtıyorlar. Kimi bu rivayetlere bakarak, “İsa”yı gökyüzüne çıkartıyor. Diğeri kendisini “mehdi” ilan ediyor. Bir başkası hasımlarını “deccal” olarak niteliyor. Öbürü “yecüc” ve “mecüc”ü yanlış tanıtıyor. Bir başkası “kıyamet ha koptu, ha kopacak” diye insanları aldatıyor ve sömürüyor. Bir diğeri “dabbetül-arz (yerden çıkacak canlı) şudur” diye olmadık yorumlar yapıyor. Ötekisi “güneşin batıdan doğması” ve “tövbe kapısının kapanması” gibi mecazi söylemleri hakikat gibi algılayıp akla ve mantığa ters yorumlar yapıyor. Dr. Ahmet Seyhan’ın dediği gibi kıyamet deyince niçin sadece bir tane kıyameti anlıyoruz? Ragıb el-Isfahani’nin açıkladığı üzere üç türlü kıyamet vardır:1- KÜÇÜK KIYAMET: Bireyin ölümü, kişisel kıyamet.2- ORTA KIYAMET: Bir neslin yok olması, toplumsal kıyamet.3- BÜYÜK KIYAMET: Kozmik veya küresel kıyamet (Müfredat, s. 362). Devam edecek

Devamını Oku

Bir gün insanlık Kur’ân ışığıyla aydınlanacaktır

27 Kasım 2007

BİR yazınızın sonunda Nas Suresi’nin açıklamasını okuyunca içim bir tuhaf oldu, adeta ürperdim. Bu kadar kısa bir yazıda bu etkiyi sağlamak ancak bir âlim işidir. Allah sizi Müslümanlara bağışlasın, uzun ömürler versin ki bizler güzel dinimizi daha net, daha duru, hurafesiz anlayalım, öğrenelim ve yaşayalım. Genç yaşlardan beri dinimizi yaşamaya çalışan sade bir Müslüman olarak verdiğiniz kolaylaştırıcı, sevdirici ve dolayısıyla daha sıkı dine bağlayıcı yorumlarınızı aileme de okutuyorum. Daha fazla insanın faydalanması için çevreme maille gönderiyorum. Bazen okur mektuplarını cevaplarken daha dindar diyebileceğimiz okurlardan destekleyici mail almadığınızdan şikayet ediyorsunuz. Ben böyle bir desteğe ihtiyacınız olmadığını düşünüyorum. Allah’a emanet olunuz. Allah sizin gibi âlimleri başımızdan eksik etmesin. (Yusuf Koç)Rahatsız olanlar var* TEŞEKKÜR ederim Yusuf Bey, Allah razı olsun. Elbette yazılarımdan olumlu etkilenen, önce dinden soğumuşken dini sevmeye başlayan, bana teşekkür eden yüzlerce insan var. Sizinki de gelen takdirkâr maillerden biri. Teşekkür ederim. Ama az da olsa bazı karanlık, şartlanmış, batıl ön kabullerini kemikleştirmiş kişiler bu aydınlıktan rahatsız oluyorlar. Ziya Paşa’nın dediği gibi: Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar Rencide olur dide-i haffaş ziyadan.(Eksik kişiler, olgun insanları çekemezler. Çünkü gece kuşu ışıktan rahatsız olur.)Davranışları çok kabaİşte bu yarasalardan biri, bizi rahatsız etmek için attığı mailde benim insanları zehirlediğimi söyleyecek kadar kabalık gösterebiliyor. Ama bunlar böyle yapıyor diye Hakkı söylemekten, Kur’ân’ın ışığını yaymaktan geri kalacak değilim. Bu kişiler aynen Peygamberimize karşı çıkan, onun ışığını engellemeye çalışanların kaba davranışlarını sergiliyorlar. Kur’ân öylelerinin, “Allah’ın ışığını söndürmeye çalıştıklarını ama onlar istemese de Allah’ın, mutlaka ışığını tamamlayacağını” vurgulamaktadır. Hak gelince bir gün elbette batıl def olup gidecek ve insanlık Kur’ân ışığıyla aydınlanacaktır.

Devamını Oku

Cuma namazı tüm inananlara farzdır

26 Kasım 2007

SORU: Eşim ve kayınvalidemle aramızda cuma namazı hakkında konuşuyorduk. Kur’an mealine baktım Cuma Suresi’nin 9’uncu ayetinde Allah’ın cuma namazı için “Ey inananlar” şeklinde seslendiğini, bunun aslında kadın erkek ayırmadan tüm Müslümanlara bir ifade şekli olduğunu belirttim. Onlar da bana “biz şimdi 2 rekâtlık cuma namazı mı yoksa normal öğle namazı mı kılacağız” diye sordular. Cuma kılmak için camiye gitmeleri gerektiğini, zira bu namazın cemaatle kılındığını belirterek “siz en iyisi bildiğinizi yapın” dedim. Ancak içime bir kuşku düştü. Bu konuya bir açıklık getirir misiniz? (Mehmet Akpınar)CEVAP: Cuma namazı bütün inananlara farzdır. Hz. Peygamber döneminde erkekler de kadınlar da cuma namazı kılarlardı. Ama zamanla kadınlar sosyal hayattan olduğu gibi toplumsal ibadet hayatından da dışlandılar. Arap geleneği dinin açık hükmünü dışladı, onun yerine oturdu. Ondan sonra da birçok hadis uydurularak kadınların camiye gelemeyecekleri hükmü kondu. Kadınlar eğer camiye gidip cumayı kılarlarsa öğle namazından muaf olurlar. Şayet camiye gitmez de kendi aralarında bir imam bulup namaz kılarlarsa durum yine aynıdır. Fakat cuma namazını kılamazlarsa o zaman her kadın bireysel olarak öğle namazını kılar. Sizin verdiğiniz cevap doğrudur.Levh-i Mahfuz nedir?“LEVH-İ mahfuz nedir” diye soran okurum Murat Özgedik’e: Levh-i Mahfuz; korunmuş, saklı levha demektir. Bununla Allah’ın ezeli bilgi hazinesi kastedilir. Benim kanaatime göre Kur’ân’da geçen Levh-i Mahfuz, Hz. Musa’ya levhalar halinde verilen orijinal kitaptır. Vakıa Suresi’nde bundan Kitab-ı Meknun diye söz edilir. Bu da “Saklı Kitap” demektir. Bununla Musa’ya verilen kitabın korunarak verildiği veya ona gelen yazılı emirlerin özenle saklandığı anlatılmaktadır. Gerçi Musa’ya gelen kitaba zamanla çok şey karışmıştır ama temeli ilahidir. İşte esasen Allah katındaki o tek ilahi kitabın içeriği, Hz. Muhammed’e Arap diliyle vahyedilmekle, katmalardan arındırılıp korunmuştur.

Devamını Oku

İşte halka yutturulan rivayet Müslümanlığı

25 Kasım 2007

SORU: Bir parkta arkadaşımı bekliyordum. Yandaki bankta üç yaşlı beyefendiden ikisi arasında şöyle bir sohbete tanık oldum:- Kadınlar Müslüman değildir. Erkekler için yaratılmışlardır. Onlar insan olmadığından Müslüman olamazlarmış? - Olur mu öyle şey, nerden duydun? - Büyük bir evliyanın lafı bu. - Hz. Fatma kadınların şefaatçisi. Hem kadın, hem Müslüman? - Peygamberimiz dışında kimsenin şefaati kabul edilmeyecek ki? Hz İsa bile Peygamberimizin şefaati için ümmetten olacak. Ayet var.- Hz. Fatma kadınları etrafına toplayacak, onlara şefaat edecek. Sonra Peygamberimiz hepsine şefaat edecek. Hocaya sorabilirsin? Bu yaşlı beyler bu bilgileri sorgulamadan alıyorlar. Biz sanırım şeytan ve tayfasını hep yanlış yerlerde aramışız. (Serdar Seyhan) CEVAP: İşte halka yutturulan bu rivayet Müslümanlığı. Hepsi yalan, hepsi iftira. Bu dediğiniz kişiler de Kur’ân’dan habersiz, çoğu ümmi insanlar. İşte onların anlayışı bu kadar. Böyle hayaller kurmuş, kendi annelerini aşağılamış, bilmeden İslâm dışına düşmüş zavallı insanlar. Eğer bilseler, Peygamber’in cenneti ayaklarının altına serdiği anne adaylarını, kahramanları doğuracak kadınları böyle aşağılarlar mı? Peygamberimiz ise onları hep övmüş, Kur’ân kadın erkek insanların hep birbirinden olduğunu vurgulamıştır. Bu uydurma sözler, nasıl Müslümanların arasına sızdırıldı bilemem.***** Yüzle ellerin dirseklere kadar yıkanması emredilirSORU: Namaz abdesti alırken ayakların yıkanması şart mı yoksa mesh edilmesi yeterli oluyor mu? (Erol Arslan/Kilis)CEVAP: Kur’ân’da yüzle ellerin dirseklere kadar yıkanması, başın ve aşıklara kadar ayakların mesh edilmesi emredilir. Peygamberimiz ayağını bazen yıkamıştır. Yıkama ayakları dinlendirir ama bu, abdest için gerekli değildir. Mesh etmek yeterlidir. Su bulunnamıyorsa o zaman teyemmüm edilir. Kur’ân teyemmümde yıkama organlarının toprakla mesh edilmesini emrediyor. Bunlar da yüz ve kollardır. Mesih organları düşüyor. Onlara mesh edilmiyor. Eğer onlar yıkama organı olsaydı mesh edilmesi gerekirdi. Daha pek çok delil var.

Devamını Oku

Hurafelerle dinimizin safiyetini bozuyorlar

24 Kasım 2007

SORU: Kurân’da yüce Allah, nelerin haram olduğunu söylemiş. Fakat mezhep imamları bunlara ek olarak Kur’an’da haram sayılmayan şeyleri de haram saymış. Bu nasıl olabilir? Bunun gibi birçok şey Kuran’la ve akılla bağdaşmamasına rağmen mezheplerde mevcut. Örneğin Buhari’de geçen bir hadis şöyle: “Hz. Musa, canını almaya gelen meleğin gözünü çıkarıyor. Melek, Hz. Musa’yı Allah’a şikâyet ediyor.” Buhari’de geçen her hadisin kesin doğru olduğu söylenir ama bunları nasıl kabul edebiliriz? (Mesut Sümbül)CEVAP: Dinimiz gerçekten güzeldir, aydınlık yoldur ama Hz. Peygamber döneminin ardından gelenekçiler, hadis adı altında birçok hurafeyi dinleştirip dinimizin safiyetini bozdular. Yazdığınız hadis gibi nice mantığa aykırı şeyler maalesef en sağlam hadis kitabı diye bilinen yapıtlara girdi. Azrail, can almak için kimseden izin almaz. Ayrıca Azrail melektir. Melekler fiziki darbelerden etkilenmez. Kimse meleğin gözünü çıkaramaz. Çünkü melek gözü, ruh gözüdür. Ruha zarar vermek mümkün değildir. Ama bu uydurmalar Kur’ân’ın da üstüne çıkarılırcasına itibar görmekte, yayılmaktadır. Hz. Ömer, Ebubekir ve Peygamber’in seçkin sahabileri bu rivayetlere itibar etmedikleri gibi Hz. Ömer gönderdiği din öğretmenlerinden, valilerden hadis rivayet etmeyecekleri konusunda söz almıştır. İmamı Azam bu mantıksızlıkları gördüğü için onca hadis rivayeti içinde ancak 17 veya en çok 20-30 hadise güvenebilmiştir (İbn Haldun Mukaddesi’nin baş tarafı). Peygamberimiz bize Kur’an’ı bırakmış ve ona sarıldıkça sapmayacağımızı, şaşırmayacağımızı buyurmuştur. Eğer Kur’ân yanında hadis veya sünnet denilen sözler kaynak olsaydı Peygamberimiz bunların yazılmasını yasaklamazdı. Oysa o, “Benden, Kur’ân’dan başka bir şey yazmayınız. Kur’ân’dan başka bir şey yazmış olan onu silsin” buyurmuştur. Burada belirtmek isterim ki, elbette hadis veya sünnet de Kur’ân’ın yardımcılarıdır. Kur’ân temel yasa, hadis veya sünnet de o yasanın yönetmeliği durumundadır. Ancak yönetmelik yasaya aykırı olamaz. İkisi arasında çelişki olursa yasa değil, yönetmelik değiştirilir. Yani Kur’ân esastır. Hadis ona tabidir. Rivayet şartlarının doğruluğu yanında içeriği de Kur’ân’a uygunsa, onu açıklar nitelikte ise İslâm’ın ikinci kaynağıdır.

Devamını Oku

Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı

23 Kasım 2007

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 16-18 Kasım tarihleri arasında Ankara Kızılcahamam’da “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı” yapıldı. Diyanet’ten ve çeşitli ilahiyat ve tıp fakültelerinden bilim adamlarının katıldığı toplantı, Diyanet İşleri Başkanı’nın güzel bir konuşmasıyla açıldı. Bir beyin fırtınası şeklinde geçen toplantıya ben de katıldım. Her türlü sorunlar tartışılması bakımından yararlı oldu. Ancak bilim adamlarına düşüncelerini rahatça ifade edebilecek zaman verilmedi. Söz isteyen her bilim adamına beş dakikalık bir süre veriliyordu ama buna pek riayet eden yoktu. Çünkü zaten bir iki cümle söyleyince vakit tükeniyor, insanlar konuşurken oturum başkanının nefesini hep ensesinde hissediyordu. Biraz aceleye getirildiğini zaten düzenleyiciler de belirttiler. Buna karşın yararlı geçen toplantı, Türkiye’de dini düşüncenin büyük mesafe almış olduğunu gösterdi. Öyle ki 20 yıl önce konuşulunca fırtına koparacak kimi sorunlar bu toplantıda rahatlıkla konuşulup tartışıldı. Bu da Türkiye’nin din düşüncesi açısından İslâm âlemine örnek bir konumda bulunduğunu gösterir. Zaten eskiden beri de öyle olmuş, ıslahat düşüncesi ve hareketi 19. yüzyılda önce Türkiye’deki bilim adamları ve yazarlar tarafından başlatılmıştır. Basına kapalı olarak yapılan toplantı sonunda yayınlanan bildiride belirtildiği üzere “Bu toplantıda, tartışılan konularda nihai karara ulaşmaktan ziyade bir beyin fırtınası” oluşturulması amaçlanmıştır. 8 oturum olarak düzenlenen toplantıda “Sosyal hayattaki problemler, dış kaynaklı dini akım ve öğretilerin manevi hayata etkileri” gibi sosyal ve manevi konular, “Ötenazi ve organ nakli, yumurta nakli, taşıyıcı annelik, tüp bebek, kürtaj, anomalili bebek taşıyan annelerin durumu” gibi tıbbi ve jinekolojik konular, “Bankalar ve finans kurumları, katılım bankacılığı, kredi işlemleri, altının vadeli satışı” gibi ekonomik konular tartışılmıştır. Yayınlanan bildiride sonuç olarak şöyle denildi: “İstişare toplantısı, farklı bilim dallarından bilim adamlarının katılımıyla disiplinlerarası çalışma geleneğinin devamını sağlaması açısından önemlidir. Toplantılar sonucunda üniversitelerdeki bilgi birikiminin din hizmeti vermekle yükümlü Diyanet İşleri Başkanlığı’na katkı sağlayarak özellikle tartışmalı fikir birliğine zemin hazırlayacağı noktasında görüş birliğine varılmıştır.”

Devamını Oku

Bazı namazlarda sureler neden sesli okunuyor?

22 Kasım 2007

SORU: Sabah, akşam ve yatsı namazlarının farzları kılınırken neden sureler sesli olarak okunuyor? (Mehmet Yayıltı)CEVAP: Kur’ân’da emredilen namazlarda (aslında bunlar ikişer rekâttır) açık okunur. Ama gündüz namazları, Peygamberimizin kendi ictihadıyla kıldırdığı namazlardır. Cemaatle kıldırdığı için elbette bunlar da farzdır. Kanaatime göre Hz. Peygamber, Kur’ân’da emredilen namazlarda açıktan okumuş ama kendi ictihadıyla kıldırdığı gündüz namazlarında içinden okuyarak bunlarla ötekiler arasına bir ayırım koymuştur. Cephede namaz durumunu anlatan Nisa 102’nci ayetten namazların ikişer rekât olduğu anlaşılır. Mekke döneminde ve Medine döneminin bir kısmında durum böyleydi. Sonra Peygamberimiz, iki rekâtlı gündüz namazlarını ve yatsı namazını dört rekât olarak kıldırmış, ilave olan iki rekâtı da aslolan iki rekâttan ayırmak için sadece Fatiha okumuş, Fatiha’ya sure eklememiştir.*****Adağınız geçerli değilSORU: Kendi kendime, “eğer bir ev alırsam çocuk doğuracağım” demiştim. Şimdi ev sahibi oldum ama çocuk doğuramıyorum. Bunun yerine bir fakiri mi sevindireyim? CEVAP: Sizin hiçbir şey yapmanız gerekmez. Çünkü adağınız geçerli değildir. Adak, ibadet cinsinden bir şeyle olur. “Ev alırsam şu kadar fakiri doyuracağım” veya “şu kadar gün oruç tutacağım” yahut “çeşme yaptıracağım, cami yaptıracağım” gibi... Çocuk doğurmak ibadet değildir. Ayrıca sizin elinizde olan bir şey de değil. Allah verirse verir. Siz isterseniz üç gün oruç tutun. Dilerseniz bir fakir çocuğa yardım edin.*****Vicdanınıza danışınSORU: Öğrenciyim. Masraflarımı karşılamak amacıyla kaçak elektronik ürün satmak istiyorum. Bunun bir vebali var mı? CEVAP: Kanunun yasakladığı şeyleri yapmak haramdır. Ben ne diyebilirim, siz vicdanınıza sorun. Kaçak eşya iki üç kişiye rant sağlar ama millet soyulur, ülke beş para etmez şeylerin çöplüğü olur. Vergi kaçırılır. Ülke ekonomisine zarar verilir. Ama yapıyorlar, satıyorlar, herkes de alıyor. Peygamberimiz öyle buyurmuş: “Müftüler fetva verse de sen kendi vicdanına sor.”

Devamını Oku

Hacca alın teriyle kazanılan parayla gidilmelidir

21 Kasım 2007

“Başkalarının parasıyla hac olur mu” diye soran okuruma cevabımdır: Hac ücretini bir başkasının gitmesi için veren kimse iki niyetle verebilir: Ya o kimsenin, kendisi yerine hac yapmasını ister. Buna bedel hac denilir. Yapılan hac, yapana değil onu gönderene ait olur. Veya sevdiği birine hacca gitmesi için para verir. Yani hac parasını ona hediye eder. Bu takdirde parayı alan kimsenin yaptığı hac kendisine aittir. Çünkü aldığı para artık verenin değil, alanın malıdır. Bağışlanan para, sahibinin zimmetinden çıkıp bağışlanan kişinin malı olur. Bu durumda o parayla hac yapan, kendi parasıyla yapmış demektir. Bu hac olur. Kişinin alın teriyle kazandığı parayla hac yapması en makbul ve muteber olandır. Hicret esnasında Hz. Ebubekir, iki deveden birini Hz. Peygamber’e hediye etti. Peygambermiz, “Ben, bana ait olmayan deveye binmem” dedi ve fiyatını ödetikten sonra deveye bindi. Daha önce Ebubekir’den hediyeler kabul etmiş olan Peygamberimiz, bu kez kabul etmemişti. Çünkü o, Allah rızası için vatanıyla bütün bağlarını keserek hicret ediyordu. Bundan dolayı bu yolculuğun bütün masraflarını da kendisi yüklenmeli, bir başkasını bu yolun masraflarına ortak etmemeliydi. İşte hac yolculuğu da buna benzer. İnsan bu yolculuğa kendi alın teriyle gitmelidir.*****Önemli olan namazın şekli değil ruhudurSORU: Sandalyede oturarak namaz kılanlar gördüm. Bunlar ayağa kalkıyor (kıyam) sonra ikinci ve dördüncü rekâtlarda oturuyor. Bu tuhaf bir durum değil mi?CEVAP: Ayakta durmaya gücü yetmeyen kimse oturarak namaz kılar. Ancak bazı kişilerin bel fıtığı sorunu vardır. Onlar ayakta durabilirler ama secdeye gitmeleri çok büyük ıstırap verir. Böyle kimseler cemaatle birlikte namazın kıyamını yaparlar. Rükû ve secdeyi de sandalyede oturup biraz eğilerek yaparlar. Bunda bir sakınca yoktur. Önemli olan namazın şekli değil, ruhudur. Kişinin ibadette duyacağı huzurdur.

Devamını Oku