SORU: Kur’ân’-ı Kerîm’de bahsedilen üç vakit dışında namaz kılmayan günaha girer mi? Gece namazı farz mı? (Birol Dizdar)CEVAP: Peygamberimiz hiçbir namaz için bu farzdır, bu sünnettir demedi. Sonradan onun cemaatle kıldırdığı namazlara farz, kendi başına kıldırdığı namazlara sünnet dendi. Peygamberimiz sürekli olarak gecenin ortasında uyanıp namaz kıldı ama o saatte cemaati toplamak mümkün olmadığından sonraki fakihler gece namazına farz demediler, Peygambere özgü sünnet dediler. Oysa gece namazı, her namazdan daha çok vurguyla emredilen bir namazdır. Peygamberimiz kendisine emredilen vakitler dışında da kendiliğinden Allah’ın rızasına ermek için, içindeki Allah aşkının şevkiyle ibadet etmiş, namaz kılmıştır. Fazla namazın yararı var. Ancak o, gündüzün kıldığı iki temel namazı cemaatle kıldırmıştır. İşte bundan dolayı bu namazlara sonradan gelen uzmanlar farz demişlerdir. Ama bu isimlendirme Hz. Peygamber’e ait değildir. Bizler onun yaptığını mümkün olduğu kadar yaparız. Gündüz namazları Kur’ân’ın emri olmadığı için öğleyle ikindi namazları birlikte de kılınabilir. Ama Kur’ân’ın emri olan namazlar birleştirilemez. *** Hoşgörülü davranın SORU: Dinimizde anaya babaya saygısızlık ve kötü evlat olmak kesinlikle reddedilmiştir. Ama bir insanın babası eğer hayırsızsa, evinin rızkını olur olmaz şeylere harcıyorsa ve içinizden onu evden atmak geçiyorsa acaba o zaman ne yapılabilir? (B. Sırver) CEVAP: Kur’ân, ana babaya kayıtsız şartsız saygıyı emreder. Ancak ana babanın dine aykırı sözleri tutulmaz, insanı dine aykırı işler yapmaya yönelten sözlerine itaat edilmez. Bunun dışında ana babaya saygı gerekir. Bir gün siz de ihtiyarlayacaksınız. Çocuğunuz sizi evden atmak isterse veya bunu hissettirirse memnun olur musunuz? Öyle ise siz de böyle bir şeyi asla içinizden geçirmeyin. Babanıza Allah’ı memnun etmek için saygı gösterdiğinizi düşünün. Babanız ters huylu olabilir. Siz onu güzellikle idare edeceksiniz. Sertliğe karşı yumuşak davranış, sertliği ve kabalığı düzeltir. Ama sertliğe aynı biçimde tepki, ipleri gerer, gönülleri kırar. Sakın babanızı kırmayın. Hoşgörülü olun, Allah’a dua edin. Allah işlerinizi düzeltir, huzurunuzu artırır.
Uzun zaman önce Allah’a inanmayan kocasıyla aralarında sürekli sorun yaşadığını, bu evliliği sürdürüp sürdürmeme konusunda bana dinin hükmünü soran bir hanıma verdiğim cevaptan rahatsız olan bir kişi kendince dini fetvalar vermiş. Ona diyorum ki: Bana dinin hükmü soruluyor. Ben de cevabını veriyorum. Din hükmünü değiştirme yetkisine sahip değilim. Eğer yazımı iyi okursanız sözlerimin Kur’ân ayetlerine dayandığını anlarsınız. Ben o bayana “kocandan ayrıl” demedim. Aynı evde yaşayan karı kocanın, birbirlerinin inançlarına saygı göstermeleri gerekmez mi? Kendisi inanmıyorsa inanmaz. Ama kadıncağızın inancına göre yaşamasına tahammül edemeyen biri medeni toplumda düşünülebilir mi? Böyle biriyle mutlu hayat sürdürülebilir mi? Siz benim sözlerimi şuraya buraya çekmeye çalışmayın. Elbette ben de cumhuriyet çocuğuyum. Batı değerlerine de saygılıyım. Hatta kafam batı kültürüne göre dizayn edilmiştir. Ama sorulan sorulara yamulmadan ve yamultmadan cevap veririm. Karakterim budur. Ben kadına boşanmasının dinen daha doğru olacağını söylemedim. O anlamı siz çıkarmışsınız. Tam tersine yazının sonunda kocasının doğru düşünceye geleceğini umut ettiğimi söyledim. Hoşgörü arıyorsanız önce o kişide aramalısınız. Nerede hoşgörü, niçin karısının inancına saygı göstermiyor, namaz kılmasına sevineceği yerde tahammül edemiyor. Bununla da kalmıyor, Kur’ân’a “saçma” diyor. Biri sizin kutsal bildiğiniz bir değere hakaret ederse tepki vermez misiniz? Mesela biri sizin ebeveyninize hakaret etse siz hep hoşgörüyle mi bakarsınız? Hoşgörü karşılıklı olur, tek taraflı olursa devam edemez. Din ahlak çatısıdır ama o adamın davranışı, tahammülsüzlüğü hangi ahlak çatısına sığar? İsterseniz siz yazımı ve delil olarak kullandığım ayetleri bir daha okuyun. Herhalde siz, kadının aslında kısalttığım, özetini verdiğim yazısının tamamını okusaydınız belki bunları yazmayacaktınız. Müslüman’a göre Hristiyan müşrik değildir. Tam tersine kitabının özüne bağlı olan Hristiyan cennetliktir. Bakara 62. ayete bakınız. Kur’ân Yahudi ve Hristiyanları müşrik saymıyor. O anlayış, çarpık zihniyetlerin İslâm’a sokmaya çalıştıkları bir yorumdur. Yahudi ve Hristiyan kitap ehlidir. Bunu böyle bilin. Yine de ilginize teşekkür ederim.
SORU: Biz 50 yıldır Avrupa’da yaşıyoruz ve yıllardır kira ödüyoruz. Ev fiyatları burada çok yüksek. İnsanlar kazandıkları paranın yarısından fazlasını ev kirasına veriyor. Geriye kalan miktarla da ancak geçiniyorlar. İpotekli banka kredisiyle ev almak dinimizce uygun mu? Sizin de bildiğiniz gibi sistem şöyle: Bir ev aldığınızda evin finansmanını ipotek karşılığında banka karşılıyor. Yaklaşık normal kira miktarında aylık taksitlerle de kredi geri ödeniyor. 25-30 yıl sonra evin borcu tamamen bitiyor. (Ramazan Göktaş)CEVAP: Bu yeni değil, Avrupa’da yaşayan Türklerin 50 yıldan beri uyguladıkları bir sistem. Bu, alıcının lehine mi aleyhine mi? Lehine. Yoksa bir işçinin başka türlü ev alması mümkün mü? Hem o kadar toplu para verilebilir mi? Alıcının lehine olan bir şey niçin haram olsun? Bu tür soruların zamanı geçti artık. Almanya’da Müslümanlar hep bu yolla ev alıyor. Haram olan faiz, yoksula verilen ödünç paradan alınan fazlalıktır. Burada yoksul olan kim? Evi alan da satan da kazanıyor. Bu uygulama iki tarafın da yararına. Ekonomi böyle dönüyor. İslâm’ı engelleyici görmek doğru değildir. *****Anne karnındaki özürlü bebeği aldırmak caiz mi? SORU: Anne karnında özürlü olduğu belirlenen 4-5 aylık bir bebeğin aldırılması dinimizce caiz mi? Çok şükür benim böyle bir durumum yok. Çevremden duyduğum için bunu size sormak istedim. (Gaye Orhan)CEVAP: Organları belirlenmiş ve bedeni tamamlanmış olan bir bebeği, annenin sağlığı için çok büyük risk oluşturmadıkça aldırmak caiz değildir. Ama bebeğe ruh üflenmeden önce 3 aylıkken özürlü olduğu saptanırsa doktorun da önerisiyle aldırmak caiz olur. Kehif Suresi’nin 74 ve 80’inci ayetlerinde Hz. Hızır’ın bir çocuğu öldürdüğü, onunla arkadaş olan Hz. Musa’nın ona çirkin bir iş yaptığını söylemesi üzerine Hızır’ın, bu çocuğun büyüyünce ana babasına sıkıntı vereceğini, bunu önlemek için onu öldürdüğünü söylediği anlatılmaktadır. Bu örnek, ileride ömür boyu ana-babasına sıkıntı verecek spastik çocukların henüz ana karnında tam kişilik kazanmadan aldırılabileceğine delil olabilir.
* Dünden devamDünkü yazımda Hz. Peygamber’e bağlanan şu hadisi hatırlatmıştım: “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim karakteri üzerinde, yedi kişi Musa karakteri üzerinde, üç kişi İsa karakteri üzerinde, bir kişi de Muhammed karakteri üzerinde bulunur. Bunlar karakterlerine göre insanların efendileridir.” Hz. Peygamber’in, hadisin devamında belirttiğine göre bunlarla yağmur yağdırılır, Allah bunlar vasıtasıyla belayı savar ve bunlar yüzü hürmetine insanları rızıklandırır (Bkz. Şevkani, al-Fevaidu’l-Mecmua fî’l-Ahadisi’l-Mevdua, s. 245-2490). Bu hadisin sağlamlığı tartışmalıdır. Hadis, sağlam kabul edilse dahi Hakim-i Tirmizi, aynı anda bütün velilerin bu hiyerarşide bulunacağı manasında olmayıp, kırk kişinin git gide ortadan kalkıp bire ineceğini, kıyamete yakın gelecek son velinin (Hatemu’l-evliyanın) en büyük veli olacağını söylüyor (Hatmu’l-Evliya: 345-346). Fakat ondan sora gelenler, şu hiyerarşiyi yerleştiriyorlar: “Budela (ebdal) kırk kişidir, umena yedi kişidir, hulefa üç kişidir, kutup bir kişidir. Kutup bunların hepsini bilir ve yönetir. Ama kendisini kimse bilmez ve yönetmez. O, velilerin imamıdır. Üç kişi olan hulefa da yedileri bilir ve yönetir. Yediler de kırkları bilirler.” Bu hiyerarşiye göre üst makamda bulunanlar altta bulunanları bilirler ama alt makamdakiler üst makamdakileri bilmezler. “Şayet kırklardan biri ölürse ümmet arasında bulunan velilerden biri, yedilerden biri ölürse kırklardan biri, üçlerden biri ölürse yedilerden biri onun yerine getirilir. Sayıda tek fakat bütün yaratıkların sayısına denk olan kutup ölürse yerine üçlerden biri getirilir. Bu, Allah’ın izniyle kıyamete kadar böyle sürüp gider” (Sülemi, Hakaik, varak 67a, No. 77). İşte Hicri 4-5’inci (M. 9-11. yüzyıl) yüzyıllarda tasavvuf çevrelerinde egemen olmaya başlayan düşünce budur. Fakat bu düşünce İslâm’ın tevhidine uymaz. Hz. Peygamber’den de evreni bir takım insanların yönettiğine dair sağlam bir hadis yoktur. Evreni Allah yönetir. Allah evrene koyduğu yasaları yönetmek üzere manevi güçler yaratmıştır. İşte evren, melek dediğimiz bu manevi güçler aracılığıyla yönetilir. Hepsi direktifini Allah’tan alır. Allah’tan başka yönetici yoktur. Yaşatan, öldüren, yaratıklarını besleyen yalnız O’dur. Her tarikat mensubunun kendi şeyhini kutup, gavs diye nitelendirmesi tamamen hayaldir. Allah tanrılığını kimseye vermez.
SORU: Tarikatta gavs, gavs-ı azam, kutup, kutbul-aktab makamları var mı? Varsa görevleri nedir? Bu makamların hadislerde delili bulunuyor mu? Böyle makamlar yoksa bunlar nereden çıktı? (Cerrah Gökhan) CEVAP: Tasavvufun gerçeğini öğrenmek istiyorsanız “İslâm Tasavvufu” adlı eserimi okumalısınız. Size özetle şunları söyleyebilirim: İslâm’da tevhit esastır. Evrenin tek yaratıcısı ve yöneticisi Cenabı Hak’tır. İslâm tasavvufu da Kur’ân’ın ruhundan kaynaklanmıştır. Ancak zamanla bu akıma yabancı kültürlerden çok şey karışmıştır. Tasavvuf, ilk dönemlerde saf zühd hareketiyle başladı. Sonra bu hareket git gide örgütlenerek tarikatlara dönüştü. İlk dönemlerde yani Cüneyd, Tüsteri, Fudayl gibi Hicri 3’üncü ve 4’üncü asır mutasavvıflarında öyle bugünkü anlamda tasavvuf terimleri henüz tam gelişmemişti. Yine 3’üncü ve 4’üncü asır mutasavvıflarının kitaplarında umena, evtad, revasi, nakib gibi Kur’ân terimlerinin manevi yöneticiler anlamına çekildiğini görüyoruz. Ayrıca sağlamlığı çok tartışmalı olan bir hadis de bu yoruma dayanak yapılmıştır. Bu derecelendirme daha çok Hakim-i Tirmizi’nin Hatmu’l-Evliya adlı eserinde görülmektedir ki ondan sonra tüm tasavvuf kuruluşlarına egemen olmuştur.İnsanlardan belayı savarHakim-i Tirmizi’ye göre velilerin çeşitleri: “Yeri döşedik ve oraya ravasi (sabit dağlar) yerleştirdik” (Kaf Suresi: 7). Bazı mutasavvıflara göre ayette geçen arz, görünür âlemde yer yuvarlağı anlamına gelirse de hakikatte yaratıklar, ravasi de velilerdir. Allah, yarattığı yer yuvarlağını görünürde yüksek dağlarla tutmuştur. Hakikatte ise Allah, yaratıklarını velilerle tutar, onlarla insanlardan belayı savar. Velilerin üstünde evtad, evtadın üstünde revasi vardır. Bir felaket zamanında kulların başvuru yeri evtad, evtadın başvuru yeri de revasidir. Revasi, seçkin velilerdir. Revasiyi kutup yönetir. Kutup, bütün velilerin üstündedir. Bu görüş, Hz. Peygamber’e bağlanan bir hadise dayandırılır: “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim karakteri üzerinde, yedi kişi Musa karakteri üzerinde, üç kişi İsa karakteri üzerinde, bir kişi de Muhammed karakteri üzerinde bulunur. Bunlar karakterlerine göre insanların efendileridir.” Devam edecek
SORU: Son zamanlarda özelikle gelir düzeyi yüksek kesimlerde bir umre yapma merakı başladı. Bunlar eskiden her fırsatta genellikle Paris, Milano, Londra gibi yerlere giderlerdi. Şimdi ne oldu da umreye gidiyorlar? Umre farz mı? Böyle bir ibadet var mı? Hac yapmadan umreye gidilmeli mi? Yoksa umreye giderek zengin Arap turizmine bir katkı mı sağlanıyor? (Duygu Sayar)CEVAP: Umre, küçük hac sayılır. Hacdan farkı, yılın belli gülerinde değil, her gününde yapılabilmesidir. Umrenin moda olması halkın tercihidir. Vatandaş istediğini yapabilir. Siz, umreyle zengin “Arap turizmine katkı mı sağlanıyor” diye soruyorsunuz. Ben umreyi turistik seyahat olarak değerlendirmiyorum. Umre, nafile bir ibadettir. Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel, umrenin farz olduğu kanısındadırlar. Hacca olduğu gibi umreye gidip gelenlerde de bazen küçük, bazen büyük değişiklikler, etkilenmeler görülür. Ama mübarek Ramazan ayında televizyonda umreye gitmeyi öneren bir sanatkâr, aynı gün kuliste orucunu yiyordu. Herhalde bu da umreyle dindarlık imajı sağlama çabasıydı. Umre herhangi bir art niyetle, bir çıkar için yapılmaz, sadece Allah rızası için yapılırsa ibadet olur. Yoksa riyakârlık olur ki bu, şirke götüren günahlardandır.Hayvanlara merhametSORU: Geçenlerde bir komşum, yaşlanan ve gözleri görmeyen köpeğini ilçe çöplüğüne atılmak üzere görevlilere teslim etti. Yıllarca sahibine hizmet eden ve kendi başına yaşaması mümkün olmayan bu hayvanı işe yaramadığı için ölüme terk etmek günah değil mi? (Maral Yılgör)CEVAP: Elbette zavallı hayvanı çöplükte ölüme terk etmek yazıktır, günahtır. Onun evde bakımının da zor olduğu bilinmektedir. Belediyeler bu durumdaki hayvanlar için bakım yerleri açmalıdır.Bir teşekkür mektubu* SÜLEYMAN Bey, Allah sizden razı olsun. Mail kirliliği yaratmak istemem ancak içimden size mail atmak geldi. Yazdığınız her aydınlatıcı bilgi için size sonsuz teşekkürler ediyorum. (Özlem Yükselen)* BEN de size çok teşekkür ederim. Her şeyin gönlünüzce olmasını dilerim.
SORU: Çok sayıda Hristiyan arkadaşım var. Maide Suresi 51. ayete göre onlarla arkadaşlığımı kesmeli miyim? (Ersan Dönmez) CEVAP: Ayetin devamını okursanız, Müslümanların diniyle alay eden kötü niyetli Yahudi ve Hristiyanları kastettiğini anlarsınız. Sadece bir ayeti bağlamından koparıp yalın olarak değerlendirmek işte böyle uluslararası düşmanlıklara yol açıyor. Peki niçin Bakara 62, Maide 69, Âl-i İman 113-115’inci ayetleri okumuyorsunuz? Niçin Mümtehine 8-9’uncu ayetleri okumuyorsunuz? Niçin İsra Suresi’nin son sayfasını okumuyorsunuz? Niçin Maide 82-85’inci ayetleri okumuyorsunuz? Kimi Müslümanlar niçin bu kadar dar görüşlü oldular? Bu anlayıştan hayır çıkmaz. Dinler insanları kavga ettirmek için değil, dost ve kardeş yapmak için geldi. Peygamberimizin evinde iki kitap ehli kadın vardı. Reyhane ile Mariye, odalığıydılar. Mariye, kendisine oğlu İbrahim’i doğurmuştur. Bunun Müslüman olduğu söylenir ama Reyhane ömrünün sonuna dek kendi dininde kalmıştır. Hz. Ömer’in bir katibi Hristiyandı. Abbasi döneminde Halife, Darul-Hikme yani bilim evine bir Hristiyanı müdür olarak atamıştır. Osmanlı döneminde de kabinede Hristiyan bakan vardı. Yani İslâm’ı bilenler kitap ehliyle dostça ve uyum içinde geçinmişler, onlardan yararlanmışlardır. Ama şimdi sürekli olarak başka inanç sahiplerine düşmanlık körükleniyor. Kısa dönemde dar gruplara avantaj sağlasa da bu düşünce İslâm âlemine hayır getirmez. Artık yeter! Dünyada, tüm insanlar arasında barış sağlansın, insanlar birbirlerini sevsinler istiyoruz. Bakın Yunus ne diyor: On sekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde Kimse yok birden artuk söylenür dil içindeCümle bir anı birler cümle ana giderler Cümle dil anı söyler her bir menzil içinde.Din, insanı olgunluğa dostluğa yüceltir, kine, nefrete, düşmanlığa indirmez. İçlerine dolan kin ve nefretle âleme düşmanlık pompalayanlar hayır getirmez, şer getirir. Şu Diyarbakır’daki caniyi düşünün. Patlattığı bombayla o kadar fidanın, gencin, masum insanların canına kıyıyor ve sonunda pişman olmadığını söyleyebiliyor. Bu ne biçim yürek? Kalbinde en ufak bir merhamet duygusu olan kimse böyle fütursuzca cana kıyamaz. Her türlü bağnazlık ve önyargıyla şartlanmışlık insanın acıma duygularını da alıp götürüyor. Yazıklar olsun!
SORU: 5-6 yıldır düzenli olarak Kur’ân okuyorum ve böylece gerçek dinimizi tanıyor ve her okuyuşumda farklı şeyler hissediyorum. Size yaşadığım bir iki olayı aktarayım: Bir gün camide namazımı kıldım. 60 yaşlarında bir bey yanıma gelerek, “Senin namazın kabul olmaz. Sen ayaklarını üst üste koyuyorsun” dedi. Bir başka gün havaalanının mescidinde kıldığım nazandan sonra bir bey bana yaklaşarak, “Parmağında altın yüzük (alyans) var. Onu takma, haram” dedi. Bir başka zamanda ise camiden çıkışta biri, “Sen Hanefi misin?” diye sordu. “Ben öyle şeyler bilmiyorum Kur’ân’da ne yazıyorsa onlara uymaya çalışıyorum. Hanefi değil ama hanifim” diye cevap verdim. Biraz hiddetlenerek, “Kırmızı giymişsin, giyme” dedi. Ben “Kur’ân’da böyle bir şey yok” deyince daha da öfkelenerek, “Bilmediklerinizi bir bilene sorun” ayetini dile getirdi. “Ben biliyorum. Bırakın dinimizi rahatça yaşayalım” dedim ve uzaklaştım. Dinimizin gereksiz şekillerle alakası olmadığını Kur’ân okudukça anladım. (Eray Akbaş)CEVAP: Sen doğrusunu yapıyorsun. Gönlünden geldiği şekilde dininin gereklerini yaşamaya çalış. O önyargılarla şartlanmış insanları değiştirmek kolay değil. Onlar öyle öğrenmiş ve kulaktan dolma bilgilerle yuğrulmuş, şekillere boğulmuşlardır. Namazda esas olan ayakların şöyle veya böyle olması değil, dinde insanın Hanefi veya Şafii olması değil, ruhunun, gönlünün Allah’a bağlanmasıdır.*****Ne desek fayda yok! SORU: Televizyon yayınlarında hadislerde bu kadar ısrar edilmesi, İslâmiyet’ten farklı bir inanç tarzının varlığını empoze etmek gibi geliyor bana. Doğru olabilir mi? CEVAP: Görüşlerinizde isabet var ama ne diyeceksin. Maalesef Abbasilerden itibaren çelişkili rivayetler Kur’ân’ın üstüne çıkarılmıştır. Akıl ve mantık dışı şeyler bu suretle dinleşmiş, gerçek tevhit dini çarpıtılmış, bozulmuştur. Bunda o dalda uzmanlaşmış kişilerin payı büyüktür. Öyle ya emek verdikleri alanın işe yaraması gerekir. Herkes kendi uzmanlık alanının en yararlı, en gerekli olduğuna inanır. İşte mesele burada. Çıkar, şöhret, işe yarama ve dar görüşlülük. Ne desek fayda etmez.