İlahiyat bilginleri din-bilim adamıdır

24 Şubat 2008

Dünden devamDünkü yazımda Fikret Göktürk’ün iki sorusundan birini cevaplamıştım. Bu okurumun bugünkü yazımda cevaplayacağım ikinci sorusu şöyleydi: “Bizzat siz ve sizin gibi ilahiyat alanında bilgi sahibi ve Diyanet İşleri’nde görev yapmış kimseler kendilerini din adamı mı yoksa bilim adamı mı diye tanımlıyor?” Bu soruya cevabım şudur: Bilim başlıca ikiye ayrılır. Sosyal bilimler, pozitive bilimler. Sosyoloji, psikoloji, tarih gibi bilimler sosyal bilimler alanındadır. Teoloji yani ilahiyat da sosyal bilimlerin bir dalıdır. Ancak bu dal Tanrı ile ilgili bilim dalıdır. Bu anlamda ilahiyatçılar sosyal bilimlerin dalı olan Tanrısal bilimlerle ilgili bilim adamıdırlar. Yani o bilgilerde uzmanlaşmış insanlardır. Aynı zamanda onlar dinle ilgili alanda çalıştıkları için din adamı olarak anılır. Ama bu doğru değildir. Her ilahiyatçının din adamı olması gerekmez. Batıda, doğuda ve Amerika’da birçok İslâm bilimleri uzmanı insan vardır. Schacht, I. Goldziher, Montgomery Watt, Arthur Jaffery, İslâm Ansiklopedisi yazarlarının pek çoğu hep Batılı bilim adamlarıdır. Bunlar ilahiyat alanında uzmanlaşmıştır. Schacht ünlü bir İslâm hukuku uzmanıdır. Şimdi bu gayrimüslim insanlara din adamı mı diyeceğiz? Aslında her Müslüman din adamıdır. Yani dinin yanındadır, karşısında değildir. Ama her Müslüman’ın din bilgini olması gerekmez. Öyle ise bize ne denilebilir? Kendimin bu sıfatı pek hakettiğim iddiasında değilim ama ilahiyat bilginleri din-bilim adamlarıdır. Din adamı olup olmamaları kendi inançlarıyla ilgilidir. Bunların içinde dini sadece bilim olarak öğrenen ama benimsemeyen ve inanmayan insanlar olabilir. Gayrimüslimler gibi. Ama sıfatları din-bilim adamıdır.*****‘Cevap alamıyorum’ OKURUM Buket Akgüner, “Sayın hocam, size birçok kez soru göndermeme rağmen hiçbirine cevap alamadım” diyor. Cevabım şudur: İnanın bir yıl önce gelen ancak hâlâ cevaplayamadığım sorular bile var. Belki sorduğunuz soruların cevapları verilmiş ama siz okumamış olabilirsiniz. Çünkü aynı konuda çok soru oluyor. Bunların hepsine ayrı ayrı cevap vermemin anlamı yok. Zamanı gelince, eğer farklı ise sizin sorunuzun cevabı da verilir.

Devamını Oku

Sadece Allah’ın af ve rahmetine bel bağlayın

23 Şubat 2008

SORU: 29 Ocak 2008 tarihli yazınızın bir bölümünde Müddessir Suresi 43’üncü ayete atıfla, “namaz kılmayan cehennemlik” şeklinde özetlenebilecek bir ifadeye yer vermişsiniz. Konu bu kadar net ve katı bir biçimde formüle edildiği takdirde bizleri Yaratan’ın “Rahman”, “Rahmeti bol”, “Bağışlaması bol” sıfat ve kurallarıyla bir nebze çelişki arzetmiyor mu? Bir başka sorum da şu: Bizzat siz ve sizin gibi ilahiyat alanında bilgi sahibi ve Diyanet İşleri’nde görev yapmış kimseler kendilerini “din adamı” mı yoksa “bilim adamı” mı diye tanımlıyor? (Fikret Göktürk)CEVAP: O yazımda Müddessir Suresi 43. ayetin mealini aktardım. Kur’ân’ı indiren öyle söylüyor. Ayeti değiştirmek bizim haddimiz değil. Namaz kılmamak bir kusurdur, hatadır. Kul hatasını bilir de tövbe ederse Allah istediği takdirde tüm günahları bağışlar. Fakat Kur’ân’ın bir ayetini inkâr eden, “namaza gerek yoktur, kalp temizliği yeter” gibi yorum yapanlar var. Sözüm böyleleri içindir. Ben onlara, “namazsız din olmaz” demişimdir. Ama hiçbir yerde “namaz kılmayan mutlaka cehenneme gider” demedim. Böyle bir şey söyleme hakkına sahip de değilim. Çünkü Allah her kula kendi şah damarından yakındır. Yeter ki kul kusurunu bilsin. Kendisini mükemmel göstermesin. Bilmediği şeyi bilir iddiasına kapılmasın. Dinin bir rüknünü inkâr etmeye kalkmasın. İslâm’da kibir ve gurur büyük günahlardandır. Namaz, Kur’ân’ın emridir. Ama kişi ne denli ibadet yaparsa yapsın yine de ibadetine güvenmemeli sadece Allah’ın af ve rahmetine bel bağlamalıdır. Yoksa Peygamberimiz mükemmel yaratılmasına karşı yine de “Hiçbirinizi yaptığı amel (ibadet) kurtarmaz” buyurmuştur. “Seni de mi kurtarmaz?” diye sormuşlar. “Evet, beni de kurtarmaz. Meğer Allah rahmetiyle beni örtüp bağışlasın” buyurmuş. İşte bu manada Yunus Emre şöyle demiş:Orucuna güvenme namazuna dayanmaCümle tâ’at tâk olur nâz-ü niyâz içinde.Tahir el-Mevlevi de şöyle demiş:Eli boş gidilmez gidilen yereMevlam boş gelmedim ben suç getirdim.Dağlar çekemezken bu ağır yükü İki kat sırtımla pek güç getirdim.Yarın diğer soruyu cevaplayacağım.

Devamını Oku

İnsanlardaki bu mal ve para tutkusu nedir?

23 Şubat 2008

SORU: Annem 80 yaşında. Ağabeyim kendi parasıyla bir ev satın aldı. Annemi yıllarca o evde oturttu. Son zamanlarda annemle arası açıldığı için ağabeyim evini sattı. Annem de “ev benim” diye dava açtı. Beni de şahit gösterdi. Annemin dava açması, benim de annemin lehine şahitlik yapmam doğru olur mu? (C. D.)CEVAP: Eğer ağabeyiniz evi alıp da annesine hediye etmişse artık hediyeyi geri alma hakkı yoktur. “Anne, bu ev senindir” demişse ev annenizindir. Satması doğru değil. Maalesef üç gün kalınacak dünyada insanlar böyle hırslara kapılıyorlar. Nice kimseler var ki bir parça tarla, üç-beş metre arsa veya üç-beş bin YTL için birbirlerinden küsüyor, mal yüzünden ömür boyu dargın kalıyorlar. Sonunda ölüp gidiyorlar ama paylaşım çözümsüz kalıyor. Nedir bu mal ve para tutkusu? Ne zaman öleceğin belli değil. Belki yarın, belki yarından da yakın. “Yer yüzünde ne varsa hepsi yok olacak. Yalnız Yaratan Allah kalacaktır” (Rahman: 26-27). Etmeyin eylemeyin, üç-beş kuruş için kardeş kardeşe, anne evlada düşman olmasın. Hele anneyi rahat ettirmek, ona bakmak her çocuğun boynunun borcudur. “Adaletten ayrılmayın” Annenin oturduğu evi satmak, onun kalbini incitiyorsa bunu yapan kişi nasıl mutlu olur ki? Şahitlik meselesine gelince. Söyleyeceğiniz söz annenizin aleyhine dahi olsa mahkemede doğruyu söyleme-niz gerekir. Annenin hatırı için yalan söylemek iman ve İslâm ile bağdaşır şey değildir. Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Ey inananlar, adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah, ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir” (Nisa Suresi: 135)

Devamını Oku

Kadir Gecesi ve hadisler

21 Şubat 2008

Hadisler konusunda kuşkularını belirten okurum Cavit Çağ, bütün hadisleri reddettiğini sadece Kur’ân-ı Kerîm’i kabul ettiğini belirtiyor ve ekliyor: “Biliyorum sizler Kur’ân’a uygun hadislerin kabul edilmesi konusunda ısrarcısınız. Ancak siz ‘bu hadis Kur’ân’a uygun’ diyorsunuz, bir başkası çıkıyor ‘uygun değildir’ diyor. Kusura bakmayın ama hocam ben hadislerin hepsini reddetmeliyiz diyorum.” Kadir Gecesi’nin sadece Kur’ân’ın inmeye başladığı gece olduğunu da belirten okurum şöyle devam ediyor: “Bana şu mantıksız geliyor: 364 gün günah işle, bir gece ibadet et, 80 yıllık sevap al. Oh ne âlâ. Uzun araştırmalar sonucu şu sonuca vardım: Kadir Gecesi, Kur’ân Peygamberimize indi. Bütün insanların hayatında Kadir Gecesi’ni bir kere yaşama şansı vardır. Kişi hayatında gerçekten ve yalnızca Kur’ân’ı kendisine rehber etmeye karar verdiği an, unun için o gece Kadir Gecesi’dir. Benim düşüncem bu. Bilmiyorum katılır mısınız?” Okuruma cevabım şudur: Hadisler konusunda büyük ölçüde haklısınız ama bütün hadis rivayetlerini tümden kaldırıp atarsak büyük çıkmaz içine gireriz. Peygamberimizin hayatını nereden öğreneceğiz? Yoksa Hz. Muhammed diye bir peygamber gelmedi mi? Geldiyse hangi savaşları ne yüzden yaptı? Mesajını insanlara nasıl ulaştırdı? Nasıl namaz kıldı? Bu konuda Kur’ân’da ayrıntı yoktur. İslâm hukukunun birinci ayağı Kur’ân, ikinci ayağı hadistir. İkinci ayağını çektiğiniz zaman İslâm hukuku diye bir şey kalmaz. Böyle bir şey yapmaya hakkımız var mı? O kadar katı olmayın. Evet hadis rivayetlerinin içine Kur’ân’a aykırı, dini zorlaştırıp yaşanmaz hale getiren uydurmalar çok karıştı ama bunların hepsine tümden uydurma diyemeyiz. O zaman bir İslâm ananesini, kültürünü tümden silmiş oluruz. Yapılacak şey Kur’ân’ın haramlarına artı haramlar katan, dininin özünü bozan rivayetleri ayıklamak ama Kur’ân’ı açıklar nitelikteki sağlam senetli hadisleri ikinci kaynak olarak kabul etmektir. Kadir Gecesi hakkında sizin görüşünüzde olan bilginler var. Ama “Kadir gecesi ibadet edersen bütün günahların silinir” diye bir şey yok. Zaten Peygamberimizin de Kadir Gecesi’ne özgü bir ibadeti olmamıştır.

Devamını Oku

İncil üzerine...

20 Şubat 2008

SORU: Yazılarınızda kitap ehli olan kişilerle evlenmenin mubah olduğunu belirtiyor, örnek olarak Tevrat ve İncil’i gösteriyorsunuz. Ancak ansiklopediler (örneğin Britannica), İncil’in Tevrat’tan kaynaklandığını yazıyor ve Tevrat’a “Eski Ahit”, İncil’e “Yeni Ahit” diyorlar. Belirtildiğine göre çok miktarda olan İncil sonradan dörde indirilmiş. (Aziz Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) İslâm inancına göre Hz. İsa’ya vahyedilen kutsal kitap, sonradan Hristiyanlar tarafından çarpıtılmış ve bugüne ulaşamadan ortadan kalkmıştır. Bu durumda ortada olmayan fakat insanlar tarafından yazılmış İncil’e göre ibadet yapan Hristiyanlar nasıl kitap ehli olabiliyor? Onlar üçlü mukaddesiyata da (üçlemeye) inanıyorlar. Yani Allah’a şirk koşmuyorlar mı? (A. F.)CEVAP: 20 yıldan beri bunlar soruluyor. İncil bugün yazılmış bir kitap değil. Bugünkü İncil ne ise Hz. Peygamber zamanındaki İncil de ana hatlarıyla odur. Sizin uydurma dediğiniz İncil hakkında Kur’ân, “İncil sahipleri, Allah’ın İncil’de indirdiği hükümleri uygulasınlar” diyor (Maide: 47). Kur’ân uydurma olan İncil’in uygulanmasını mı emrediyor? Bütün İslâm tarihi boyunca onlara kitap ehli denmiş ve onların kendi din yasalarına göre yargılanmaları uygun görülmüştür. Eğer onlar müşrik ise 1400 yıldan beri gelmiş olan yöneticiler hep yanlış mı yapmışlar? Kur’ân da onlara kitap ehli demekle yanlış mı yapmış? Kur’ân’ı bütünüyle okuyun ve söz konusu yazımda verdiğim ayetlerin meallerine bakın. Bir de büyük mutasavvıf İmam-ı Kuşeyri’nin Letaifu’l-İşarat adlı eserinde Bakara 62’nci ayet üzerindeki tefsirine bakın. Bunları yapamazsanız İslâm Ansiklopedisi adlı 30 ciltlik eserimin “Tahrif”, “Kitap ehli” ve “Hristiyanlar” maddelerini okuyun. Ben tekelci değilim, Allah’ın kullarını yakmaktan zevk alan bir varlık olduğuna kesin olarak inanmıyorum.*****‘Namaz kılamıyorum’ SORU: Düzenli olarak beş vakit namaz kılamıyorum. Ne yapmalıyım? (Furkan F.)CEVAP: Namaz kılmaya karar verirseniz kılarsınız. Hiçbir şey buna engel olamaz. Sağlam irade gerekir. Yemek yemeyi aksatmıyorsunuz da ruhun gıdası olan namazı niçin aksatıyorsunuz? Peygamberimiz namazsız din olmayacağını vurgulamıştır. Haydi hemen başlayın, “mutlaka ben bu işi yapacağım” deyin. İçinize ne düşünce gelirse gelsin dinlemeyin, namaza kalkın. Allah size yardım edecektir. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.

Devamını Oku

Bir öğretmen adayının feryadı

19 Şubat 2008

SORU: İşsiz bir öğretmen adayıyım. Kutsal öğretmenliği ayaklar altına alıyorlar. Bir kadrolu öğretmen yerine üç ücretli öğretmen çalıştırıyorlar. Bu, kul hakkı yemeye girmez mi? Ben hakkımı helal etmiyorum onlara. Dört yıldır KPSS’ye girip çok iyi puan alıyorum. Ama sonuç yok. Hayattan soğudum. Açıkçası intiharın eşiğindeyim. CEVAP: Maalesef ülkemizde bu tür haksızlıklar oluyor. Herkes emeğinin karşılığını almalıdır. Aynı işi yapan insanların, dengesiz biçimde farklı maaşlar alması adalete uygun olmaz. Ama böyle oluyor diye hemen umudunu yitirip intiharı düşünmek kesinlikle inançlı bir insanın yapacağı iş değildir. Çünkü intihar çözüm değil, çözümsüzlüktür. Allah’ın takdirine ve taksimine de inanmak gerekir. Çünkü bu inanç insana umut verir, huzur verir. Sabredin, inşallah ülkemiz bolluğa çıkar, herkes emeğinin karşılığını alacak bir düzeye gelir. Siz yasal yollardan hakkınızı arayın ama umutsuzluğa kapılmayın. Hayatın bir sınav olduğunu hep hatırınızda tutun. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerine de sesleniyorum: Aday öğretmenler sorununa lütfen bir çözüm getirin. Bu dengesizlikleri önlensin. İlahi adalet, hakça paylaşım inancımızın ve geleneğimizin gereğidir.*****Ölmüş kişiye verilen söz SORU: Beş yıl önce kardeşimi kaybettim. Evi ve işi yoktu. Musalla taşında yatarken ona, “annemizden kalacak evdeki hissemi senin ailene vereceğim” diye söz verdim. Sonra eşiyle aramızda bir sorun çıktı, darıldık. Ben de verdiğim sözden vazgeçtim. Bu günah mı? Vebali var mı? (N. Ö.)CEVAP: Siz söz vermekle borç altına girmişsiniz. Şimdi anneniz vefat ettiğine göre öteki kardeşlerine uyacağınız yerde dönüyorsunuz. Yarınların size neler hazırlayacağından endişe ediyorsunuz. Her insanın sonu bellidir. Hayatla ölüm arasındaki zaman çok kısadır. Siz sözünüzde durun. Yengenize yardım edin. Hiç değilse annenizden kalan evde onun çocuklarıyla birlikte oturmasını sağlayın. Sevap olan budur. Yengeniz annenize saygıda kusur etmiş olsa bile annenizin bir şikâyeti olmamış. Ayrıca anneniz torunlarının rahat yaşamasını ister. Kur’ân kötülüğe karşı da iyilik yapılmasını, böylece düşmanlıkların eriyeceğini buyurur. Karar size aittir.

Devamını Oku

Kur’ân-ı Kerîm’e yapılan eklemeler

18 Şubat 2008

SORU: Bilindiği gibi Kur’ân okunduktan sonra “Sadak Allah-ül azim” deniliyor ve bazen Saffat Suresi (doğrusu Haşr Suresi) son üç ayeti okunarak Fatiha’ya bağlanıyor. Camilerdeki bazı hocalar ise “Selamün alel-mürselin” dedikten sonra “ve alel müminin” ilavesi yapıp ondan sonra “velhamdulillahi rabbil âlemin el Fatiha” diyerek devam ediyor. Ayrıca piyasada satılan bir namaz kitapçığında “Rabengfir li...” duasını yazarken “... ve lil-müminine”den sonra “ve lil-müminati” ilavesini yapmışlar. Kur’ân’a böyle ilaveler yapmak ne derece doğru? “İki kapağı arasına tek bir harf bile eklenemez” dediğimiz ve böyle inandığımız Kur’ân-ı Kerîm’in hem de müminler tarafından böyle tahrif edilmesi sessizce geçiştirilecek bir durum mu? Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konudaki tutumu nedir? İmamlar bunu sırf kendi insiyatifiyle mi yapıyorlar? Eğer öyleyse bunu yapmaya yetkileri ve hakları var mı? (Ahmet Dündar)CEVAP: Siz haklısınız. Son zamanlarda kimi imamlar dine eklemeler yapmaya başladılar. Namazlarda, özellikle cenaze namazlarında olmadık bid’atlar yapılıyor. Ben bunları kaç kez yazdım hiç etkisi olmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri yazılarımı gün be gün okuduklarını söylüyorlar ama hiçbir olumlu müdahale görmedim. Sanıyorum Diyanet de bu bid’at uygulamalarından haberdar değil. Çünkü kimse bunları onlara ulaştırmıyor. Siz Diyanet’e yazsanız daha yararlı olur çünkü müdahale yetkisi oradadır. Elbette Diyanet’teki yetkililer bunların bid’at olduğunu bilirler ama maalesef etkili bir müdahale ve denetim olmuyor. Olmadıkça da her yıl yeni bid’atlar ekleniyor.Tesbihlerin söylenmesi SORU: Namaz kılarken rükû ve secdede tesbihler neden 3’er defa söyleniyor? 1 veya 7’şer defa söylense olmaz mı? Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen gece namazıyla bizim kıldığımız yatsı namazı aynı namaz mı? (A.E.)CEVAP: Tesbihlerin üçer kere söylenmesi şart değildir. Tek söylenmesi önerilir. 1 olur, 3 olur, 5 olur, 7 olur... Ne kadar çok olursa o kadar makbuldür. Gece namazı, yatsı namazı değildir. Gece namazı, gece yarısından sonra seher vaktinde kılınan en az iki, en çok on iki rekâtlık namazdır ki buna teheccüd (uykudan uyanıp kalkma) namazı denilir. Kur’ân’ın en vurgulu emri gece namazıdır.

Devamını Oku

Kur’ân’da baş örtüsü var mı? (2)

17 Şubat 2008

Dünden devamHazreti Ayşe, kadının yüzü ve elleri dışındaki kısmı örtmeleri gerektiğini söylemiş, Hz. Peygamber baldızı Esma’nın ince bir giysi giydiğini görünce, kadının yüzü ve ellerinden başka yerlerini de örtmesi gerektiğini buyurmuştur (Bkz. Kurtubî, Tefsir: 18/229-230). “Bu zamanda ben bunu kullanamıyorum, toplumsal şartlar buna engel” diyebilirsiniz. O mesele sizinle Allah arasında. Ama “baş örtüsü yoktur, Müslüman bilginler hep çarpıttılar” derseniz bu sav büyük cürettir, sırf birilerinin hoşuna gitsin diye söylenmiş bir sözdür. İslâm’ı bilen bir kimsenin hatta bir müsteşrikin (doğu bilimci) dahi bu savı kabul edeceğini sanmam.1400 yıldan beri Müslüman kadınlar başlarını örterler. Siz Peygamber’in hanımlarının başı açık gezdiklerini mi düşünüyorsunuz? Bundan 50 yıl öncesine kadar analarımız, bacılarımız, kızlarımız hep başı örtülüydü. Bunlar hep yanlış mı yaptılar? Ayrıca Kur’ân kadınların, ziynetlerini yabancı erkeklere göstermemelerini de emrediyor. Saç kadının ziyneti değil mi? Eğer ziynet değilse niçin kadınlar hemen her hafta kuaföre gider, saçlarını türlü biçimlere sokarlar? Şunu bilin ki baş örtüsü Kur’ân’ın emri olduğu gibi İncil’in de Tevrat’ın da emridir. Hiç kimse kendi keyfi için dinin hükümlerini çarpıtmamalı. Baş örtüsü takmayacaksan takma ama inkâr etme. Çünkü inkâr vebaldir, günahtır.Siz nasıl isterseniz öyle gezersiniz, özgürsünüz. Şunu her zaman belirtiyorum: Müslümanlık elbette sadece baş örtüsünden ibaret değildir. Baş örtüsü de Kur’ân’ın emirlerinden biridir. Ama ondan çok daha vurgulu emirler vardır. Mesela yalan söylememek, doğruluk, gıybet etmemek, kalbi kötü düşüncelerden, kinden nefretten korumak, kimsenin kusurunu araştırmamak, nefsi için istediğini başkası için de istemek gibi... Bunlar hep Kur’ân ve hadisin vurgulu emirleridir. Herhangi bir sebeple başını kapatmadı diye kadın dinden çıkmaz. Ancak “Kur’ân’da böyle bir şey yoktur” demek kanaatime göre büyük yanlıştır. “Var ama ben bunu uygulayamıyorum” derseniz o sizinle Allah arasındadır. Başınızı örtmeseniz de elinizden geldiğince Kur’ân’ın doğruluk, dürüstlük, dedikodudan uzak durma, kalbi kötü düşüncelerden koruma, haksızlıktan uzak durma gibi vurgulu emirlerini uygulamaya çalışın. Bunlar sizin uhrevi kurtuluşunuza yardım eder.

Devamını Oku