Belediye Meclisi'nden AKP oyları ile geçen bir karar en az 200 milyon dolarlık bir rant yarattı.İstanbul'da yapılması tasarlanan "Dubai Kuleleri" nin inşaat alanını neredeyse bir kat artıran imar planı değişikliğinin usule ve yasalara uygun gerçekleşmesi yeterli değildir.Yatırımcı yabancı olduğuna göre İstanbul kentinin hakları güvence altına alınmış mıdır yoksa yaratılan rant, Şeyh Makdum'un yiyeceği burma kadayıfa eklenen kaymak mı olacaktır?Belediye Başkanı Topbaş, CHP'den gelen şüpheci eleştirileri cevaplarken "Biz bu kararla arsamızı daha değerli hale getirdik. Dubai Kuleleri için henüz bir anlaşmamız yok" diyor.Oysa Şeyh Makdum'un şirketinin uluslararası fuarlara taşan faaliyetlerine dair haberler Belediye Başkanı Topbaş'ı doğrulamıyor. Çünkü Dubai şirketinin kuleleri pazarlamaya başladığı bildiriliyor ve elden ele gezen broşürler bu iddiayı destekliyor.Yasalar büyükşehir belediyelerine bu tür imar değişiklikleri yapma yetkisini tanıyorsa denilecek fazla bir şey yoktur. Önemli olan, söz konusu kuleler için Şeyh Makdum'un şirketi ile varılmış ön anlaşmanın kesinleşip kesinleşmediğidir. Bu bir.İkincisi, kesinleştiyse yaratılan 200 milyon dolarlık rantın paylaşımında farklı bir kriterin Dubai şirketine kabul ettirilip ettirilmediğidir."Artan gelirden İstanbul Belediyesi ortak şirkete hissesi oranında, yani yüzde 20 pay alacaktır" diyebilirler ama bu hakça olmaz, din kardeşliği olmaz, Şeyh Makdum'a ikram olur.Belediye Başkanı Topbaş, kayıt dışı iş yaptığı zaman kimseye hesap vermek zorunda olmayan bir Arap seçkini ile ortaklıkta İstanbul'u temsil edecek.Bu, şüphe üremesine elverişli bir ilişkidir ve kendisi için risktir.Korunmanın ilk şartı, tam şeffaflığı sağlayarak cevapsız soru bırakmamaktır.Kuleler şu anda cevapsız soruların oluşturduğu çürük bir zemindedir.Başkan sorunu ciddiye almalıdır!Zaman, en etkili ilâç...Başbakan Viyana'da öğrencilere şunu söylemiş:"Türban konusunda millette mutabakat var, kurumların mutabakatı yok. Bu iş zamanla çözülecektir."Doğru... Türkiye'nin pek çok sorunu, ülkenin istikrarını bozmak için özel olarak üretilmiş ihtilâflardır.Kaşıyan olmasa, sükûnet içinde geçecek makul bir zaman, türban bir yana bölücü terörü bile gündemden indirebilir.Türkiye Erbakan'dan önce de Müslümandı ama türban diye bir sorunu yoktu.Sabır gösterirsek ya siyasetçiler bir gün dini sömürmekten bıkacaktır veya...Halk o istismarcıların peşinden gidilmeyeceğini anlayacaktır!
Sosyal Güvenlik Reformu hepimizin hayatını ve geleceğini ilgilendiriyor.Fransa'da gençlerin iş güvenliğini ilgilendiren düzenleme, ülkeyi haftalar boyu altüst eden eylemlere sebep oldu. Boyun eğmese hükümet düşecekti.Bizde ise tüm çalışanların sosyal güvenlik kurumlarını birleştiren, prim ödeme süresini artıran, emeklilik yaşını yükselten, bazılarının aylıklarını indiren reform, nükleer bir denizaltı gibi sessiz ve derinden hızla geçti.KESK Başkanı Tombul'un dediği gibi hayat-memat meselesi olan bu yasaya "bir derbi maçına ayırdığımız zamanı ve ilgiyi bile vermedik!"Yasanın 15 maddesini Cumhurbaşkanı Sezer'in veto etmesi şimdi belki bu kusurumuzdan doğacak sakıncaları azaltmak için fırsat yaratacaktır.Tabii iktidar partisi AKP Çankaya'dan dönen yasaları virgülünü değiştirmeden tekrar gönderme inadına tekrar tutsak düşmezse...Evet sosyal güvenlik açıkları, gelecek kuşakların imkân ve mutluluklarını rehine koymak gibi bir sorumsuzluktur.Son on yılın açıkları toplandığında 400 milyar dolara yakın bir rakam çıkıyor ortaya.Sezer devletin sosyal güvenlik yükünden yakınamayacağını söylüyor ama yıkım doğuran bugünkü tablo da sürdürülemez.Bu durumda "vur deyince öldürmek" çözüm olmayacağına göre bir orta yolun bulunması ihtiyacı net olarak ortaya çıkmaktadır.İktidar partisi Sezer'in itirazlarını inada feda etmemeli, veto kararını daha önce ihmal ettiği toplumsal katılımın önünü açma fırsatı olarak değerlendirmelidir.Cumhurbaşkanı Sezer sistemde ikinci meclis gibi, senato gibi bir fonksiyon icra ediyor. AKP'nin tasarladığı yakın gelecek, Çankaya'nın niteliğini değiştirecek ve onu iktidarın fetva makamı rolüne sokacaktır.Bir yıl sonra kaybedeceğimiz bu imkânı bari şimdi değerlendirelim!Diyarbakır çıkar ama CHP?..Biz Baykal'dan "daha yaratıcı" olmasını istiyorduk ama o "nur topu gibi bir zırva" doğurdu!Lâfa bakar mısınız: "Kimse kuraldı, ilkeydi demesin. Diyarbakır ve Samsun mutlaka ligde kalmalıdır..."Siyaset neye el atsa dejenere oluyor. Siyasetin tabiatından mı, yoksa bizdeki siyasetçinin kalitesinden mi?"Küme düşen olmasın" diyen Baykal'a "Ligden şampiyon çıkmasın" fikri de cazip gelebilir.Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzon taraftarlarının oylarını bu sayede toplayacağına kendini inandırabilir.Dün Baykal'ı okuyup "Biz adam olmayız" karamsarlığına yenik düşüyordum ki Diyarbakırspor'u bir anda ikinci ligden göklere çıkaran bir haber geldi. Kulübün Basın Sözcüsü "Düştüğümüz gibi çıkarız. Bu tartışma bitsin" dedi. Bravo!Bu inançla Diyarbakır gerçekten süper lige tekrar çıkar.CHP bu kafayla giderse çıkar mı; şüpheli!
AKP'nin yaptığı iş, pes dedirten ve rekorlar kitabına girecek bir başarısızlıktır!Düşünün; İslamcı kökten gelen bu parti referansının artık Anayasa ve demokrasi olduğuna halkı inandırarak iktidar olmuş, hiçbir eski hükümetin göze alamadığı demokratik reformları gerçekleştirerek Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlamasını sağlamış ve sonra laik rejim için tehlike oluşturduğuna dair ithamların hedefine oturmuştur.İthamlar hafife alınamaz çünkü biri de Cumhurbaşkanı'ndan geldi.AKP önderleri, yarattıkları bu sonucun kusurunu sadece kendilerinde aramalıdırlar.Türban şovlarının yarattığı tedirginlik, inanan-inanmayan ayrımına dayalı ilkelliğin devlet kadrolarını yağmadan tutun her türlü siyasi ve hatta ticari olayda ölçü alınması ve nihayet milli egemenliği algılamakta düşülen yanlışın getirdiği korkular..."Meclis çoğunluğunu ele geçiren parti her istediğini yapar" anlamına gelen konuşmaları ile Başbakan ve Meclis Başkanı suç işlemişlerdir.Demirel gelir mi?Seçim sisteminin de yardımı ile bugün, birleşmesi olanaksız görünen paramparça bir çoğunluğa karşı bir azınlık iktidarının egemenliğini yaşıyoruz.Karşısındaki dağınıklık AKP'yi önümüzdeki seçimde aynı çoğunlukla tekrar meclise getirir tahminleri, azınlık egemenliğinin yeni dönemde azınlık tahakkümüne dönüşebileceği korkusunu davet etmiştir.Eski Cumhurbaşkanı Demirel de "Türkiye laiklikten vazgeçemez. Herkes aklını başına toplasın" çıkışını bu gelişmeler üstüne yapmıştır.Laik rejime bağlı yığınların büyüklüğünü işe yarar hale getirecek olan birleştirici uzun zamandır aranıyor ama bulunamıyordu. Cesur çıkışı Demirel'i, kırk yıllık cumhuriyetçi karşıtlarının bile umudu yapıvermiştir.Ama acaba durum, kendisini aktif siyasete davet eden bir vahamet kazanmış mıdır veya kazanırsa ne yapacaktır?Bunu dün kendisine sordum.Dokuzuncu Cumhurbaşkanı "Parti siyaseti içine girmem" dedi "Ama işin içinde olmam da demem. Çünkü o zaman derler ki; bunca sene sana güvendik, tam ihtiyacımız var, kapını kapıyor, sırtını dönüyorsun.."- Biraz daha açık konuşmanız gerekirse?"Ülkemin sorunları beni göreve davet edecek duruma inşallah hiç gelmez. Ama gelirse yokum diyemem."Demirel'in havası bende, aşağıdaki çocuğuna "Yaramazlık yapma; gelirsem döverim" diye bağıran bir baba çağrışımı yaptı.AKP rahat dursa belki en çok o memnun olacak!
Teröre ve irticaya karşı uzlaşma politikası önerenler kötü niyetli değilse aptaldır!Çünkü bu iki tehlikeden biri halkın canını öteki yaşam biçimini hedef alır.Hoşgörü ve uzlaşma adına şeker kaplanmış zehir tabletleri uzatanlar "Gerginlik çıkarmayın" derken nereye varmak istiyorlar?Kemal Derviş "Hakkında siyasi olarak bu kadar kötümser, ekonomik olarak ise bu kadar iyimser yorum yapılan bir başka ülke yok" demiş Livaneli'ye.Türkiye'nin siyasi istikrarı hakkında kötümserlik üreten sebep, İslâmi görüntülerin hızla yayılmasıdır.CHP lideri Baykal VATAN'a verdiği mülakatta din, demokrasi, laiklik ve cumhuriyetin "Türkiye'nin altın formülü" olduğunu, biri aksadığı zaman iç barışın tehlikeye gireceğini söylüyor. Doğrudur ama şu da doğru:Eğer bu sıkıntı artarsa kötümserlik ekonominin ufkunu da karartacaktır. Dikkat!..Türkiye telâşıBaykal'ın şu gözlemi doğru: Eskiden yabancılar, bazı siyasetçilerin laiklik konusundaki tavizsizliğini yadırgarlardı. Ama ılımlı İslâm telkinleri ile laikliği sulandırmamızı salık verenlerde bile şimdi telâş seziliyor.The Economist Türkiye için kaygılanma zamanının geldiğini, başmakale konusu yaptı ve AKP'nin ılımlı İslâm'ın artık iyi reklâmı olmadığını yazdı.Dün iş adamı Asım Kocabıyık'a fahri doktora verilmesi nedeniyle İstanbul Üniversitesi'nde yapılan törende eski Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu ile karşılaştım.Duyduğu endişenin derinliğini ancak dehşet sözcüğü anlatabilirdi. Neden mi?Çünkü büyük bir Amerikalı iş adamı ona "The Economist bizim için İncil kadar muteberdir" demiş.İktidar önderleri laikliğin erdemini millete ve kendilerine ağır bir bedel ödetmeden öğrenirler umarız!
Vatandaşın hangi inanca bağlı olduğunu bilmek devleti niçin ilgilendiriyor?Yeni Nüfus Hizmetleri Yasası nüfus cüzdanındaki din hanesine kişinin bağlı olduğu dini yazdırabileceği gibi boş da bıraktırmasına imkân tanıyor.Yasanın esnekliği, laik bir hoşgörünün varlığını düşündürüyor ama gerçek öyle mi? Bizce hayır!Çünkü Anayasa'nın 24'üncü maddesi "Kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz" diyor.Oysa bu haneyi dolduran da boş bıraktıran da zorlanacak.Din, Tanrı ile kul arasındaki ilişkidir. Laiklik, bu ilişkinin dokunulmazlığını güvence altına alır. Bu güvence neden zedeleniyor?Türkiye, din sömürüsü üzerinden ticaret ve siyaset yapılan bir ülkedir. Başbakan bile "inananlar-inanmayanlar" ayırımı yapabilmekte, böyle bir hak ve yetkiye sahip bulunmadığını sık sık unutabilmektedir.Şimdi bir de "Nüfusunda İslâm yazmayanların cenaze namazı kılınmasın" telkinini içeren itirazlar duyuluyor. Yazar İsmail Nacar "İnanmayan kişinin cenaze namazı kıldırılmaz" demiş.O kişinin inancı ve imanı hakkında kim, hangi hakla hüküm verecek?Diyanet İşleri Başkanı Prof. Bardakoğlu'nun bu telkinlere cevabı, dinimizin yüceliğini yansıtan özlü bir ders mükemmelliğindedir:"Biz camide musalla taşına konan her insanın namazını kıldırmayı görev biliyoruz. Onun geçmişini araştırmak, inancını irdelemek olmaz!"Türkiye'de uzun zamandır "Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır, o halde devlet dinden elini çeksin ve Diyanet İşleri teşkilâtı kaldırılsın" savına dayalı bir tartışma da yürüyor.Teorik olarak haklı görülebilecek bu görüşün İslâm'da ve Türkiye pratiğinde hiç akıllıca olmayacağını şu son "din hanesi" tartışması kanıtlamıyor mu?En kötüsü, cehalete uşaklık!"IMF uşaklığı" edebiyatı üzerine yapılan siyaset, halkın cehaletle beslenen duygularını sömürmektir.IMF emperyalizmin icra memuru değildir, hastalanmış ekonomilerin kendi iradeleriyle başvurdukları bir kliniktir.AKP kendisini "IMF uşağı" olmakla suçlayan partilere "Asıl uşaklığı siz yaptınız" diye köpürecek yerde bu imkânı en verimli şekilde kullanan hükümet olmanın fiyakasını yapabilmelidir.Türkiye IMF ilişkisini disiplin içinde yürüterek krizden bu yana sürekli büyürken enflasyonu düşürme imkânını da elde etti. Sorunlarımız bitti mi? Hayır..İşsizlik ve yoksulluk altımızı oymaya devam ediyor. Bu yüzden asayiş bozuluyor ve 100 liraya kiralık katil tutulabiliyor.Herkes bilmeli ki IMF olmasaydı daha iyi değil daha kötü durumda olacaktık.Siyasetçiler kavranılan yozlaştırıp birbirlerini tahrip için kullanacakları yerde eğitime, ekonomik büyümeye ve istihdama daha çok kafa yormalı, nüfus artışına fren yapmadığımız takdirde duvara toslamaktan bizi hiçbir gücün kurtaramayacağını görmelidirler.En meşum uşaklık, cehalete uşaklıktır!
Hayat herkese her an bir şeyler öğretiyor. İsterse Başbakan bile yararlanabilir!Atatürk'le ilgili bir şeye -bu bir anı olabilir, bir emanet olabilir- aklı varsa Başbakan bir daha asla dokunmasın.Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve gittiğinde, partisini eleştiren bir metni "ziyaretçi defteri" nden çekip çıkaran veya koparıp atan (farketmez) Başbakan'ın, bu nedenle köpüren duygulara bizzat tanık olmasını, gazetelere ve yazarlara internetten yağmur gibi yağan mesajları okumasını isterdim.Tayyip Erdoğan orta öğrenimini imam hatipte yaptığı için Atatürk'e sevgi ikliminde yetişmedi. Buna rağmen geçirdiği değişim onu en azından söyleminde Atatürk'ü takdir eden bir çizgiye taşıdı.Selanik'e gitmişken milletin sevgi ve minnetle bağlı olduğu büyük önderin doğduğu evi ziyaret etmesi iyi niyetli bir çabadır.Ama o yaptığı?..Tehditkâr güçAtatürk'ün manevi varlığına emanet edilmiş bir mektubu yok etmek, bunu yaparken görevlileri azarlamak, ona saygısızlık, hatta saldırı kabul edilmiştir milletin gözünde.Atatürk'ün evine sadece ona saygı göstermek için gidilir. Eğer bu ön kabul ihlâl edilmişse, her şeyden önce Türk Ulusu'na ait bu emaneti koruyan kişiler görevlerini yapmamışlar demektir.Görevlileri "Beni uçurur buradan" korkusu bloke ettiyse, bundan ötürü halkın oyu ile gelmiş bir başbakan övünemez.Bu durum olsa olsa "Güç bende" hükmü beyninde kesinleştikçe Başbakan'ın neler yapabileceği konusundaki kâbus senaryolarını zenginleştirir.Güven vermiyorEndişelenmek için yeteri kadar sebep var. Beğenmediği soruyu soran gazetecileri "ağzı leş gibi içki kokuyor" diye harcadığını, hükümet icraatını eleştiren çiftçiyi "artistlik yapma ulan" diye bastırmaya çalışıp başaramayınca "Al ananı git" diye kovaladığını unutanların son Selanik olayı hafızalarını tazeleyecektir.Milli egemenliği algılama biçimini açıkladığında karşılaştığı tepkinin nedenini Başbakan merak etmiş olabilir.İşte sebebi ortada: Meşru iktidar gücünün her an despotik bir şehvetle üstümüze yıkılacağı korkusunu kendileri yaratıyor.AKP ürettiği bu korku ile kendi önüne duvar örüyor!
Saygın İngiliz dergisi Economist başyazısında Türkiye için tehlike çanları çalıyor.Yapılan durum tespiti ve öneri şu:"Liberal, Batı'ya dönük, işleyen bir Müslüman demokrasinin başlıca örneği olarak Türkiye'yi kaybetme riski çok büyük. Avrupa liderleri Türkiye'yi doğru istikamete döndürmek için ellerinden gelen her şeyi yapmalı."Makale, geçen yıl AB perspektifi ile her şeyin çok iyi gittiğini fakat artık AB'ye yöneliş heyecanında düşme görüldüğünü belirtiyor ve Kıbrıs'taki çözümsüzlüğün ilişkileri daha fazla bozma tehlikesi yarattığını kaydediyor.The Economist'e göre "AKP ılımlı İslâm için artık o kadar iyi bir reklâm değirdir. İngiliz dergi resmi isabetle çekmiş:Yolsuzluklara göz yumulduğunu, kritik mevkiler başta olmak üzere devlet kadrolarının işgal edildiğini, dış politikada İslamcı ağırlığın arttığını, bunların kaygı verici olduğunu yazıyor.Aklın yolu belliŞimdi ne olacak sorusunun cevabını kim verecek? Tabii AKP..."Ya geriye doğru gidip İslamcılıkla daha açık bir şekilde flört edecekler veya Avrupa kartını daha güçlü bir şekilde oynayacaklar."Dergi Türkiye'yi teşvik etmesi için AB'ye çağrı yapıyor. Ama bizce asıl belirleyici soru AKP hükümetinin dışardan bile görülebilen yanlışlarını düzeltme yolunda ne kadar istek göstereceğidir.İktidar tehlike alarmını ciddiye almalı, AB heyecanını yükseltirken yolsuzluklara karşı meselâ dokunulmazlıkları daraltarak, laik rejimle ilgili kaygıları yatıştırmak için meselâ türban sömürüsüne fren yaparak ve çocuklarla oynamaktan uzak durarak ve türbanlı eşleri bürokrat tayinlerinde kriter olarak kullanmaktan vazgeçerek cesur ve kararlı mesajlar vermelidir.Gözünü aç AKPBu mecburiyetlerin AKP lider kadrosunca teslim edileceğine inanıyoruz.Ama umudu canlandırmak ve inandırıcı olabilmek için bizce, dört yılın yorgunluğu ile yıpranan bu kabinenin yenilenmesi gerekiyor. Ve yenilenme laiklikle ilgili endişeleri zihinlerden kovmayı hedefleyen bir duruş içermelidir.Son mesajlar şunu gösteriyor:Sağlık ve konut edinme alanında elde ettiği imkânlar orta ve yoksul kesimlerin AKP'ye olan ilgisini desteklemiştir fakat laik rejimin tehlike içinde olduğuna dair şüpheler duraksama yaratmaktadır.Şu mektup, aynı konudaki mesajları çok iyi örnekliyor:"Birkaç yıl önce dar gelirli bir kişi bırakın ev alabilmenin hayalini kurmayı, bankanın önünden bile geçemezdi. Şimdi ben bu hükümet döneminde ev aldım ve kira öder gibi ödüyorum. Bunu gözardı edemem. O nedenle oyum gene AKP'nin. Ama unutulmasın ki Cumhuriyet rejimine gelecek herhangi bir tehlikenin karşısına da ilk önce ben dikilirim!"Türkiye'nin risklerinden daha çok şansı ve potansiyeli, tehlikelerinden daha fazla güvenceleri bulunuyor.Mesele ülkeyi namuslu ve akıllı insanların yönetimi altında tutabilmek...
GALLUP' un yaptığı anket, kökten dinci akımların Türkiye'de yarı yarıya güçlendiğini ortaya koydu.AKP iktidarının başında yüzde 8 seviyesinde olan radikallerin oranı yüzde 12'ye yükselmiş... Sekiz büyük Müslüman ülke arasında Fas ve İran da kökten dinci görüşlerin yayılmasından doğan riskleri yaşıyor.Ankete göre El Kaide'nin 11 Eylül saldırılarını meşru görerek destekleyenlerin Türkiye'deki oranı yüzde 12'ye ulaşmış bulunuyor. Bu oran İran'da sadece 2 fazlasıyla yüzde 14 seviyesinde.Aşırılık, dine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Din sömürüsü yaparak günah işleyenler, köktenciliğin yayılmasına elverişli şartları oluşturmak suretiyle ülkenin geleceğine karşı da suç işliyorlar.Neden böyle, nereye gidiyoruz?Hocalarını geçtilerDinci ve tarikatçı tipleri devlet kadrolarına dolduran, milli eğitimi dinci eğitime dönüştürmek için her fırsatı değerlendiren, kaçak Kuran kurslarını cezadan kurtararak teşvik eden, türban ve imam hatip için sürekli pusuda bekleyen bu iktidar, son zamanlarda çocuklarla oynamaya başlamıştır.Okul önlükleri ile parti kongresine öğrenci almak için insanın ar damarının çatlamış olması gerekir. Hocaları Erbakan imam hatipleri "arka bahçemiz" diye nitelerdi.Boynuz kulağı geçti mi ne!Başbakan Amerika'daki bir konferansta laik rejimi Türkiye'nin en önemli kuvvet unsurlarından biri olarak gösterirken samimi miydi?"Laikliğin yerini daha Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğini" söyleyen birini, bürokrasinin 1 numaralı koltuğu olan Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirmesi ciddi bir takiye şüphesi idi.Eleştirileri "Müsteşar Ömer Dinçer o tebliği on yıl önce sunmuştu" diye göğüslemeye çalıştılar. Ama Dinçer'in "o sözlerinin şimdi de arkasında durduğunu" söylemesi, Müsteşar'dan doğacak riskleri iktidarın baştan kabullendiğini ilân etmesi idi.Tokat gibi bir karar..Ve dün önemli bir şey oldu:Müsteşar Dinçer'i eleştirdiği için tazminat ödemeye mahkûm edilen emekli general Osman Özbek'in dosyası Yargıtay'da ele alındı. 4. Hukuk Dairesi, karan oybirliği ile bozdu. Gerekçe tokat gibi:"Davacı, Anayasa ile bağdaşmayan görüşler savunduğuna göre eleştirilere de katlanmak durumundadır!"Müsteşar'in Anayasa ile bağdaşmayan görüşler savunduğu artık yüksek mahkeme kararı ile sabittir.Anayasa'ya karşıtlığı nedeniyle görevinden alınmıyorsa, Anayasa'ya karşı olduğu için orada oturtuluyor demektir.Ömer Dinçer o koltukta oturdukça bu iktidar, laikliğe sadakatine kimseyi inandıramaz!