Yaşasın vicdan!

11 Şubat 2013

Kamu vicdanının doğru şekilde uyarıldığı zaman mucizeler yarattığını bilmek lâzım.Bu sihirli aracı adalet için, masumları korumak için kullanmak lâzım.Yaşanan son örnek, herkesi mutlu etmiş olmalıdır. Bu mutluluğu ben de duydum çünkü.KCK operasyonunda tutuklanan Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Hanım Onur’un lösemi hastası kızı Solin (5) ile epilepsi hastası oğlu Mirhat (8) annelerinin tahliye edilmesi için Başbakan’dan yardım istediler:“Annemiz cezaevinde. Ona çok üzülüyoruz, özlüyoruz. Başbakan hiç annesini özlemiyor mu? Ondan yardım bekliyoruz.”Tahliye başvurusu ile iki çocuğun hikâyesi medyaya beraber yansıdı.Çocukların annesini kurtarma başvurusu, büyük bir toplumsal desteği arkasına almıştı. Hanım Onur’u çocuklarına kavuşturma kampanyasına 40 bin vatandaş imza koymuştu.Yalanın bahanesi mi?Çocuklar annelerine kavuştular. Bu olayın talihlerini iyiliğe çeviren bir kırılmanın başlangıcı olmasını diliyoruz.Halk arasında “yalnız gezen vicdan”lar ancak sahiplerinin itibarı ölçeğinde kurtarıcı olabiliyor.İşte mesela savcıların Ergenekon iddianamesi yazarken ifadelerinden yararlandıkları Tuncay Güney geçen hafta çıktığı bir TV kanalında “Ergenekon davası bir projeydi, bitti artık” dedi.“Benim yüzümden insanlar cezaevine girmesinler. Vicdanen rahatsızım. İçeridekilerin çıkması gerekir” diye konuştu.Çünkü Tuncay Güney’e göre yüzlerce insanın hayatını karartan suçlamaların gerçekle ilgisi yoktu.Güney o ifadeleri işkence altında kabul etmek zorunda kaldığını söylüyordu.Geçen gün bu sütunda yazıldığı gibi “yalancı” olmadığını, işkence gerçeğini baştan beri söylediğini öne sürdü.Neden sevinen olmadı?İfadelerinin doğruları yansıtmadığını kendisi itiraf ediyor; onların işkence altında verilmiş olması, dediklerinin doğruluğunu değil, yalanların bahanesini de ortaya koyabilir.Şu andaki asıl mesele nedir?Silivri mahkemelerinde yargılanan insanlar için kamu vicdanının ne zaman ayağa kalkacağıdır.Normal olarak davaların bir anda çökmesini sağlayacak önemde bir yalanlama ve pişmanlık itirafıdır Tuncay Güney’in sözleri.Kamu vicdanı baskı altında tutulduğu için, davanın gidişini etkileyecek bu sözler ve iddialar medyada hak ettiği karşılığı bulamamıştır.Suçlama yapılırken manşetlere çıkan yalanlar, şimdi iftira oldukları söylendiğinde en azından aynı gürültüyü çıkarmalıydı.Ama olmadı.Ümidi yine de yitirmemek lâzım.Ne kadar korkutulursa korkutulsun toplum vicdanı gecikerek de olsa hükmünü yürütecektir!

Devamını Oku

Çirkin maşa

9 Şubat 2013

Adaletsizlik sonsuza dek sürmez. İspatını cuma gecesi bir TV programında yaşadık.Ergenekon savcılarının iddianame yazarken ifadesinden çok yararlandığı Tuncay Güney, uğursuz çabalarıyla kurduğu kuleyi bir sözüyle yerle bir etti.“Ergenekon davası bir projeydi, bitti artık“ dedi.Tuncay Güney, komployu örgütleyen güçlerin papağanlığını yaptı. Onlarca insan onun sebep olduğu kahırdan öldü veya hasta oldu.Komployu inşa eden yalanları, şaşılacak bir inandırıcılıkla söyleyebilen bu çirkin adam meğer bir vicdan taşırmış.Kanada’dan bağlandığı TV kanalına “Benim yüzümden insanlar cezaevine girmesinler. Ben vicdanen rahatsızım. İçerdekilerin çıkması gerekir“ dedi.Poliste işkence gördüğü için o konuşmaları yaptığını, Ergenekon’a temel teşkil eden ifadelerin gerçek olmadığını belirttikten sonra şunları söyledi:“Emniyette verdiğim ifadeler geçersizdir. Devlet beni kullandı.”Tuncay’ın vicdanıTuncay Güney adalet tarihimizin en tahrip edici faciasının başta gelen müsebbiplerindendir.Kimse “Onun gibi bir yalancıya inanarak davayı sonlandırmak olmaz” diye konuşmasın.Önümüzdeki yargı faciası, o yalancıyı maşa olarak kullanan intikam düşkünlerinin ihtiraslarından doğmadı mı?Yargı, devlet tarafından kullanılarak namuslu insanlara zarar verdiğini söyleyen bu adamın itiraflarını adalet adına değerlendirmelidir.“O tescilli bir yalancıdır; dediklerini doğru sayıp karar oluşturamayız“ demesin kimse.O yalancının sözleri, insanları sabah karanlığı evlerinden alıp esir kampına benzeyen yerlere tıkmak için yeterli sayıldıysa şimdi yalancının vicdanında oluşmuş azap, mucize muamelesi görerek davanın düşmesine de sebep olmalıdır.İktidar uyandı mı?AKP içinde bir kanat, iktidar gücünü askerlere dönük intikam duygularını tatmin yolunda kullanmak istemiştir.Özel Yetkili Mahkemeler sayesinde amaçlarına da varmışlardır.Ama 12 Eylül referandumu ile yargının kontrolunu ele geçirdiğini düşünen liderlik, aslında bu avantajın cemaate kaybedildiğini de farketmiştir.Başbakan referandumundan geçen yüksek yargı ile ilgili düzenlemelere dokunmayacaklarını söylemişti. Ama olaylar yeni anayasada daha zorlayıcı tedbirler öngörmeye iktidar partisi liderliğini mecbur etmiştir.Anayasanın yargı bölümü için AKP’nin yaptığı öneriler cemaatin yargıdaki gücünü geri almak içindir.Başbakan’ın 18 yıl hapse mahkûm edilmiş bir emekli orgenerali hastanenin yoğun bakım bölümünde ziyaret etmesi de yargı erkini intikamcı zihniyete kaptırmanın yanlışından gelen pişmanlığı göstermektir!

Devamını Oku

En doğru ifade

8 Şubat 2013

Emekli Orgeneral Ergin Saygun için yaşamak sade insanların özlem ve ihtiyaçlarından farklı bir amacı gözetiyor.Önceki gün üçüncü kalp ameliyatına girmeden hemen önce bizzat kaleme aldığı yazılı mesaj, kahraman bir askerin duasını içeriyor.“Yüce Rabbim’in bana üzerime atılı bu lekeyi temizleyecek kadar ömür vermesi, tek dileğimdir” diyor.İnsanların çoğu dünya nimetlerinden daha fazla yararlanmak için dua eder.Emekli komutan ise o yargı kararının çıktığı günü görmek 45 yıl giydiği üniformanın ifade ettiği değerlere ihanet etmediğini cümle âlemin anlayacağı anı yaşamak için Allah’tan yardım istiyor.Biz de bütün kalbimizle duasının kabul edilmesini dileriz.Ameliyatı izleyen ilk haberler sevindiricidir.Balyoz sanığı olarak 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Ergin Saygun, tahliye kararını öğrenmenin moral yükselten etkisi ile ameliyata girmiş olsaydı mutlaka daha güçlü ve dirençli olacaktı.Yazık ki mahkeme bu kadarcık bir desteği ondan esirgemiştir.Üçüncü kalp ameliyatına girerken, yani ölüme en yakın olduğu bir anda söylenen şeyler “son sözleri” yerine geçer.En doğru şeyler o anlarda söylenir.“Ben darbeci değilim. 45 senelik askerlik hayatımda devletim, milletim ve TSK aleyhinde tek faaliyetim olmadı” diyerek son söz hakkını kullanmıştır.Dün bir ara gözünü açtı.Kızı Ece yoğun bakımda babasına “Tahliye oldun özgürsün” haberini verdi.Babası da haberi duyduğunu belli eden işareti verdi.Emekli Orgeneral Saygun siyaset bulaşmış adaletin mağdurudur.Çünkü Başbakan’ın “Ben de bu davaların (Ergenekon ve Balyoz) savcısıyım” dediği unutulmadı.Başbakan’ın dün Saygun ailesini arayarak iyilik dileklerini ifade etmesi umarız adaleti dağıtanlar üstünde bile olumlu etkiler yapacaktır.“Merhamet her zaman intikamdan daha asildir!”Özgür basın olmazsaAmerika Ankara’daki büyükelçisinin yanlış yaptığını bilse hemen özür dilerdi.Ama elçiye sahip çıktılar. Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland şunu dedi:“Ricciardone (eski) Dışişleri Bakanı Clinton’ın söylediklerini sadece tekrar etti. Eminim konuşma fırsatı bulduğunda (yeni) Dışişleri Bakanı John Kerry de aynısını söyleyecektir!”Sözcü, Türkiye’nin dost ve müttefiklerine düşen görevin “hukukun üstünlüğü ile ifade özgürlüğünün önemine işaret etmekten vazgeçmemek” olduğunu hatırlattı.Demokrasinin kalitesi işte tam burada farklılaşıyor.Ricciardone’nin sayıp döktüğü yanlışları ve aksaklıkları ülkenin medyası ve düşünen insanları sergileyip eleştirebiliyor olsa “burada ileri demokrasi var” diyebiliriz.Aksi halde, demokrasi adına hiçbir olumlu şey yoktur.O rolü dostluk adına yabancılar üstlendiğinde gösterilen tepkinin saygı görmesi ihtimali de yoktur!

Devamını Oku

Eleştirinin enerjisi...

7 Şubat 2013

Dünün siyasi gündemini Amerikan Büyükelçisi’nin eleştirilerine tepkiler kapladı.Tabii yine önemli bir yanlış vardı ortada:“Kim söyledi?” üstüne kuruldu tartışmalar.Büyükelçi Ricciardone’yi “akordiyone” diye okuyup akordu bozuk akordiyon diye alaya alanlar olduğu gibi iktidar partisi adına “haddini bilsin” komutu çekenler de...“Kim söyledi“ sorusunun önemsenmesi, kendimize duyduğumuz saygının uyandırdığı rahatsızlıktan geliyor olmalı.Bu hassasiyeti yitirmemeli, çözüm çabalarının motoru yapmalıyız.Çünkü bu kadar derin eleştiriler “müstemleke valisi” çağrışımları yapıyor onurlu insanların zihninde.Görevimiz çareyi “Ne söylemiş?” sorusunun cevaplarında aramak olmalı.Francis Ricciardone’nin iktidarı kızdıran tespit ve eleştirilerini özetle hatırlamak gerekirse...“Çok uzun süredir hapiste olan milletvekilleri var. Suçları belli bile değil.”“Kısa süre öncesine dek kendilerine ülkeyi koruma görevi verilen askeri liderler de aynı şekilde hapiste.”“Eski YÖK Başkanı dahil profesörler de tam anlaşılamayan suçlamalarla demir parmaklık arkasında.”“Barışçıl gösteri yapan öğrenciler de demir parmaklık arkasında.. İnsanlar düşünce suçlarından dolayı hapse girmesin.”Evet ortada bir ayıp var ama sorumluluğu söyleyende değil söyletende aramak gerekir.Yabancı büyükelçilerin sınırlarını aşacak eleştiriler yapmaya kendilerini mecbur hissettikleri bir yargı düzeninin varlığını inkâr edebilir miyiz? Edemeyiz.Çünkü bunları büyükelçiden önce Cumhurbaşkanımız, Meclis Başkanımız ve Başbakanımız da söyledi. Ama bunlar hiçbir düzeltme gayretini ateşlemedi.Büyükelçi Ricciardone’nin yarattığı enerjiyi değerlendirmeliyiz.Bizi yabancı elçilerin diline düşüren ve utandıran sebeplerin bir an önce üstesinden gelmeliyiz.*****Özlenen adalet bu yoldan gelir mi?Siyasi ve ekonomik gücünü arttırdığı bir dönemde Türkiye adaletsizliğin sancılarını çekiyor.İktidarın yeni anayasada yargı organı için öngördüğü düzenlemeler özlenen adaleti ve yargıya güveni getirecek mi?Önerilerin bu ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla hazırlanmadığı hemen anlaşılıyor. Sanki amaç Başkanlık sistemini dayatmaktır.Yargıtay ve Danıştay kaldırılıyor.Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin model alınmaya çalışıldığı belli. Biraz daha zorlama ile yüksek yargının oluşmasında bütün yetki Başkan’a ve Meclis’e veriliyor.Bu yetmiyor gibi Adalet Bakanı, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun başkanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarı kurulun doğal üyesi yapılıyor.Hiç kimse bu köktenci yapılanmadan bağımsız ve tarafsız bir yargı çıkacağını beklememelidir.İktidar güdümlü kararlar azalmayacak, artacaktır.Türkiye’de demokrasiyi önemseyen başka büyükelçiler de Ricciardone gibi kendilerini tutamayacaklardır!

Devamını Oku

Yargıya güven nasıl yükselir?

6 Şubat 2013

Söylediklerinin hepsi doğru. Ama bunları yabancı bir büyükelçinin ağzından dinlemek insana ağır geliyor...Amerikan Büyükelçisi Ricciardone medya temsilcilerinin davetli olduğu bir toplantıda check-up raporu açıklayan bir doktor gibi saydı, döktü.ORC adlı kamuoyu araştırma kurumunun son bulgusuna göre halkın yüzde 51.2’si yargıya güvenmiyor.Hükümetin yargıya müdahale ettiğini düşünenlerin oranı da yüzde 50’nin üstündedir.Neden böyle?..Büyükelçi Ricciardone saydığı sebepler ve yaptığı yorumlarla yukardaki soruya en doğru cevabı veriyor:Sağlık raporu kötü“Uzun süre hapiste olan milletvekilleri var. Suçları bile belli değil.Askeri yetkililer aynı şekilde..Onlara bu ülkeyi koruma görevi verilmiş ama terörist diye hapse koyuldular. Profesörler, eski YÖK Başkanı demir parmaklık arkasında.Tam anlaşılamayan suçlamalar, 16 yıl önceki çalışmalarla ilgili belirsiz suçlamalar var.”Büyükelçi, adli sistemimizdeki sıkıntıların Başbakan, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı tarafından eleştiri konusu yapılmasını sağlık işareti sayıyor.Yeni anayasayı, yanlışların düzeltilmesi yolunda güçlü bir umut sayıyor ama ne malûm?İçine düştüğümüz adalet buhranı,12 Eylül 2010’da yapılan referandumla yargıya getirilen yeni düzenin eseridir.Yeni anayasa hazırlığı, o referandumun doğurduğu hastalıklara çare bulmak konusunda iyi bir fırsattır.Acaba kullanabilecek miyiz?Öneriler tartışılmalıAKP yeni anayasanın yargı bölümü için oluşturduğu 12 öneriyi dün Meclis Başkanlığı’na sundu.Hemen belirtelim ki bu önerilerin yerine getirilmesi “adaletin tabutuna bir çivi daha çakmak” sonucu doğuracaktır.İşbaşındaki iktidar yargı denetimine inanmıyor.Güçler ayrılığı ilkesine alerji duyuyor.O nedenle yeni anayasayı iki buçuk yıl önce yapılan yanlışları düzeltmek niyetiyle kullanmıyor. Yargı kurumunu tek adam yönetiminin ihtiyacına göre düzenliyor.AKP’nin istediği olursa HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin iktidar bağımlılığı, bugünleri bile aratacaktır.Yargının tüm kontrolunu ele geçiren bir iktidar adalete hizmet etmez, sadece başını derde sokar.AKP’nin önerileri bilimsel bir tartışma zemininden nasibini almalıdır.İktidar tartışmayı sevmiyor.Ama buna alışmalıdır.Aksi halde Jean-Jacques Rousseau’nun üçyüz yıl önce yaptığı uyarıdaki felâketi yaşarız:“Yasama, yürütme, yargı iç içe geçmişse anayasa yok demektir. Kuvvet kimdeyse o egemendir!”

Devamını Oku

Bu direniş neden?

5 Şubat 2013

Toplumsal düzenin can damarıdır adalet. Onun devamlılığını da yargı sağlar; bağımsız yargı...Yargının sorunları var. Yargı paketleri işe yaramıyor, mağduriyete uğrayan insanları kurtarmıyor.Çünkü hâkimlerin birçoğu, tehlikede gördükleri devleti savunmayı, varlıklarının birinci şartı sanıyorlar.Böyle olunca da paket paket yasalar boşa gidiyor, tutukluluk rejiminin mağdur ettiği insanlara el uzatılamıyor.Kaldırılan veya değiştirilen bir yasa beklenen iyiliği neden getirmiyor?Çünkü devlet söz konusu olunca değiştirilen maddenin en az bir-iki yedeği bulunuyor, onlar imdada yetişiyor.Adaletsizliği vaktiyle kötülük gördükleri askerlerden intikam alan cemaatte arayanlar, kuruntu mu yapıyor?Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland’ı dinlersek, Türkiye’ye yönelik tehditler, mahkeme kararlarını etkiliyor.Hâkim ve savcıların Avrupa’ya yaptıkları eğitim gezileri işe yaramıyor.Türk yargıçları, çağdaş uygulamalara ve reform paketlerinin zorladığı yeni bakış açılarına bir türlü destek vermiyor.Neden?.. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland, tehditler sürerken yargıdan hoşgörü beklemenin hata olacağını söylüyor.İmralı süreci hedefine ulaşır da PKK tehdidi giderilecek olursa adaletin de sağlığa kavuşacağına inanıyor.O mutlu sonu beklemek zorunda mıyız?Hayır; Genel Sekreter, yasalara AB standartları kazandırmaya hiç ara vermemek gerektiğini öğütlüyor.Manzara iç karartıcı ama yine de ümidin ışığı yanıyor. Çünkü iktidar sorumluluğu taşıyanların neredeyse hepsi mağdur üreten adalet sistemini eleştiriyor ve düzenin değişmesi gerektiğini söylüyor.Bu durumda hangi güçler değişime taş koyuyor?Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç dün siyasetçileri suçladı.Öngördüğü çare, liderlerin gerilim politikaları izlemekten artık vazgeçmesidir.Çünkü bu saplantı diyalog kültürünü öldürüyor!Müzelik demokratAKP’ye transfer olan eski Demokrat Parti Başkanı Süleyman Soylu geçen gün yağlama-yıkama alanında görülmedik bir hüner sergiledi!“Tayyip Erdoğan Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” dedi.Odatv bunun üzerine Süleyman Soylu’nun Başbakan Erdoğan hakkında daha önce yaptığı eleştirileri arşivden çıkarıp yayınladı. İşte birkaçı:“At üzerinde duramayan ülkeyi de yönetemez.”“Hükümet yolsuzluk çukurunun içinde.”“Bu hükümete zıkkımın kökünü göstereceğiz.”“Başbakan padişah olmak istiyor.”Yeni Anayasa yapacak bu meclise iyi ki Süleyman Soylu girememiş.Onu Mumyalar Müzesi’ne koymalı..Mumya masraflı olur; daha iyisi “padişah isteyen demokrat” yaftası ile canlı canlı kendisini koymalı!

Devamını Oku

Hayali bile güzel...

4 Şubat 2013

Hafta sonundaki yazım, Economist dergisinde çıkan kötü bir Türkiye kritiği ile bitiyordu:“NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, Irak, İran ve Suriye’ye komşuluk eden, Ege, Karadeniz ve Akdeniz’le çevrili olan fakat donanmasına komuta edecek kimsesi bulunmayan ülke...”Ben de son sözümü söylerken hüküm cümlesi yazmadım, dilekte bulundum:“İnşallah durum dışarıdan göründüğü kadar kötü değildir” dedim.Sorunlarımız dualarla çözülecek gibi görünmüyor. Nitekim bir okurumuz durumun, görünenden bile kötü olduğunu değerlendirmiş..Manzaranın 1. Dünya Savaşı’ndan sonra dayatılan Mondros Mütarekesinin 5’inci maddesindeki duruma çok benzediğini söylüyor.Beşinci maddeyi hatırlamak gerekirse...“Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında Osmanlı Ordusu derhal terhis edilecektir!”Terör aşağı adalet yukarıUluslararası gözlemciler Suriye krizinin bir savaşa dönüşmesi riskinin gün geçtikçe arttığını düşünüyor.İsrail’in Şam’a yönelik son hava saldırısı kaba bir tahrikti.Yaramaz çocukların cephanelikte ateşle oynamasına benziyor olay.Bölge bir anda cehenneme dönebilir.Türkiye’nin hazır olması lâzım.Bölücü terörü bitirmek için başvurulan alışılmadık yöntemler, ancak her türlü kötü ihtimale hazırlıklı olmanın icabı sayılarak mazur görülebilir.Şartlar iki mecburiyet dayatıyor:1. Bölücü teröre son verilecek;2. Ordu savaşa hazır hâle getirilecek.Kimse kendini kandırmasın, bu iki mecburiyetin muhatabı da AKP iktidarıdır.Müzakereyi devletin yaptığını söylemek ve Ordu’yu perişan eden haksızlıklara yargı bağımsız diye müdahale edilemediğini iddia etmek, çocuklara masaldır.Türkiye’nin geleceğini gözünü kırpmadan bebek öldüren bir terör örgütü ile müzakereye bağlamak, taşınması kolay olmayan bir sorumluluktur.Kırmızı çizgilere saygıToplumun bir kanadı “şehitleri kabirlerinde ters döndürmeyelim” derken öteki kanadı “40 bin hayatın sönmesi yetmedi mi? Kaçıncı şehit bizi durduracak?” diye soruyor.Herkes bunu merak ediyor!İmralı’daki müzakerenin işe yarayabileceği görünür hâle geldiğine göre bu şans sonuna kadar kullanılmalıdır.Ama dikkat! Halkın koyduğu kırmızı çizgilere saygı gösterilerek...Alınacak belli. Karşılığında ne verilecek?Hükümet “müzakereyi devlet yapıyor” diyerek saklanamaz.Uzlaşmanın devlet tarafı iktidardır.İktidar verdiği şeyi korkmadan, ayıplı duruma düşmeden söyleyebilmelidir.Aksi halde Kürt sorunu çözülmediği gibi yeni bir sorun, “Türk Sorunu” çıkar karşımıza.Bir de şöyle bir alternatif: Terörü bitirmiş, adaleti ayağa kaldırmış bir Türkiye.Ne kadar güzel bir hayal!

Devamını Oku

İnsaf ve adalet

3 Şubat 2013

Hakkını teslim etmek lâzım; Başbakan “tutuksuz yargılamanın” esas olduğunu ilk kez söylemiyor.Eleştiri ve şikâyetini yanlış adrese de göndermiyor.Öyleyse neden çaresizlik görüntüsüne giriyor?Önceki gece “Teke Tek” adlı TV programında ekrana yansıyan Tayyip Erdoğan görüntüsü, tanıdığımız Tayyip Erdoğan’a pek benzemiyordu.Özel Yetkili Mahkemeler’in hakim ve savcılarına daha önce yaptığı telkinleri tekrarlamak, istediği bir şeyi ikinci, üçüncü kez istemek Başbakan’ın tarzı değildir.Ama o programda bunu yaptı.“Genelkurmay Başkanı’nı niye içeri atıyorsun arkadaş; tutuksuz yargıla” dedi.En değerli tanık...Başta İlker Başbuğ olmak üzere tutuklu askerlere “terör örgütü üyesi” demenin çok ciddi bir yanlış olduğunu belirterek “Bu affedilemez” dedi;“Bu tanımlamayı yapanlar şu anda bulundukları makam itibarıyla kendilerini sağlam görseler bile tarih onları affetmez. TSK bir örgüttür ama terör örgütü değildir, anayasal bir örgüttür!”Bu söyledikleri Başbakan Erdoğan’ı Balyoz sanıklarının bir anda tahliyelerini sağlayacak değerde bir tanık durumuna getiriyor.Başbakan davalar üstünde çalıştığı için mi, yoksa seçmenin nabzındaki değişimden etkilendiği için mi tutumunu bu kadar net hale getirdi?Çünkü Metropoll Araştırma Şirketi’nin son çalışması, hükümetin yargıya müdahale ettiğini düşünen seçmenlerin yüzde 54 gibi bir orana dayandığını belirliyor.Daha önemlisi şu ki “yargıya müdahale arttı” diyen AKP’li seçmenin oranı da yüzde 42’yi buluyor.Bu sıkıntının çözülmesi lâzım; ama nasıl?İktidarın hazır bir planı bulunmuyor; Erdoğan’ın üslubundan belli.Eski Genelkurmay Başkanı dahil tutuklu yüzlerce askeri, terör örgütü üyesi olarak niteleyenlere, bir uyarı - tehdit gönderiyor.“Kendilerini sağlam da görseler tarih onları affetmez” diyor.Cemaatin rolü aranıyorMesajın adresi nedir?İşaret parmakları Gülen cemaatini gösteriyor.Mesela Economist dergisinin son sayısında çıkan tahlil, “AKP hükümetinin arkasına sığınan Gülen hareketinin 1990’lar sonunda peşlerine düşen generallere karşılık verdiği” iddiasını sütunlarına almış.Cemaatin bu işi, polis ve yargı içindeki uzantılarından yararlanarak yaptığı savunuluyor.Cumhuriyet’e verdiği demeçte ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Edelman da olayları aynı yönde yorumluyor.Başbakan Erdoğan’ın başlangıçta darbe davalarından yararlandığını fakat şimdi bu davaları açan güçlerden kendisinin de kaygı duyuyor olabileceğini söylüyor.Her neyse; insaf ve adalet duygusunu ağır şekilde yaralayan bu sorun artık çözülmelidir.Yargının bağımsızlığı ilkesi, sorunu sürüncemede bırakmanın bahanesi olamaz.

Devamını Oku