“Güneş gözlüğü takan erkekler” dedim, kıyamet koptu...Açık damarınızdan yakaladım sizi. Yakaladım, bırakmam.Ben çalışırım bunun üzerine...Demek ki, erkeklerin yakalanıp sürüklenecek uzuvlarından başka aksesuarları da varmış.Güneş gözlükleri...Ne o?Kendinizi kötü mü hissettiniz?Çekilip sürükleniyor gibi...Bu ne alınganlık yahu.Ben aslında kısaca onlara, “artistler” dedim. Ne var ki?“Güneş gözlüğünü takınca başka, çıkarınca başka olurlar” dedim.Bak, şimdi aklıma geldi; keşke şu soruyu da sorsaydım:“Asıl olan hangisi?” diye... Asıl kimlikleri, gözlüklü mü yoksa gözlüksüz halleri mi?Yoksa bunlar gözlüğü takınca olmak istedikleri erkek haline dönüşüyorlar da, çıkarınca çısçıplak yakalanıyorlar mı?Yani hangisi takiye?Ya aslında bana ne. İster taksınlar, ister takmasınlar ama bu işi kafalarına çok taktılar...Çok büyük haksızlığa uğramışlar...Gözleri kamaşıyormuş. Ben güneşte göz kamaşmasının ne demek olduğunu biliyor muymuşum? (Bak çok üzüldüm şimdi! Ne acı...)Tabii National Geographic’çiler de konuya hemen atladı. Onlarsız olmaz:“UV ışınlarının yüzde 50’si yeryüzüne ulaştığından koruma önlemleri alınması gerektiğini unutmayın. Sık dokuma ve renkli giysiler tercih edin. Ayrıca şapka ve gözlük de kullanın...” diye atladılar hemen.Bir de direkt üzerine alınanlar var. “Benim gözüm açık renk de, ondan yani...” diye...Sanki ben de sizin kişisel hassasiyetlerinizle uğraşıyordum... Sana özel yazı mı yazayım tatlım?Çıkar kendini o kategoriden, olsun bitsin.Bazıları da daha hassas çıktı.Diyor ki,“Çok parlayan gri tonlu gökyüzü dahi rahatsiz eder ve gözlük takarım. Hatta bana inanmıyorsanız gazetenizde yazmaya baslayan Reha’ya sorun. Burdur’da beraber askerlik yaptık, aynı takımdaydık. Toplu fotoğrafta bir tek benim güneş gözlüğüm vardı, açsın bakıp size göstersin.” Haydaa... Bir askerlik anısı eksikti....Elinde fotoğraf albümünü alır gelir, yakında...“Şu arkadaki adam, deminki fotoğrafta gösterdiğim bizim gelinin eniştesi” diye... Arkadaşlar, nedir bu savunma haliniz?Takmayın kafanıza yaa...*****Demek ki neymiş?“Sıla”yı seyrediyoruz ya...Başrolde iki manken oynuyor: Cansu Dere, Mehmet Akif Alakurt.Demek ki neymiş...Manken de iyi oyuncu çıkıyormuş.Var mı itirazı olan?Yani?“Mankenim diye beni kabul etmiyorlar” diye bir şey de yokmuş.*****Ne kadar güzel bir kadınHazır Sıla’dan bahsederken...Sıla’nın annesi Bedar’ı oynuyor ya...Zeynep Eronat...Ne kadar güzel bir kadın değil mi?Yüzü, sesi, tavrı...Herkesin içini açıyor...
“Çocuğunuzun hayatı için 150 bin dolara patronunuzla beraber olur musunuz?” Şimdi günün sorusu bu...“Binbir Gece” dizisinin konusu yani...Kadının çocuğu hasta, 150 bin dolar lazım, patronundan istiyor, yani parayı; patronu da “Benimle yatarsan veririm” diyor...Konu bu.Hani bir zamanlar “Ahlaksız Teklif” filmi vardı ya, onun gibi...Bir farkla.O filmde söz konusu olan 1 milyon dolardı.Bizim dizi filmin yazarı 150 bin dolara kadar inmiş. 1 milyon dolara kendi bile yatardı, o yüzden herhalde...Yani 1 milyon dolar dese, millet “Oha! Tabii ki yatar” diyeceği için tartışmalı olsun diye 150 bin dolar yapmış rakamı.Hadi o yaptı, şimdi ünlülerin yorumuna bakın; onlar olsaymış neler yaparlarmış?Sibel Can, “Gider patronuma çocuğumun durumunu anlatır, ücretsiz çalışma karşılığında parayı isterdim. Ben bir gecelik birlikte olma teklifini kabul etmezdim” demiş.Tabii herkes de zaten sahneye çıkıp gecede bilmem kaç bin dolar kazanıyor bu ülkede...Ne diyon Sibel Hanım?Bunu söyleyince işinden bile olursun.Haydi diyelim ki, dediğiniz gibi oldu. Ücretsiz çalışma karşılığında parayı aldınız.Peki nasıl geçineceksiniz? Başkasıyla daha azına yatarak mı?Taksitle 1000’er 1000’er ödersiniz artık.Ebru Şallı tam kendisine yakışır bir cevap vermiş. “Ben her yolu denerdim ama böyle bir teklifi kabul etmezdim.” Bunu biliyorduk zaten. O, çocuğu için değil ama kocası için her şeyi yapar ya. Kocası çocuğundan da değerlidir ya onun. Yani Allah korusun, kocası hastalansa gözünü kırpmadan yapardı kesin. Pardon, yatardı kesin.Pınar Aylin, kararsız. “Ne diyeceğimi bilemiyorum” demiş. Yani adam “yatarken bir de öperim” dese “tamam” diyecek. “Olur yatalım ama sen de öp, olur mu” gibilerinden... Ön sevişme de olsa, oohhh...Aralarında bir tek Hülya Avşar, “Saniye düşünmem evet derim” demiş. Hülya Avşar’la da boşandıktan sonra iyi anlaşmaya başladık ya, bu da bana kapak olsun. Ayrıca patron da (Halit Ergenç) öyle iğrenç, göbekli, terli ayak parmaklarıyla oynayan bir patron tipi de değil. (O da kadınla yatmak için niye 150 bin dolar veriyorsa?)Yooook....Bizim kadınlarınki çok kıymetlidir. Öyle 150 bin dolara falan düşünürler. Yahu çocuğunun hayatı söz konusu, bu alacağı zevki düşünüyor... Var mı böyle bir şey?Sonra biz kötü oluyoruz...Herkes bir bedel biçmiş kendine...Yani “Herkes bu teklifi kabul etsin” demiyorum ama biraz dürüst olalım diyorum.Dürüst...ÖneriOldu olacak, dizideki kız patronuyla yatacağına, doktoruyla yatsa...Hani sonradan ek masraflar falan çıkar, o bakımdan... Aracıları da aradan çıkarmış olur.Dalaraktan kayaraktan...“Dalarak, kayarak, risotto yiyerek özümü kaybetmedim.” Ne diyorsuuunnn? Mahsun Kırmızıgül kendisini böyle tarif etmiş. Ama bir şey söyleyeyim mi? Belli oluyor...
Ne vardır? Söyleyin bakalım... Hani “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” ya, peki, “Başarılı her kadının arkasında kim vardır?”Ben size söyleyeyim; Genellikle arkası boştur.Ama bir yerlerde onu izlemeye devam eden bir adam vardır mutlaka...Bir zamanlar sevgilisi ya da kocası olmuş adam.Ya da adamlar...“Bir zamanlar” diyorum çünkü kadınların büyük başarılarına erkekler katlanamaz.Bakın, son 10 yılda Oscar kazanan 9 kadın oyuncudan 6’sı kocalarından ya da sevgililerinden ayrılmış. Hem de Oscar gecesi teşekkür ettiklerinden...Oscar’lı kadın başka demeyin...Hangi meslek grubundan olursa olsun, davetiyeler kadının adına gelmeye başladıktan sonra erkekler huzursuzlanmaya başlar. Tuhaf duygular içine girerler. Nasıl duygular? “Love to hate” bir ruh hali diyebiliriz buna... Yani hem ondan nefret eder hem de onu sever.Hem onunla gurur duyar hem de onu kıskanır.Hatta bütün bu duyguları aynı anda yaşar. Kendilerini bazen pezevenk gibi bazen de ‘sahip’ gibi hissederler.“Ne alakası var?” demeyin.Mesela bir davette herkes kadınla ilgileniyorsa adam kendisini pezevenk gibi hisseder.“N’oluyor? Önüne gelen onu yok elinden, yok yanağından öpüp duruyor. Ben neyim lan burada?” duygusuna kapılır.Ama eve gidip de onunla sevişince ki öyle yapar, “sahip” olur. İçi biraz olsun rahatlar.Bu erkekler, hep söylerim; akıllı laf eden kadınlara karşı konulmaz bir cinsel istek duyar.Böylece onu yok etmek istemek gibi...Böylece en azından eşitlenmek gibi...Böylece “Kimsin len sen? İşte ben adamı böyle yaparım” diye üstünlük sağlamak gibi...Böyle yapınca, öyle olacağını zannerler.“Ne yapınca” olduğunu anladınız değil mi? (Anlayın yoksa yazınca ben terbiyesiz oluyorum.)Her erkeğin, kadının başarısını kaldırabilme limiti farklıdır.Kimi müdür olmasını bile kaldıramazken kimisi de kadın ünlü olana kadar sınırını zorlayabilir.Nereye kadar zorlar biliyor musunuz?..Kendilerini ‘sahip’ olmaktan daha fazla, pezevenk gibi hissetmeye başladıklarında ilişki biter. Biter de...Bittikten sonra bile kadınla, “love to hate” ilişkisi devam eder. Şimdi o soruyu bir daha soralım, “Başarılı her kadının arkasında kim vardır?” Arkası boştur ama...Ama önünde güzel günler vardır...*****Seks kötüyse ilişki bitsin mi?Lindsay Lohan bir röportajında “Seks kötüyse ilişki biter” demiş.Ve böylece tartışma başlamış.E, ben de katılayım.Bu konudaki fikrimi kısaca anlatmak istiyorum. Seks kötüyse ilişki bitmeyebilir. Sürünebilir.Etrafınıza bakın, sanki bütün çiftlerin seks hayatları iyi mi?Çoğunun kötü bile değil çünkü zaten yok.Ama... İlişkide seks iyiyse...Başka şeyler kötü olsa da...“Seks iyiyse ilişki bitmez.”
“Erkeğe güneş gözlüğünü yakıştıramıyorum. Güneş gözlüğü takan bir adam, gözümde plaj zamparalarını canlandırıyor.” Nazan Öncel, Kelebek’teki Mevlüt Tezel’le söyleşisinde söylemiş bunları.Okuyunca, “Hıh” dedim. “Ne güzel söylemiş.” Gerçekten de ne kadar gıcıktır güneş gözlüğü takan adamlar. O, plaj zamparalarına benzetmiş ama ben biraz daha ileri gidebilirim.Öncelikle söyleyeyim, “Güneş gözümü alıyor” lafına inanmam.Erkeklerin fazla bir fiziksel rahatsızlıkları yoktur.Yani çok üşümezler, onlara çok sıcak basmaz, e güneş de gözlerini çok almaz.Onların güneş gözlüğü takma amaçları ya da içgüdüleri farklıdır. Güneş gözlüğü takan adamlar:Kendileri gibi değillerdir. Özgüven eksiklikleri vardır. (Bunu Nazan Öncel de söylemiş.)Nereye baktıklarının bilinmesini istemezler! Ama en kötüsü; güzellik zaafları vardır.En kötüsü budur çünkü adamlar güneş gözlüğünü takınca kişilik de değiştirirler. Birdenbire çok yakışıklı olduklarını sanmaya başlarlar. Yürüyüşleri, duruşları değişir. Kafalarını bir yere çevirişleri, araba kullanışları, sigara içişleri... Artist haller falan...Kendilerine çok yakıştırdılarsa, kapalı alana da gözlükle girerler ya, hani gözünde unutmuş gibi... Sonra da, “Hay Allah... Unutmuşum” edasıyla çıkarırlar gözlüğü... Yalana bak!Çıkarır ya, çıkarınca kişiliği de eski haline döner. İşte bu yüzden gıcıktırlar. Çıkarınca değiştikleri için. Komik ama böyle...Peki kadınlara..Kadınlara güneş gözlüğü yakışıyor mu?Evet ya... Hem de çok yakışıyor.*****Her gün sevişgenleriŞu Belediye Başkanı’na her gün düzenli olarak beddua etmeye karar verdim. Hem de nasıl biliyor musun?Nasıl?“İnşallah hayatında bir daha doğru düzgün sevişemez” diye... Hatta, “Hiç sevişemesin” diye... Olur mu ya... Kızım, asıl tam tersi için dua etmen lazım. Her gün sevişsin hem de güzel sevişsin diye... Ki siniri, acımasızlığı geçsin. Böyle abuk sabuk işler yapmasın, insanların eziyet çekmesinden rahatsız olsun. Her gün sevişirse ağaç mağaç bile kesemez o. Evet ya... Pazar sevişgenleri var ya, bu her gün sevişgeni olsun inşallah...Aynen böyleydi. Arkamdaki masada konuşan iki genç kadının diyaloğunu yazdım size. Söz konusu Belediye Başkanı da Melih Gökçek. Bu aralar Ankara’da herkes burnundan soluyor da...Bu aralar Melih Bey’in epey kulakları çınlatılıyor da... Çok kızanını, küfredenini duydum ama bu, bu en iyisiydi...Bu arada Melih Bey’in kulak çınlamalarına katkıda bulunmak istiyorum. Çünkü ben eve gidemiyorum.Bilmeyenler için; Melih Gökçek Ankara’da bütün yolları tek yön yapma gibi bir huy edindi. Nereye dönsek, tek yön.Bütün arabalar deli danalar gibi dolanıp duruyor. Herkes sinir içinde, gideceği yere “gidebilmenin” yollarını arıyor. Ara sokaklar, yolun sonunun nereye çıkacağını bilmeden şuursuzca giden arabalarla dolu. O arabalardan biri de benimki.Benim eve gidiş yollarının hepsini tek yön olmuş. Evimin sokağına gidebilecek hangi yola sapsam karşıma bir “Girilmez” işareti çıkıyor. Benim sokağı unutmuşlar. Evden çıkıp işe geliyorum ama eve dönemiyorum.Giriş yok. Ne yapayım ben de artık dua ediyorum: “Allah’ım İnşallah her gün sevişir!”
Farklıdır... Ama kadınlarla erkeklerin yaptığı farklıdır... Yapılanlar değil yani...Kırmızı ışıkta arabada beklerken o bir dakikadan daha kısa süre içinde, birbirine benzemeyenlerin aynı hareketleri yapması şaşırtıcıdır.Erkeklerle kadınların, bekârlarla evlilerin kendilerine özgü bekleme tikleri vardır.Kadınlar ya çantalarında bir şey arar ya da dikiz aynasına uzanıp nasıl göründüğüne bakar. Ama ne aradığını bulmaya ne de makyaj tazelemeye vakit kalır. Devamını ikinci ışığa bırakırlar.Çantasında bir şey arayanlar genellikle evli, yüzüne bakanlar bekârdır. Bekârlar yüzünde bir falso yakaladıysa öteki ışıkta mutlaka makyaj yapmaya kalkar. ERKEKLER DE ÇIKINTILARIYLA OYNARBunu gören arkadaki erkek sürücü sinir olur. Ona neyse? Burnunu karıştırmaya ara verip kornaya basar.Evet o sıra ya burnunu karıştırıyor ya şeyiyle oynuyordur. Erkekler de böyledir. Ayrıca burun karıştırma tespitini bir araştırmada da okumuştum; insanlar en çok araba kullanırken burnunu karıştırıyormuş...E bu, kadınların huyu olmadığına göre...Arabada yalnızlar ya, onları kimse görmüyor zannederler. Yani kendilerini yalnız hissederler. O zaman da elleri ya burunlarına ya da oraya gider.Anlayacağınız çıkıntı takıntıları vardır. Elleri hemen çıkıntılara gider bunların. Tıpkı uyanır uyanmaz yaptıkları gibi...İlk işleri odur; bakarlar, “Yerinde mi?” diye... Sanki gece kaçacak...EVLİLER HİÇ KONUŞMAZKırmızı ışıkta bekleyen çiftlerin, evli mi yoksa sevgili mi olduklarını da hemen anlarsınız. Evliler hiç konuşmaz. Ama gerçekten hiç konuşmaz. Suratları asıktır. İkisinin de aklından bambaşka şeyler geçmektedir, belli olur. Sevgililer konuşur. En azından kız konuşur, erkek de dinler. Erkek dinliyorsa bunlar kesin sevgilidir. Ayrıca onlar güler. Sevgililerin arabasındaki müziğin sesi de yüksektir. Genellikle son çıkan bir albümün CD’sini dinliyorlardır. Habire şarkı atlarlar.Evliler radyoya takılır. Konuşması çok olan bir istasyona ayarlıdır. Saat başı kısa haber verenlerden birine...Kırmızı ışıkta evli adamın eli çıkıntılarından birine gider, karısının yanında burnunu karıştırmaz ama...Yanında sevgilisi olan erkek ise kızın elini yeni tuttuysa işi zordur.Sağ eliyle kızın elini tuttuğu için sol eliyle hem direksiyonu hem de vitesi idare etmek zorundadır. E, kızın elini bırakmayacağına göre... Sol elini ani bir hareketle direksiyondan ayırıp iki saniye içinde vitesi boşa alıp tekrar yerine koyar. Kız da, “Acayip acayip n’apıyorsun ya?” demez. Kırmızı ışıkta, o bir dakikadan az olan sürede herkes hemen hemen aynı şeyleri yapar. Nereden mi biliyorum?Bakarım. Kırmızı ışıkta ben de başka arabaların içini röntgenlerim. Ben de o bir dakikadan kısa süreyi öyle değerlendiririm.Aynaya bakmıyorsam tabii...
“Bunu cinsel anlamda ileriye götürdüklerini sanmıyorum. Olsa bilirdim. Hülya bana yalan söylemez.” Mehmet Ali Erbil’in sözleri bunlar. Hülya Avşar ile İbrahim Tatlıses’in bir zamanlar yaşadığı ilişki polemiğine yorumu... Olsa bilirmiş...Olsa, Hülya Hanım söylermiş.Nasıl yani?Birbirlerine yattıkları adamları, kadınları mı anlatıyorlar?Nereye kadar anlatıyorlar acaba?Yanlış anlamayın ha... Bunları anlatıyorlar diye kimseyi kınamıyorum.Ne var yani? Onlar da sizin benim gibi insan. Anlatacak tabii ki...İnsan anlatmazsa çatlar.Hatta bazı yatmalar, anlattıkça daha da güzelleşir ya da berbatlaşır.Yani olayı anlatırken daha iyi fark edersiniz. Anlattıkça anlarsınız...Hatta yaşarken hiç de dikkat etmediğiniz bir şey, anlatırken önem kazanıverir. BAZI YATIŞLAR ANLATILMAZBu, bazen iyi bazen de kötü bir an olabilir. O yüzden anlatmak biraz risklidir. Ama...En çekilmezi, anlatılamayanlardır. Çok fena!O öyle içinde kalır. Boğazına takılan kılçık gibi...Atamazsın bir türlü...Evet bazı yatışlar anlatılmaz.Ya partnerini saklıyorsundur ya da ondan utanıyorsundur...Ya çok kötü geçmiştir (buradaki kötülüğün sebebi sensindir. O olsa, yine anlatılır) ya da yeri, ‘yer’ değildir falan filan...Vardır yani bir ya da daha fazla nedeni ki anlatılmaz... Herkesin söylemediği en az bir sırrı vardır. Haydi, “en azından hayalinde” diyeyim de işin içine istisnaları da katmış olayım. İnsanın hayatındaki bu tür sırlar ikiye ayrılır.Unuttukları ve müruru zamana uğrayanlar. Unutulanlar, o an için önemli olup sonradan anlatılmaya bile değmeyecek olanlardır. Enteresan bir tarafı yoktur yani...Biraz saklar, sonra unutursun.Anı hanesine bile girmemiştir onlar. Belki ama o da belki bir gün, “Aaaa... Neydi ya? Hani bir çocuk vardı... İsmini de unuttum...” diye zorlarsın kendini...YA ONDAN YA DA KENDİNDEN UTANIRSINAma zaman aşımına uğrayanlar... Yani aradan çok zaman geçtiği için artık suç olmaktan çıkanlar...Onlar günün birinde mutlaka anlatılır.Çünkü hiç unutulmazlar...Zaman aşımı süresi, adamına ya da aktiviteye göre değişir.1 yıl ya da 10 yıl... Mutlaka anlatılırlar.“Biliyor musun”la başlayan cümleler, genellikle, “Bunu daha önce kimseye anlatmamıştım”la da biter.Çoğunlukla dinleyen şaşkınlık içindedir.E, tabii...Şaşkınlık yaratmayacak bir şey olsa zaten bunca yıl saklanmazdı değil mi?Bir zamanlar aklına gelince bile yüzünün kızardığı o hikâyenin artık gün ışığına çıkma vakti gelmiştir.Niye?Belki daha iyilerini yaşamışsındır; onun önemi kalmamıştır. Belki de intikam almak istersin. Veya kendini öyle daha iyi anlatabilecek, kanıtlayabileceksindir. Tabii daha kötü bir nedeni de olabilir:Yaşlanmışsınıdır...Ne demişler?Bu gökkube altında hiçbir şey gizli kalmaz. Kalmaazzz...Herkesin söylemediği en az bir sırrı vardır.Hatta bu konuda biraz daha ileri gidebilirim:“Herkesin hayatında kimseye söylemeyeceği en az bir sırrı olmalıdır.”
Onlar diğer kızlardan farklıdır. Hele ki, bir de aralarındaki yaş farkı azsa ve onun arkadaşlarıyla da dostluklar kurabilmişse... Bu kızlar, hayata 1-0 önde başlar.Çok avantajları vardır.Tabii abisi hödük değilse...Aslında düşündüm de, hödük bile olsa, kız biraz akıllıysa yine bir şeyler kapar.Abisi olan kızların erkekler hakkında daha çok bilgileri vardır.Erkeklerin kadınlar hakkında ne düşündüklerini, ne düşünmediklerini iyi bilirler.Kimbilir belki de bu yüzden onların anlamsız, ipe sapa gelmez hareketlerini daha iyi anlarlar.Anlamaları, onları kabul ettikleri manasına gelmez.Tam tersine, böylece sorgulamayı öğrenirler.Erkekler onlar için bilinmedik yaratıklar değildir. Onlardan korkmaz, ürkmezler.Onlarla birlikte yaşamanın ne demek olduğunu bilirler. Abisi olan kızlar ergenliklerinde porno film izlemiş olur. Böylece büyüyünce anormal şaşkınlıklar geçirmezler.Abisinin gizli çekmecesinde ya da yatağının altında mutlaka onlardan vardır. Ve o mutlaka, salak değilse tabii, yalnız kaldığı bir gün onları izler. Bir de eskiden “Fırıncının kızı” türü kitaplardan vardı. Hâlâ var mı bilmiyorum? İmlası düzgün tek cümle kitabın adıydı. Genellikle “zabaga kadar...” gibi kelimelerle dolu olurdu.Kızlar, buradan da erkeklerin fantezilerini ve ayrıntılara ne kadar önem vermediklerini görürler!Abisi olan kızlar, onların aralarındaki konuşmalardan hangi kadına nasıl davrandıklarını da öğrenir.Dolayısıyla da başka bir erkeğin kendisine nasıl davrandığında aslında ne demek istediğini... İçli dışlı oldukları ilk erkek abileri olunca en azından onlarla kavga etmeyi öğrenirler. Abisi olan kızlar sadece kadın-erkek ilişkilerinde önde gelmez, başka alanlarda da avantajlıdırlar.Savaşçı olurlar. Hayata karşı daha fazla direnir ve onu daha fazla sorgularlar.Peki ya tam tersi?Yani kız kardeşi olan erkekler...Onlar nasıl olur?*****Dekoltesi kararında mı?Deniz Seki, bu kıyafeti giymiş sonra da demiş ki, “Dekoltem kararında...” Doğru söylemiş.Dekoltesi hakikaten kararında.Ancak beden biraz fazla... (Biraz mı?)
İyi kızlar orgazm olamıyormuş ya, o bakımdan... Nedense bu tespite yürekten katıldım.Gerçi bunu söyleyen bilim adamları da, hani ben de naçizane gözlemlerimi pekiştirdiğini belirtmek istedim.Madem burada hemfikiriz yani iyi kızlar orgazm olamıyor, peki o zaman bir de tersinden düşünürsek...Sağlama yaparsak...Yani bu aynı zamanda, “kötü kızlar orgazm olur” mu demek?Yani bu “orgazm olan kızlar kötüdür” mü demek?Haydaaa...Ne yapacağız yani şimdi biz?Başka bir deyişle, “N’apcaz şimdi?” “Yatcaz şimdi...” İyi de yatınca ne yapacağız?İyi kız gibi görünmek için... Orgazm olmama taklidi...Şimdi:Orgazm olma taklidi out, orgazm olmama taklidi in!Peki bu nasıl yapılacak?Orgazm olamayan kadınlar gözlenecek. Nasıl olamıyorlar öğrenilecek.Artık dişinizi mi sıkarsınız, aklınıza kötü şeyler mi getirirsiniz yoksa bunalım mı takılırsınız, bilemem.Ama şu kadarını söyleyeyim; yapmayın...Yanlış anlaşılırsınız.Ne o öyle? Orgazm, morgazm... Kötü kızlar gibi ah, oh falan...Baktınız ki tam olacaksınız; atik olun, pat kapayın ağzınızı elinizle, dişiniz ağrıyor gibi falan yapın. Hatta o anda 20’lik dişinizi çektirdiğinizi hayal edin. İstem dışı hareketler yaparsanız, “kanal tedavisi görüyorum” dersiniz.Sakın “istisnalar kaideyi bozmaz” demeyin. Yani, “orgazm olduğuna bakma, iyi kızdır” gibi...10 iyi kızdan 9’u olamıyormuş. İstisnaya pek yer kalmamış yani...Tabii bu tespiti, çıkarı için kullananlar da çıkacaktır aramızdan.Benim bildiğim yeni nesil bu fırsatı kaçırmaz. “Anne yaa... Bak senin yüzünden ileride orgazm olamayacağım. Bunun vebalini taşıyabilecek misin? Bak bir daha düşün...” E, annelerin de “Kızım, seçimini yap. İleride derli toplu, düzgün bir hayat mı yaşamak istersin yoksa orgazm olup kötü biri mi olacaksın?” diyecek hali yok. Peki bu tespitin erkeklere nasıl faydası dokunur?Önce kadınla yatar, baktı ki orgazm oluyor, onunla evlenmez. Belli ki dağınık, düzensiz, kötü biri...Ya da önce evine gider baktı ki derli toplu, düzenli ve iyi bir kız....Artık onu ne yapar? Bilemem...*****Evliliği devam eden çift olaraktanŞebnem Dönmez ile Ezel Akay ortak açıklama yapmış:“Evliliği devam eden bir çift olarak evlerimizi ayırdığımız doğrudur.” Ahh...Keşke!Keşke deneseler de biz de öğrensek...Ayrı evlerde evliliğin nasıl sürdürülebileceğini...Dalga geçmiyorum ha! Ciddiyim. Oldum olası bir evliliğin en mutlu halinin evler ayrıyken yaşanabileceği konusunda düşüncelerim var. Ama teorik olarak.Pratikte her şeyin farklı olabileceğinin bilincindeki biri olarak açık kapı bırakıyorum. İşte bu yüzden “Umarım ayrılmazlar da, bir örnek görürüz” diyorum.Peki umudum var mı?Yok.