“Erkeğe güneş gözlüğünü yakıştıramıyorum. Güneş gözlüğü takan bir adam, gözümde plaj zamparalarını canlandırıyor.”
Nazan Öncel, Kelebek’teki Mevlüt Tezel’le söyleşisinde söylemiş bunları.
Okuyunca, “Hıh” dedim. “Ne güzel söylemiş.” Gerçekten de ne kadar gıcıktır güneş gözlüğü takan adamlar. O, plaj zamparalarına benzetmiş ama ben biraz daha ileri gidebilirim.
Öncelikle söyleyeyim, “Güneş gözümü alıyor” lafına inanmam.
Erkeklerin fazla bir fiziksel rahatsızlıkları yoktur.
Yani çok üşümezler, onlara çok sıcak basmaz, e güneş de gözlerini çok almaz.
Onların güneş gözlüğü takma amaçları ya da içgüdüleri farklıdır.
Güneş gözlüğü takan adamlar:
Kendileri gibi değillerdir.
Özgüven eksiklikleri vardır. (Bunu Nazan Öncel de söylemiş.)
Nereye baktıklarının bilinmesini istemezler! Ama en kötüsü; güzellik zaafları vardır.
En kötüsü budur çünkü adamlar güneş gözlüğünü takınca kişilik de değiştirirler. Birdenbire çok yakışıklı olduklarını sanmaya başlarlar. Yürüyüşleri, duruşları değişir. Kafalarını bir yere çevirişleri, araba kullanışları, sigara içişleri... Artist haller falan...
Kendilerine çok yakıştırdılarsa, kapalı alana da gözlükle girerler ya, hani gözünde unutmuş gibi... Sonra da, “Hay Allah... Unutmuşum” edasıyla çıkarırlar gözlüğü... Yalana bak!
Çıkarır ya, çıkarınca kişiliği de eski haline döner. İşte bu yüzden gıcıktırlar. Çıkarınca değiştikleri için.
Komik ama böyle...
Peki kadınlara..
Kadınlara güneş gözlüğü yakışıyor mu?
Evet ya... Hem de çok yakışıyor.
Her gün sevişgenleri
Şu Belediye Başkanı’na her gün düzenli olarak beddua etmeye karar verdim. Hem de nasıl biliyor musun?
Nasıl?
“İnşallah hayatında bir daha doğru düzgün sevişemez” diye... Hatta, “Hiç sevişemesin” diye... Olur mu ya... Kızım, asıl tam tersi için dua etmen lazım. Her gün sevişsin hem de güzel sevişsin diye... Ki siniri, acımasızlığı geçsin. Böyle abuk sabuk işler yapmasın, insanların eziyet çekmesinden rahatsız olsun. Her gün sevişirse ağaç mağaç bile kesemez o.
Evet ya... Pazar sevişgenleri var ya, bu her gün sevişgeni olsun inşallah...
Aynen böyleydi. Arkamdaki masada konuşan iki genç kadının diyaloğunu yazdım size. Söz konusu Belediye Başkanı da Melih Gökçek. Bu aralar Ankara’da herkes burnundan soluyor da...
Bu aralar Melih Bey’in epey kulakları çınlatılıyor da... Çok kızanını, küfredenini duydum ama bu, bu en iyisiydi...
Bu arada Melih Bey’in kulak çınlamalarına katkıda bulunmak istiyorum.
Çünkü ben eve gidemiyorum.
Bilmeyenler için; Melih Gökçek Ankara’da bütün yolları tek yön yapma gibi bir huy edindi. Nereye dönsek, tek yön.
Bütün arabalar deli danalar gibi dolanıp duruyor. Herkes sinir içinde, gideceği yere “gidebilmenin” yollarını arıyor. Ara sokaklar, yolun sonunun nereye çıkacağını bilmeden şuursuzca giden arabalarla dolu.
O arabalardan biri de benimki.
Benim eve gidiş yollarının hepsini tek yön olmuş. Evimin sokağına gidebilecek hangi yola sapsam karşıma bir “Girilmez” işareti çıkıyor. Benim sokağı unutmuşlar.
Evden çıkıp işe geliyorum ama eve dönemiyorum.
Giriş yok. Ne yapayım ben de artık dua ediyorum: “Allah’ım İnşallah her gün sevişir!”

