Bu erkeklerin dilinde bir laf vardır ya, “Doğru erkeği bulamamış da ondan...” diye...Bunu bir de öyle bir havayla söylerler ki, sanki dünyanın en iyi sevişeni o.Böyle tek elini masaya dayayıp, yandan yandan söyler bu sözleri...Öyle durunca daha etkileyici oluyor ya!“O doğru erkeği bulamamış. Bana gelecek ki...” Ah bir gelse de, görsek ne yapacağını...Dümbük!Bu arada gelecek olan kim?Salma Hayek mesela...“Karşıma benden daha cesur ve güçlü bir erkek çıkarsa evlenirim” demiş ya... (Öyle demiş.)Bir de, “Doğru erkeği bulamadım” demiş.Bu lafın da tutar tarafı yok...Ama onun sözlerini okuyan erkeklerin, hele bir de fotoğrafına bakarak okuyan erkeklerin halleri de beni öldürecek.O sırada yani okurken hemen hepsinin kendilerini “doğru” erkek zannetmeleri yani...“Gelip beni bi görse...” Hıı... Oldu bir de seni görmeye gelecek!Hadi diyelim ki geldi...Ne yapacaksın?Bunların “doğru erkek”ten ne anladıklarını, neyi kastettiklerini biliyorum ben.Ama iş orada bitmiyor. Hatta orası henüz bir başlangıç.Yani, bunlar o kadar saf ki, (iyiliğim üzerimde de ondan salak demedim) sanki Salma Hayek iyi sevişenini bulamadı da ondan böyle konuşuyor.Bulamamış oralarda. Gelecek seni bulacak. Hayatta aradığı da bu zaten. İyi sevişen adam! Öyle güzel yapacaksın ki bu işi, sana tapacak!Sonra sen onu evinin kadını yapacaksın. (Salma dediysem, nezdinde bütün kadınlar için yazıyorum yani.)Biraz düşünüp de konuşun ya...Salma sizi ne yapsın?*****Nişantaşı’ndan, kapıcı dairesini...“Avrupa Yakası” nasıl oldu da, böyle birdenbire metamorfoza uğradı?Nelere gülüyorduk, şimdi nelere gülemiyoruz!Eski Türk filmlerinde de kötü giyimli, pis adamların iğrenç şekilde yemek yemelerine gülünürdü. Komik bulunurdu.Bulurlardı... Onun gibi...Nereden, nereye?Nişantaşı’ndan, kapıcı dairesine...*****Erkekleri anlamak içinKediyi takip edeceksin: Erkek kedi dışarıda türlü çapkınlıklar yapar ama eve dönünce yine de sımsıcak bir sevgiyle karşılanmak ister ve bu yakınlığı bulmazsa huysuzlaşır...O kedinin ruh durumunu çözdün mü, erkekleri anladın demektir.Hamam böceğini takip edeceksin: Hamam böceği hızla bir istikamete doğru giderken hiçbir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve son sürat başka bir yere doğru koşmaya başlar. Bunun nedenini çözdüğün vakit, erkekleri de anladın demektir. (Patlıcanın Dalkavuğu, Şükrü Kızılot.)Canım sıkılınca ya da gülmek isteyince Prof. Dr. Şükrü Kızılıot’un’un kitabını açıyorum, açtığım yeri okuyorum.Gülüyorum.
Onu dediğim, aslında bizi... Kadınlardan kurtulmanın yollarını...Daha da doğrusu, tek gecelik ilişki yaşadıkları kadınlardan kurtulmanın yollarını yazmışlar.Ama tabii kadın henüz tek gecelik olduğunun farkında değil. Bunu şimdilik sadece adam biliyor...Yani henüz tek gecelik olduğunu bilmeyen kadın erkenden kalkmış ve hatta ve belki de hayatının erkeğini bulduğunu sanarak...Kahvaltı hazırlıyor, yazık!İşte tam bu sırada, bu kadından kurtulmayı düşünen adamın aklından geçenleri yazacağım size...Aslında bizim Boxer’da yazmışlar, onu aktaracağım...Sayfanın adı da “sepetleme”.Terbiyesizler... “Sizden önce uyanıp mutfakta şarkılar türküler söyleye söyleye kahve yapmaya başlamış kıza, ’Aaa ben akşam seni mi getirmişim?’gibi cümle kurmak...” Allah cezanızı vermesin! Aslında kız, özellikle de türkü söylüyorsa bunu hak etmiş demektir ama... Sabah sabah, türkü...UZATACAKSIN! ANLAYACAK...Kendimi düşünüyorum da...Yani ’türkü söyleyen olarak’değil tabii... Kalkmışım, adam mutfakta türkü söyleyerek kahve yapıyor... Uyanmadım, kâbus görüyorum sanırdım herhalde...Bu cümle onun öfkeyle çantasını toplayıp uzamasına neden olabilirmiş. “Uzamasına...” Uzatacaksın... Anlayacak ne demek olduğunu da neyse... Kız şarkı- türkü söylemeseydi... “Olayı kahve hazır olduktan sonra uygulamaya sokmak sizin için daha keyifli olacaktır. Sabırlı olanlar ve çok acıkanlar kahvaltı hazır olana kadar da bekleyebilir.” Allah cezanızı vermesin! Kendimi düşünüyorum da, yani kahve hazırlayan taraf olarak değil tabii... Benim mutfağıma girmiş, neşeli ya, “Ayva çiçek açmııış, yaz mı geleceeek / Gönül bu sevdaadan vaz mı geçeeceeek” diye bağırıyor.Evet hayatım. Vaz geçecek... Ya geçecek ya da geçecek. Ayrıca ’Aaa ben akşam seni mi getirmişim?’ (öğrendik ya şimdi). Hemen ‘uzar’ mı acaba?N’aber minik?Gelelim diğerlerine...Diğer sepetleme yöntemlerine...“Tüm günü seninle geçirmek isterdim ama bugün annemi alışverişe götüreceğime söz verdim.” “Benim acilen çıkmam gerekiyor bugünkü toplantıyı unutmuşum.” “Eline siğil ilacı verip ağzına yüzüne sürmesini tavsiye edip onu tiksindirerek kaçırmak.” “Birkaç dakika içinde temizlikçi kadının geleceğini söyledikten sonra yataktan fırlayarak alelacele giyinmeye başlamak.” “Uzun bir ilişkiden çıktım ve anladım ki yeni bir ilişkiye hazır değilim geyiği...” Buraya kadar hiçbiri tutmaz çünkü kısaca, “Bugünün bir de yarını var.” Yani o gün kaçsanız akşama, yarına yine yakalanırsınız. Ama bu son taktik...“Odun olanlar, karşısındakinin de bir insan olduğunu unutup ’Ne haber kız dobi’diyebilir” taktiği... Tutar.Hatta bunu biz de kullanabiliriz.Kahve yaparken şu şarkı söylenecek, neşeyle... “Tin tin, tinimini haanım...” Şüpheyle yanınıza geldiğinde ise şu,“N’aber len minik.”
Beyin mi bırakıyor ki? O beyne, beyin de dememek lazım. Hakaret olur. O artık su, tuz ve bazı minerallerden oluşan bıngıl bıngıl bir organdan öteye geçmez.O andan itibaren yani...Âşık olduğu andan...Adamın bakışından anlaşılır zaten.Bi boş boş bakar. Bir salaklık yerleşir yüzüne... Ya gereksiz neşeli ya da gereksiz hüzünlüdür.Neşesi de hüznü de manasızdır. Abartılıdır. Hiç çekilmez yani...Daha da kötüsü, sizin onu anlamanızı hatta duygularını paylaşmanızı ister.Onun kadar sevinmenizi, onun kadar üzülmenizi...Yapmazsanız, yani öyle gibi görünmezseniz de hainleşirler.Tenzil-i rütbeye maruz kalırsınız. İyi arkadaşlıktan “Kıskanç” lığa düşersiniz...“Hadi len! Kıskanılacak neyin var? Hele şu halinle...” diyemezsiniz.Hangi haliyle?ÇOK SIKICISIN ÇOK!Âşık insanın tepkileri farklıdır.Normal bir söz, sıradan bir jest onun gözünde büyür de büyür.Sekiz saat aynı şeyi anlatır.Bir de her defasında “Hı?” diye size sorar. Ne “Hı?” sı dersiniz.“Sence?” der.“Bence, bütün bu anlattıkların çok sıkıcı ve boş. Şu lafın arkasından bu kadar yorum yapman ve vakit harcaman da aptallığın daniskası... Sen de çok sıkıcısın” diyemezsiniz.Bir de kuşkucu olur ki, buna dayanmak daha da zordur.Mesela, adam telefonda, “Şu anda bir işim var. Akşam geç saatte ben seni ararım” dedi. Amaaan... Dinle artık senaryoları...Niye “Ben ararım” demiş de... Kendisi aramasın diye mi öyle söylemiş de... Neden geç saatte arayacakmış da... “Bir işim var” ne demekmiş de... O işin adı yok muymuş da....HALININ ÜZERİNDE, ÇATIR ÇATIR... Üff, ya...Sonra yine sana dönüp sorar, “Hı?” Ne “Hı?” sı dersiniz.“Sence?” der.“Bence sen kafayı yemişsin. De ki, adam kötü niyetli. De ki, senin şüphelendiğin gibi... Mesela şu anda çatır çatır halının üzerinde... Napıcan?” diyemezsiniz... Bunu diyemediğiniz için bu sefer de tuzaklar kurmaya başlar.Tuzak sorular hazırlar.Yani öyle bir soru bulacak ki, adam patır patır dökülecek! “Hayatım sana bir işim var demiştim ya... O iş değildi. Senin de aklından geçirdiğin gibi halının üzerinde çatır çatır... Yani iş de sayılır aslında... İş yerinden bir kızdı...” diyecek sanki!O derecede bir soru bulunacak. Dünyada henüz bulunamayan soru, o sırada bulunacak!Çünkü adam da salaktı!Tamam, salakları var da, bu kadarı henüz yok.Şimdilik, “Saçmalama. Öyle olsa telefonu açar mıydım?” safhasındalar...Şimdi sizi böyle yerler yerler...Beyninizi... Meşgul ederler.Tam o sırada telefon çalar. “Hıh!” der, “O arıyor.” Hemen bir hışımla açar telefonu,“Allooo... Meraba aşkım, naabeeer?”
Her şey çok ama çok üzücü...Ezici...İsyan ettirici...Herkes gibi ben de olan bitenlere inanmak istemiyorum. Her yerde Hrant Dink, katil zanlısı Ogün Samast’ın fotoğrafları...Hrant Dink’in son, katilinin ilk sözleri...Ve her cinayetin ardından çıkan aynı yazılar... Ama haberlerde bir de baba var.Oğlunu ihbar eden baba...“Pelitli’den otomobilimle Trabzon’a geliyordum. Kayınbiraderim cepten aradı ve gazeteci katilinin Ogün’e benzediğini söyledi. Arabamı durdurdum, Moloz semtindeki televizyon olan kahveye girdim. Burada görüntüleri izleyince bu kişinin Ogün olduğunu anladım ve merkez karakoluna gittim.” Oğlunun evden İstanbul’a diye çıkmasıyla onu televizyonda görüşü arasındakileri böyle anlatıyor.Onu yani oğlunu ihbar edene kadar olanları...Ben biraz orada takılıp kaldım.Bir babanın oğlunu ihbar etmesinde...Aklıma hep aynı sorular takıldı:“Bir baba oğlunu ihbar eder mi?” “Bir baba oğlunu niye ihbar eder?” “KOŞUYORDU...” Empati yapmaya kalkıştım.Önce ihbar etmedim.Oğlumu televizyonda gördüm. Bir gazetecinin katili olarak teşhis edildiğini söylüyorlardı. Ekranda gördüm onu. Koşuyordu.İçim yandı.Ve herkes onun kim olduğunu bulmaya çalışıyordu.Onu ihbar etmedim. Ama içim içimi yedi. Ne yapmalıydım? Onu kollamalı mıydım?Yani saklamalı, saklanmasına yardımcı mı olmalıydım?Bir babaydım.O da benim oğlumdu.İhbar etmedim... Suç ortağı oldum. İçgüdülerime yenildim.Sonra rolleri değiştirdim.Bu sefer de oğlunu ihbar eden baba oldum.Yani kayınbiraderim cepten aradığında hemen bir kahveye girdim. Televizyonda aranan kişinin oğlum olduğunu gördüm.Koşuyordu...İçim yandı. “Kız arkadaşımı görmeye gidiyorum” demişti bana...“Tamam, bir baltaya sap olamamıştı ama...” “BELKİ, CEZASINI ÇEKERSE...” Ne yapmalıydım?Aslında çok düşünmedim bile...İçimden bir ses onu adalete teslim etmenin en doğrusu olduğunu söylüyordu. Hem de onun iyiliği için...Yoksa örgütlerin, çetelerin içinde, kim bilir daha kaç can almaya kalkışacaktı... Belki de azmettirenler onu da öldürecekti...Hem belki, belki cezasını çekerse...Yok, yok... Hem onun hem de bizim için en doğrusu buydu...Onu ihbar ettim.Ama içim içimi yedi.“Demek ki...” dedim, “Demek ki, onu iyi yetiştirememişim.” Evet, empati yaptım, yapmaya çalıştım ama...Kadın halimle baba olmaya kalktım, üstelik bir oğlum da yok...Zaten ben de aslında bir kadın tepkisi verebiliyorum. Hem Hrant Dink’e üzülüyorum hem de 17 yaşında bir çocuğu katil edenlere isyan ediyorum.Bilmiyorum.Siz biliyor musunuz?Siz olsaydınız oğlunuzu ihbar eder miydiniz?
Hani ya çıkarsa diye... (Belki de çıktı bile) Bir yazı yazmıştım da, şekil ve renginden bahsetmiştim o zaman. Şimdi biraz daha açılalım...Konu itibarıyla yani...Ne olur, ne olmaz?Ayrıca kim kullanır, kim kullanmaz?Üzerinde düşünelim bakalım neler çıkacak ortaya...Gelin önce “Niye?” diye soralım.Hani böyle sorular vardır ya,“Neden sanat?”, “Neden keman?”, “Neden sinema?” gibi...Bir de “Neden ben?”ler var... Ki, bu tür cevabı olmayan bunalım soruları benim alanıma girmez. Hiiç işim olmaz...Ama şimdi konumuzla ilgili böyle manalı bir soru sorabiliriz...“Neden kadın viagrası?” Hı?Neyi düşünerek kadın viagrasını çıkardıklarını anlayamadım.Erkeklerinki, “tamam”, akla yatkın; canı istiyor ama yapamıyor...N’apıyor? Atıyor bir mavi...SEKS YAPMA İHTİMALİNİ SEVİYORUMYa aslında aklıma bir soru takılmıyor da değil ha! Şimdi biz hep böyle düşünüyoruz ya... Yani iktidarsız erkeklerin viagra kullandığını... Yani isteyip de yapamadıklarını...İşte ben bundan pek emin değilim. Bir kısmı mutlaka öyledir de, büyük çoğunluk sırf ‘istemek’ için maviden alıyor gibime geliyor...Sanki şöyle oluyor: O kadar alışmış ki yıllarca seks düşünmeye onunla yatıp kalkmaya, bir an geliyor ki mesela üç-dört gündür aklına seks gelmediğini fark ediyor. Ya da aklına gelse de, aslında canının istemediğini...Ve böyle olmasını istemiyor.Yine eskisi gibi “seks yapmayı istemek” istiyor...Bir uyarlama yapacak olursak, romantik olsun diye, şiirsel olarak yani... Onlar,“Seks yapma ihtimalini seviyor.” Bilemem...Bu konuda bilimsel milimsel bir araştırma okumadım. Sadece bana öyle geliyor...İşte kadın viagrasını anlamama gerekçem de bu aslında...Yani bir kadın sevişmek isteyince, sevişir. Yapamamak gibi bir durumu yok.En azından viagralık bir durumu... (Diğer yapamama durumları için başka ilaçlar var zaten)ERKEK İCADIEee?Neden o zaman?Kadın durup dururken, “Canım çeksin” diye mi yutacak hapı?“Dur ya, bugün işim gücüm de yok, bari sevişeyim. Hiç de canım istemiyor ama iyi ki şu viagra var. Alayım, o zaman canım ister nasıl olsa...” Veya;“Ya neydi o? Yani nasıl sevişiliyordu? Hatırladığım kadarıyla, elbiselerle bir alakası vardı. Çıkarılıyor ve bir şeyler yapılıyordu...” “Kızım, boşver, bisiklete binmek gibidir bu. Unutmazsın.” “Şu viagradan mı alsak yoksa?” Artık böyle monolog ya da diyaloglara geçeceğiz herhalde. Ne var?Gırgır değil bunlar.Her iki gruptan da öyle çok kadın var ki... Canı istemeyen veya bir şekilde unutan...Ama iki grup da hap yutacağına bir erkeği beklemeyi yeğler. O zaman ayrı bir hapı yutuyor ama...Ama yine de bana sorarsanız, kadın viagrasını üretmelerinin nedeni, kadınların dertlerine deva olmak falan değil.Bu erkek icadı...Kadınlar onlarla sevişsin diye...Sevişmek istesin diye...İyi de...Dikkat edin ama...Bu icadınız sizi arkadan vurmasın.Nasıl mı?Bilemem, siz arkanızdan gelenlere bir bakın derim...
Hani diyorlar ya, çok yakında, eli kulağında, “Kadın Viagrası” da piyasaya çıkacakmış....Gerçekten ya çıkarsa...Çıkınca yani...Neler olabilir?Düşünmek bile istemiyorum.Tek başına bir erkek viagrası hayatımızı bu kadar etkilerken...Yok, “Etkilemek” demek yanlış olur; altüst ederken hatta daha alışamamışken, sindirememişken....Paat! Üzerine bir de kadın viagrası...Olacak şey değil.Biraz bekletseler ya...Niye bekletsinler?Benim aklıma gelenler başımıza da gelir diye...Önce şeklinden şemalinden başlayalım.Bizimki “pembe” olur herhalde... Kalp şeklinde...Aslında yaşa göre rengi ve şekli değişik olabilir.Yani bir kadın tasarlarsa, öyle olması gerekir.Mesela 30’lu yaşlardaki kadınlar için pembe ve kalp şeklinde olması uygundur. 20’li yaşların saf-temiz aşk arayışlarının kırıntılarından esinlenerek...Son çırpınışlar...30 YAŞINDA VİAGRA OLUR MU?Bu arada, “30’lu yaşlardaki kadınların viagraya ihtiyacı mı var?” dediğinizi biliyorum.Ve iddia ediyorum: Evet var.Çünkü onlar henüz aşk ve seksi ayırt edemedikleri için...Çünkü onlar henüz iyi seks yapmanın kötü birşey olacağına inandıkları için...Çünkü onlar aslında her zaman seks yapmak istemedikleri için... Evet, 30’lu kadınların da viagra ihtiyacı vardır. 40’lık kadınlarınki ya kırmızı ya da fuşya olsun.Hangisi olsun?Buldum.Evlilerinki kırmızı, boşanmışların fuşya...Hâlâ evlenmemiş olanlar pembeye devam edebilir.Evlilerinkinin kırmızı olmasının iki nedeni olabilir. Biri alarm manasında öteki ateş... Hangisi sana iyi gelirse onu seç artık.Fuşya ise (Şimdi erkekler bunun ne renk olduğunu da bilmez, söyleyeyim; çingene pembesi...) azgın bir renktir. İnsanı suça, zevke sevkeder...Terbiyesiz bir renktir.Tıpkı 40’lık kadınlar gibi... Yakışır yani...ONLARA HER ŞEY SERBEST!50 yaşlarındaki kadınlar için bordo ya da mor renklerinden birini seçmek lazım.Biraz ağır, daha kişilikli...Ayrıca öye her şeye uymayan bir renk. Tecrübe gerektirir. Bilerek ve itinayla kullanıldığında çok ama çok şık olur.Ama zevkin gelişmemişse de çok ama çok sakil durursun.60’lara ben sarıyı öneriyorum.Sakin ama canlı...Hüzünlü ama huzurlu da...Olgun, bilgili ve aynı zamanda hayat dolu... Ben aslında “Kadın viagrası çıkınca neler olacağını” yazacaktım ama fırsat olmadı. Başka yazıya artık.Ama bir dakika...70’leri unutmadım, es geçmedim. O yaşta olmaz da demedim ha!Sadece sona bıraktım.70 yaşındakilere gelin bir ayrıcalık tanıyalım...İstedikleri rengi onlar seçsin.Haketmezler mi?
Ben de geçen gün gazetede okudum; Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ‘Bindirbir’- pardon- ‘Binbir Gece’nin senaryosu üzerine bir açıklama yapmış.Tepki göstermiş.“O dizide duygu sömürüsü yapılıyor, kanserli çocukların tedavi masraflarını devlet zaten karşılar. Ailelerin para bulmak için böyle yollara başvurmasına ve hastalığı bahane etmelerine gerek yok” demiş.İyi demiş.Demiş de, benim takıldığım başka birşey var.Bu konunun Bakan’ın açıklamasına kadar nasıl gittiği...Sağlık Bakanımız demiş ki,“Bu diziyi seyreden danışmanlarımla konuştuk. Halka yanlış bilgi verilmesi durumunda açıklamalar yapıyoruz. Tahmin ettiğim gibi...Yani Bakan seyretmemiş. Bir an, “Sağlık Bakanı ‘Binbir Gece’yi mi seyrediyor acaba?” diye dehşete düşmüştüm de...Ha, seyredemez mi? Seyreder de, seyretmemiş olması daha iyi...“O halde” dedim kendi kendime, “O halde, olaylar nasıl gelişti?” Şöyle bir senaryo yazdım ben de:Bakan odası senaryosu...Bir çarşamba sabahı... (dizinin ertesi...)Sabah bütün danışmanlar çaylarını içerken “Şehrazat’a 150 bin dolar verilir mi, verilmez mi?”yi tartışıyorlar.“Abi bu sefer de 300 teklif etti” falan diye...O sırada Bakan içeri girer.- Ne o? Böyle hararetle ne konuşuyorsunuz?- Şu diziyi Sayın Bakanım.- Ne dizisi?- “Binbir Gece” diye bir dizi var da...- Neymiş o?- Efendim, çocuğunun hastalığı için 150 bin dolar lazım. Kadın bunun için...- Eee?- Affedersiniz, patronuyla münasebette bulunuyor. - Nasıl münasebet?- Şey...- Ney?- Efendim, anladınız siz onu...- Hıı... İşiniz gücünüz mü yok sizin?- Efendim, halk yanlış yönlendiriliyor, devletimiz bu tür hastalıkları karşılıyor, o bakımdan tartışıyorduk! (kıvıırrr) Çok seyrediliyor da...- Gelin bakiim odama. Anlatın şu diziyi...- Çay söyleyeyim mi efendim?- E hadi söyleyin...- Hangimiz anlatsın efendim?- Yahu anlatın işte biriniz...- Efendim şimdi Şehrazat diye bir kadın var. Kadının oğlu hasta....***Sonra bunlar otel odasında buluşuyorlar. Hüüüph! (çaydan yudum alır) Adam yavaş yavaş... - Yahu dur. Neymiş bu çocuğun hastalığı?Masasındaki telefonun düğmesine basar,-Makbule Hanım, neydi şu dizideki kadının adı?Danışman:-Şehrataz efendim...-Şehrazat Hanım’ın oğlunun hastalığını öğrenin bana..- Hemen efendim.(Sekreter telefonu kapar, şaşkındır. Annesini arar, “Anneee. Neydi şu Şehrezat’ın oğlunun hastalığı?“Şehrazat kim kızım? “Anne ya, dizideki hani...” “Hıı... Kanser galiba, ilik lazım ona... Dağlara, taşlara... Allah korusun. Ne de güzel oğlan.” “Tamam anne, uzatma. Hadi görüşürüz.”)Az sonra,- İlik kanseriymiş efendim.- Sorun o halde, biz kanserli çocukların tedavisini karşılamıyor muyuz?- Hemen efendim.- Eee? Sonra ne oluyor?- Sonra adam sabaha kadar...- Yahu oğlu kurtuluyor mu, onu soruyorum.- Kurtuluyor efendim. Az sonra,- Karşılıyormuşuz efendim.- E, o zaman bu ne rezalet. Hemen bir açıklama yapalım. Başka senaryosu olan var mı? Ama tabii madem ki bu konu artık Bakanlar falan ilgileniyor... Mesela ben şahsen Maliye Bakanlığı’ndan da bu işin vergisiyle ilgili bir açıklama bekliyorum artık...
Güzel değil mi? En azından kulağa hoş geliyor. Kimseye hakaret etmiyor, kimseyi küçümsemiyor.“Her beyin kadın doğar, bazıları erkek büyür...” Buraya kadar iyi.Amerikalı nöropsikiartrist Louann Brizendine’nin, “Kadın Beyni” adlı kitabı (Kelebek Yayınevi) her şeyi daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Dikkatinizi çekerim, hem nörolog hem psikiatr... Öyle atıp tutmuyor yani...Bilimadamı.Ama bir kadın. Bakın diyor ki,“Aslında her beyin hayatına kadın beyniyle başlar. Ancak doğumundan sekiz hafta sonra testosteron, erkek beyninin iletişim merkezine yayılır ve erkekler bu özelliklerini yitirirler. Diğer taraftan bu hormon onların altıncı hislerini de köreltirken cinsellik merkezlerindeki aktivitelerini ikiye katlamasına neden olur.” Gördüğünüz gibi gayet bilimsel bir açıklama...ANLAMIYORLAR Kİ?Ben bunu söyleyince kötü oluyorum değil mi? Ben hep ne diyorum?“Bu adamların aklı fikri orada” Yok ama...Ben deyince olmuyor, bilimsel açıklama yapılınca oluyor.Hani “Benim kızım da o.. oldu ama, senin gibi güzel anlatamıyorum” demiş ya, onun gibi... (fıkrayı bilmeyen birine sorsun, mutlaka bilen vardır)Tamam, bunu anladık. Şimdi gelelim bu tespitin günlük hayatımıza nasıl yansıdığına... Bilimsel olarak...Mesela, “Bir erkek karşısındaki insan ağlamadıkça ya da son derece üzgün olmadıkça onun neler hissettiğini anlayamazken bir kadın ufak bir bakıştan ya da mimikten bile karşısındakinin ruh halini çözebilir”miş.İşte...Neden savaşlar var?Devletleri erkekler yönettiği için.Neden erkekler dövüşüyor da kadınlar dövüşmüyor?Çünkü bunlar bilimsel olarak da açıklandığı gibi (Bkz: yukarısı) laftan, sözden, bakıştan, mimikten anlamıyorlar.Anlamayınca ne oluyor?Olay büyüyor. Ve artık konuşmayla, yazışmayla, anlaşmayla çözülecek boyutları aşıyor. Ve ya savaş çıkıyor ya da kavga...ELİNDE DEĞİL, BEYNİ ÖYLE Yani sorunu başından fark edemiyorlar. Altıncı hisleri olmadığı için beş duyularıyla hareket ediyorlar.Gördükleri veya duyduklarıyla yetiniyorlar. Bunlar duruyor, duruyor çıta yükselince yani olay artık savaş, kavga, ağlama safhasına gelince farkediyorlar. Ve müdahale ediyorlar...Peki olayı globallikten çekip küçültelim. Evin içine girelim. Yine değişen birşey yok.Siz istediğiniz kadar çabalayın, “Ben söylemeden anlasın”, “Bakışımdan hissetsin” diye...Siz istediğiniz kadar avunun, “Yaptığım fedakarlıkların farkındadır”, “Onun için neleri bıraktığımın” diye...Hepsi boş! Hiçbirini bilmez, anlamazlar.Siz bağırınca veya ağlayınca yani direkt tepki gösterince dikkatini size çevirirler.Elinde değil, beyni öyle...Ne yapsın? Testosteron yüzünden.İşte belli bir yaşa gelip testosteronları azalınca özlerine dönmeye başlıyorlar.İlk kadın hallerine...Geçenlerde ne demiştim ben?Yok canım, ne yaparsak yapalım her yol ‘gey’liğe çıkıyor.