Olaylı konserdeki Türkiye gerçeği yüzde 50-50

18 Temmuz 2011

Cuma akşamı İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği Caz Festivali kapsamında sahne alan ünlü İspanyol gitarist Javier Limon’ın 4 kadın sanatçıya eşlik ettiği Suyun Kadınları (Mujeres de Agua) konserine gittim. Can sıkıcı anların yaşandığı konseri önce yerimden, sonra asıl görmek istediğim Buika’yı da en arkada izledikten sonra Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’ndan ayrıldım.HAYRET Kİ:Hoş olmayan dakikalar yaşadık, ama asıl şoku daha sonraki üç gün içinde gazetelerden okuduğum yazılardan sonra yaşadım. O haber ve yorumlar, hakaretler, hezeyanlar, aşağılamalar ve fırsattan istifade Türkiye sevgisizliği sergilenmesi ibret verici bir durum.ÖYLE OLMADI:Ayrıntıları anlatacağım ama baştan söyleyeyim. Yazılanların (birkaçı hariç) hiçbirine inanmayın. Aynur Kürtçe söylediği için protesto edilmedi. Şarkıları büyük alkış aldı. Bir iki gerginlik dışında kavga çıkmadı sahneye bir minder, bir pet şişe atıldı.CAZ’I PEK SEVMEM:Şimdi baştan alayım. Cazı pek sevmem. Ama iyi cazcıları bilirim ve izlemeye çalışırım. Buika’nın adını duyunca “Bu konseri izlemeliyim” dedim. Bir arkadaşımın becerikliliği sayesinde 17. sıradan yer bulduk ve konsere gittik.BİRAZ SIKICI:Javier Limon çok ünlü bir gitarist. Konserin ilk solisti İspanyolların yükselen yıldızı La Shica’nın okuduğu ağıtlar çok ağırdı. Ama çok ilginç bir ses ve nağme duymak da insana farklı bir duygu veriyordu. La Shica’dan sonra sahneye Sandra Carrasco geldi.VE BİR KANUN:Carrasco sahne alırken Javier Limon bir kanun sanatçısı davet etti sahneye. “Türk sanatçı Ali” dedi. Kanuni Ali konseri izleyenlerin büyük alkışını aldı. Cazın içine giren Kanun sesi konsere çok farklı bir anlam kattı. İlk kez bir caz konserinde kanun da dinledim.AYNUR SAHNEDE:Javier Limon daha sonra “Size bir Türk halk şarkıları sanatçısını sunmak istiyorum” dedikten sonra Aynur’u davet etti. Bembeyaz uzun elbisesi içinde sahneye çıkan Aynur müthiş alkış aldı. Aynur yerine oturdu ve 4 bin kişi nefesini tutup şarkıyı beklemeye başladı.CURA DA VAR:Önemli bir ayrıntıyı daha vereyim. Aynur’la birlikte sahneye bir de elindeki Cura ile bir saz sanatçısı geldi. Böylelikle bir caz konserinde hem kanun hem de cura kullanılmış olacaktı. Kendi kendime “İyi ki bu konsere geldim, bu çeşitliliği izlemek her zaman mümkün olmaz” dedim.İLK TÜRKÜ KÜRTÇE:Aynur ilk olarak Kürtçe bir türkü söyledi. Büyük kalabalık Aynur’u çıt çıkarmadan izledi. Türkü bittiğinde ise bir alkış tufanı koptu. Aynur’un ikinci türküsü de Kürtçeydi. Sözlerini elbette anlamadım ama bu türkü bir ağıttı. Çok ağır, ağdalı ve hatta biraz da sıkıcı.SIRA ÜÇÜNCÜDE:Ağıdın ardından da alkış koptu ama bu kez tempo biraz azalmıştı. Aynur üçüncü türküye geçerken bir sessizlik oldu o sırada hemen sol tarafımdan biri “Şehitler ölmez”diye bağırdı. Hiçbir tepki olmadı. Ve Aynur üçüncü türküye başladı. Yine Kürtçe ve hayli neşeli bir türkü.VE PROTESTO:Aynur’un neşeli bir Kürt türküsüne başlamasıyla birlikte önce bir uğultu koptu ardından da kalabalığın yarısı ıslık çalmaya başladı. Aynur bu sırada türküsüne devam etti. Protestolar daha da büyüdü. Bu sırada sahneye bir kişi tarafından minder atıldığını gördüm.YERİMDEN KALKTIM:Arkadaşıma “Bu yanlış oldu, kalkalım, arkadan izleyelim” dedim. Çünkü hemen önümüzdeki yerde oturanlar ıslık çalmaya devam ederken iki sıra arkamdakiler “Aynur, Aynur” diye tempo tutmaya başladılar. O sırada hemen bütün sıralardan bir çözülme başladı.AYNUR GİDİYOR:Islıkların durmaması üzerine Aynur türküsünü kesti, ayağa kalkıp eliyle “zafer” işareti yaptıktan sonra Kürtçe bir şey söyleyip sahneden ayrıldı. Tam bu sırada sahneye yarısı su dolu bir pet şişenin fırlatıldığını gördüm. Orkestra ise şaşkındı, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.BUİKA SAHNEDE:Ve sahneye, belki de konsere gelenlerin pek çoğunun asıl beklediği Gineli siyah sanatçı Buika geldi. Çok ilginç bir ses. Caz yorumu da çok farklı. Buika’yı Açıkhava Tiyatrosu’nun en arkasından izledim. Bu sırada gelişen olayların da tam ortasında kaldım.GERİ DÖNÜŞ:Buika’nın sahneye çıkmasıyla birlikte, konseri terk etmek üzere arka taraflara doğru yürüyenlerin büyük bölümü, ya arkada ayakta kalmayı tercih ettiler ya da yerlerine döndüler. Ama açıkçası konserin bütün tadı kaçmıştı. Buika’nın üçüncü şarkısından sonra çözülme hızlandı.ARKADA GERGİNLİK:Konseri terk etmek üzere arka tarafa geçenlerin bir kısmı güvenlik görevlileriyle yüksek sesle tartıştılar. Kalabalık içinden “Nerede bu konserin düzenleyicileri, buraya bir Türk bayrağı getirin, bir tek Türkçe şarkı bile mi söylemez, 13 şehit yatıyor orada” seslerinin yükseldiğini duydum.İSTİKLAL MARŞI:Bu sırada küçük bir grup İstiklal Marşı’nı söylemeye başladı. Ancak özellikle arka sıralarda oturan ve protestocuları protesto eden gruptan önce “şşşşşttt” sesleri yükseldi sonra da yuhalama başladı. Ardından “yuh” seslerinin yerini “protesto alkışı” sesi aldı.GÖZLEMLERİM:O gece yaşananlar budur. Şimdi kendi gözlem ve yorumlarımı aktarayım. Açıkhava’da yerimi aldığımda çevreme baktım. Hepsi kentli, belli ki iyi para kazanan, entelektüel birikimi olan, sade ama şık büyük bir kalabalık vardı. Aynı görüntüyü Londra’da Paris’te de görebilirsiniz.HEDEF KÜRTÇE Mİ?:Şimdi gelelim, en önemli soruya. O gece Kürtçe mi protesto edildi? Hayır. Tam tersine, Aynur sahneye çıkarken de türkülerini söyledikten sonra da büyük alkış aldı. Eğer tepki Kürtçe’ye olsa, daha ilk türkü başladığında herkes ayaklanırdı. Oysa tam tersi oldu.HASSAS GÜN:Eğer bir gün önce Silvan’da 13 askerimiz şehit olmasaydı, Aynur’a hiç kimse tepki göstermezdi. O kalabalık o hassas günün anlamına katkı olması için hiç olmazsa üçüncü türkünün Türkçe olmasını tercih etti. Ama Aynur nedense bu hassasiyeti göstermek yerine tersini yaptı.IRKÇILIK MI?:Kimi köşe yazarları bu talebi “ırkçı”ve “barışa darbe vuran” tepki olarak görüyor. Kürt sorununu kabul etmek, çözülmesi için hem destek vermek hem kafa patlatmak başka şey, hassas bir günün anısına saygı göstermeyi beklemek ayrı bir şey. Ama o gece bir Türkiye gerçeği yaşandı.ÜZÜCÜ NOKTA:Benim adıma o gecenin en üzücü tarafı, pek çoğu doğru olmayan bilgilere dayanılarak adeta kin ve nefreti kusulması gibi yazılan yazılardı. İçinde Kürt geçen her olayda Türkler’e ağır hakaretlerle saldırmak, özgürlükçü, demokrat, aydın olmak anlamına mı geliyor?*****Hillary Clinton ziyaretinde, Türkiye’nin birçok meselesi hakkında yorumlar yaptı. ABD Dışişleri Bakanı’ndan çok ülkemizin “İçişleri Bakanı” gibiydi! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

AKP’nin yeni bir anayasa yapma niyeti yok

17 Temmuz 2011

Sevgili okurlar; geçen hafta tam şike iddialarını derinleştirerek konuşurken beklenmedik bir anda gelen 13 şehit olayı hepimizi şoke etti. Şehit haberiyle birlikte yeniden başlatılan “Tam çözüme yaklaşmışken” söylemleri ile bir taraftan silahlı kuvvetler üzerinde yeni bir yıpratma dalgası başlatılırken diğer taraftan açılım adı altında yürütülen terör örgütü yanlısı propagandalar hız kazandı.Nedir bu “tam çözüm?”Hafta sonunda “Tam çözüme yaklaşmışken” söyleminin ne kadar boş ve ucuz bir kavram olduğunu ayrıntılarıyla yazmıştım. Ekranları dolduran ve tamamen terör örgütünden yana tavır alarak konuşanlar ısrarla “demokratik çözümden” dem vurup, sorunun çözülmesi gerektiğini ve bunun için yeni anayasanın şart olduğunu söylediler. Oysa söylenmeyen AKP’nin yeni bir anayasa için pek hevesli olmadığı.Tıpkı AB gibiAKP’nin “yeni anayasa” taktiğini, iktidara geldiği 2002’de başlattığı “Hedef AB” programından farklı olmadığını söylemeliyim. AKP iktidarı 2002’de seçimi kazandıktan sonra “ayakta kalabilmenin” yolunu iş dünyası, medya, entelektüel kesim ve aydınların desteğini alabilecek politikalarda görüyordu. Bu nedenle Derviş’in ekonomik planını aynen uygularken, hedef olarak da AB’ye girmeyi seçti.4 yıl AB ile geçtiBasit ve popülist propaganda yapma üstadı olan AKP kurmayları 4 yıl boyunca Türkiye’nin hedefinin AB olduğunu söylediler. Bunun için de çok fedâkârca çalıştıklarını ileri sürdüler. Oysa o dönemde yapılan sadece AB tarafından belirlenen ve hepsinin arasında en az bir yıl olan görüşme günlerinin beklenmesiydi. Ama AKP ustaca bir planla sanki AB’ye giriyormuşuz gibi yaptı. Ne zamanki asıl gün geldi, o gün her şey durdu.AB ile donma noktasıBugün geldiğimiz nokta ilişkilerin donma durumudur. Son 5 yıldır AB ile ilgili hiçbir adım atmayan iktidar, Kıbrıs’ın dönem başkanı olması bahanesiyle ilişkilerin “donabileceği” mesajını vermekte. İşin garibi, bugüne kadar AB yanlısı olduğunu ilan eden kamuoyunun da yapılan popülist propagandaların etkisi altında AB’ye eskisi kadar sempati ile bakmadığını gösteriyor. Kısacası asıl amaç zaten AB değildi, bu gerçekleşiyor.Şimdi sıra anayasadaİktidarın tıpkı AB politikası gibi sürekli diline dolayıp asla adım atmadığı yeni konu ise anayasa. İktidar nasıl AB konusunda “öncelikli ve en önemli hedef” olarak AB’yi gösterip yan çizdiyse, şimdi de “yeni anayasa” söylemi ile bir hedef gösteriyor, ama yeni anayasanın olmayacağını da belli ediyor. Çünkü iktidarın yeni bir anayasaya ihtiyacı olmadığı gibi eskisini kullanması kendi adına çok daha mantıklı.Ancak kendi yazarsaHaksızlık da etmeyeyim, AKP elbette yeni bir anayasa ister, ama bunun temel şartı “hiç kimseyi karıştırmadan, tamamen kendi iradesi ile yeni bir anayasa yazılması”dır. AKP tamamını kendi yazmayacağı hiçbir anayasaya imza atmaz, referandum riskini de almak istemez. Bunun için de asıl ihtiyacı olan Meclis’te 367’yi bulmaktır. Bu sayıyı bulması da bugünkü parlamento aritmetiğinde neredeyse olanaksızdır.Erdoğan sinyali vermiştiAslına bakarsanız Başbakan Erdoğan seçim öncesinde bunu dile getirmişti. Yeni anayasa için halktan 367 milletvekili istemiş, bu olmazsa yeni anayasanın yazılamayacağının sinyalini de vermişti. Elbette “Uzlaşma ararız, bulamazsak yolumuza devam ederiz” diyerek referandum ihtimalini söylemişti ama, böyle bir referandumu kazanacak olsa bile sonuçlarının çok tehlikeli olabileceğini de bilecek durumda.330 iyi ama yetmezİktidar, basit bir operasyonla yeni anayasayı referanduma götürecek olan 330’u bulabilir. Büyük ihtimalle referandumu da kazanır. Ancak anayasa Meclis’ten 330’la geçip halkoyluyla kabul edilse bile referandum sırasında yaşanacak tartışmaların toplumu böleceği kesin ve iktidarın bu koşullarda ülkeyi yeni anayasa ile yönetmesi zordur. Bu nedenle Erdoğan rahatlıkla bulsa bile 330’a ulaşmayı asla istemez.Ortaklık AKP’yi bitirirÇünkü Erdoğan da biliyor ki, eksiği sadece 5 milletvekili olsa bile, bunların bulunması ya transferle ya da BDP desteği ile olacaktır. Her ikisi de siyasi olarak büyük tartışmalara neden olabileceği gibi Erdoğan istediği anayasadan taviz vermek zorunda kalacaktır. Taviz verilerek yazılmış bir anayasa Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan bir iktidar için cazip değildir. Bu durumda Erdoğan “mış gibiyi” oynayacaktır.Bu anayasa daha iyiŞimdi gelelim mevcut anayasaya. Her ne kadar askerler tarafından yazılmış olsa da bu anayasanın üçte ikisi değişti. Ancak, biliyoruz ki sorun aslında değişmeyen birkaç maddede. Bu anayasa demokratik değil, ama iktidar da demokratik değil ve aslında gücünü bu demokratik olmayan anayasadan alıyor. O halde, yönetim biçimi değişmeyeceğine göre iktidar kendisini neden sıkıntıya soksun ki?Erdoğan memnundurBaşbakan sık sık yeni anayasadan söz ediyor. Seçimlerden önce de yeni anayasa sözü verdi. Buna karşı yeni anayasada neler olacağını hiç söylemedi. Çünkü eğer anayasayı dilediği gibi yazamayacaksa bunun kendi ayağına kurşun sıkmak olduğunu biliyor. Bu nedenle aslında Erdoğan eski anayasadan çok memnun çünkü giriştiği her antidemokratik uygulamanın kaynağını eski anayasadan alıyor.Ortaklı olursa ne olur?Şimdi düşünün, AKP tek başına anayasa yazamıyor bu nedenle Meclis’ten destek alıyor. Bu durumda kritik maddelerin AKP mantığına göre yazılması çok zor hatta olanaksız. Peki kritik maddeler AKP’nin işine gelmeyen biçimde yazılabilir mi? Bu da olanaksız. O halde yeni anayasa yazılmayacaktır. AKP’nin popülist propaganda yeteneği işte burada devreye girecek ve muhalefeti suçlayacaktır.Oyunun temel noktasıİşte anayasa oyununun temel noktası budur. İktidar kendi başına yazamayacağı anayasadan kaçacak, ancak bunun sorumluluğunu muhalefete yükleyecektir. Muhalefetin bugünkü çapına baktığımızda bu tuzağa düşeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bugünkü muhalefet anayasayı yazmama sorumluluğunu üzerine alacak kapasitede. Vatandaş ise tıpkı AB gibi birkaç yıl anayasa ile yatıp kalkacaktır ama sonuç alınmayacaktır.Muhalefetin bunu yapmalıŞimdi muhalefete seslenmek istiyorum. İktidara yönelik “Anayasa konusundaki görüşlerini açıkla, ne istiyorsan yaz tartışalım” politikası bugüne kadar doğruydu, ama şimdi iş değişti. AKP’nin yeni anayasaya yanaşmayacağı kesin. O halde yeni anayasayı muhalefet yazmalı ve ortaya koymalıdır. AKP’nin bu konudaki samimiyeti yeni bir anayasa konulduğunda ortaya çıkacaktır.AKP köşeye sıkışırEğer muhalefet, öneri olarak değil, bir tam metin olarak yeni anayasayı ortaya koyarsa AKP köşeye sıkışır. Çünkü bu durumda AKP kendi anayasasını da yazmak ve kamuoyuyla paylaşmak durumunda kalır. AKP zorunlu kalıp kendi anayasasını yazdığında ise hem farkı göreceğiz demektir hem de AKP’nin gerçek niyetini. Ancak AKP buna rağmen kendi önerisini asla yazmayacaktır. Bunu herkes görmeli.Aynur olayıSevgili okurlar; cumartesi akşamı İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’ndaki caz konserinde yaşananlar kamuoyunda büyük yankı yarattı. Kürt sanatçı Aynur’un da katıldığı ve protesto edildiği o konserdeyim. Gazetelerdeki yorumları okuyunca açıkçası hayretler içinde kaldım. Çünkü bunlar yaşananları asla yansıtmıyordu. Yarın bunları tüm ayrıntılarıyla yazacağım. Çok şaşıracağınızı tahmin ediyorum.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Fenerbahçe’nin amigoluk yapan paşası bu kez sessiz

17 Temmuz 2011

Geçen hafta bugün Beşiktaş’ta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım tutuklanıp Metris Cezaevi’ne gönderilirken, Bağdat Caddesi’nde ise onbinlerce Fenerbahçe taraftarı protesto yürüyüşü yapıyordu.O yürüyüşte gözlerim Fenerbahçe’nin amigoluk yapan paşasını çok aradı. Her maçta, Bağdat Caddesi’ndeki her yürüyüşte görmeye alıştığımız paşamız bu anlamlı protesto gösterisinde nedense yoktu.Artık tatilini mi kesmek istemedi, kritik anlarda ortada görünmemenin daha mı iyi olacağını düşündü bilemiyorum..Paşamız o gösteride olmadığı gibi, konu hakkında ne düşündüğünü öğrenme şansımız da olmadı.Örneğin, bir keresinde “Bu iş böyle gitmez, etkin önlem alınması gerekir” beyanatını vermişti. Tam o sırada PKK’lı teröristlerin askere saldırdığı ve pekçok şehit verdirdiği haberi kamuoyunu derin üzüntüye boğmuştu.Doğal olarak paşamızın bu beyanatı şehit askerlerle ilgili verdiği sanılmıştı.Ama öyle değildi. Paşamız Fenerbahçe’nin gidişatından memnun değildi o sırada, “etkin önlem alınmalı” dediği Fenerbahçe’ydi. O tarihlerde Fenerbahçe biraz geri düşmüştü ligde. Teknik Direktör Aykut Kocaman’a bilen bilmeyen eleştiri yöneltiyor hatta “Gitsin takımın başından” bile diyordu bazıları.Paşamız da bu duruma neşter vurmuştu bir anlamda.Gerçi paşamız o tarihte Aykut Kocaman’ı eleştiriyordu da, takım şampiyon olunca bayrağını kaptığı gibi Bağdat Caddesi’ne koşmuştu. “En büyük Aykut” diye de bağırdı mı bilemiyorum ama, pek keyifliydi.Peki Fenerbahçe şeref tribününün değişmez paşası şu en kritik günlerde neden hiç konuşmuyor acaba? Paşamızın içine düşülen durumla ilgili bir görüşü, bir eleştirisi yok mu?Örneğin Fenerbahçeyi küme düşürürlerse maçlara yine gidecek mi, bayrak elinde olacak mı?İnsan merak ediyor vallahi..***Zenginin biri kendi başına maçları satın alırsa ne olur?Geçen hafta pazar gecesi Samanyolu Haber’deydim. 25 dakikalık bir program için davet etmişlerdi. Tek başımaydım. Futbolda şikeyi konuşacaktık. O 25 dakika, okurlardan gelen mesajlar nedeniyle 2 saat 25 dakikaya kadar uzadı.Meğer Samanyolu Haber o gece izlenme rekoru kırmış. Güzel bir duygu benim için de. Ekranda, 2.5 saat tek başınıza kalıyorsunuz, (Bir süre Samanyolu Haber Spor Müdürü ve Beşiktaş’taki son duruşmayı izleyen muhabir arkadaşım da yayına katıldı) tutuklamalarla ilgili (Aziz Yıldırım o sırada tutuklanıyordu) görüntüler eşliğinde, tek bir konuyu konuşmak ve izlenme rekoru kırmak nasıl sevindirmesin insanı.İşte o proramda aykırı bir soru sormuştum. Demiştim ki “Kulüple hiç ilgisi olmayan çok zengin ve fanatik bir taraftar, hiçbir yöneticiye haber vermeden, tamamen kendi girişimleriyle takımının maç yaptığı takımlardan futbolcu satın alarak galibiyeti garantilerse ve lig bitip takımı şampiyon olduktan sonra bu gerçek ortaya çıkarsa ne olur?”Öyle ya, ne kulübün, ne yöneticilerin, ne futbolcuların hiçbirinin şikeden haberi yok. Onlar her maçı “bileklerinin hakkı ile kazandıklarını” sanıyorlar.Evet, ne olur bu durumda?Bir okurum imdada yetişti. UEFA’nın bunu da düşündüğünü ve talimatnamesine yazdığını belirterek bu maddeyi de gönderdi.Madde şöyle diyor; “Kurumlardan ve kulüplerden bağımsız olarak tamamen kişisel girişimle dahi şike yapılırsa adı geçen kulübün 1 ile 18 puan arasında puanı silinir.”Demek ki neymiş, senin haberin olmasa bile biri senin adına şike yaparsa cezayı yine sen yersin.Böyle bir kural Avrupa için geçerli olabilir.Ama Türkiye’de kurnaz bol.Ya adamın biri nefret ettiği takım adına bütün maçları satın alır da, sonra bunun ortaya çıkmasını sağlayarak o takımın puanlarını sildirirse ne olacak?***Gani Yıldız’danHükümetin beğenmediği bir hukuk adamının görev yerinin değiştirilmesi gösteriyor ki, biz “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi”nden “ayrılalı” çok olmuş!***İşsizlik oranı tek haneye düşmüş. Oranı tek haneye düşse de, işsizlik milyonlarca haneyi etkilemeye devam ediyor!***CHP “Siyasi Etik Yasası” çıkarılması için kanun teklifi vermiş. CHP’nin, siyasetin alıştığımız düzenine çomak sokup kimi siyasilerin işini bozacak olması hiç etik değil!***Kılıçdaroğlu rötarlı yemin ve anlaşılmayan mutabakat için, “Bizim bu tavrımızı tarih yazacaktır” demiş. Oysa CHP’liler partilerinden, “tarih yazacak bir tavır” sergilemesini bekliyordu!***Güvenoyu sonrası uzlaşma mesajı veren Başbakan muhalefetle tokalaşıp “Birlikte sınav vereceğiz” demiş. Yapılan her şey iktidarın, yapılmayan muhalefetin olduğuna göre; bu sınavda AKP geçecek, muhalefet kalacak...***İstanbul, pahalılık sıralamasında gerilemiş. Yaşamanın maliyeti düşse de, her an pisi pisine ölebileceğimiz için “hayatta kalmanın maliyeti” hâlâ çok yüksek!***Pazarın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet; SeyahatSeyahat acentesi sahibi dünyanın çeşitli yerlerinin harika fotoğraflarının sergilendiği vitrine iç geçirerek baktıklarını hissettiği, bir anda anne ve babasına benzettiği yaşlı adam ve kadını içeri davet etmiş, “Biliyorum böyle yerlere gidebilmeyi hayal dahi edemezsiniz” demiş, “Sizi çok güzel bir yere göndermek arzusundayım.. Tek bir itiraz bile duymak istemiyorum.” Hemen sekreterine direktif verip iki adet uçak bileti ve 5 yıldızlı bir otelde balayı suitinde yer ayırtmış. Aradan bir ay geçtikten sonra yaşlı kadın onun ziyaretine gelmiş, “Teşekkür etmek için geldim” demiş. “Nasıldı? Beğendiniz mi?” diye sormuş acente sahibi, “Ne demek? Harikaydı” diye cevap vermiş yaşlı kadın, “Fakat bir şey öğrenmek istiyorum.. Odamı ve yatağımı paylaştığım o adam kimdi?..”Ruj lekesiKıskanç kadın, gece yarısı eve gelen kocasına “Gömleğinin yakasındaki ruj izini izah et bakalım” demiş sinirle, “İzah etmeme imkan yok karıcığım” diye cevap vermiş kocası ağlamaklı bir sesle, “Sana yemin ederim böyle bir rezillik olmasın diye o kadar dikkat edip gömleğimi çıkartmıştım, nasıl oldu da bulaştı vallahi olacak şey değil!”

Devamını Oku

Bakalım şimdi kaç general tutuklanacak?

15 Temmuz 2011

13 askerimiz şehit edildikten sonra “malum koro” hemen aynı nakaratı söylemeye başladı;“Tam çözüme yaklaşmışken, yine böyle bir olay barışa darbedir. Bu yeni anayasanın yazılmasını istemeyenlerin oyunudur.”Peki o çok yaklaştığımız çözüm nedir?Bunun cevabı yok.Ama neredeyse 13 şehidin verildiği anlarda “biz demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz” açıklaması yapılabiliyor. Üstelik, yemin etmemiş bile olsa milletvekilinin ağzından.Sözde “Kürt açılımı” başladığı günden beri her fırsatta sormaya çalışıyorum. “Açılımından kastınız nedir? İktidar neden bunu maddelere dökmüyor?” diye soruyorum.3 yılı aşkın süredir bir cevap alamadık.Beylik laflar birbirini izliyor: “demokratik çözüm, barış, dostluk, kardeşlik...”Hepsi çok güzel, hepsi inkar edilemeyecek kavramlar. Peki ne yapacaksınız bunun için? O yok işte.Örneğin Kürt sorununun ve demokratikleşmenin “yeni anayasa” ile sağlanacağı söyleniyor.İşte yine soruyorum; “İktidar seçim kampanyası boyunca sıfırdan yazılacak bir anayasa ile oy istedi. Buna karşı yeni anayasanın nasıl olacağı konusunda tek bir ipucu verdi mi?” Hayır vermedi.Seçimler bitti, üzerinden bir ay geçti, yine yeni anayasa sözleri var. Bu anayasada neler olacak, açıklanıyor mu? Hayır.Yeni anayasa ile Kürt sorunu nasıl çözülecek? Türk kavramı anayasadan çıkacak mı? Vatandaşlık tanımı değişecek mi?Bu soruların cevabı henüz yok. İktidar bir sır gibi saklıyor.İktidar bir şey söylemiyor, yandaşlar ise söyler gibi yapıyor. Satır aralarından “Türklüğün kaldırılacağını, Kürtler’e özerk bölge hakkı tanınacağı, bir afla başta İmralı’daki kişi olmak üzere teröre karışmış herkesin siyasete kazandırılacağı” gibi bilgiler alıyoruz.Belli ki ne iktidar ne de yandaşları ve hatta bizzat Kürt hareketini yürütenler, gerçek bir çözümün ne olacağını kendileri de bilemiyor.Bir kıvranma durumu söz konusu.İşte her seferinde “her nasılsa” önceki günkü gibi kahredici bir olay imdada yetişiyor sanki. Kıvrananlara gün doğuyor. “İşte” diyorlar “Barışa çok az kala yine bir derin devlet operasyonu. Ne zaman barışa bu kadar yaklaşsak mutlaka böyle bir şey oluyor.”Yıllar öncesine, 33 erin şehit edildiği 1990’lı yılların başına gidiyorlar. “Tam çözülüyordu ki, 33 asker öldürüldü.”Yetmiyor; “Tam çözülecekti ki, Dağlıca baskını oldu.” Biraz zaman geçiyor “Tam çözülecekti ki Aktütün olayı patladı.” Derken seçime yaklaşıyoruz “Ah tam çözülecekti Başbakan konvoyuna bombalı saldırı yapıldı.”Böyle diye diye ve üstelik halkın önemli bir desteğini de alarak Türk Silahlı Kuvvetleri hedef gösterildi. Çeşitli bahanelerle 40’ı aşkın general tutuklandı.Şimdi yine bekleyin. Bir general dalgası daha yaşayabiliriz. Yine pekçok general tutuklanır, hapse atılır.Sonra yeni bir “Tam çözülecekti ki” denilecek bir başka saldırıya kadar hiçbir şey yapmadan “barış, kardeşlik, demokratik çözüm” tartışmalarına dalarız.Derken yine bir olay. “Tam da....”*****Karadeniz’in dereleriDoğu Karadenizli bir okurumdan aldığım mesajı sizlerle de paylaşmak istiyorum;Merhabalar Can Abi; Bildiğimiz gibi Rize’de HES projelerine karşı yüzlerce dava açıldı. Açılan bu davaların sonucunda Rize İdari Mahkemesi bir çok kez yürütmeyi durdurma kararı verdi. Şimdi ise yürütmeyi durdurma kararı veren bu mahkemenin 5 üyesi HSYK tarafından değiştirilmiş. Yani artık bu HES davalarından yürütmeyi durdurma kararı biraz zor çıkacaktır hatta hiç çıkmayacaktır. Karadeniz sahilinden sonra Karadeniz’deki bütün dereler de kurutulup betonlaştırılacak. Artık bundan sonra ne söylenir ne yazılır bilmiyorum ve bir insan olarak çıldırasım geliyor. (G.M)BENİM NOTUM: Bunlar Türkiye’de normal olaylar artık. Heykelin yıkılmasına durdurma kararı veren hakim de başka yere atanmıştı. Bu durdurmayı durduran hakim de taltif edilmişti. En son Ergenekon hakimi de rütbesi düşürülerek bir Anadolu iline atandı.*****Kan yerde dururken terfi kavgasıYüksek Askeri Şura’ya çok az kaldı.13 kahramanın kanları ise yerde duruyor.44 general hapiste. Hava ve Deniz Kuvvetleri boşalmış durumda.Merak edilen Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kim getirilecek. Mevcut komutanın görev süresi mi uzatılsın, yoksa bu kez bir korgeneral mi genel komutan yapılsın?Bir de üstüne “Kara’dan da biraz general tutuklasınlar da önümüz açılsın” türü çiğ konuşmaların medyaya yansımaları.Çok mu önemli bir kuvvet komutanlığı makamında oturmak ya da süreyi biraz uzatmak?Çok mu önemli bir üst makama terfi etmek?Silahlı Kuvvetler yerle bir edilmiş, ne itibarı kalmış ne onuru.Astsubaylar silahsız ve sivil kıyafetteyken arkadan gelen kalleşler tarafından şehit ediliyor.Askerler kaçırılıyor, bulunamıyor.13 kahramanımız alçakça saldırı sonunda şehitlik mertebesine ulaşıyor.Ama Ankara’da terfi, atama pazarlıkları sürüyor.Şehit babası haykırıyor “Oğlum komutanları yüzünden şehit oldu. Davar gibi sürdüler çocuklarımızı.”Bir üst rütbe ya da bir yıl daha görevde kalabilmek için değer mi bunca hakaret, aşağılama?*****Şikeye katkı sağlayan polisBugün yapılan şike operasyonları kaynağını nisan ayında kabul edilip yürürlüğe giren “Sporda şirddet ve düzensizliğin önlenmesi ile ilgili kanundan” alıyor.Diyorlar ki “Futboldaki kirlilik, şikeler biliniyordu, ama şimdi üzerine gidilmesinin nedeni bu yasadır.”Yani anlıyoruz ki, daha önce şike suç bile değilmiş.Geçelim.Bu yasanın bir maddesi çok dikkatimi çekti. Şöyle diyor; “Şike anlaşmasının varlığını bilerek, spor müsabakasının anlaşma doğrultusunda sonuçlanmasına katkıda bulunan kişiler de birinci madde hükmüne göre cezalandırılır.”Hemen birinci maddeye bakıyorum. Bu kişilere beş yıldan 12 yıla kadar hapis cezası, 20 bin güne kadar da adli para cezası verilebiliyor.Polis şike operasyonunun 7 aydır sürdürüyormuş açıklamalara göre.Ayrıca yine aynı polis 19 maçta şike olduğunu saptadıklarını ve hatta 9 maçın kaç kaç biteceğini bile öğrendiklerini açıkladı.Bu durumda, soruşturmayı yürüten polisler “anlaşmanın (şikenin) varlığını” biliyorlar ve “müsabakaların böyle sonuçlanmasına katkı sağlamış” olmuyorlar mı?Bildikleri halde şikeyi ihbar etmeyen polislerin ortaya çıkan kaosta payları yok mu?***Şehitler ölmez, vatan bölünmez ama ocaklara ateş düşer, kadınlar dul, çocuklar yetim kalır; ananın, babanın, sevgilinin gözü yaşla dolar!(Gani Yıldız)

Devamını Oku

“Ama Başbakan’ın sağlık sorununu hesaplamadım”

13 Temmuz 2011

Kemal Kılıçdaroğlu ile konuştum dün. Bunun hikayesini diğer yazıdan öğrenebilirsiniz.Kemal Bey çok cana yakın ve kibar bir ses tonuyla “Bize karşı kılıcı çekmişsiniz Can Bey” dedikten sonra “Ama eleştirilerinize sonuna kadar saygı duyuyorum, ayrıca çok haklısınız, çünkü pek çok kişi aynı duygular içinde” diye devam etti.“Sayın Kılıçdaroğlu, kamuoyu AKP ile imzaladığınız mutabakatı anlamış değil. Herkes (Bu mutabakat metni ile tutuklu milletvekilleri nasıl serbest bırakılacak?) diye soruyor” dedim. Kemal Bey “Bu mutabakat çok şey ifade ediyor” dedikten sonra anlattı;“Demokratik bir ükede seçilmiş kişilerin yerinin Meclis olduğu konusunda bir irade beyanıdır o. Bu irade beyanı herkese olduğu kadar yargıya da bir mesajdır.”Kılıçdaroğlu devam etti; “O mutabakat üzerinde çok tartışma çıktı. Ama inanın sonuçta kazanan AKP değildir. Biz de tam istediğimizi alamadık ama ortaya bir irade koyulmasını sağladık. AKP’liler neye imza attıklarını sonradan fark ettiler ve şimdi yan çizmeye çalışıyorlar.”Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri üzerine araya girip “İşte sorun da burada, Başbakan sizi omurgasızlıkla itham etti, hakaret etti, bu CHP’lileri çok yaraladı” dedim.Kılıçdaroğlu’nun sesi ciddileşti, “Evet farkındayız. Ama inanın ben Başbakan’ın sağlık sorununu hiç hesap etmemiştim. Böyle bir şey yapabileceğine ihtimal vermemiştim. Ama yaptı. İşte bu yüzden (namuslu davran, attığın imzaya sahip çık) dedim” cevabını verdi.Peki bundan sonra Meclis’te yasal bir düzenleme mi yapılacak, yoksa konu yeni anayasaya mı kalacak?Kemal Kılıçdaroğlu tutuklu sanıkların ağustos ayında duruşmaları olduğunu hatırlatarak “Umuyorum ve diliyorum Meclis’in gösterdiği bu irade ilgili mahkemeler tarafından da dikkate alınacaktır. Bu duruşmalardan sonra arkadaşlarımızın serbest kalacaklarına inanmak istiyorum” dedi.Sonra da ekledi, “Ayrıca ısrarla belirtmeliyim ki, biz sadece CHP’nin tutuklu iki milletvekili için mücadele etmiyoruz. Bizim arkadaşlarımız dışında 6 milletvekili daha aynı durumda. Biz onların da bir an önce serbest kalmalarını ve Meclis’teki yerlerini almalarını diliyoruz.”Telefonu kapattıktan sonra düşündüm. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “bunca hakareti göğüslemesine neden olan krizde açıkça söylemediği” bir şey var mıydı acaba? Olduğunu sanıyorum. Ama söyleyemeyeceğini de biliyorum.Bu da O’nun demokrasiye ve hukuka inancı, bu konudaki ahlâk ve namusudur. Ve yine sanıyorum Tayyip Erdoğan da Kılıçdaroğlu’nun bu konudaki namusunu bildiği için çekinmeden hakaret etme yolunu seçti.Ben o görüşmelerde neler konuşulduğunu ve mutabakat metninin ne anlama geldiğini aşağı yukarı çözdüm. Ama yazmak istemiyorum, çünkü saygısızlık olur.***Yandaşların anlamadığıBirkaç gündür CHP ’nin tavrını eleştiriyorum ya, yandaş medyaya da gün doğdu. Manşetler atıyorlar, köşe yazıları yazıyorlar. Neymiş “Candaşlar çok öfkelenmiş, CHP’ye vuruyorlarmış.”Arkasından lay lay lom gülüşmeler.Yandaş olan, üstelik bir de biat edenler gerçek demokrasi ve hukuk mücadelesini anlamazlar tabii.Onlar biat ettiklerinden ya da yandaş olmanın avantajlarını kullandıklarından eleştiremez, soramaz, sorgulayamaz, karşı çıkamaz.Çünkü bunu yaptıkları anda başlarına ne geleceğini, avantajlarını kaybedeceklerini bilirler.Oysa biat etmeyen, yandaş olmayan, bir çıkar peşinde koşmayan, demokrasi ve hukuk mücadelesi verenler, korkmazlar, sorarlar, sorgularlar, eleştirirler, karşı çıkarlar.Yandaşı hep tarif ediyorum. Kişisel çıkarı için iktidarla birlikte gerektiğinde operasyonlar yapan, insanları çekinmeden karalayan, aşağılayan, ahlâk, vicdan, namustan nasibini almamış kişilerdir.İlkelerin önemi yoktur onlar için. İşlerine ve çıkarlarına nasıl geliyorsa öyle davranırlar. İktidarın değişmesine aldırmazlar, yenisine de aynı şekilde yaklaşırlar.Kısacası yandaşlık beter bir şeydir, kimliği kişiliği karakteri yoktur.*****CHP’de Aydın Ayaydın faktörüAydın Ayaydın’ı çok uzun yıllardır tanıyorum. Büyük bankaların Genel Müdürlüğü, Rekabet Kurulu Başkanlığı, ANAP’ta siyasetçilik yaptığı dönem ve sonunda bizi “meslektaş olarak buluşturan” gazetecilik, gazete yazarlığı.Ayaydın çok çalışkandır. Başladığı işi bırakmaz, sonuna kadar takip eder ve mutlaka, ama mutlaka sonuç alır.“CHP’li midir?” diye sorarsanız “Hayır” derim buna karşı CHP’den aday gösterilmesine de çok sevinmiştim. “Düzgün” bir adam olarak, belki kökten sosyal demokrat olmasa bile, yeni dünya düzeninde CHP’ye çok yararlı olacağına, ufuk açıcı girişimler sergileyeceğine inanıyordum.Nitekim İstanbul’da seçilmesi garanti olmasına rağmen en çok çalışan adayların başında geldi Ayaydın. Gece gündüz oradan oraya koşturdu. Nasıl bulduysa, pırıl pırıl gençleri bir araya toplamayı başardı, adeta onlardan kurduğu orduyla seçim bölgesinde gidilmedik sokak, hatta çıkmaz sokak bırakmadı.Ayaydın kökten CHP’li olmamasına rağmen, “yemin boykotu” sırasında da partisi adına öne çıktı. AKP ile yapılan müzakerelere katıldı. İlk duyduğumda şaşırdım ve “Bravo yani, koca CHP bu kadar önemli konuda Ayaydın’ı mı öne sürecekti?” diye de geçirdim içimden.Sonra tekrar düşündüm; “Tanıdığım Aydın Ayaydın’ın kökten sosyal demokratlığını bırak bir kenara, çok iyi müzakerecidir, sonuç almadan o toplantılardan çıkmaz” dedim.Ayaydın’ın katıldığı toplantılardan bir “mutabakat metni” çıktı. Bana göre “hiçbir anlam taşımayan” bu mutabakatı CHP’liler bir başarı gibi sundular. Bana göre CHP parlamento tarihi boyunca hiç bu kadar aciz duruma düşmemişti. Yeni CHP yönetimi tarihe geçecek bir başarısız girişime imza atmıştı. İki gün üst üste bu duygularımı dile getirdim.Dün Aydın Ayaydın aradı. Dedi ki “Çok fena bindiriyorsun.” Ben de “Ne yapacaktım yani, susup oturalım mı?” dedim. Ayaydın “Çok haklısın ama kritik bir dönemden geçiyoruz, Kemal Bey birazdan seni arayacak, onu mutlaka dinlemen gerek. Ondan sonra ne yazarsan yaz, ama bir dinle, kendi zihninden geçir, ondan sonra karar ver” dedi.Bekledim. Kemal Kılıçdaroğlu aradı. İşe bakın ki koca CHP’de bunu düşünecek tek kişi yine Aydın Ayaydın.

Devamını Oku

Ne mutabakatı Kemal Bey?

12 Temmuz 2011

Bilgisayarda yorumları okuyorum. Az önce Başbakan Erdoğan grup toplantısında konuşmuş, CHP’ye ağzına geleni söylemiş. kendi kendime “Herhalde” diyorum “CHP bugün grup toplantısı yapmaz. En azından biraz utanırlar.”Ama o da ne, televizyondan Kemal Kılıçdaroğlu’nun sesi gelmeye başlıyor. CHP Grubu toplanmış. Demek ki utanmamışlar.Üstelik Kemal Kılıçdaroğlu Tayyip Erdoğan’ı “çark etmekle, sözünü tutmamakla, imzasına sahip çıkmamakla” suçlamıyor mu? Kara mizah gibi.Tabii tıpkı futbolda olduğu gibi parti fanatikleri de en küçük bir eleştiriye tahammül edemeyerek “vay satılmış, yerini mi garanti ediyorsun, Tayyip’e mi sığındın artık” gibisinden saçma sapan laflar edecekler ve “Yalan mı Tayyip Erdoğan böyle değil mi?” diye soracaktır.Tamam da Erdoğan zaten hep böyle. Siyasete “öfke de bir hitabet sanatıdır” vecizesini sokan Başbakan. Ama 13 gün içinde çark edip de “tükürdüğünü yalayan” bir parti lideri herhalde, Erdoğan’ın bu bilinen üslubu üzerinden kendini savunmaya kalkmaz.Dinliyorum Kılıçdaroğlu’nu “Ne olduğu anlaşılmayan mutabakata” çok bağlamış kendini. Bu mutabakatı bir “zafer” gibi sunmaya çalışıyor ve diyor ki “Tayyip Erdoğan orada verdiği sözden caymak için çabalıyor.”O mutabakatta cayılacak bir durum yok ki. Hiçbir şey vaat etmiyor, çözüm önermiyor. Herhangi bir zamanda parlamentoyu anlatmak için yazılmış bir metinden farkı yok.Ama şu var. Dün de yazdım. Bu metin aslında mahkemelere gönderilen bir mesajdır. Daha önce “tutukluları salmayın” diyen iktidar, şimdi Meclis kararıymış gibi “artık salabilirsiniz” mesajını gönderiyor. Mahkemeler herhalde gereğini yapacaklardır.CHP’liler hiç kıvranmasınlar, eğilip bükülmesinler. Varılan mutabakat budur. Ne yasal bir değişiklik olacak ne başka bir şey. Önümüzdeki ilk itirazlardan itibaren tutuklu milletvekilleri birer birer salınacaktır.Başbakan sık sık çıkıp “Ne yani yargıya müdahale mi edelim, telefon edip de serbest bırakın mı diyelim?” diyor. CHP buna bir cevap veremiyor. “Evet, arkadaşlarımız siz istediğiniz için hapisten çıkarılmıyor” diyemiyor.Onun yerine, herkesi anlamaz yerine koyup güya “ortak mutabakat” adı altında mahkemelere mesaj gönderilmesine razı geliyor.Yeni CHP diye sunulan partinin içindeki bazı isimler nedeniyle, demokratik ve akılcı bir siyasi mücadele olacağını düşünen pek çok kişi hayal kırıklığına uğradı. CHP’nin eski yönetimi çok kötüydü. Yeniler umutla geldiler. Kendilerini çok çabuk tükettiler.Kemal Bey’in yapacağı en iyi iş Kurultay çağrısı bile yapmadan yanında getirdiklerini de alıp istifa etmesidir.90 yıllık bir parti, başı boş kalsa da bir çözüm üretir. Bu çözüm de şimdikinden daha kötü olamaz.*****Sorguda işkenceErgenekon’dan Balyoz’a, mafyadan şikeye pek çok operasyon yapıldı son yıllarda. Kamuoyunun gördüğü manzara şu: Sabahın ilk ışıkları bile oluşmadan evler basılıyor, aramalar yapılıyor, gözaltına alınanlar polislerin arasında kafalarına basılarak arabalara bindiriliyor, emniyete götürülüyor ve 4 gün orada tutuluyor.Emniyet Müdürlüğü’ndeki arkadaşlarımızın haberlerinden öğreniyoruz ki, gözaltındaki bu kişilerin ifadeleri asla “mesai saatleri” içinde alınmıyor. “Şüpheli” genellikle bütün gün boyu bir odada oturtuluyor. Sonra gece oluyor, önce sağlık muayenesi için hastaneye götürülüyor, geceyarısından sonra sorguya alınıyor.“Ne var bunda?” diyeceksiniz. Çok şey var. Her insanın biyolojik saati vardır. Bu saatleri şaşırtırsanız çok farklı tepkiler verir. Gece 03.00’te uykuda olmaya alışkın bir bünye, eğer o saatte hâlâ ayakta tutuluyor ve üstelik sorgulanıyorsa bu bir işkencedir.Ne aklını fikrini toplayabilir ne de normal davranışlar sergileyebilir.Artık işkence yok. Ama kerpetenle, elektrik telleriyle yapılan işkence yok. Yerine bu “psikolojik” işkence geçti.12 Eylül mağduru bir doktor okurum S. T. “Harbiyeli” olduğunu belirterek “Ben sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandım. Ama ne polis, ne savcılık ne de mahkemede sorgularım asla geceyarısı yapılmadı. Sorgu uyanık ve beyin çalışırken yapılır. Sabaha karşı yapılan sorgu işkencedir” diyor.*****Kahve makinesiKadın uzun zamandır almak istediği kahve makinesine imrenerek bakarken, “Sakın tereddüt etmeyin ve bunu hemen alın” demiş tezgâhtar, “Tek yapacağınız kahvesini, filtresini koyup haznesini suyla doldurmak, düğmesini açıp yatağa girip uyumak.. Kalktığınızda mis gibi sımsıcak kahveniz hazır, sizi bekliyor olacak..” Kadın makineyi satın almış, iki hafta sonra arkadaşları “Nasıl?” demişler, “Makinenden memnun musun?” “Aman, o aptal şeyle uğraşamam, geri götüreceğim” demiş kadın, “Ne zaman canım kahve çekse suyunu falan hazırlayıp yatağa girip uyumak zorunda kalmıyor muyum o deli ediyor beni..!” (Yıldırım Tuna)*****Futbolcuyuz futbolcuEskiden bir tekerleme vardı. “Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu.”12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde çok kullanılırdı. Sağla solla ilgisi olmayan, bu nedenle de “işe yaramaz” olarak görülenler için kullanılırdı bu tekerleme.Şimdi kadere bakın. Sağ bitirildi. Sol bitirildi. O halde sıra futbolcuya geldi.“Nasıl olsa futbolcuya dokunulmaz, bir işe yaramıyor” diye yanılıp futbol üzerinden günlerini kurtaranlar şimdi cahhıraş biçimde ne yapacaklarını bilemez halde.Ünlü hikâyedeki gibi; onları koruyacak kimse de kalmadı ki.*****Başbakan, “Yeni anayasa ortak akılla yapılacak” dediğinde nedense akıllara, “Türkiye’de ortaklık yürümez!” sözü geliyor! (Gani Yıldız)*****Çabuk biten Tayyip Erdoğan nezaketiBaşbakan Erdoğan CHP’nin yemin etmesi konusunda önce gerçekten nezaket gösterdi. Meclis kürsüsünden sadece “İşte yemin ettiniz, büyük konuşmamak lazım” türünden sözler söyleyerek CHP konusunu geçiştirdi. Ama bu 24 saat bile sürmedi. Dün her ne kadar “tükürdüğünüzü yalattık, oturun oturduğunuz yerde” demediyse de, demekten beter sözler etti.Önceki gün itibarıyla Erdoğan nezaketini sürdürecekti herhalde. Bu tavrı, yandaş medyaya da yansıdı.Belli ki bütün yandaşlara talimat geçilmiş ve “CHP’yi kırmayın, bırakın rahat etsinler” denmiş.Talimatı alan yandaş medya da yemin olayını “demokrasinin zaferi” gibi göstermeyi tercih etmiş.Sadece bu kesimin yaramaz çocuğu biraz ileri giderek “Tıpış tıpış geldiler” manşetini atmış. Aynı manşet ara sıra “AKP’ye de muhalefet ediyormuş” gibi yapan ve kendisine sanki bağımsız gazetecilik yapıyormuş süsü veren bir başka gazetede daha var.Ama bugün durum değişecektir. Erdoğan nezaketi bir kenara bıraktığına göre, yandaş gazeteler “atış serbest” moduna geçecektir.

Devamını Oku

Bu CHP’den bir şey olmaz galiba

11 Temmuz 2011

Ne değişti? Bir mutabakat yazılmış. Atatürk’ten girip, Kurtuluş Savaşı’dan çıkmışlar, bir dizi anlamsız demokrasi soslu cümleler ettikten sonra “Yemin ediyoruz” demişler.Başbakan mutlu. “Zaten bunu yapmaları gerekiyordu, daha önce de söyledik” demiş.Evet “Tükürdüklerini yalayacaklar” demişti.Afiyetler olsun.Bir parti içten ve dıştan bu kadar darbe yiyorsa ve buna direnecek gücü de gösteremiyorsa, o parti artık parti değildir.Hele parlamenter sistemin en ağırlıklı makamı olan ana muhalefet partisi özelliğini hiç taşımaz.Gün itibarıyla artık Meclis tek partilidir, muhalefet yoktur, olmayacaktır da.Muhalefet sadece anayasa konusunda hatırlanacaktır. O da anayasayı yeniden yazmak için değil, asla yazmamak için.İktidar partisinin bütün söylemine rağmen anayasayı yeniden yazmak gibi bir ihtiyacı yok. (Bunun ayrıntılarını ayrı bir yazıda paylaşacağım.) Ama neden yeni bir anayasa yapamadığını iyi anlatmak için muhalafete ihtiyacı var.İşte CHP’nin ve de MHP’nin Meclis’te olması bunun için önemli ve gerekli. “Biz demokrasi ve özgürlükler için her şeyi yaptık ama, bu statükocu muhalefet engelliyor” diyebilmek için.CHP şimdi kendi gönlüyle ve tabii ki “tükürdüğünü yalama” kavramı içinde bu görüntüdeki yerini alacak.Bu köşeyi okuyanlar, CHP’nin “Meclis eylemine” verdiğim “ilkesel” desteği iyi biliyorlar. Bunun gerekçelerini uzun uzun anlattım bugüne kadar. Kimilerinin “CHP candaşı” gibi absürd benzetmelerine de göğüs gerip yıpranmayı göze alarak yaptım bunu.Çünkü inandığımı yazdım. Seçildiği halde parlamentoya hukuk gereği değil “hâkim takdiri” nedeniyle sokulmayan kişilerin demokratik haklarının gasbedilmesine karşı demokratik bir direniş olduğunu görerek yazdım.CHP’ye prim verdim. Değmezmiş.Muhalefet muhalefet olmak istemeyip görüntünün parçası olmayı tercih ediyorsa niye değsin ki?Eğer bir parti yönetimi genel başkanın ağzından “parti içi dengeleri korumak için” kürsüye çıkıp yemin ettiklerini söylüyorsa, çekin ipini gidiversin. Nerede siyaset, nerede ilkeler, nerede demokratik inanç?CHP 9 yıldır muhalefet yapamamakla eleştirildi. Önemli bir bölümü haksızdı aslında. “Kaldır parmak indir parmak” sisteminde muhalefet etmek de çok zordur. Buna rağmen CHP pek çok konuda gerçekleri dile getirmeye çalışmıştı. Yeterli olmadı sadece.Seçimden sonra ise CHP’nin gerçekten muhalefet olabileceği izlenimi doğmuştu. Ama o izlenim de prematüre çıktı.Yazık. Olan Türkiye demokrasisine oluyor. Ülke giderek daha tek partili, daha otoriter hale geliyor.*****Mutabakat metninin anlamıŞu gerçeği kabul etmeliyiz ki, Başbakan Erdoğan gerçekten müthiş siyaset izliyor. Çünkü siyaseti biliyor. Halkın zayıf noktalarını da, hassas noktalarını da iyi değerlendiriyor ve başarıya ulaşıyor.Demokrasi ve hukuk açısından bakınca bu başarı beni rahatsız etse bile hakkını teslim etmem gerekir.CHP ise siyaseti bilmediğini hele muhalefet etmekten hiç haberi olmadığını bir kere daha kanıtladı.Gelelim CHP’nin tükürük yalamasını “mazur” gösteren mutabakat metnine. Metindeki şu cümle önemli; “...anayasa dahil, tüm mevzuatın hukukun üstünlüğü çerçevesinde ve kuvvetler ayrılığı ilkesi dikkate alınarak, özgürlükleri genişletici bir anlayışla yorumlanması ve uygulanması gerektiğine inanıyoruz.”Bu cümle “takdir hakkını” kullanacak olan mahkemelere yöneliktir. Önümüzdeki ay tutuklu sanıklar “bir daha tahliye talebinde” bulunma hakkını kullanacaklar. Mahkemeler “Meclis iradesini de dikkate alarak” artık tahliye kararı verebilir. Hepsi aynı anda serbest kalmayabilir ama göreceksiniz, iş orada çözülecektir.Tayyip Erdoğan müthiş siyasi manevrasıyla CHP’yi darmadağın ederken, tutukluların salınmasının da artık bir önemi kalmadığını gösterdi.*****Ya şike iki yıl sonra saptanırsaFutbolda şike konusunda “Fenerbahçe’nin küme düşürülemeyeceğini” yazmıştım. Çünkü “şikenin olup olmadığı henüz saptanmadan düşürme kararı verilirse ve iki yıl sonra şike saptanamazsa ne olur?” diye sormuştum.Doğal olarak bazı okurlar ve TV izleyicileri “Peki Fenerbahçe düşmesin, ama iki yıl sonra şike saptanırsa ne olacak, onu da düşündün mü?” diye sordular.Düz mantıkla bakınca doğru gibi görünüyor. Oysa değil. Anlatayım:Diyelim ki Fenerbahçe Federasyon kararıyla düşürüldü. Şampiyonluğu geri alındı. Kulüp çok ağır maddi kayba uğrayacak, Muhtemelen futbolcuları dağılacak. Avrupa şampiyonalarından uzakta kalacak. İki yıl sonra mahkeme sonuçlanıp da şike kanıtlanamazsa, Fenerbahç’nin uğrayacağı zararı karşılamak mümkün olmayacak.Tersini düşünelim. Fenerbahçe düşürülmedi. Her şey eskisi gibi devam etti. İki yıl sonra mahkeme sonuçlandı, şike kanıtlandı.Fenerbahçe o an küme düşürülecek. Eğer geçen süre içinde şampiyonluklar aldıysa, bunlar iptal edilecek. Federasyondan, Avrupa maçlarından aldığı paralar geri istenecek. Karara herkes uyacağı ve en küçük bir şüphe kalmayacağı için de Fenerbahçe üzüntü dışında bir hasara uğramayacak.Mantıken de hukuken de hangisi daha doğru?***** Bahis var mı?Polis şike bilgilerini etrafa saçarken ilginç bir ifade vardı: “9 maçın sonucu biliniyordu.”Yani polis izlemiş, notlar almış, çekimler yapmış ve 9 maçın hangi skorla biteceğini bile öğrenmiş.Peki bu bilgiyi elinde tutanlardan bazıları kendi adlarına ya da başkaları adına bahis oynadı mı?***** CHP’nin Meclis’e girip yemin etmemesini değerlendiren Cumhurbaşkanı, “Maksat dikkat çekmekse hasıl oldu” demiş. Oysa CHP’nin içindeki bazı çatlak seslere kulak verirsek bu eylem, “Maksat muhabbet olsun!” diye yapıldı!(Gani Yıldız)***** Baykal güzel hallettiCHP’nin eski başkanı Baykal’ın başına geleni hazmetmesi elbette çok zor bir durum. Partisinin gözünün önünde başkalarının eline geçmesi, güvendiği arkadaşlarının tasfiye edilmesi çabucak içe sindirilecek şeyler değil.Ama bunun Baykal’a, partisini teslimiyet çizgisine getirecek bir atak yaptıracak kadar ileri safhada olduğuna inanmazdım. Siyasette bunu da gördük.Baykal özel bir görüşmeyi basına anlatarak nezaketsizlik yaptı, bunu bir kenara koyun, işin başında “CHP yemin etmemeli” deyip sonra da ilk çark eden olmak da egzantrik bir ruh hali olmalı.Eski başkan demiş ki “Yemin sırası bize geldiğinde kürsüye çıkıp neden yemin etmediğimizi anlatmalıydık, artık eylemin bir anlamı kalmadı.” Bunu zamanında söylememesi, söylemişse bile -özel görüşmeyi nasıl basına anlattıysa- kamuoyuyla paylaşmaması, işin içinde iyi niyet olmadığını gösteriyor.CHP’yi CHP’liler el birliği ile bitirmeye karar vermişler belli ki. Hayırlısıyla.

Devamını Oku

Linç kültürü hukuk ve demokrasiyi eziyor

10 Temmuz 2011

Sevgili okurlar; şu işe bakın ki yüzde 50 ile üçüncü kez seçim zaferi kazanan AKP bunun keyfini çıkaramıyor. Kimbilir belki de yüzde 50 yetmiyor. İstiyor ki karşısında hiç kimse kalmasın, kimse ağzını açamasın, varlık gösteremesin. Yoksa hiç yoktan CHP ile uğraşıp sorun çıkarmaya neden kalksın ki? Dikkat ediyor musunuz, yandaşlar da işin keyfini çıkarmak yerine seçimden beri sadece CHP ile uğraşmayı tercih ettiler ve devam ediyorlar.Sorunu anlamakBugün sizlere CHP’nin yemin etmeme eylemini anlatmak istiyorum. Çünkü bu konuda öylesine fazla bilgi kirliliği var ki, eylemin demokratikliğine gölge düşürdüğü gibi bu “linç kültürü” halkın zihnine “demokrasiyi savunmak”mış gibi sokulmak isteniyor. En aklı başında kişiler bile toplumu saran linç kültürünün esiri olmak üzere. Demokrasi karşı demokrasiye dönüşüyor, bu tehlikenin iyi değerlendirilmesi gerekir.Basit söylemler ateşlerToplumsal linç, basit sloganlardan, hiçbir değeri olmayan popülist söylemlerden başlar. Söylendiğinde çok çarpıcı gelen, üzerinde düşünülmeyen, esprisi yapılabilen, kavga sırasında sinirleri anında gerebilen sloganlar toplumları bilinçsiz davranışlara hemen itebilir. “Atatürk’ün evine Yunanlılar bomba koymuş” ya da “Camiye saldırmışlar” gibi söylemler, özellikle bilinçsiz kitleleri anında harekete geçirmeye yeter de artar bile.Balbay, Haberal konusuCHP için “Balbay belki de, Haberal’ın neresi CHP’li” sözü, ilk duyulduğu anda hem doğru hem de çok cazip bir slogandır. Buna bir de “Koca CHP iki kişiyi kurtarmak için bunu mu yapmalı” söylemini eklerseniz, en iyi CHP’lileri bile anında ateşleyebilirsiniz. Gerisi çorap söküğü gibi gelir ve toplumsal linç eylemini başlatmış olursunuz. Sonra kimse yapılanın bir hak olup olmadığını tartışmaz bile. Sürüye katılır.Demokratik eylemi boğdurmakCHP’nin Meclis eylemi son derece demokratik bir eylemdir. Demokraside direnme, karşı çıkma hatta isyan kültürü de vardır. Ama şiddete sıçramaması gerekir. Ancak ne gariptir ki, demokratik bir eylem, demokrasinin ne olduğunu anlamayan, demokrasiyi hazmetmemiş kitlelerce üstelik güya demokrasi ve hukuk adına yok edilmek isteniyor. Demokrasi ve hukukta yaşadığımız en büyük çelişki de budur.Baskı grubu kavramıDemokrasilerde “baskı grubu” dediğimiz, kişisel çıkarların dışında, ortak çıkarlar için bir araya gelip mücadele eden kesimler vardır. Meslek kuruluşları, spor kulüpleri, dernekler, yardım kuruluşları, fikir kulüpleri, üniversiteler, öğrenciler. Bunun da ötesinde belli bir amaç için bir araya gelip, istediklerine kavuştuktan sonra dağılan kesimler de demokrasinin vazgeçilmez unsurları arasında sayılır.Tahammül kalmadıDünyanın her yerinde bu baskı grupları ve “sivil toplum kuruluşları” hem çok ciddiye alınır hem de söylediklerine kulak verilir. Oysa Türkiye’de iktidarın “tekelci” tavrı nedeniyle bu baskı grupları eğer iktidarın güdümünde değilse ya darbeci, ya mafyacı, ya şikeci ya da menfaatçi olarak tanımlanıyor. Bu tahammülsüzlükle Türkiye’de baskı grupları ya tamamen ortadan kalktı ya da yargı kıskacında tutuluyor.CHP’nin Meclis eylemiTekrar CHP’ye dönelim. Linç yaygaralarının arasında “temiz” bilgileri tekrarlayalım. CHP iki tutuklu Ergenekon sanığını aday gösterirken bir risk aldığını biliyordu. Nitekim iktidar kaynaklı “Darbecileri kurtarmak istiyorlar” propagandasına rağmen CHP bu riski göğüsledi. Sonuçta CHP’ye 11 milyon kişi oy verdi. Oy veren herkes partisinin bu tavrını biliyordu ve dolaylı olarak bu karara da katıldığını belli ediyordu.Yargı kararına saygıKılıçdaroğlu özellikle Başbakan’ın “Bakalım bu sanıklar serbest bırakılacak mı?” söylemine karşı “Biz yargı kararlarına sonuna kadar saygılı olacağız” dedi. Sanıyorum CHP seçimlerden sonra mahkemelerin takdir hakkını sanıklar lehine kullanacağını düşünüyordu. Ama öyle olmadı. Bunun üzerine CHP yönetimi iktidara “Bu sorunu çözeceğinize yönelik bir söz verin” çağrısında bulundu. Bunda haklıydı.CHP neden haklıŞimdi bir “temiz” bilgi daha vermek istiyorum. Kamuoyunun tam bilmediği gerçek şu: Tutuklu bir sanık milletvekili seçilmesi halinde dokunulmazlık kazanacağı için derhal serbest bırakılır. Ancak bunun istisnası Anayasa’nın 14. maddesinde yazılı. Eğer isnat edilen suç anayasal düzeni değiştirmeye, devleti yıkmaya yönelikse, serbest bırakma kararı hâkim takdirine bırakılır.Mahkemenin takdiriİşte püf noktası burada. Anayasa, mahkemeleri yasa maddesi ile bağlamıyor, sadece “takdir yetkisi” veriyor. Evrensel hukukta, hâkimler takdir yetkilerini “genellikle” sanık lehine kullanır. Bu kez sanık lehine değil, tam tersine, sanığın aleyhine kullandılar. Bunda da iktidarın açıkça söylenmeyen “serbest bırakılmasınlar” görüşünün etkili olduğunu kimse inkâr edemez.Dokunulmazlık da yokBurada yine “temiz” bir bilgi daha gerekiyor. Devlete karşı suç işlediği iddiasıyla tutuklu ya da tutuksuz olan sanıklar milletvekili seçilmeleri halinde “dokunulmazlık” kazanmıyor. İlgili oldukları davalar devam ediyor, duruşma günleri yine mahkeme salonunda hazır bulunmak zorundalar. Milletvekilliği sırasında hapis cezası verilirse de, milletvekilliği de otomatik olarak düşüyor ve o kişi hapishanenin yolunu tutuyor.CHP’nin girişimiCHP bu noktadan hareketle iktidara “bu takdir yetkisi ile ilgili bir düzenleme yapılırsa, sorun çözülür, bu konuda bize yeşil ışık bile yakılması yeterlidir” dedi. Ama Başbakan bunu elinin tersiyle itti. CHP için artık o andan itibaren farklı bir eylem yapmaktan başka çare kalmamıştı. Ana muhalefet partisi bu çareyi “yemin etmemekte” buldu. Bu demokratik bir tercih ve risktir ve CHP bunun bedelini göğüslemeyi göz almış demektir.“Gel çalış” kandırmacasıAnladığım kadarıyla, zaten iktidarın planı CHP’yi köşeye sıkıştırmaktı. Ancak “yemin boykotu” pek akla gelmeyen yoldu. AKP sıkıntıya girebilirdi. Başbakan bunun üzerine “en kötü” yolu seçti, sertleşti, Üstelik “tükürdüklerini yalayacaklar” diyerek tahrik de etti. Yandaşlar ise “Meclis boykot edilmez, mücadele yeri Meclis’tir, sorunları neyse gelsinler orada anlatsınlar” propagandasına başladılar. Bu kandırmaca CHP seçmenini bile etkiledi.Bizdeki uygulamaElbette asıl mücadele yeri Meclis’tir. Ama demokrasi kültürünün eksik olduğu, iktidarın ise sayısal çoğunluk gücünü demokrasi diye tanımladığı bizim gibi ülkelerde, kritik konularda Meclis çalışmaları bir tür kandırmacadan ibarettir. İktidar rahatlıkla yasama kurumuna müdahale eder, “kaldır parmak, indir parmak” yöntemiyle muhalefet hiç konuşturulmayabilir bile. CHP’nin işte o nedenle bir güvence istedi ve bu doğrudur.Temiz bilgiyle bakmakYazımda tekrarladığım “temiz bilgi” bu aşamada çok önemli. Çünkü “temiz bilgilerle” bakınca CHP’nin eyleminin aslında yanlış olmadığı, demokratik bir mücadele verildiği açık biçimde görülüyor. Nitekim bu böyle olduğu için müthiş bir “bilgi kirletilmesi” ile bir toplumsal linç başlatılıyor. Bu açıdan bakınca MHP’nin “hiç eylemsiz” tavrının da ne kadar “teslimiyetçi” olduğu fark ediliyor. MHP katılsa durum çok farklı olurdu.Futbolda da linçAKP iktidarının “ileri demokrasi” söylemiyle oluşturduğu “toplumsal linç” operasyonlarından bugüne kadar pek çok kesim nasibini aldı. Parlak vaatlerle, teknolojinin de yardımıyla gözle görünür bir “sanal gelişme” sayesinde gözleri kamaştırılan kitleler de bu “toplumsal linç” kampanyasına gönüllü olarak katılıyor. Son örnek şike soruşturmalarıdır. Linç kin, nefret, şehvet duygularıyla dalga dalga yayılıyor. Bu iyi bir gelişme değil.Adalet kılıcı kimin elindeŞike konusunda fazla yazmayacağım, zaten bütün hafta bunları yazdık. Ama bana en dokunan, zamanında bütün kirliliği bilen, ama buna ses çıkarmayan, hatta dolaylı olarak bundan payını alanların şimdi adaletin keskin kılıcını ellerine alarak haktan hukuktan söz etmeleri. İşte bu sahtekârlık insanın içini eziyor. Asıl temizlik, her fırsattan kendi çıkarı için bir yol bulup zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışanların temizlenmesidir.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku