CHP ile ilgili dünkü yazımın parti yönetiminde ciddi bir üzüntüye neden olduğunu öğrendim. Başta Erdoğan Toprak ve Osman Korutürk olmak üzere pek çok CHP’li ile konuştum. Hepsi de çok kibar biçimde üzüntülerini belirttiler.Ben de hemen şunu söyledim “Evet, bu yazımın üzüntüye neden olacağını biliyordum ve bunu bile bile yazdım.”Hatta çok yakınım olan bir arkadaşım “Pes yani, sen de dozunu kaçırmışsın, biraz haksızlık olmamış mı?” diye sitem etti.Ne diyeyim..CHP’lilerin haklı olarak en yakındıkları, konu söylem ve eylemlerinin medyada yeteri kadar yer bulamaması. Bu çok doğru. Neredeyse 9 yıldır CHP ancak Erdoğan’ın hedefi olduğunda ya da magazin konularında manşetlere çıkabiliyor.İktidarın yarattığı korku ortamında CHP’nin politikalarını yansıtmak, CHP’ye gerektiği kadar yer vermek biraz zor.Buna karşılık, CHP’ye muhalefet etmek, yerli yersiz CHP’yi yerden yere vurmak ise serbest, çünkü bir yaptırımı yok.Peki CHP muhalefet adına hiçbir şey yapmıyor mu? Yapıyor tabii ki. Ve bunlar gerçekten de medyada gerektiği gibi yer almıyor.Ancak, işte bile bile üzdüm demem de buradan geliyor, CHP doğru yaptığını iyi anlatamıyor; ya çok kibar ya da pasif kalıyor. Medya kaynaklarını etkili biçimde zorlayamıyor.Şunu unutmamak gerekir ki, haklı olmak her zaman yeterli etkiyi yapmayabilir, bunun için de yöntemler bulmak zorunda parti yönetimi.Dünkü yazımda “ukalalık” da diyerek belki biraz ağır eleştirilerde bulundum, ama CHP yönetimine şunu söylemek isterim: “Medyanın size yeterince yer vermemesini sürekli bahane olarak kullanmak bir tür atalettir. Artık bundan da kurtulun. Tamam medya size yer vermiyor, o zaman başka kaynaklar bulacaksınız.”Bir CHP’li “tellal mı gezdireceğiz, sizin sözünü ettiğiniz konularda basın toplantıları yaptık, televizyon konuşmalarımız var, önerilerimizi getirdik, çare yöntemlerini anlatıyoruz” dedi.Doğru. Bunların hepsini izledim.Örneğin yeni anayasa konusunda özellikle Emine Ülker Tarhan’ı dinliyorum. “135 kişi ile Meclis’te tozu dumana katacaklarını” anlatıyor, “Türkiye’yi askeri vesayet anayasasından kurtarıp sivil vesayet altına sokacak bir anayasaya geçit vermeyeceklerini” söylüyor.Hepsi güzel. Ama bunun kamuoyunda bir karşılığı yok. Çünkü halk her ne kadar sorulduğunda “Evet yeni bir anayasa yapılsın” diyorsa da, “Nasıl bir anayasa?” sorusuna cevap veremiyor. “Daha demokratik bir anayasa nasıl olmalı?” dendiğinde şaşırıp kalıyor.Demek ki CHP artık AKP’nin yazacağı anayasayı beklemek yerine kendi anayasasını kamuoyuna açıklamak durumunda. Böyle yapmalı ki ön almalı, AKP’nin yapmasından çekindiği anayasanın önüne geçebilmeli.Örneğin dış politika uzmanı Osman Korutürk Libya ve İsrail ile ilgili görüşlerini bir basın toplantısıyla açıkladı. Kimsenin aklında bir şey kaldı mı? Çünkü Korutürk olağanüstü nezaketi ve diplomatik üslubuyla anlatıyor gerçekleri. Söyledikleri doğru ama etkili değil.Oysa örneğin Türkiye’nin Libya politikasının Müslüman Kardeşler’in peşine takılmak olduğunu söylese sadece, en azından dikkat çekecek.Gerçekten haddimi aşmak ve “ukalalık” etmek istemiyorum.Bu yazıları CHP’li ya da karşıtı olarak yazmıyorum. AKP iktidarının yüzde 50’lik bir destekle “Canım ne isterse yaparım artık” fütürsuzluğuna karşı etkili ve gerçek bir muhalefet olması gerektiğine inanıyorum. Bunun da bir büyük siyasi hareketten geçmesi gerektiğini biliyorum.Konu budur, üzülmek çare değildir.*****Şüphe varsa gereğini yapınGenelkurmay Silvan’da 13 askerimizin şehit edilmesi ile ilgili bazı “şüphelerin” bulunduğunu belirterek “Konu yargıya intikal etti” açıklaması yaptı.Çok ilginç. Demek ki ileri demokrasi bu. “Biz beceremiyoruz, savcılar gelsin gereğini yapsın” demek istiyorlar herhalde.Elbette demokratik bir ülkede sivil otorite belirleyici, denetleyici ve karar vericidir. Ama asker de askerliğini bilmeli.Eğer 13 askerimizin şehit olmasında bir hata, bir yanlış varsa öncelikle gereğini siz yapacaksınız.Hatalı olanı görevden çekeceksiniz, hakkında askeri işlemleri başlatacaksınız, ondan sonra bir de yargının karar vermesini isteyeceksiniz.Görülmüş şey midir “Biz hata yaptık, gelin cezamızı verin” demek?Sanıyorum tüm bunların yaklaşan Yüksek Askeri Şûra ile de ilişkisi var.Sanki Şûra’da tasfiye edilmek istenen kimi komutanlar böylelikle topun ağzına konuyor. Herhalde onlara denecek ki “Kusura bakmayın, elimizden bir şey gelmiyor, hakkınızda yargı denetimi var, bu durumda emekli olacaksınız.”*****Şecaat arz ederkenÇok güzel bir deyimimiz vardır; “Şecaat arz ederken merd-i kıpti, sirkatin söyler.” Yani “Kahramanlık yaparken hırsızlığını da anlatmak” anlamına gelen bir deyim bu.Tutuklu albay Dursun Çiçek’in eşi Ankara’daki bir Ziraat Bankası şubesinde çalışıyormuş. Eşinin duruşmaları nedeniyle sürekli İstanbul’a gidip gelmek maddi olarak yıkım haline gelince İstanbul’a tayinini istemiş. Banka da bu talebi “Doğu’nun en ucuna tayin çıkararak” karşılamış.Buraya kadar olan bölümü günlerdir yazılıyor, bunun nasıl bir haksızlık olduğu dile getiriliyor.Ama benim dikkatimi çeken nokta başka. Ziraat Bankası yetkilileri bu atamada hiçbir “art niyet” olmadığını söyleyerek şöyle demişler: “Bazen bazı personeli gençlere yer açmak için emekliliğe teşvik amacıyla olmadık yerlere tayin ederiz.”Yani emekli olma hakkını kazanmışsınız ama emekli olmuyorsunuz, sizi öyle bir yere gönderiyorlar ki gitmektense emekliliği kabul ediyorsunuz.Bunu yapan devlet bankası. Üstelik hukuka da insan haklarına da aykırı bu yöntemi açıklamaktan hiç çekinmiyor bile.“Türkiye korku içinde” dediğimde iktidar yandaşları kızıyorlar. Ama bu “canımın istediğini yaparım, işine geliyorsa” tavrına hiç sesleri çıkmıyor bile.*****“Çan takalım”Bütün fareler toplanarak evdeki kediden kurtulmanın çaresi için bir araya gelmişler, çeşitli görüşler ortaya atılmış sonunda “Boynuna çan takalım, çan sesini duyan bir deliğe kaçar, kurtulur” fikri ağır basmış, onların hararetli konuşmalarını karar aldıktan sonra sevinçlerini izleyen yaşlı fare “Çocuklar iyi de...” demiş artık dayanamayarak, “Kedinin boynuna çanı hanginiz takacak!..” (Yıldırım Tuna)*****Her deprem sonrası bir süre depremi konuşup unutuyoruz. Anlaşılan yaşanan depremler “deprem etkisi yaratıp” ülkece bilinçlenmemiz için yeterli olmuyor! (Gani Yıldız)
Açık ve net söyleyeyim; kimilerine göre ukalalık yapacağım. Hele CHP yönetimi herhalde bu yazımı okuduğunda “Çok bilmiş, ukala, sanki biz bilmiyoruz” diyecektir.Ama olsun. Ben doğru bildiğimi yazayım.Ey CHP yönetimi, meclis 1 Ekim’de açılacak diye rehavete kapıldınız, tatil yapıyorsunuz, tatile bir şey demem ama yaz uykusuna yattınız.Başbakan, bakanlarını bir dakika boş bırakmadan çalıştırıyor, Türkiye ile ilgili çok önemli (doğru mu yanlış mı göreceğiz) birçok karar alıyor, girişimde bulunuyor.CHP uykuda.Yok, belki o kadar da uykuda değildir. Kılıçdaroğlu, Başbakan Lozan’ın yıldönümünde İnönü’den söz etmedi diye kızdı.Sanki yeni bir şey, sanki Başbakan bütün seçim propagandasını İnönü üzerine kurmamıştı.Anladığım kadarıyla CHP’ye bu tür muhalefet yapmak daha kolay geliyor. “Vay İnönü’den bahsetmedin, ne ayıp.”Oysa millet halinden memnun, herkes mutlu. Çok takardı Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışını.Başbakan’ın Lozan konusunda İnönü’nün adını anmaması eleştirilecektir eleştirilmesine de, üst üste yaşanan çok önemli konularda gıkınız bile çıkmıyorsa İnönü eleştiriniz boşlukta kalır, hatta alay konusu bile olur.Ukalalık dedim ya; şundan: CHP’ye birkaç muhalefet etme örneği vermek istiyorum. Takmazlar da ben söyleyeyim.Bugün 27 Temmuz. Başbakan’ın İsrail’e verdiği süre doluyor. İsrail ya özür dileyecek ya da Başbakan Gazze’ye gidecek!CHP ne yapıyor? Uyuyor. Büyük ihtimalle böyle bir gelişmeden haberleri bile yok.Peki ne yapabilir CHP?Mavi Marmara olayını içimize sindirebiliyor muyuz? Ölen 9 Türk’ün hesabının sorulmasını istiyor muyuz? İsrail’i dünya kamuoyu önünde mahkûm ettirmeli miyiz?CHP bu ülkenin partisi değil mi? Bu konu onu hiç mi ilgilendirmiyor?Çok muhtemeldir ki Amerika’nın talimatıyla İsrail özür dileyecek. Tayyip Erdoğan bunu bildiği için rahat konuşuyor, adeta tehdit bile ediyor.CHP neden bu olaya müdahil olmaz da meydanı AKP’ye ve Başbakan’ın şovuna bırakır.Atlayın gidin kardeşim İsrail’e. Kendinize yakın siyasetçilerle görüşün, hükümet yetkilileriyle temas kurun, Türkiye’den özür dilenmesi gerektiğini anlatın, gelecekteki işbirliğinin, dostluğun ancak böyle sürdürülebileceğini söyleyin.İsrail bir şekilde özür dileyecek zaten, bari siz de payınızı alın. Başbakan Türkiye’nin başını dik tutan, herkesi hizaya getiren, esip gürleyen tek adam olmasın.Türkiye’nin onurunun kurtarılmasında sizin de katkınız bulunsun, hiç olmazsa kalkıp “İsrail bizim çabalarımız sonunda özür diledi” diyebilin.Ama gördüğüm kadarıyla CHP yönetimi Başbakan’ın bu konuda “bozum olmasını” bekliyor, muhalefeti o zaman yapacak.Hiç beklemesinler bunu. Plan ortada, bu iktidarın İsrail’e sağladığı olanaklar ortadayken, İsrail için hiçbir önemi olmayan gurur yapmalarının nedeni yok ki, yarın öbür gün özür dilerler, kahramanlık da Erdoğan’a kalır. CHP de yine “şaşkın” halde nal toplar.Ukalalıklara devam ederim de yazı uzayacak. Ama hiç olmazsa şunu sorayım:İmralı ile ne konuşulduğunu sormuyorsunuz.BDP özerklik ilan ediyor, konuşmuyorsunuz.Dolar yükseliyor, kriz geliyor, tek kelime etmiyorsunuz.On binlerce öğretmen atanmıyor, sesiniz yok.Polisi askerin yerine koyuyorlar, haberiniz yok.Şike konusunda ne düşündüğünüzü bilen yok.Sahi ne işe yararsınız siz?Yoksa yalayıp yuttuğunuz tükürüğünüzü mü hazmetmeye çalışıyorsunuz?*****Devlet varmış meğerZeytinburnu’nda tatsız olaylar yaşandı birkaç gün üst üste. Bölgedeki BDP’liler gösteri yapmaya kalkınca, bir grup sokağa döküldü. Daha sonra internet üzerinden haberleşenler birkaç gün üst üste sokakları savaş alanına çevirdi.Sonunda polis duruma egemen oldu. 2000 polis Zeytinburnu’nun tüm sokaklarını kontrol altına aldı. Durum şimdilik sakin.Ancak pek çok okurun da merakı var. Örneğin BDP’lilerin sokağa dökülmesini “demokrasi savaşı” olarak gören medya, buna karşı çıkılmasına neden “provokasyon” deyip göstericileri “ırkçı” olarak niteliyor, işte bunu anlamıyor bazıları.Ayrıca Dolapdere’de, Okmeyanı’nda, Gazi Mahallesi’nde iki üç gecede bir sokağa dökülen PKK’lılardan hiçbiri gözaltına alınmıyor, arabaları molotof kokteylleri ile yakanlar bulunamıyor ama Zeytinburnu’nda 72 kişi gözaltına alınabiliyor.Pek çok kişi bunu da anlamıyor.Yine de Zeytinburnu’nda asayişin sağlanmış olması birçok kişiye “Çok şükür devlet varmış” dedirtiyor hiç olmazsa.*****Güneydoğu’da operasyon muammasıBazı yazılarımda ve televizyon konuşmalarında soruyorum: “PKK ve BDP’liler ısrarla askerin operasyonlar yapmasından rahatsızlık duyduklarını söylüyor. Biz bir şey bilmiyoruz, gerçekten Güneydoğu’da asker sürekli operasyonlar mı yapıyor?”Cevabını vermiyorlar bir türlü. Vermesinler, zaten ciddi bir şey söyleyince kimse cevap vermiyor, birinin damarına basarsam muhtırayı yapıştırıyorlar. Bu da onların ayıbı.Ama pazartesi günü Hürriyet’te Fatih Çekirge’nin yazısını okuyunca çok şaşırdım. Çünkü bu yazıda Çekirge Sırrı Sakık’ın sözlerine yer vermiş. Sakık “Devletin operasyonları durmalı. Son bir ayda 100 PKK’lı öldürüldü” diyor.Bunu bilen var mı? Basına yansıyor mu bu operasyonlar ve ölen PKK’lılar?Türk halkı sadece şehit olan askerlerini biliyor, onların haberini duyuyor, cenazelerini kaldırıyor, onları kalbine gömüyor.Demek ki pek çok PKK’lı da öldürülüyormuş.Neden saklanıyor o zaman?Bu halk neden sadece şehit verdiğini öğreniyor ve bunun acısını çekip moral bozukluğunu yaşıyor?*****Kendimizi ve herkesi kandırmayı çok seviyoruzDiyorum ki “Allah kimseyi şu günlerde Futbol Federasyonu üyesi yapmasın.”İşleri çok zor. Ne karar verirlerse versinler ağır saldırıya uğrayacaklar. Bunu biliyorlar. Böyle bir ruh hali ile yaşamak çok zor olsa gerek.Tamam da, bu kadar sıkıntılı bir durum var diye neden hem kendimizi hem de herkesi (güya) kandırmaya çalışırız ki?Federasyon ligleri erteledi. Maçlar 9 Eylül’de başlayacak.Başkan gerekçeyi açıkladı: “Oynanacak iki milli maç ve havaların çok sıcak olması.”Oysa asıl gerekçe herkes tarafından biliniyor. “Şike iddiaları ile ilgili bir karar alınamadı, amaç biraz zaman kazanmak.”Bu kadar basit. Nitekim bütün medya, sahte gerekçeyi yazmaya bile gerek görmeden direkt “Lige şike ertelemesi” başlığını kullandı.O halde bu kandırmacaya ne gerek var?Her şey ortada. Karmaşık bir durum var. Bir çözüm bulana kadar ligler ertelenebilir. Buna başka bir gerekçe bulmanın gereği yok ki.Her şey ne kadar açık olursa o kadar iyidir. Kendi kendimizi aptal yerine koymak bir şey kazandırmaz.***Hüküm giyen Ogün Samast, “Şimdi olsa yapmam!” demiş. Şimdi olsa zaten yaptırmazlar, “maşanın” 18 yaşından küçük olmasına dikkat ederlerdi! (Gani Yıldız)
Tutuklu gazeteci arkadaşlarımızdan Müyesser Yıldız’dan bir mektup aldım. Aslına bu ikinci mektup. Birinci mektup Müyesser Yıldız’ın hapiste de olsa gazeteciliği asla bırakmadığının kanıtıydı. Son siyasi gelişmelerle ilgili yorum ve analizlerini içeriyordu.Bu mektup ise gerçekten insanın canını yakan cinsten. Çünkü Yıldız tutuklanmadan önce Emniyet Müdürlüğü’nde yaşadığı psikolojik işkenceyi anlatıyor.Şu cümlesi herkese yeter herhalde; “Filistin askısına çekilseydim, inanın bu kadar acı duymazdım diyorum. Maddi acılar geçer ya manevi acılar?”Çok ilginçtir, Müyesser Yıldız’ın eşi bir emniyet müdürü. Yıldız, bugüne kadar eşinin durumu nedeniyle hiçbir şekilde polis haberi yazmadığını söylüyor ama Emniyet Teşkilatı ile çok yakın. Herkesin “yenge” diye hitap ettiği Müyesser Yıldız, eşinin görevi gereği çocuğunu bile önemli oranda yalnız yetiştirebilmiş. Sonra bir emniyet müdürünün eşi olarak “terörist” tanımlamasıyla Emniyet’e götürülüyor. “Beni bırakın, eşimin düştüğü durumu bir düşünsenize” diyor.Peki neler yaşamış Emniyet’te Müyeser Yıldız?Örneğin 2 numara olan yakın gözlüklerini almışlar. “Verdiğiniz belgeleri nasıl okuyacağım” demiş. Yine vermemişler. Ne zaman ki bir belge imzalaması gerekmiş “Okuyamıyorum” deyince mecburen getirmişler gözlükleri.Altı kat üstten çağrılan bir kadın polis nezaretinde gittiği tuvaletlerde sabun ve tuvalet kâğıdı yokmuş, pislik ve kokudan durmak mümkün değilmiş.Sıkı bir sigara tiryakisi olan Müyesser Yıldız’a hiç sigara içme izni verilmemiş. Paralarını yanına vermişler, ama dışarıdan yemek istediğinde bunu kabul etmemişler.Ama asıl işkence gibi uygulamaların aşırı yorduktan, bitkin düşürdükten sonra yapılanlar olduğunu anlatıyor Müyesser Yıldız. “Her taraf kamera” diyor “Tuvaletlerde bile var. Akraba gibi izliyorslar sizi, yorgunluktan kafam düşmüş gözlerim kararmış, o sırada kapıdan biri giriyor bir kâğıt imzalatmak istiyor.”Çoğunun ne olduğunu bile anlamamış o bitkin halde Yıldız ve çareyi “İtiraz hakkım saklı kalmak kaydıyla imzalıyorum” notunu düşmekte bulmuş.Müyesser Yıldız Emniyet fotoğraflarının nasıl çekildiğini de çok merak edermiş. “İnsanlar nasıl bu kadar kötü çıkıyor?” dermiş kendi kendine. Anlatıyor. “Yine bilmem gecenin kaçı, battaniyeyi başıma geçirmiş uyumaya çalışıyorum. Polis (pislik içindesin kalk resmin çekilecek) dedi. Saç baş perişan tabii. İnanır mısınız, her pozda dilimi çıkardım. Ağzımın dolusunca beddua ettim. Hele parmak izleri alınırken çıldırdım.”Müyesser Yıldız sağlık muayenesine her götürüldüğünde doktorun yanında polisler de kalmış Yıldız, “Bu manevi işkencedir” demiş ama para etmemiş polisler dışarı çıkmamışlar hiç.Müyesser Yıldız mektubunun sonunda bir gözlemini de aktarıyor. Diyor ki “Soruşturmaları tamamen polis yürütüyor. Emniyette 40 soru sordular. Susma hakkımı kullandım. Sonra aynı kâğıtları Savcı Zekeriya Öz de kullandı, aynı soruları sordu. Yani gerçek iddia makamı polis.”Ve işte Müyesser Yıldız bunları anlattıktan sonra “Filistkin askısına çekseler bu kadar acı çekmezdim” diyor.Tabii Yıldız’ın gördüğü manevi işkence, son yıllarda tutuklanan hemen herkesin başına gelenleri yansıtıyor. Evet belki fiziki işkence çok azaldı, her şey telefon dinlemeler ve teknik takiple yapılıyor. Ama insan onuruyla oynamak belli ki eskisinden de beter biçimde devam ediyor.*****Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin şikâyetiCan Bey; size Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin mağduriyetinden bahsetmek istiyorum. Üniversitenin Davutpaşa Kampüsü’nde okuyan bizleri Cevizlibağ’dan kampüse taşıyan bir belediye hattı vardı (41AT hat numaralı) Bizim okulun Davutpaşa kampüsüne ulaşım olanağı çok sıkıntılıdır. Çünkü merkezi bir kampüs değil. Kampüsün önünden otobüs geçmez. Biz öğrenciler de okula metrobüsle ulaşım sağlamak zorunda kalıyoruz. Ve okula en yakın durak olan Cevizlibağ durağında iniyoruz. Oradan da bu otobüs sayesinde okula ulaşımımızı sağlıyorduk.Ama hiçbir açıklama yapılmaksızın bu hat kaldırıldı.Biz öğrencilerin tezi ise şu yönde: Davutpaşa kampüsü oldukça büyük bir kampüs olduğundan okul içi ulaşımı sağlamak için Çilek Turizm adında bir şirket ile okul yönetiminin bir anlaşması var. Kampüsün bir ucundan öbür ucuna 15 kuruş karşılığında bizi taşıyordu. Çilek Turizm’in bir de kampüs ile Cevizlibağ arası taşıma yapan bir hattı var.Bu taşıma karşılığında ise 50 kuruş ücret alınıyor. Davutpaşa Kampüsü’nde 5000 öğrencinin öğrenim gördüğünü düşünürsek bu Çilek Turizm için iyi bir gelir kapısı olabilirdi. Biz her sabah bu şirketin 30 kişilik minibüslerinde 50 kişi seyahat ediyoruz. Hayvan taşıyan araçlarda bile onlara bu kadar eziyet edilmez. Bu şirketin baskısıyla 41AT’nin kaldırıldığını düşünüyoruz öğrenciler olarak. Artık öğrencilerin bir gelir kapısı gibi görülmesinden sıkıldık! Biz okumak için ne bizim ne de ailemizin emeklerinin sömürülmesini istiyoruz! Anladık ki devlet bizi düşünmüyor ama en azından vicdanlar bizi düşünsün istiyoruz. Bu sıkıntının sadece Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin değil tüm üniversite öğrencilerinin ortak derdi olduğuna hiç şüphe yok.(Öğrenciler adına B. D.)Doksan küsur kişinin ölümüyle sonuçlanan katliamı, “Norveç’in, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadığı en büyük trajedi” olarak tanımlayanlar, ülkemizde bir ay yaşasa nasıl bir ifade kullanır acaba? (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; bu haftabaşı sizlerle Bahçeşehir Üniversitesi’nin önderliğinde yapılan Türkiye Değerler Araştırması ile ilgili gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Prof. Doktor Yılmaz Esmer başkanlığında yürütülen çalışmada çok çarpıcı sonuçlar var. Bu araştırma, bilinen ve olması gerektiğine inanılan değerlere Türk halkının nasıl yaklaştığını ve bir çok kanaat önderinin “topluma bakış” konusunda neden yanıldığını gözler önüne seriyor.Halk çok memnunTelevizyonları açtığınızda, gazeteleri okuduğunuzda toplumun hemen her kesiminin “şikayetçi” olduğunu görüyoruz. Herkes yakınıyor. Ama “mutlu olmak” konusundaki sonuca bakıyorsunuz ve şaşırıyorsunuz. Çünkü halkın yüzde 71’i ‘mutlu olduğunu’ söylüyor. Gidişattan memnun olduğunu söyleyenler ise yüzde 73.2 oranında. Demek ki söylenenin aksine vatandaş durumdan hiç de şikayetçi değil. İşte seçim sonuçları bunu kanıtlıyor.Memnuniyetin nedeniAraştırmada bu bölüm yok ama, diğer soru cevaplara baktığımda verilen cevaplardan bunu çıkarmak güç olmuyor. Türkiye şu anda sanal bir refah yaşıyor. Yapılan yollar, yükselen dev binalar, parlak görünümlü alışveriş merkezleri, herkesin gözlerini kamaştıran lüks rezidanslar, vitrinlerden fışkıran cicili bicili ithal mallar ve olağanüstü kolay borçlanma olanakları eskiye oranla keyifli bir hayat portresi çiziyor. Ama bu ne kadar gerçek?Sorunlar uzakta Medyaya baktığınızda Türkiye’ninher yerinde “bir şeyler” oluyor. Güneydoğu’da çatışmalar, ülkenin her yerinde PKK saldırıları, işsizlik, devam eden büyük davalar, şikeler.. Ancak bunlaınhiçbiri geniş yığınlara henüz değmiyor. İnsanlar bu gelişmelere ellerindeki birpaket çekirdekle televizyon karşısındaaksiyon filmi izler gibi bakıyor. Çünküyaşananların hiçbiri sıradan vatandaşların sorunu değil, başına geleni de “kader” kabul ediyor.Demokrasi ilgilendirmiyorSiyasilerin ve kimi kanaat önderlerinin söylemlerine bakarsanız vatandaşın demokrasiye, insan haklarına, hukuka çok önem verdiğini zannediyorsunuz. Nitekim iktidar ve yandaşları yıllardır halkın demokrasi özleminin yerine getirilmesi için büyük mesafeler alındığını belirtiyor ve iktidarı eleştirenlere “Siz halkı anlamıyorsunuz, siz elitsiniz, siz darbecisiniz” yaftasını yapıştırmaktan çekinmiyorlar. Araştırma bunun doğru olmadığını gösteriyor.Önce heveslenirlerİktidar ve yandaşları Türkiye Değerler Araştırması’nın sonuçlarına bakarken, ilk birkaç soru karşısında çok heyecanlanmış ve “işte görüyorsunuz” demiştirler sanıyorum. Çünkü örneğin “Ordu’ya güvenenlerin” oranında 10 yılda olağanüstü bir düşme var. 1996’da orduya güvenenlerin oranı yüzde 94’ken bu oran 2011’de yüzde 75’e inmiş. Demek ki “güven” bir anlamda “düşmanlığa” dönüşmüş. Yandaşlara göre bu demokratik bir tavır.İnsan hakları konusuAynı durum insan hakları konusunda da kendini gösteriyor. Daha önce Türkiye’de insan haklarına saygı gösterilmediğineinanan halk şimdi yüzde 50’nin üzerinde bir oranla “Bu dönemde insan haklarına saygı geldi” görüşünde. Bunu iktidar ve yandaşlar “darbe davalarına, Jitem’in ortaya çıkarılmasına, güçlü görünen herkesin hapse atılmasına” bağlıyor. Oysa sorunun kökeninde bana göre “Türkiye’nin zencileri”benzetmesi yatıyor.Deyim Başbakan’ınAraştırmanın diğer sorularına baktığımda insan hakları konusunun, kanaat önderlerinin anladığı anlamda algılanmadığını gösteriyor. Başbakan’ın “Biz Türkiye’nin zencileriydik” sözlerinin toplumda büyük ilgi gördüğü anlaşılıyor. Ekonomik ve kültürel açılardan geri kalmış milyonlarca insan AKP iktidarı ile birlikte “adam yerine konduklarına” inanıyor. Bir kısım vatandaş “Eskiden bizi itip kakıyorlardı, şimdi yapamıyorlar” diye düşünüyor.Zenginleşen kesimlerAKP ile birlikte hayli zenginleşen ve bunu paylaşan bir kesim var. Böylelikle daha önce “boyun eğdiğini” düşünen pekçok kişi şimdi kendini “yükselen değer” olarak görüyor, aldığı pay çok mütevazı olsa bile “Bu da yoktu” diyor. Evine yardım bırakılan vatandaşlar da “Bizi daha önce kim düşünmüştü ki” duygusunda. İşte gördüğüm vatandaşın büyük bölümünün insan haklarından anladığı bu. Yoksa hukuk ve demokrasi algılama alanında değil.Kritik sorular geliyorAraştırmanın bundan sonrası çok ilginç. Örneğin “Haklı bir sorununuzu çözmek için toplu dilekçeye imza verir misiniz?” sorusuna halkın yüzde 61’i hayır diyor. Aynı şekilde demokrasinin olmazlarından barışçıl bir toplu gösteriye katılmak konusunda da “hayır” diyenlerin oranı yüzde 60’ın üzerinde. Bu ülkedeki genel bir korkunun ifadesidir. İnsanlar hiçbir olayda asla kendilerini ortaya koymak istemiyor. Görünmeyen bir korku bulutu ülkeyi sarmış.Güçlü lider talebiVatandaşa nasıl bir yönetim istediğini sorduklarında en çok verilen cevap çok ilginç. Halkın yüzde 63’ü “Parlamento ve seçimlerle uğraşmak zorunda kalmayan güçlü bir lidere sahip olmak istediğini” söylüyor. Bu demokratik düşüncenin her zerresine aykırı bir tutum ve halkın yarıdan fazlası bundan yana. Demek ki kimilerinin “demokrasi yerleşiyor, halk demokrasiye sahip çıkıyor, siz halkı anlamıyorsunuz” sözleri boş laftan ibarettir.Uzmanlar yönetsinHalkın bir tercihi de ülkeyi “seçilmiş siyasetçilerin” değil “uzmanların yönetmesi” yolunda. Halkın yüzde 64’ü “hükümet yerine uzmanlar ülke için iyi oldukğuna inandıklarını yapsınlar” görüşünde. Herhalde bunu da demokrasi bilinci ile izah etmek çok zordur. O halde diyebiliriz ki “halk demokrasi olarak güçlü bir lideri, bu lidere muhalefet olmamasını, liderin söylediğine uyulması gerektiğini algılıyor.” Bu bir faciadır.Ayrımcılığa karşılıkYine AKP iktidarı ve yandaşlarının dilinden düşürmediği sloganların başında “ayırımcı olmamak” geliyor. Bunu tabii ki özellikle Kürt sorunu ile ilgili olarak kullanıyorlar. Güya demokrasi şampiyonları halkın ayırımcılıktan çok çektiğini, bu iktidarın demokratik atılımlarıyla bu “kötü alışkanlıktan” kurtulmakta oldğumuzu anlatıyorlar. Ancak Türkiye Değerler Araştırması’nın sonuçları bu açıdan çok ürkütücü mesajlar veriyor.Başka dine düşmanlıkSözde ayırımcılığa karşı olduğu söylenen halkımızın yüzde 38’i bir hırıstiyan komşu istemiyor. Eşcinsel bir komşu istemeyenlerin oranı yüzde 84. Nikahsız yaşayan çiftlerle komşuluk ilişkisi kurmak istemeyenlerin oranı yüzde 68. Halkın yüzde 64’ü tanrıya inanmayanları komşu olarak yaşamaya karşı. Başka dinden insalarla komşu olmak istemeyenlerin oranı ise biraz düşüyor; yüzde 34. İşte ayrımcılık isteyen halkımızın durum bu.Ve kadınlar, bizim kadınlarımızDemokrasinin geliştiği ileri sürülen “yeni Türkiye’de” kadına bakış eskisinden daha da kötü hale gelmiş. “Kadın her zaman kocasına itaat etmeli” diyenlerin oranı yüzde 60’ı geçiyor. “Bazı kadınlar kocasından dayak yemeyi hak eder” görüşüne yüzde 30 katılıyor. Ama en ilginç sonuç “Bir erkeğin birden fazla eşi olması kabul edilebilir” sorusuna verilen cevaplar. Yüzde 23. Kadınların yüzde 20’si ise bu soruya “evet” cevabı vermiş.Kadınların mayo giymesiGazetelrde çok yer alan “kadınların bikini giymesi günahtır” sözüne katılanların oranının yüzde 61 olmasının üzerinde çok fazla durmak istemiyorum. Kendisini “dindar” olarak tanımlayarnlın oranının yüzde 81 olduğu ülkede bikinin normal kabul edilmesi zaten beklenemez. Kaldı ki bikini Türkiye’nin her yerinde kullanılan bir deniz giysisi değil zaten. Ama demokratik çağdaş bir ülkede “tahammül” adına elbett korkutucu bir durum bu.Ve sonuçBu araştırma, sanıldığının aksine Türk halkının çağdaş, demokratik bir hukuk devletin yerine daha otoriter hatta totaliter bir rejime daha yatkın olduğunu gösteriyor. Medya üzerinden sürdürülen “demokrasi aşkı” söylemlerinin aslında bir palavdaran ibaret olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. Demokrasisi olmayan bir kapitalizmin en düşük gelirlileri bile esir aldığını, bunun da tüm duyarlılıkları yok ettiğini, toplumun daha çıkarcı, daha materyalist hale geldiğini ama bunu “din maskesiyle” örttüğünü anlatıyor.Hepinize iyi haftalar.
Yaz kış demeden, yağmura çamura aldırmadan, kimi zaman yaşanan acı maç sonuçlarına aldırmadan takımını destekleyen için “şike” iddiası çok aşağılayıcı tabii ki.Bir Fenerbahçeli olarak soruyorlar bana da “Fenerbahçe’nin şike yaptığına inanıyor musun?” diye. “İnanmak istemiyorum” diyorum önce heyecanla ve hatta öfkeyle.Ama yapmış olabilir mi? Olabilir, ne bileyim. “Peki küme düşürülür mü?” diye soruyorlar o zaman. Ne diyeyim; yüreğime taş basıyorum; “Öyleyse tabii ki düşer. Şüphe altında onursuzca sürekli saldırıya uğramak yerine küme düşüp küllerimizden yeniden doğmak bana çok daha iyi gelir.”Yine bir taraftar olarak Türkiye’nin en iyisi olduğuna inandığım takımımın, nedeni ne olursa olsun bir maçı bile önceden ayarlamış olmasını içime sindiremem. Aklım da almıyor, “Yahu Galatasaray’ı, Beşiktaş’ı, Trabzon’u yenmişim, Sivas’tan niye korkayım ki?” diye haykırıyor yüreğim.Peki bütün bu öfke, karamsarlık, çözüm mü?Elbette değil. Bu nedenle kimi Fenerbahçeli taraftarların benimle aynı duyguları taşıdığına inandığım halde, işi şiddet boyutuna getirmelerini de anlayamıyorum.Çünkü bunun hiçbir faydası yok. Gazetecileri dövseniz, stadı yaksanız, sokaklara dökülüp etrafı kırıp dökseniz ne değişecek?Hiçbir şey.Ne federasyon korkup lehte bir karar verecek, ne hakimler çekinip davayı düşürecekler.Açıkçası olan yine Fenerbahçe’ye oluyor. Sporun kuralları resmi maç-özel maç dinlemiyor. İşte özel bir maçta binlerce kişi sahaya doluşunca en az “iki maç seyircisiz oynama” cezası da kapıya geliverdi.Bunların tekrarlanması halinde cezalar da katlanarak büyüyecek. Bu mu isteniyor?Fenerbahçe taraftarlarının aşırı tepki vermesini bizzat Yönetim Kurulu üyelerinin teşvik ettiği söylentilerini duyuyorum.Sanmıyorum ama, eğer yöneticiler içinde böyle düşünenler ve seyircisi kışkırtanlar varsa, çok yanlış yapıyorlar.Hepsi Türkiye’nin önemli ve tanınmış isimlerinden oluşan Yönetim Kurulu’nun, Fenerbahçe’nin 100 yıllık tarihine, onurlu geçmişine sahip çıkacaklarını, hukuk çerçevesinde olabilecek en güçlü tepkiyi koyacaklarını, Fenerbahçe’nin hakkını mutlaka en iyi şekilde savunacaklarını düşünüyorum.Aksi zaten Fenerbahçe’ye de yakışmaz.Tabii bu duygularımı söylediğimde “Ama sen daha işin başında Fenerbahçe küme düşürülemez” diye yazdın o yazıyı diyerek kafama kakıyorlar. O yazıyı şimdi de yazarım. Çünkü o yazı tamamen hukuka ve mantığa göre yazılmıştı.Şimdi de ona inanıyorum; yargıya intikal etmiş bir olayda Federasyon kanaat adı altında bir veya birkaç takımı suçlayacak ve anında cezasını verecek kararlar almamalı. Bunun yaratacağı tahribatı kapatmamız çok uzun yıllar sürecektir çünkü.*****Tutuklu ziyareti bu kadar kolay mı?Başta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere tutuklu 22 kişinin yaptığı itirazlar reddedildi. Kaçma ve delil karartma tehlikesi olmadığına göre tutukluluklar neden hala sürer, anlamak çok zor. Galiba pekçok davada olduğu gibi bunda da bir tür “burun sürtme” veya “had bildirme” cezaları uygulanıyor.Buna karşı, spor nedeniyle tutuklananlara da bir tür ayrıcalık tanınıyor. Neredeyse hergün tutukları ziyarete giden bir ünlünün haberini dinliyoruz TV’lerden, gazetelerde de okuyoruz.Peki bu nasıl oluyor? Savcılık özel izin veriyormuş. Demek ki şu sıralar savcılar gün boyu “izin belgesi imzalamakla” meşguller. Çünkü o kadar çok ziyaretçi var ki.Oysa başka davalarda bu asla yapılmıyor. Gazeteci dostlarımız hapiste, eğer ana-baba, kardeş, eş değilseniz görüşmeniz çok zor. Elbette yine izin veriliyor bazı durumlarda ama çok az.Tutuklu sanıklarla mahkemede bile konuşamıyorsunuz, jandarma gelip hemen itip kakıyor.Şike davası nedeniyle tutuklu olanlar hepimizin yakından tanıdığı insanlar, ama bu olayda çifte standart uygulanması da hiç hoş değil.*****Pazarın fıkralarıYıldırım Tuna’nın fıkralarıyla keyifli bir pazar dilerim;Uçak anonslarıSayın Yolcularımız; Uçağımızdaki beklenmedik bir arıza sebebi ile okyanusa mecburi bir iniş yapmaktayız. Koltuk altındaki minderlerinizi okyanusta yüzmenize yardımcı olarak ve bulursanız bir kıyıya çıktıktan sonra da sazdan yapacağınız kulübede yastık olarak kullanabilirsiniz. Lütfen bu yastıkları Güney Yıldızı Havayolları’nın bir ikramı olarak kabul ediniz, artık size aittir iade etmeyip saklayabilirsiniz..(Bir başka anons)Sayın Yolcularımız.. Uçağımızdan ayrılırken yanınızda getirdiğiniz bütün şahsi eşyalarınızı almayı lütfen unutmayınız.. Buna eşiniz ve çocuklarınız da dahildir.. Çünkü depolarımızda yer kalmadı, geride kalan eşyaları personel olarak mecburen aramızda paylaşıyoruz, evlerimizde adamlardan, kadın ve çocuklardan geçilmiyor.. Her birimizde en az 8’er tane laptop var, şemsiye kazak falan da cabası.. Lütfen biraz dikkat yani..SersemBarda akşam keyfi yapan adam bir ara tuvalete gitmiş, döndüğünde “Bir daha bu bara gelirsem ne olayım..!” demiş sinirden kıpkırmızı bir suratla..“Problem nedir efendim?” diye sormuş barmen. “Ne olacak? Tuvalette eli silahlı, dev gibi bir adam vardı, içeride bana iğrenç bir şey teklif etti, kabul etmezsem öldüreceğini söyledi..” demiş adam çıldırmış bir vaziyette titreyerek. “Ee?.. Peki sonra?” diye sormuş barmen büyük bir merakla..“Dır dır dır neyi sorup duruyorsun?” demiş adam dehşet içinde, “Silah sesi falan duydun mu sersem..!”PaspasDelikanlı süpermarkette işe başlamış, müdürü “Hoş geldin, hayırlı olsun” diyerek elini sıkmış, ona paspası uzatıp “Haydi başla bakalım, yerler pırıl pırıl olacak” demiş gülümseyerek. “A..Ama ben üniversite mezunuyum?” diye cevap vermiş delikanlı şaşırarak. “Oh.. Çok özür dilerim..” demiş müdür, “Unuttum, haklısın.. Paspası bana ver de sana nasıl yapılacağını bi göstereyim..!”
Tekrarlamakta yarar var; Ergenekon Davası’na tümden karşı mı çıkıyorum? Hayır, ama bu davayı temel alıp, her türlü hukuksuzlukla muhalefetin sindirilmek istendiğine de inanıyorum.Balyoz Davası’na şüphe ile mi bakıyorum? Evet. Çünkü bu davanın üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılmaya ve bunun da ötesinde Cumhuriyet tarihinden intikam alınmak istendiğine inanıyorum.Her iki dava ile ilgili kuşku ve endişelerimi dile getirdiğimde, hele askerin yerin dibine batırıldığını söylediğimde yürekleri Türkiye sevgisizliği ile karamış malum bir çevre hemen ayağa kalkıyor “Vay darbeci, postalcı, statükocu, vesayetçi, demokrasi düşmanı” sloganları ile saldırıyor.Askerin bütün olanlara karşı sessiz kaldığını söylemek “Darbe mi yapsınlar yani?” zevzekliğine yol açmıyor mu, işte ona ifrit oluyorum.Hayır, tepkisiz kalmanın karşılığı “darbe” değildir.Ama her kurum gibi ordu da yeri geldiğinde kendini savunabilmeli, demokratik hukuk devleti çerçevesinde sesini çıkarabilmeli, en azından bir tepki mesajı verebilmelidir. Dünyanın her yerinde de bu böyledir.Örnek bir tepki mi istiyosunuz? Vereyim.Önceki gün Harp Akademileri’nde “mezuniyet töreni” yapıldı. Gazeteler bu töreni “İlk kez komutansız tören” başlıklarıyla duyurdu. Komutan yok, çünkü “darbecilikten, teröristlikten, çete üyeliğinden” tutuklu.Şimdi anlı şanlı paşalara sormak iterim; Çok mu gerekliydi o tören? 169 yıldır yapıyorsunuz zaten, bu sefer de yapmayıverin.Cumhurbaşkanı orada, Başbakan orada, Savunma Bakanı orada, Genelkurmay Başkanı ve tüm Kuvvet Komutanları orada.Ama o önemli günün asıl sahibi komutan Hasdal’da.Üstelik 13 askerimiz şehit edilmiş, Türkiye’nin başına musallat olmuş bir kesim askerlerimizin bizzat Silahlı Kuvvetler tarafından öldürüldüğünü söyleyecek kadar ileri gidiyor, hükümet askerine güvenmediği için bir de sivil savcı soruşturması yaptırıyor.Şaşaalı tören yapan bu paşaların hiç mi vicdanı sızlamaz, hiç mi arkadaşlık dostluk duyguları yoktur, hiç mi vefa duygusu taşımazlar?Tepki ille “muhtıra vererek” ille içinde “laiklik kaygısı” taşıyan bildiriler yazarak, devir törenlerinde imalı konuşarak ve sonunda ille “darbe yaparak” gösterilmez.“Bin yıllık tarih”ten söz ederken, bunun taşıdığı sorumlulukla da hareket edilmelidir. Harp Akademileri mezuniyet töreni bu yıl tamamen içe dönük yapılıverir, bir tepki, bir kırgınlık, bir duyarlılık gösterilirdi.Bazı tutum ve davranışların yasal hiçbir yaptırımı olmayabilir, kamuoyunun dikkatini bile çekmeyebilir, ama bin yıllık bir kurumun onurunu kurtarır.Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik çok ağır saldırı, iftira, yalan, karalama ve sindirme kampanyasının yürütüldüğü doğrudur. Buna karşı ordunun tutumu buna çanak tutmaktan ileri gidememektedir.*****Türk Lejyoner’den PKK terörüne bakışFransızların ünlü Lejyoner Birliği’nde 10 yıl görev alan ve 25 yıldır Fransa’da yaşayan Halit Karan adlı okurumdan bir mektup aldım. Karan mektubunda Türkiye’de yaşanan terör olaylarından büyük üzüntü duyduğunu belirterek, benzer mücadelelerde yer almış biri olarak deneyimlerini anlatıyor.“Son şehit haberlerinde Türkiye’de PKK’nın hiçbir terör örgütünün sahip olmadığı bir medya desteği ve moral üstünlüğe sahip olduğunu gördüm. Bu konudaki görüşlerimi belirtmek istiyorum” diyen Karan bakın neler yazmış;BİRİNCİSİ: Siyasi irade. Dünyada büyük devletler terör örgütleri ile gizli görüşmeler yapabilir ama bunlar asla kamuoyuna sızmaz. Sızması demek üstünlüğün terör örgütüne geçmesi demektir. Apo ile görüşmeler beceriksizce götürülmüştür. Apo, devletle antlaşmaya vardığını söyleyerek devleti yola getiren imajı yapmış, örgütünde daha da güçlenmiş, Türk halkı ise devletin ne karşılığı anlaştığı sorusuna dalarak yenilgi ruh haline kavusmustur. Apo ile görüşmeler kamuoyunun duyacağı ve bileceği şekilde yapılırsa ne askerinizde ne polisinizde moral kalmaz, ama buna mukabil teröristler daha da öz güven kazanırlar.İKİNCİSİ; Düzenli bir ordu her ne kadar timler kursa da vurkaç yapan bir yapıyla tam başarı elde edemez. ABD ve koalisyon güçlerini Körfez savaşında cepheden çok şehirler içindeki örgütler uğraştırmıştır ve en büyük kayıpları oralarda vermişlerdir. Sadece askeri yöntemlerle kaynağı yurtdışında olan bir örgüte karşı başarı şansınız çok azdır.ÜÇÜNCÜSÜ; Moraldir. Moral üstünlük karşı taraftaysa askerinize daha fazla saldıracaktır. Zira saldırdıkça askerinizin morali bozulur, örgüt ise hem halkı hem de elemanları nezdinde daha da güçlenir. Maalesef ki TSK’nin moral üstünlüğü şu anda yok.DÖRDÜNCÜSÜ; PKK hücreler oluşturarak çalışmaktadır. İstihbarat birimlerinin en zorlandıkları yapı budur. Çünkü 2-12’şerli hücreler birbirleriyle çok fazla haberleşmezler. Nereye saldırı yapılacağı üstten söylenmez, sadece ne zaman yapılacağı söylenir, yerini ise en uygun olan hücre kendisi belirler.Cevabını merak ediyorum; ABD 11 Eylül saldırısından sonra ilk iş olarak ne yaptı? Afganistan’a girdi. Peki aynı stratejiyi Türkiye uygulayabilir mi, ya da izin verilir mi?*****Gök gürültüsüYaşlı karı koca yataklarını ayırmışlar, kadın çatı katında, adam zemin katta uyumakta, gece yarısı gök gürültülü sağanak yağmur başlayınca kadın aşağı kattaki kocasına korkuyla “Çabuk buraya gel, acayip gök gürültüsü var!” diye bağırmış. “Ne gereği var ki?” diye cevap vermiş kocası, “Buradan da çok net bir şekilde duyuluyor..!” (Yıldırım Tuna)*****‘Şu çılgın Türkler’ Rusça’ya çevriliyorKurtuluş Savaşını destansı biçimde anlatan ve 1 milyon 500 binin üzerinde satan “Şu Çılgın Türkler” kitabı Rusça’ya çevriliyor. Daha önce Japonca’ya da çevrilen “Şu Çılgın Türkler” kitabının Rusçası Eylül 2012’de Uluslararası Moskova Kitap Fuarı’nda ilk kez Rus okurlarıyla buluşacak.Yazar Turgut Özakman’ın kitabının sunulacağı Moskova Kitap Fuarı’nda Türkiye’nin de onur konuğu olacağını öğrendim.Kitabın çevirisi Rusya’da yaşayan Türkolog Profesör Tevfik Melikov yapacak. Kitabın Rusça’ya çevrilmesi kararını ise Rusya Federasyonu Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen Rusya Kültür ve Sanat Vakfı verdi. Kitap Rusça konuşulan bütün ülkelerde satışa sunulacak.Kitabın Rusça’ya çevrilmesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Yayımlar Genel Müdürlüğü de destek veriyor.***“Başbakan’a dokunmak bile bence ibadettir” diyen AKP’li vekilimize, “Dokunulmazlıkları kaldırıp Başbakan dahil her siyasiye dokunalım ve ibadetin büyüğünü yapalım!” desek nasıl olur? (Gani Yıldız)
Tayyip Erdoğan’ın “koşulsuz” desteklemek için canhıraş biçimde çabalayanların ortak söylemi şu: “Tayyip Erdoğan değişimden yana, eskinin bütün hatalarından arınmaya çalışıyor. Demokrasi ve hukuk konusunda çok önemli adımlar attı, Türkiye artık eski Türkiye değil.”Buna karşı çıkanların savundukları da şu: “Hayır Erdoğan Türkiye’yi değiştirmiyor, kendi zihnieti doğrultusunda dönüştürüyor. Bu uğurda demokasi, hukuk, özgürlükler ve insan hakları kavramlarını alabildiğine sömürüyor, kendini aydın sananları bir güzel kandırıyor.”Bu tartışmanın içinden çıkmak zor. Çünkü bugüne kadar karşılıklı olarak verilen örneler iki tarafın da haklı olduğunu gösterebilir.Ancak, geldiğimiz güne bir bakın.Güneydoğu politikasının, o çok eleştirilen eski dönemden bir farkı kaldı mı?Aradaki tek fark, eskiden bir “Kürt realitesi inkarı” vardı ya da pekçok kimse bunu dile getirmeye korkuyordu.Şimdi Kürt realitesi kabul ediliyor. Kimse de korkmuyor.Ancak sorunun çözümüne bakış yine eskisi gibi.“Kürt yoktur” yerine “Kürt vardır” oturdu oturmasına, ama sorunun çözümü yine “terörle mücadele” kapsamında ele alınmaya başlandı.Üstelik eskisinden de baskın biçimde “Sabrımızı taşırmasınlar” tehdidi ile.Oradan geçelim Kıbrıs’a. 9 yıl boyunca “Çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek bir hatta “Kıbrıs’ı satıyorlar” eleştirilerine bile göğüs geren Erdoğan neredeyse 1970’lerin söylemine geri döndü.Hemen söyleyeyim, Avrupa Birliği’nin çirkin yaklaşımına karşı Erdoğan’ın tavrının doğru olduğunu söylemeliyim. Elbette Türkiye her dayatılanı kabul etmeyecek kadar güçlü ve büyük bir ülke.Ama şunu da unutmayalım ki, bundan önceki yönetimler de benzer biçimdeki kaygılar nedeniyle siyaset geliştirmeye çalıştılar.Eskilerin hatası bunu kamuoyuna anlatıp paylaşmak yerine işin kolayına kaçıp ihaleyi askerin üzerine yıkmalarıydı.Tabii Erdoğan’ın yeni Kıbrıs siyasetinde de askerin gücünü kullandığını unutmamak gerek bu arada.Gelelim kişisel hak ve özgürlüklere. Erdoğan hukukun üstünlüğünden, özgürlüklerden ve insan haklarından çok söz ediyor. Geçmişin solcuları, günümüzün Türkiye sevgisizi kimi liberalleri de Erdoğan’ın bu söylemine sanki “kutsal” sözlermiş gibi sarılıyor.Oysa, 12 Mart ve 12 Eylül askeri yönetimlerindeki uygulamalar Erdoğan iktidarında tekrar yaşanmaya başlandı.Herkese potansiyel suçlu gözüyle bakan polis kalabalık yerlerde insanları durdurup üstbaş araması yapıyor kimlik soruyor. Arabalar durdurulup aranıyor. Lokantalara barlara ansızın dalınıyor, hüviyeti olmadığı gerekçesiyle insanlar gözaltına alınıyor, karşı çıkan dövülüyor bile.Devlet eskiden “sakıncalı” diye damgaladığı insanları arkasına adam takarak izlerdi, fotoğraflar çekmeye çalışır, mahalle bakkalından “bunlar ne konuşuyor” diye öğrenmeyi denerdi.Şimdiki iktidar ise teknolojiden yararlanıyor, sokakta adam gezdirmek yerine insanların telefonlarını dinliyor, videolarını çekiyor.Peki ne oldu “Değişen Türkiye’ye, özgürleşmeye, demokratikleşmeye?”*****Savcı Ali Demir’i neden kovalıyor?Üniversite giriş sınavlarında tarihi bir skandal yaşadık bu yıl. Soruların cevaplarının belli bir şifre düzeni içinde olduğu ileri sürüldü, kıyamet koptu. 1 milyon 700 bin öğrenci “geleceğimiz mi çalınıyor” kuşkusuna kapıldı. Öğrenci aileleri perişan oldu, hatta bu skandalın seçimlerde bile etkili olabileceği vurgulandı.İktidar her olayda yaptığı gibi “yargı çözsün” dedi. Savcılar harekete geçti. İncelemeler yapıldı. Sınavdan iki ay sonra “Şifre var ama hile yok” kararı verildi.Hukuka çok saygılı olduğumuz için kararı da kabul ettik.Buraya kadar herşey iyi, güzel, doğru.Burada garip olan savcılığın ÖSYM Başkanı Al Demir’in peşini bırakmaması. Savcılık diyor ki “Ali Demir görevini kötüye kullandı, talimatlara aykırı hareket etti.” Peki ne yaptı?Sınavlarda hile var mı? Yok. Nasıl Cumhurbaşkanı ve Başbakan “İçimiz ferah, Ali Demir bizi tatmin etti” dediyse yargı da sınavın tertemiz olduğunu kabul edip bunu rarara bağlamadı mı? O halde Ali Demir ne yaptı?Eğer talimatlar yasadışı biçimde uygulandıysa, Ali Demir görevini kötüye kullandıysa bunun sınavlara da yansıması gerek.Yok öyle değil. Mahkeme diyor ki “Her şey iyi güzel ama Ali Demir suçlu.”YÖK Başkanı önce koruyordu Ali Demir’i sonra “istifa etseydi” dedi. Soruşturma iznini de ısrarla vermedi bir türlü.Sanki bu işin içinde bir iş var. Biz bir türlü çözemiyoruz. Aklı eren biri izah etsin lütfen.*****Şike ve trafik polisiŞike konusunun yeni olmadığını bunun çok yaygın bir uygulama olduğunu söyleyenler “Trafik polisi- kırmızı ışık” benzetmesi yapmayı çok seviyor.Söylenen şu: “Herkes kırmızı ışıkta geçiyordu bu ülkede, ama trafik polisi olmadığı için kimse yakalanmıyordu. Bu sefer polis kırmızı ışıktaydı ve geçenleri yakaladı.”Güzel benzetme. Ama bir yanlışı var.Işıkların başında aslında eskiden de polis vardı. Ama kırmızıda geçenlere bir şey demiyordu.Sonra birgün birden polisin biri “Kırmızı ışıkta geçtin” dedi. Durum budur.Peki böyle oldu diye kimseden hesap sormayalım mı?Soracağız tabii. Sadece şunu de belirtmek isterim. Eline adaletin kılıcını alıp “ahlakçı ve hukuka çok saygılı” kesilenlerin kendi kendilerine “Acaba ilk taşı ben mi atmalıyım?” diye düşünmesi gerekir.*****“Kişiye özel muhtıra”Bu kadar ses getireceğini ve tepki yaratacağını tahmin etmemiştim. Kara Kuvvetleri’nin beni şahsen kınamasından söz ediyorum.O kadar çok destek mesajı geldiki anlatamam. Hemen herkesin ortak kanaatı “Sakın üzülme, çekinme, bu halk neyin ne olduğunu görüyor” şeklinde.Üzülmesine üzüldüm tabii, başına gelenlerin hiçbirine ses çıkaramayan koca bir kurumun bunu yapması hoş değildi.En güzel destek mesajlarından biri çok yakın bir arkadaşımdan geldi onu da söyleyeyim. Dedi ki “Artık hiçbir şeye ağzını açamayan asker, sana kişiye özel muhtıra çekmiş. Daha ne istiyorsun?”Güleyim mi ağlayayım mı..*****HataABD Uçak gemisinden kalkan pilot Japon savaş gemilerine önemli hasar verdikten sonra gemiye dönmüş, kokpitin camını açıp aprona atlamış onu karşılayan subayın karşısında selam verip, “Nasıldım ama komutanım?” demiş başlığını heyecanla çıkarırken. Komutan ağır ağır ona doğru yürümüş, avuç içlerini birbirine gelecek şekilde bitiştirip hafif öne eğilerek selam vermiş, çekik gözlerindeki sinirli bakışla “Mister” demiş, “Yapmak var siz önemli bir hata!” (Yıldırım Tuna)*****KKTC’de, Başbakan Erdoğan’ı protesto etmek isteyen eylemcilere polis müdahalesi sert olmuş. Eee ne de olsa “yavru vatan”, anasını taklit ediyor!(Gani Yıldız)
Öğle üzeri gazeteye geldim, yazı için hazırlık yaparken internet sitelerini geziyordum. Birden bir başlıkla irkildim. “Kara Kuvveteri Komutanlığı Can Ataklı’ya cevap verdi.”Merakla okudum. Açıklama adımı vermeden beni hedef alıyor. Şaşırmadım desem yalan olur. Neler hissettiğimi yazacağım ama önce KKK’nın internet sitesinde yer alan açıklamayı birlikte okuyalım;“14 Temmuz 2011, Perşembe, saat 19.00’da bir TV kanalında bir sunucu, bir gazeteci ile Diyarbakır’da 13 askerin şehit olması konusunda röportaj yapmıştır.Sunucu olayın öğrenilmesinden sonra bölgeye hareket edenler içerisinde ilkinin Kara Kuvvetleri Komutanı olduğunu söyleyerek, bölgeye giden diğer yetkili isimleri de belirtmiştir. Bunun üzerine gazeteci; ‘Bunlar da bana artık çok hakiki gelmiyor. Yani orada bir olay olmuş, efendim Kara Kuvvetleri Komutanı koştu. Ne oluyor yani? Koşunca oraya ne oluyor? Gidince ne oluyor, ne yapıyorlar? Nereye gidiyor ya, bir şey diyeceğim artık bunları da konuşalım o zaman. Yani Kara Kuvvetleri Komutanı atladı gitti, kardeşim 13 asker ölürken sen neredeydin ya? Bana önce bunun hesabını ver, oraya koştuk gittik ne yapalım yani, ha oradasın ha buradasın ne fark eder?’ şeklinde beyanda bulunmuştur.Böyle acı bir olayın hemen sonrasında, olayın oluş şeklini bilmeden, sıralı Komutanların görev ve sorumluluklarını hiç düşünmeden, olayın acısı ve üzüntüsüyle sarf edilen bu sözler son derece yersiz, basit ve anlamsızdır.Milletçe üzüntü duyduğumuz bu olayda; daha basiretli, sağduyulu ve soğukkanlı olunması gerekir.”Şimdi olayı kendi açımdan anlatayım. Belirtilen tarih ve saatte TV8’de Gökmen Karadağ’ın konuğu idim, diğer konuk da Fuat Uğur’du. Başta şike olmak üzere yemin krizi ve BDP’nin boykotu konusunu tartışacaktık. Program başladı, ben gülerek şike konusuna girdim ki, Gökmen Karadağ’ın yüzünün asıldığını ve karşıdaki monitöre takılıp kaldığını fark ettim.Doğal olarak ben de dönüp monitöre baktım ki “Diyarbakır’da 13 asker şehit” yazıyordu. Beynimden kaynar suların aktığını hissettim o an.Karadağ “Bu durumda yayın akışımızı artık bu olaya göre değiştirmek zorundayız” dedi ve biz artık Güneydoğu terörünü konuşmaya başladık.Program saat 19.00’da bitecekti. 20.00’deki Ana Haber’e kadar ise “Komedi Dükkanı” programı varmış. Kanal yönetimi 13 asker anısına komedi programını kaldırma kararı almış, Gökmen Karadağ “Bir saat daha kalabilir misiniz?” dedi. Kaldık tabii ve yine terörü konuştuk.Bu program sırasında “hiç kimsenin açık konuşmadığını, her kesimin kendi açısından siyaset yaptığını, ama ortaya bir şey konamadığını, bu yüzden nice canlar kaybettiğimizi” büyük bir heyecanla anlattım.Karadağ program akışı içinde gelen bilgileri de veriyordu ve bunlardan biri de Kara Kuvvetleri Komutanı’nın olay yerine gideceği idi. O sırada zaten hiç hazırlıklı olmadığımız bir konuda üstelik iki saat konuşuyoruz, çok üzüntülü ve heyecanlıyım, bu haberi duyunca aynı heyecanla ve tepkisel olarak “Gidecek de ne olacak” dedim. Diğer sözlerimin bir bölümü zaten açıklamada var tekrarlamaya gerek yok.Elbette böyle bir olayda komutan da, devlet yetkilileri de kalkıp giderler. Ben orada ironi yapmaya çalıştım, öfke ve heyecanımı dile getirdim ki milyonlarca kişinin de aynı duygular içinde olduğuna inanıyorum.Gelelim KKK’nın bana yönelik açılamasına tekrar. Bu KKK “askerimizi kendi ordumuz öldürdü” haberleri yayılırken, üstelik geriye gidip pekçok olay için aynı söylem dile getirilirken ağzını açtı mı?Astsubayından generaline birçok TSK mensubu ite kaka tutuklanıp götürülürken, bu kişiler haklarındaki iddiaları tek tek çürütürken ama tutuklulukları devam ederken ağzını açtı mı?Hemen her gün Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik ağır hakaretler yapılırken, bir karakoldaki kötü muamele bile darbe yapmaya kalkışmak olarak tanımlanırken ağzını açtı mı?Yani koca KKK’nın gücü, tek başına kendi fikir ve görüşlerini yazan, inandığını, doğru bildiğini söyleyen bir yazara mı yetiyor yani?Hiç ciddiye bile almadım ama KKK adına üzüldüm.Devlet, telefon dinleyip maç kurtaracağına, PKK telsizlerini dinleyip CAN kurtarsın!*****Liberal Demokrat Parti ne yapardı?Bugünkü siyasi sistem gereği bazı partiler seslerini duyuramıyor, parlamentoya girme şansı bulamıyor. Ama bu onların ülke sorunlarına yanlış teşhisler koyduğu anlamına gelmiyor. Hatta bu “küçücük” sanılan partilerin siyasetleri ve cesaretleri büyük kitle partilerini de geçebiliyor çoğu kez.Bu partilerden biri Liberal Demokrat Parti. Hiç kazanamayacaklarını bildikleri halde seçimlerde çok çalıştılar, ulaştıkları her yerde kendilerini ve siyasetlerini anlattılar. Ama sistem oların geçmesine izin vermedi.Silvan’da 13 askerimizin şehit edilmesinden sonra Liberal Demokrat Pati Genel Başkanı Cem Toker’den bir mesaj aldım. Toker “Eğer ülke yönetiminde biz söz sahibi olsaydık bu olayla ilgili yapacaklarımızı maddeler halinde özetlemek istiyorum” diyor.İşte, LDP iktidarda olsa 13 şehit olayından sonra bunları yapacaktı;1- Seçilen tüm bağımsız milletvekillerinin serbest bırakılarak Meclis’e girmeleri için yasal düzenlemeler yapar, kamuoyu baskısı yaratırdık.2- Tüm ülkede bayrakların yarıya indirilmesi direktifini verirdik.3- Londra ve Washington’un güvenliği için Afganistan’a giden ordumuz, kendi halkımızın güvenliği için sınırı geçip Kuzey Irak’a girememektedir. Yaptırımı ne olursa olsun “sıcak takip” başlatır ve sınırın güneyinde bir tampon bölge oluştururduk.4- Kuzey Irak yönetimini “terörü himaye eden yönetim” ilan ederek, Batılı ülkelerin uyguladıkları askeri ve ekonomik yaptırımlar yürürlüğe koyardık.5- Terör örgütünün İmralı’dan giden direktiflerle yönetilmesine kesinlikle bir son verirdik.*****GünlüklerKADININ GÜNLÜĞÜ: Bu gece kocam çok garip davranıyor.. Akşam güzel bir restoranda buluşmak üzere sözleşmiştik, bütün gün arkadaşlarımla alışveriş yapıp geç kaldım diye mi böyle acaba? Bu konuda bana hiçbir şey söylemedi.. Konuşmuyoruz.. “ Sessiz bir yere gidip konuŞalım” dedim kabul etti ama yine de benimle konuşmadı.. “Ne var?” diye sordum “Yok bir şey” dedi, “Seni üzecek ne yaptım?” dedim. “Bir şey yapmadın” diye cevap verdi, eve dönerken “Onu sevdiğimi” söyledim hafifçe gülümsedi ve arabayı kullanmaya devam etti. Neden “Ben de seni seviyorum” demedi anlayamıyorum.. Eve geldiğimizde onu tamamen kaybettiğimi hissettim. Aklı başka bir yerdeydi. Sessizce TV seyretti ben de yatağıma gittim.. 15 dakika sonra o da geldi, kendini kaybetmiş bir vaziyetteydi.. Uyudum.. Ne yapacağımı bilemiyorum.. Bu hayat çekilmez artık..KOCASININ GÜNLÜĞÜ: Fenerbahçe düşecek mi düşmeyecek mi? Yahu insanın aklı almıyor ya.. Delirmemek vallahi işten değil..! (Yıldırım Tuna)***Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi tamamen dondurabilirmişiz.Bugüne kadar ilişkimizin “turşusunu kurmuştuk”, bundan sonra bir süre de “dondurulmuşunu” yeriz artık! (Gani Yıldız)