Seçimlerden önceki yazılarımı anımsayanlar bilecektir, ısrarla CHP’nin seçim sandıklarına sahip çıkması gerektiğini yazıyordum.Seçimde bir “hile ihtimaline” karşı CHP’nin sandıkları iyi denetlemesi, alınan tüm sonuçların bilgisayar ortamında değerlendirilmesi ve seçimden sonra da Yüksek Seçim Kurulu’nun bilgisayar verileriyle karşılaştırılmasının doğru olacağını belirtiyordum.Nitekim, (tabii ki benim yazılarım üzerine değil) aklın yolu birdir, CHP seçimleri izlemek üzere bir bilgisayar sistemi kurduğunu açıkladı.Başına “bilgisayar dâhisi”olarak anılan Emrehan Halıcı getirilmişti. Emrehan Halıcı birkaç basın toplantısı yaparak çok iyi bir sistem kurduklarını, sonuçların sandık sandık anında izleneceğini ve değerlendirileceğini, hile ihtimaline karşı da her türlü önlemin alındığını açıkladı.Doğal olarak bunu ciddiye almamız gerekiyordu. Koca CHP seçim için bunca hazırlık yaptığına göre herkesin içinin rahat olmaması için de bir neden yoktu.Sonuçta seçimler yapıldı. İlk sonuçlar gelmeye başladığında AKP’nin şaşırtıcı biçimde önde gittiği hatta yüzde 50’yi bile geçtiği görülüyordu.Buna inanamayan CHP’liler partilerini arıyor ve “Bu sonuçlar doğru mu?” diye soruyordu. CHP Genel Merkezi de “şaşkın” durumdaydı. Net bir cevap veremiyorlardı.Sadece Süheyl Batum imzası ile atılan bir mesajda “Televizyonlarda yayınlanan sonuçlarla partimize gelen sonuçlar farklıdır, kimse sandığının başından ayrılmasın” deniliyordu. Mesaj CHP’nin sandık görevlilerine gitmişti.CHP seçim gecesi başka bir açıklama yapmadı. Birkaç gün sonra “hile iddialarına” karşı CHP’nin bilgisayar sistemi sorumluları “Ufak tefek hatalar var, ama bunlar sonucu değiştirmiyor” açıklaması yapıldı.Aradan hayli zaman geçti. CHP’nin bilgisayar programında çalışan genç bir dostum geçenlerde aradı ve “Can Abi”dedi “Zamanında çok utandığım için söyleyemedim, şimdi söylemek istiyorum” dedi.Meraklanıp “Nedir?”diye sordum. “Biliyor musun” dedi “Seçim gecesi büyük iddialarla kurulan bilgisayar sistemi tam 11’inci dakikada çöktü.”Şaşırarak “Anlamadım, yani ne oldu?” diye sordum. Genç dostum “Olan şu” dedi ve ekledi “O program hiç çalışmadı, ne sonuçlar girilebildi, ne bir analiz yapılabildi.”Demek o geceki “İzliyoruz; bazı farklar var, bakacağız” türünden açıklamalar aslında doğru değilmiş. Ya da “sistemin çökmesi nedeniyle” hiçbir şey söylenememiş.Peki CHP bu bilgisayar programı için ne masraf yaptı? Doğru mu bilemiyorum, çünkü bu konuda sorularıma cevap veren yok ama, öğrendiğime göre bilgisayar programının maliyeti 2.5 milyon lirayı bulmuş.Emrehah Halıcı CHP adına bu programı kurmuş ve bedelinin de 2.5 milyon olduğunu söylemiş. CHP yönetimi de bu parayı hazine yardımından ödemiş.Sonuç, görüldüğü kadarıyla koca bir hiç.CHP’nin bilgisayar sisteminin sadece 11 dakika içinde çökmesi seçim sonuçlarını değiştirir mi?Tabii ki değiştirmez. Ama bir partinin seçim gecesi bile ne kadar beceriksiz olduğunu kanıtlar.Üzülmemek elde mi?*****Yazmadım çünkü...Bazı okurlar ısrarla soruyor; “Geçen hafta başı CHP’nin en önemli günü olduğunu yazdınız. Sonra perşembe günü de (mahkeme kasıtlı davranarak talep almadı, ama yarın ak mı kara mı görülecek) dediniz. Cuma da geçti. Bir şey yazmadınız, neden?”Bu cümlelerden bir şey çıkaramayanlar için belirteyim; konu Balbay ve Haberal’ın tahliye edilip edilmeyeceği idi.AKP-CHP mutabakatına göre geçen hafta içinde mahkemenin Balbay ve Haberal’ın tahliyesi yönünde karar verebilecekleri ihtimali olduğunu yazmıştım.Bunu yazarken de “Eğer tahliyeler gerçekleşirse CHP’nin yemin boykotunu bırakmakta haklı olduğu ortaya çıkacak. Ama tahliyeler gerçekleşmezse CHP tükürdüğünü yalamış olacak” demiştim.Tahliyeler olmadı. Açıkçası cumartesi, pazar ve pazartesi günü yazmaya elim gitmedi.İktidara talip bir partinin “tükürdüğünü yalamasının” bu kadar açık biçimde kanıtlanmasına üzülmüştüm ve yazmaya yüreğim elvermemişti.Ama konu benim yazmamamla bitmiyor ki; bu ülkenin akıllı, düzgün insanları sanki durumun farkında değil mi?Artık her CHP’linin yüksek sesle sorması gerek; seçimden sonra neden yemin boykotu başlatıldı, sonra neden bitirildi? Üstelik Tayyip Erdoğan “tükürdüklerini yalayacaklar” dediği halde sanki bu sözleri doğrulatmak istercesine yapılan acelecilik neydi?CHP Başkanı Kılıçdaroğlu partinin yönetim kademesini değiştirecekmiş. Ne fark edecek ki?Tükürdüğünü yalayan biri gidecek, tükürdüğünü yalayacak biri gelecek. Hepsi bu.*****Haydi Başkan, bekliyoruzBeyoğlu Belediyesi’nin başlattığı “masasız Beyoğlu” operasyonları ile İstanbul’un en renkli, en hareketli bölgesinin nasıl mahvedildiğini defalarca yazmıştım.Bu konuyla ilgili son yazımda Talimhane bölgesinde yaşanan garipliğe de değinerek “Burada da caddelerdeki masalar kaldırıldı ama otellerin çıkıntıları aynen duruyor” dedikten sona “Bakalım Başkan’ın bu otellere gücü yetecek mi?” diye sormuştum.Sorunun cevabı başka türlü geldi. Meğer “orası” turistik bölgeymiş, lokantaların caddeye taşıdıkları masaların kimler tarafından toplandığı bilinmiyormuş.Yani kaldırılan masalar yeniden konabilir.İşe bakın, Beyoğlu Belediyesi zabıtası geliyor masaları topluyor, esnaf belediyeye gidiyor, Başkan“Valla kim yaptı bilmiyoruz” diyor.Kim inanır? Belli ki alınan karar gereği zabıta her yerde aynı işlemi yapmış. Sonradan anlaşılmış ki o bölgede oteller de var ve hepsi caddeye babalarının malıymış gibi çıkmışlar ve otellerinin metrekaresini büyütmüşler.Bu otellere karışmak biraz “sıkar” değil mi?O halde, söylüyorum işte, “Haydi Başkan, göster kendini, koy gücünü ve inancını ortaya. Yıktır o otellerin çıkıntılarını, varsa yüreğin yap. Ama benden söylemesi, otellerin sahiplerinin ensesi kalın, arkalarında koca iktidar var, Asmalımescit’teki ya da ara sokaklardaki esnaf gibi güçsüz ve korumasız değiller. Sonra o başkanlık koltuğunu altından çekiverirler, üzülme o zaman.”Bakalım hep birlikte bekleyeceğiz. Misbah Demircan gerçekten kuralların adamı mı yoksa o da...*****Vurmayın CHP’yeBir okurum şöyle bir mesaj göndermiş; Tahliye yok... Ama şimdi CHP’ye vurmayın lütfen.. Şerefsizlik yapan bırakılıp ya da dolandırıcıyı bırakıp dolandırılana laf saymak ya da onu tutuklamakla aynı bu olay. Karşısında, ileri demokrasi deyip, gerçekten attığı imzanın şerefini yerine getirecek “normal” bir parti var sandı CHP. Saf maf tamam da, ama demokratik olarak baktı olaya yine de! Okuruma diyorum ki “Tamam haklısınız belki ama bunlar da biraz siyaset öğrensinler bari.”
Sevgili okurlar; geçen haftanın ağırlıklı konularının başında dünyada baş gösteren ve etkisini Türkiye’de de hissettiren ekonomik krizle ilgili haberler geliyordu. Türkiye’nin henüz ne çapta etkileneceğini pek bilmiyoruz, hükümet çeşitli önlemler almaya çalışıyor, umarım ve dilerim eğer patlayacaksa bu krizi en az hasarla atlatabiliriz.Aslında siyasi krizHer ne kadar “ekonomik” olarak adlandırılsa da, Batı ülkelerinden başlayan krizin daha çok siyasi kriz olduğunu söyleyebiliriz. “Global ekonomi” ve “değişim” adı altında sunulan “yeni dünya anlayışı ” tamamen siyasi tercihler nedeniyle dar bir noktaya doğru gidiyor. Bu daralmanın demokrasi ve insan hakları konusunda sorun çıkarması da kaçınılmaz.Türk halkı mutlu mu?Geçenlerde araştırmacı Bülent Tanla ile sohbet ediyorduk. Tanla “Dikkat ediyor musun” dedi “Araştırmalarda Türkiye’de insanlar ın mutlu olduğu ortaya çıkıyor ve herkes buna çok şaşırıyor. Oysa durum şaşırtıcı değil, çünkü milletin şimdilik çok fazla derdi yok, öyle ya da böyle parası da var ve eskiden yapamadığı şeyleri de yapabiliyor” diye sürdürdü.Ülkeler çok borçluTanla’ya göre yeni dünyada ülkeler çok ağır borç yükü altına girerken, vatandaşlar bir zenginlik yaşıyor. Bu düzenin bir tür saadet zinciri olduğu kesin ve bu böyle gitmeyecek. Tarihe bakarsak “yıkılmaz” sanılan devletlerin çoğu ağır borç yükleri nedeniyle beklenmedik anlarda battı. Şimdi de benzer batışlarla karşı karşıya kalabiliriz.Ürkütücü verilerBülent Tanla bazı Batı ülkelerinin kişi başına düşen milli gelir ve borç tablolarını incelemiş. “Ortaya ç ıkan tablo ürkütücü” diyor ve ekliyor “Gelecek dönemde birey-devlet ilişkileri daha fazla tartışılacaktır. Demokrasi-ekonomi arasındaki değerlendirmeler güvenlik çalışmalarını etkileyecektir. Bu, din ve etnik (mezhep) tartışmalarını da etkileyebilir.”Bu tablo süremezTanla’nın “ürkütücü” dediği tablodan birkaç alıntı yapayım. Örneğin 2010 itibarıyla Yunanistan’ın dış borcu 565 milyar dolar. Kişi başına düşen milli gelir 30 bin dolar ama kişi başına düşen dış borç 52 bin dolar. Portekiz ’de ara biraz daha açık. Milli gelir 21 bin dolar, kişi başına düşen dış borç 49 bin dolar. Bu ülkeler şimdi ağır kriz altında.Beteri de varHollanda ilginç bir tablo çiziyor. 2 buçuk trilyon dolar borcu olan küçücük Hollanda’da milli gelir 48 bin dolar, ama kişi başına düşen borç 148 bin dolar tutuyor. İspanya da 2 buçuk trilyon dolar borçlu. 32 bin dolar milli geliri olan bir İspanyol’a düşen dış borç 61 bin dolar. Diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde de durum farklı değil.Batı yaşlanıyorTemel sorun şurada; batı kurduğu refahı ağır borç yükü altına girerek korumaya çalışıyor. Halkı gittikçe yaşlanan, nüfusu artmayan Batı, sosyal refah adı altında çalışmayan veya emekli olmuş nüfusuna büyük bir meblağ ayırıyor. Bu da krizi kaçınılmaz olarak körüklüyor. Tanla ’ya göre bu Avrupa’da harita değişikliğine bile neden olabilir.Türkiye’nin durumuTürkiye şu anda sınırda olmasına rağmen Batı ülkelerinin durumundan farklı bir durumda. Dış borcun kişi başına düşen tutarı diğer ülkelerdeki gibi kişi başına düşen milli gelirin iki üç katına ulaşmış değil. Ancak dünyanın içine düşeceği bir krize karşı yeni siyasetler geliştirilmesi ve yeni durumun iyi değerlendirilerek önlemler alınması da çok gerekli.Muhalefete düşen görevAKP iktidarı dünyada trend olan ve “yenilik” diye sunulan “borçlu ülke zengin millet” teorisini ülkeyi henüz bir refah toplumu yapmamış olsa bile iyi okudu ve bu nedenle seçimlerden zaferlerle çıktı. Oysa dünyada bu trend tersine dönecek. Eğer Türkiye’de muhalefet ancak bunu iyi okur ve şimdiden siyaset geliştirirse iktidar olma şansını yakalar.Güvenlik öne çıkacakDünyaya “değişim-yenilik” diye sunulan trend nasıl tersine dönecek? Devletler kendilerini korumak ve ayakta kalabilmek için “devlet-birey ilişkilerini” mutlaka yeniden değerlendirmek zorunda kalacaktır. Aşırı borçlu ülke anlayışı terk edilirken bu kez ortaya bir “güvenlik” sorunu çıkacaktır ki, vatandaşı demokrasi karşısında şaşkınlığa bu uğratacaktır.Batı’daki son olaylarBu nedenle Norveç’te yaşanan bireysel çılgınlıkla, Londra’da yaşanan “İngiliz olmayanların terörü” çok dikkatle incelenmelidir. Norveç ve İngiltere olaylarına ırkçılık ya da yoksulların öfkesi olarak bakmak bana göre yanılgıya neden olur. Bu gelişmeler Batılı refah toplumlarında demokrasinin sorgulanmasına neden olacak ve tartışma başlayacaktır.Düzenleri bozulmadıkçaRefah toplumlarında demokrasiyi ve ayrımcı olmayan görüşleri savunmak daha kolaydır. Londra’da demokrasi şampiyonluğu yapmakla Bağdat’ta demokrasiden söz edebilmek arasında dağlar kadar fark vardır. Batılı refah toplumları bu düzenleri bozulmadığı sürece demokrasi, insan hakları, hukuk konusunda çok tutarlı ve kararlıdırlar.Başkasını küçük görmekBatılı refah toplumları sıkı sıkıya bağlı oldukları demokrasi, hukuk, insan hakları konularında daha doğudaki ülkeleri özellikle İslam ülkelerini de küçük görür, onları alaya alır ama türlü nedenlerle ülkelerine buralardan gelmiş olanlara da sahip çıkıp bir tür demokrasi gösterisi yaparlar. Ta ki, buralardan gelenler günün birinde “biz de varız” diyene kadar.Demokrasi- güvenlikLondra ve Oslo’da yeni, Fransa’da bir süre önce yaşanan olaylar düzenlerinin bozulmasından dolayı telaş ve paniğe kapılan ve öfkelenen milyonlarca insanı “demokrasi mi-güvenlik mi” ikilemine itiyor. Bundan elbette “ırkçı akımlar” pay çıkarmaktadır, ama aslında tepki ortaktır ve bu toplumlar “global ekonomik trendten” vazgeçebilecek aşamaya geleceklerdir.Avrupa değişecektirŞu sıralarda “demokrasiye inançları gereği” yaşanan olayları kınayan, bunlara karşı çıkan Avrupa toplumlarının yakın bir gelecekte “daha ırkçı gözükecek” tavır ve kararlar alması kimseyi şaşırtmasın. Londra’da “olağanüstü hâl” ilan edilmesini istemek şimdilik saçma gibi görünse de, toplum olayların devamı halinde bu talebi yüksek sesle söyleyecektir.Haklar kısıtlanabilirBatının refah toplumları, ülkeleri borçlansa bile, kişisel servetleri arttıkça, rahat yaşadıkça ülkelerinde yaşayan farklı kültür, din ve milletten gelenlere karşı “hoşgörü” içinde olmayı doğal buluyorlar. Ama trendin tersine dönmesi Avrupa halklarını, kendilerinden olmayanlara karşı daha otoriter, yasakçı ve reddedici düzeye getirecektir kuşkusuz.Avrupa böyle kurtulacakKendi halklarına refah sağlarken ağır borç yükü altına giren Avrupa’da devlet yönetimleri kurtuluşu bu yeni akımda bulacaklardır. Halkları “güvenlik endişesine“ kapılan devletler “O halde daha kısıtlayıcı olmalıyız, ama bu refahımızı biraz azaltacaktır“ diyecekler ve toplumdan olumlu yanıt alacaklardır. Avrupa bu uğurda bazı değerlerinden vazgeçecektir. Amerika daha güçlenirAvrupa’nın bu durumuna karşı, Amerika, sadece kendi ülkesinde hak ve özgürlüklere saygılı olduğu için, değişen trendten çok etkilenmeyecektir. Tam tersine Amerika Avrupa’nın gerilemesiyle birlikte kendi ülkesi dışında daha sert, daha egemen, daha belirleyici hale gelebilir. Amerika yükselen farklı kültürlere karşı Batı’nın tek temsilcisi konumuna geçer.Türkiye de etkilenirTürkiye henüz Batılı anlamda bir refah toplumu değil. Buna karşı son 10 yılda daha önce “ezildiğini-horlandığını” sanan, bu iktidarla “adam yerine konduğu” hissine kapılan kesimler sistemden pay almaya başladılar. Bu durum “kısmi mutluluk” yaratmaktadır. Ancak değişen trend henüz hazımsız olan bu kesimleri bir anda mutsuz edecektir.İktidarın yaptığıAKP iktidarı bu gelişimi bana göre çok iyi anlıyor ve bütün siyasetini bunun üzerine kuruyor. Özellikle son zamanlarda Kürt sorunu konusunda milliyetçi söylemin yükselmesi, dış politikada “milli gurur gösterileri” yapılması, ekonomide riski göze alarak tasarruf önerilmesi AKP’nin yeni döneme iyi hazırlandığının işaretleridir.Muhalefet de görmeliBu gelişimi aslında muhalefetin daha önce görmesi ve buna göre yeni siyasetler belirlemesi gerekliydi. Şimdilik böyle bir hazırlıkları yok. Ancak durumun ekonomik değil siyasi olduğunun farkına varır ve buna göre yeni stratejiler geliştirmeye başlayabilirse AKP iktidarını değiştirme şansını yakalayabilir. Aksi takdirde AKP yeni trendin de yıldızı olacaktır.Hepinize iyi haftalar dilerim.
İnsan hangi yaşta olursa olsun hastalanamaz mı? Hastaneye kaldırılamaz mı? Elbette hasta da olur, hastaneye de kaldırılır.Ama eğer kimi generaller, turp gibi görünürken, haklarında tutuklama kararı çıktığında soluğu hemen hastanede alıyorlarsa bunda bir iş vardır.Belki gerçekten hastadırlar, ama diyorum ki “Ey generaller, sürünüyor olsanız bile, hiç olmazsa onurunuzu kurtarmak için hastaneye gitme yolunu seçmeyin.”İnternet andıcı nedeniyle haklarında yakalama kararı verilen bir orgeneral ile bir korgeneral teslim olmak yerine GATA’ya yattılar yine.Ne kadar, kaç gün, kaç saat kalacaklar orada?Birkaç günü hastanede geçirince ne olacak? Tutuklamadan mı kurtulacaklar?Hayır. O halde nedir bu telaş, nedir bu korku?Anlamak mümkün değil?Oysa bu generaller, onurlarıyla dik durmayı bilmeliler. Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik aşağılamalara, karalamalara, ağır hakaretlere tek satır cevap verecek bile cesareti olmayanların hiç olmazsa sıra kendilerine geldiklerinde onurlu davranmalarını istemek, en azından vatanı için dalyan gibi oğullarını şehit verenlerin hakkıdır.Bu generaller, kendilerinden önce hapse atılan, itilen kakılan arkadaşlarının hakkını arayamadılar. Bırakın haklarını aramayı, onları sormadılar bile, hukuk desteği vermediler, bir ziyareti çok gördüler, gidenler de “birlikleri teftiş” bahanesinin arkasına sığındılar.Sıranın kendilerine gelmeyeceğini sandılar belki, “İktidar bu kadarıyla yetinmiştir” diye düşündüler.Şimdi sıra onlarda ve hastaneye yattılar.Ayıp değil mi bu?Sizler, hukuk tarihinde görülmemiş biçimde 6 saat “tutuklanmak için” bekleyen bir orgeneralinize bile sahip çıkamadınız, ona yapılanı sineye çektiniz.Biraz dik durun yahu.Girin hapse.Ne kaybedeceksiniz?Son Genelkurmay Başkanı “Arkadaşlarıma sahip çıkamıyorum, o halde istifa etmeliyim” diye çekip giderken, peşinden biriniz bile gitmediniz, biriniz bile istifayı düşünmedi. Sıcak general koltukları rahat geldi besbelli.Şimdi hastanede yatıyorsunuz.Çok mu iyi hapishaneden?*****Haftanın neşeli fıkralarıBu hafta Yıldırım Tuna’dan çok fazla fıkra seçtim.Bol fıkrayı özleyenlere keyifli dakikalar dilerim;Özür Otoyoldan eve giderken maalesef asfalt dökümüne denk geldim, tabii trafik anında felç oldu, cep telefonum da arızalanınca evlilik yıldönümü yemeğine gecikeceğimi karıma haber veremedim. Son bir umut, bir kağıda durumun hassasiyetini ve eşimin telefonunu koyu, kalın mürekkepli kalemle yazıp arabamın arka camına yapıştırdım. Eve vardığımda korku ile kapıyı açıp karımdan tam özür dileyecekken birden boynuma atıldı, “İlk defa beni bu kadar sevdiğini hissettim” dedi, “76 arkadaşını birden arayıp bana haber vermelerini söylemişsin ya .”Kötü sorular- Kocan seni neden ava götürmüyor?..- Çok saçma sapan sorular soruyormuşum..- Ne tip sorular bunlar?..- Gayet mantıklı sorular aslında.. “Neden önünde zıplayan kuşu değil de ağacı vurdun?”, “Önünde sekip duran kekliğe değil de neden arabamızın ön camına ateş edip patlattın?”, “Madem ha bire sen önde ayı arkada koşuşturup duracaksınız neden ava geldik mahalledeki pistte koşsana?” falan gibi sorular..Titreyen elTerzi “Doktor ellerim müthiş titriyor” diye gelmiş ağlayarak, “Hallederiz” demiş doktor, “Titremeler şiddetli mi?..” Terzi “Ne diyorsunuz doktor” demiş hıçkırarak, “Size şöyle tarif edeyim, dikiş makinesi son sürat çalışırken iğnesine ipliği çok rahat takabiliyorum..!”Masum prensesKadın arkadaşlarına damadını çekiştiriyormuş, “Benim o hassas, o nazik, o utangaç kızım gitti kaba saba bir keresteyle evlendi” diye, “Hayrola?.. ne oldu ki?” diye merakla sormuş arkadaşları, “Adam nikah günü deliler gibi böğürmeye başlamaz mı?.. Benim masum prensesim vallahi az daha çocuğunu düşürüyordu!”İyi kadındırAdam evinde otururken kapı çalmış, kapıda 2 polis “Evli misiniz?” diye sormuşlar. “Evet..” diye cevap vermiş adam, karısının bir fotoğrafını görmek istemişler, adam koşup karısının büfenin üzerindeki çerçeveli bir fotoğrafını getirmiş, fotoğrafı dikkatle inceleyen polisler birbirlerine bakıp “Korkarım bu kadın..” demişler ve adama dönüp “Sanırız karınıza bir kamyon çarpmış.” Adam “Yok, yok yok” demiş adam gülerek, “Tipi öyledir ama inanın çocuklarına düşkün iyi biridir o..!”Uygun saatKadın doktoruna “Aşk yapmak için en uygun saat hangisidir? Ne tavsiye edersiniz?” diye sormuş, hiç düşünmeden “Öğlen 12 ile 1 arası” diye net bir cevap vermiş doktor. “Neden o saatler doktor?” diye sormuş kadın şaşırarak. “Eee..” demiş doktor sesini kısıp gözüyle kapıyı kontrol ederek, “O saatler arasında sekreterim öğle yemeğine çıkıyor..”İnanılmazAslında “Alt tarafı bir makine” falan derler ama arabamda müthiş bir ilerleme var.. Kendi kendini geliştiriyor.. Eskiden deposu 80 liralık mazot alıyordu, şimdi 250 liralık mazota “Bana mısın?” demiyor.. Gerçekten inanılmaz bir alet..Aynı kadınPlayboy dergisi sadece “Evli erkekler” için bir dergi çıkarmış.. Her sayısının kapağında her ay aynı kadının fotoğrafı konacakmış.. *****Gani Yıldız’dan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, partinin Merkez Yönetim Kurulu’nu değiştiriyormuş. “Eski CHP” ile “Yeni CHP” arasındaki en büyük fark bu olsa gerek; eskiden koltuğa oturan kalkmak bilmezdi, şimdi oturan arkasına yaslanamadan gidiyor!***İngiltere’de yaşanan yağmalama olaylarında gözaltına alınan bir kızın milyoner olduğu ortaya çıkmış. Bu kız bizim “Yeşil Kart sahibi olup Mercedes kullanan vatandaş”a benziyor!***Başbakan vatandaşa israf uyarısı yapmış, “Bence lüks eve girme!” demiş. İstese de giremez ki; o lüks evin güvenliği vatandaşı kapıdan çevirir!***CHP’nin ülkeyi yönetemeyeceğini belirten Başbakan, “Bunlar çırak bile olamazlar!” demiş. Her vatandaşın eşit olduğu ülkemizde, “Muhtar bile olamaz!” denilen kişi Başbakan olabildiyse Kılıçdaroğlu’nun da bir şansı var demektir!***ÖSYM Başkanı, sınav sisteminde “temelli bir değişiklik” olmayacağını açıklamış. Anlaşıldı, bu yıl da “Temel fıkrası gibi bir sınav” geliyor!***TBMM Başkanı Çiçek, “Yeni anayasa, yapıldıktan sonra tekrar tartışma konusu olmamalı!” demiş. Güzel de, bunun böyle olabilmesi için yapılırken tartışılabilmesi gerekir!***CHP Genel Başkan Yardımcısı Tekin, “Eylül’de yerel seçim startı veriyoruz, herkes ‘yarın seçim varmış gibi’ çalışacak!” demiş. Böylece, seçimin ertesi günü olası başarısızlıkta bahane hazır: “Sadece iki gün hazırlanabildik!”
AKP’li belediyeler “düzen” adı altında yaşam biçimlerine müdahaleyi kendilerinde hak görüyorlar. Bunu da çok masum gibi görünen gerekçelerin ve en önemlisi, yasaların arkasına sığınarak yapıyorlar.Beyoğlu neredeyse katledilmiş durumda. AKP’nin iktidar olduğu başka belediyelerde de benzer uygulamalar yapılıyor.İşin garibi, “çoğunluk adı altında” pek çok kişi de, muhtemelen hiç gitmedikleri yerlerdeki bu uygulamalara alkış tutuyorlar.Kendilerine “kentli, çağdaş, aydın” sıfatlarını uygun gören kimi yazarlar da eyyamcılık yaparak “Ama şekerim, o sokaklardan geçilmiyordu, olmaz ki canım” türünden derin görüşler belirtiyorlar.Tamam, anladık; AKP’li belediyeler “kamu yararı için” düzene, yasaların sonuna kadar uygulanmasına çok meraklı.O halde bu düzen meraklısı belediyeleri, tabii işin asıl sahibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni Florya’dan Pendik’e kadar olan Marmara sahiline davet etmek isterim.Taa Dalan döneminden başlayan “sahilleri halka açma” planı başarıyla uygulandı. İstanbul’un bir ucundan bir ucuna tüm sahiller dolduruldu, yollar yapıldı, halk için geniş yaşam alanları oluşturuldu. Geçen yıllar içinde ağaçlar ve yeşillik, ilk başlarda “çirkin” gibi görünen sahillere büyük güzellik kattı.Eleştirilse de, Büyükşehir Belediyesi’nin çiçeklendirme çalışmalarını da ilgi ve keyifle izliyorum.Bu sahil şeridinden her gün milyonlarca kişi yararlanıyor. Spor sahaları tıklım tıklım, çeşitli yerlere yerleştirilen spor aletlerini kullanmak için neredeyse rezervasyon yaptırmak gerekli. Bisiklete binmek, uzun yürüyüşler yapmak, temiz hava almak artık çok kolay ve rahat.Gelin görün ki, özellikle hafta sonlarında ve şimdi iftar saatlerinde bu sahil şeridi müthiş bir “piknikçi” akınına uğruyor. Neredeyse adım başı yakılan mangallardan çıkan dumandan göz güzü görmez oluyor, ızgara kokusu nedeniyle yürümek azap haline geliyor.Piknikçilerin araçlarına yetecek otopark olmadığı için sahil yollarının kaldırımları ve yol, iki sıra park yüzünden geçilmez oluyor. Bu da yetmiyormuş gibi, normalde kamyonet gibi görünen, ama kasası yandan açılınca büfe haline gelen karavanlar var ki evlere şenlik. Bir de kaldırıma masa atıyorlar, oluyor size seyyar lokanta.Elbette, hepimize keyif veren bu alanlardan yararlanmak herkesin hakkı. Ancak o alanları spor, sosyal ilişki, sağlık amacıyla kullanan yüz binlere karşı binlerce piknikçi herkesin keyfini kaçırıyor.Düzene meraklı belediyeler buna da çare bulmalı. Belli yerler piknik alanı olarak düzenlenmeli, burada gerekirse mangal yakılacak yerler de yapılmalı ama aklına esenin dilediği yere halı kilim serip mangal yakmasına ve ortalığı savaş meydanına çevirmesine de izin verilmemeli.Düzense her yerde düzen...Ama kimbilir, belki belediye gizli ayrımcılık yaparak “Asmalımescit, Beyoğlu, Cihangir’de içki içiliyor, oysa sahillere akın eden halk bize oy veriyor” diye düşünüyor ve bu nedenle hiçbir önlem alınmıyordur.*****Yavuz Selim Devlet HastanesiKartal’daki Yavuz Selim Devlet Hastanesi’nden şikâyetler alıyorum. Hastane bakımlı, temiz, görünüm olarak da modern. Ancak anlaşılan tıbbi bazı araç ve gereçleri ya çok eskimiş ya da iyi kullanılmıyor.Kemik erimesi olan bir hasta radyoloji bölümünde kemik testi yaptırıyor. İlk ölçümde -1.7 çıkıyor. İkincisinde ise -1.1 buluyorlar.Hasta diyor ki “Bu illeti yıllardır çekiyorum. Medical Hastanesi’nde -2.7 çıkmıştı. Bu nasıl iş?”Kemik erimesi, kesin tedavisi olmayan bir hastalık. Tedavi edilemiyor ama hiç olmazsa gelişmesi durdurulabiliyor. Bunun için de ölçümler çok önemli çünkü tedavi buna göre yapılıyor.Hastane yetkilileri biraz da korkarak “Ölçme cihazımız 42 yıllık, defalarca başvurduk, yenilenmiyor. Bu cihazı kullanıyoruz ve sağlıklı sonuç vermediğini de biliyoruz, ama elden bir şey gelmiyor” diyorlar. Sağlık Bakanlığı duruma el atmalı.*****Gururu kırılan bir vatandaşın sesiBazen öyle olaylar vardır ki dinlediğimizde “Canım bunu mu dert ediyorsun” deriz genellikle. Oysa bize “küçücük” gelen olay, karşımızdakinin gururunu incitmiş, onu derinden yaralamıştır belki de.Bugün sizlere “küçücük” gibi görünen ama vatandaşımızın gururunu şiddetle inciten bir olayı aktarmak istiyorum.Hasan Özdeniz Milli Piyango’nun 19 Temmuz çekilişinde aldığı 589081 nolu çeyrek bilete 100 lira çıktığını görüyor. Bu durumda alacağı ikramiye 25 lira. 27 Temmuz’da Adana Kenan Evren Bulvarı’ndaki Cengiz Market’in önünden geçerken aklına bileti gelmiş ve parasını almak için içeri girmiş.Marketin sahibi bilete baktıktan sonra “Son beş rakama göre kazanılan ikramiyeler sadece şube müdürlüklerinden verilir. Biletin arkasında yazılı” demiş. Özdeniz utanarak bileti almış ve arkasını çevirmiş, ancak böyle ibare bulamayınca tekrar sormuş “Burada yazmıyor ama” diye.Market sahibi bu kez “Yazmayı unutmuşlardır” diyerek bileti yüzüne fırlatmış, sonra da çekilişin tam listesini da uzatıp “Bak burada yazıyor. Ödemiyorum, git şikâyet et istersen” diye de bağırmış.Gerçekten de burada son 4 ve 5 rakama çıkan ikramiyelerin ancak şube müdürlüklerinden alınacağı yazıyormuş.Okurum Özdeniz “Dükkânda birçok kişi vardı. Sanki 25 lira için kavga ediyormuşum gibi oldu, nasıl utandığımı ve gururumun kırıldığını anlatamam” diyor.İşte görüyorsunuz, çok basitmiş gibi görünen bir olay bir insanın ruhunda nasıl tahribat yapabiliyor, ki bana yazdığı gibi Milli Piyango’ya da şikâyet dilekçesi gönderiyor. Gerçekten ben de çok üzüldüm ve bunu sizlerle de paylaşmak istedim.Bu arada, sahi; 25 lira ikramiye için şube müdürlüğüne gitmeye ne gerek var? Değer mi? Bu kuralın yeniden düşünülmesi gerekmez mi?*****Güvenmek istiyoruzDünyayı saran ekonomik krizin Türkiye’yi etkilememesi düşünülemez. Bir taraftan “küresel ekonominin aktif bir aktörü olduğunuzu” söyleyeceksiniz, öte taraftan kriz sizi hiç ilgilendirmeyecek; elbette olacak iş değil bu.Ancak akıllıca ve hızlı önlemlerle hasarın en aza indirilmesi mümkün.Hükümet kriz belirtileri çıktığından beri ipin ucunu sıkı tutmaya çalışıyor.Başbakan da mesaisinin büyük bölümünü alınacak önlemlere ayırdı. Nitekim önceki gün 10 maddelik bir önlem paketinde karar kılındı.Bu konu, parti ve siyasi görüş ayrımı olmadan hepimizin sorunudur. Bir ekonomik kriz elbette hükümeti sıkıntıya sokar ve kamuoyundaki itibarını sarsar ama bir sarsıntının enkazı da hepimizin üstüne inecektir.Bu nedenle hükümetin, diğer ülkelere göre daha hızlı ve dikkatli çalışmasını izlemek ve güvenmek istediğimi söylemek isterim.Şu ana kadar alınan önlemlerin sonuçlarını yakında göreceğiz. Umarım doğru önlemlerdir.*****Evlilik programlarını onaylamadığını belirten Arınç, “O programları izlerken kusmak istiyorum” demiş. Neden bu kadar rahatsız oluyorsunuz Sayın Arınç? Vatandaş ne şekilde olursa olsun evlenip bir an önce 3 çocuk yapmak istiyor olamaz mı? (Gani Yıldız)
Elbette ben de biliyorum, bu dönemde gazetecilik yapmak, bazı gerçekleri yazmak çok zor.Sadece bu mu zor, soru sormak bile yürek işi.Çünkü öncelikle Başbakan’ın “basın işlerini” yöneten kişiler muhabirleri önceden uyarıyor ve nelerin sorulup nelerin sorulmayacağını söylüyorlar. Sıkı mı bunların dışında bir soru sormak?Ona rağmen kuralı bozan mı var, ya kendi başına bir iş geliyor, ama genellikle çalıştığı kurumun patronuna yöneliyor yaptırım. Dikkat ederseniz “her şeye rağmen” ve daha çok “köşe yazılarında” yayınlanan eleştiriler iktidarı sıkıntıya sokan eleştiriler değil. Genel konularda, yapılıyor bu eleştiriler. Örneğin siz hiç yolsuzluk haberlerine rastlıyor musunuz?Rastlamazsınız, ki ben de yazmak istemiyorum çünkü hiçbir etkisi yok. Vatandaş bu haberleri sevmiyor “sanki kimse yapmıyor” deyip geçiyor.Şimdi gelelim “bu kadar mı korkar olduk?” sorusuna.Dışişleri Bakanı Davutoğlu önceki gün Suriye’deydi. Dönüşünde basın toplantısı yapıp sorulara (!) cevap verdi.İzlerken inanamadım, kimse soru sormaya cesaret edemiyor.Örneğin Başbakan “Bu bizim iç meselemiz” dedi, bunun ne anlama geldiğini sorup öğrenmek kimsenin aklına gelmiyor.Ya da “Sabrımızın sonuna geldik” söyleminin yaptırımının ne olduğunu da bilmek istemiyor gazeteciler.“Gereken yapılacak” denilince bunun askeri amaçla mı yoksa diplomatik anlamda mı söylendiğinin de kimsenin ilgisini çekmediği ortada.Bir gazeteci inanılmaz biçimde “Kılıçdaroğlu sizin Amerika’nın taşeronluğunu yaptığınızı söylüyor ne dersiniz?” diye soruyor.Ki o ana kadar Davutoğlu zaten bütün temasların Türkiye’nin kendi iradesiyle yapıldığını anlatmış, bu çanak soru üzerine topu ayağına alıyor ve muhalefete ağır hakaretlerde bulunuyor.“Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hiç bir hükümetin başka ülkeler adına taşeronluk yapmayacağını” anlatıyor. Esef duyduğunu, muhalefetin sorumsuz olduğunu söylüyor.Yazık; bu günleri görmeyi bu kadar hak etmedik. Gazetecilik, korku adı altında tamamen ölmüş, bitmiş. Akıntıya kürek mi çekiyoruz yoksa?***Bunun adı düzenleme değil yok etmedirBeyoğlu Belediyesi’nin başlattığı “masa operasyonu” ile ilgili birkaç kez yazdım. Başkan Ahmet Misbah Demircan da arayıp haklı olduklarını söyledi. “Buralarda bir düzen sağlamak bizim görevimiz, bize yardımcı olun” dedi.Elbette, kent yaşamında belli kuralların olması gerektiğine inanıyor ve katılıyorum. Buna karşı AKP’li bir belediyenin asıl niyetinin sadece “düzen kurmak” olmadığına, işe bazı siyasi görüşler doğrultusunda ve en önemlisi dini açıdan baktıklarına inandığımı da belirttim.Önceki akşam Habertürk’te bir programa katılmıştım. Çıkışta “Beyoğlu’nun son halini görmek için” Talimhane’den Tünel’e kadar gidip geldim. Yaklaşık 2.5 saat tek başıma neredeyse bütün sokaklara girip çıktım.Hemen söyleyeyim ki Beyoğlu bütün canlılığını yitirmiş. Sadece İstiklal Caddesi “kuru kalabalıkla” dolu. Araç trafiği olmayan ara sokaklar ölmüş, metruk hale gelmiş. Ne çay içen kalmış, ne tavla oynayan ne de alışveriş torbalarıyla bir yorgunluk kahvesi içen.“Lokantaların önüne masalar çıkarıp bunların etrafına 20-30 kişi topluyorlar, ellerindeki içki kadehleriyle geleni geçeni rahatsız ediyorlar” gerekçesiyle başlatılan masa operasyonu artık içki konusunu çoktan aşmış, Beyoğlu’nu yok etme aşamasına gelmiş.Başta Başkan olmak üzere belki de Beyoğlu’na çıkmayı akıllarına bile getirmeyen, ama bağlı oldukları siyasi partinin ahlâk anlayışı adı altında her türlü eğlenceye karşı olanlar bu gözlemime karşı çıkabilirler. Hatta “Ne güzel, Beyoğlu huzur içinde, insanlar artık sokaklarda rahat geziyor” diyebilirler.Hiç de öyle değil. Düne kadar kahvesiyle, lokantasıyla, barıyla, tavernasıyla yaşayan o sokaklarda, dünyanın her yerinde ve her zaman görülebilecek küçük asayiş olayları dışında zaten bir şey olmuyordu.Ama şimdi metruklaşan, kararan, adeta can veren o sokaklar kısa süre sonra ayyaşların, berduşların, uyuşturucu ve kadın satıcılarının, yol kesip gasp yapanların mekânı haline gelecektir.“Beyoğlu artık daha sakin, herkes dilediği gibi gezebiliyor” demek ancak kendini kandırmaktır.Bu arada Beyoğlu Belediye Başkanı’nın dikkatine sunmak istediğim bir konu var. Talimhane çevresindeki, yine trafik akışı olmayan ve hayli geniş caddelerde de masa uygulaması kaldırılmış.Oysa o bölge taşan masaları ile turistlerin ilgi odağı idi. Kebapçılar, pideciler, kaburgacılar, baklavacılar hemen kapılarının önündeki masalarda müşteri ağırlıyordu. Şimdi hepsi içeri tıkılmış. Turistlerin çoğu da içeride yemek istemiyor bu havada.Ancaaaaak, bir sorun var. Bu bölgedeki turistik otellerin hepsi, önlerindeki kaldırımın tamamını sanki binalarının parçasıymış gibi kapatmış durumdalar. Diğer lokantaların bu çıkıntıların hizasına kadar koydukları masalar kaldırılmış, otellerin çıkıntıları ise aynen duruyor.Başkan Misbah Demircan; biraz tahrik ederek de soruyorum “O çıkıntıları da kaldıracak mısınız? Buna gücünüz ve cesaretiniz yetecek mi?”***İçkili mekânının önündeki masası kaldırılan, Ramazan’da sigara içtiği için dayak yiyen, şort giydiği için tartaklanan... Anlaşılan “mahalle baskısının genişletilmiş versiyonu” piyasalarda! (Gani Yıldız)***Balbay ve Haberal yarın tahliye başvurusu yapıyorHafta başında “CHP’nin yalayıp yalamadığı bugün belli olacak” diye yazmıştım. İkinci Ergenekon davası tekrar başlıyordu ve milletvekili seçilen Mustafa Balbay’la Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın tahliye başvurusunda bulunacaklarını belirtmiştim.Ancak hâkimlerin tavrını da tahmin ettiğimden yazı içinde bugün’ün yanısıra parantez içinde bu hafta’yı da eklemiştim.Tahminim doğru çıktı ve mahkeme Balbay’la Haberal’dan talep almayacağını bildirdi. Taleplere yarın yapılacak duruşmada yer verilecek. Ondan sonra mahkemenin kararını bekleyeceğiz.O yazım üzerine “iktidar yargıya talimat mı verecek, bunu mu ima ediyorsun” türü sorularla karşılaştım. Bu kadar kabaca söylemek istemiyorum ama AKP ile CHP arasında yazılan mutabakat, üstü kapalı bir irade beyanıydı. İktidar Meclis eliyle mahkemeye bir irade beyanı gönderiyordu.Yarın ya da birkaç gün içinde mahkeme bu taleplere bir cevap verecek. İşte o zaman CHP’nin yemin boykotu eyleminin bir anlamı olup olmadığı (deyimi tekrarlamak istemiyorum, çünkü sıradan CHP’liler üzülüyor) ortaya çıkacak.***Bu orduyla mı?İktidarın Suriye söylemleri Türkiye’nin “bir askeri müdahalede bulunma olasılığını” da içeriyor. Suriye’yi “iç işimiz” olarak görüyorsak, halkın katledilmesine karşı müdahale edebiliriz anlaşıldığı kadarıyla.Ancak, hükümetin iki numaralı ismi “İyi ki bu ordu ile savaşmamışız” demişti. Bu kadar çok general hapse girdikten ve Jandarma Komutanı Genelkurmay Başkanı yapıldıktan sonra “ordunun durumunda bir değişiklik” oldu mu? Yeni komutanlarla savaşabilecek miyiz?
Ataması yapılmayan öğretmenler aylardır internet üzerinden feryat ediyor. Öğretmenlik hakkını kazandığı halde hiçbir yere atanmayan ve “işsiz olarak bekleyen” 300 bine yakın öğretmen seçimden önce iktidarın verdiği “55 bin atamayı yapacağız” sözüne inanmıştı. Seçimler geçti, atamalar yine yapılmadı.“Biz sadaka değil görev istiyoruz” diyen öğretmenler “Emekleri çalınmış, hayalleri yıkılmış öğretmenlerin sesini duyun” diyorlar.Bugüne kadar sorunlarını anlatan mail’leri ulaşabildikleri her yere gönderen öğretmenler bu kez Başbakan’ın kendi sözlerini derlemişler ve şimdi milyonlarca adrese bu konuşmaları iletiyorlar.“Başbakanımızı seçimden önce verdiği söze davet ediyoruz” diyen öğretmenler “Tayyip Erdoğan iktidar olmadan önce bizim sorunlarımıza daha fazla eğiliyor ve bizim adımıza kavga veriyordu. Oysa 8 yıldır iktidar ve hepsini unuttu” diyerek Başbakan’ın çeşitli tarihlerde söylediklerini şöyle sıralıyorlar:1) 2002 Mayıs İzmit merkez mitingi: “Şu sisteme bakın hele ülkede 72 bin öğretmen açığı var sen sınavla öğretmen seçiyorsun (KPSS) hangi akla hizmet ediyorsunuz? Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin göreve başlasın önüne niye engel koyuyorsun... İnşallah biz hükümetimizi kurduğumuzda bütün öğretmenlerimizi göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitim sorununu çözeceğiz....2) 2002 Haziran Gaziantep: “Yahu bir sürü bölüm öğretmeniniz boşta geziyor resim öğretmeni matematiğe, müzik öğretmeni beden dersine giriyor niye öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor (koalisyona, Ecevit’e yükleniyor) O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri yazık değil mi öğretmen almıyorum de bu evlatlarım okumasın boşuna ama biz iktidar olunca inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak.3) 2002 Samsun: “Buradan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına, siz merak etmeyin biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğinizde ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam korkun olmayacak çünkü sınav olmayacak...”4) 2002 yer İstanbul: “Birçok gencimiz özellikle öğretmen adaylarımız işsiz kaldıÖ Ülkede eğitim çökmüş köy okulları kapanmış merkezdeki okullar bile öğretmen diye can çekişiyorken sen sınavla öğretmen seçmeye kalkıyorsun bıraksana genç öğretmenlerimiz gitsin çalışsın o kadar sene beklet sonra al, o adamda artık heves kalır mı öğretmenlik yapabilir mi? Ama inşallah biz iktidar olunca öğretmenler okulun bittiği gün hazırlıklarını yapacak ertesi gün görev aşkıyla okuluna gidecek hiç merak etmeyin...”YIL 2011 Sayın BAŞBAKANIM; 200 binden fazla öğretmen adayı işsiz. 8 yıllık iktidarınız döneminde atanamayan öğretmen sayısı 60 binlerden 300 binlere ulaştı. İşsiz öğretmen sayısı iktidarınız döneminde yüzde 500 arttı. Artık yeter..*****Metro vagonlarının akıbetiOkurlarımdan C. K. kamuoyunda belki de pek merak edilmeyen bir konuya parmak basarak bir mesaj göndermiş. Sizlerle de paylaşıyorum:Can bey, son günlerde canlanan Haliç Köprüsü polemiğinden cesaretle, uzun zamandır aklıma takılan bir konuyu sizinle paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 2000’de Alstom tarafından üretilen metro vagonları (daha eskimeden) geçen sene Hyundai marka yeni vagonlarla değiştirildi. Ve eski vagonlar sırra kadem bastı. Bildiğim kadar Anadolu tarafı metro hattı için yeni vagonlar geldi.Peki bu durumda eski vagonlar ne olacak? Yurt dışında eski vagonlarla birlikte yenilerinin de seferde olduğu ve vagonların 10 seneden çok çok daha uzun süreler kullanıldığı bilinen bir gerçek.Amerika’da FTA (Federal Transit Administration) ortalama metro tren ömrünü 25 sene olarak belirlemiş ve bu sürenin sonunda belli tadilatlarla trenlerin 10 sene daha kullanılabileceğini belirtmiş. New York metrosunda 30 yıldan eski trenler hâlen kullanılmakta. 56 sene kullanılan 1924 model Blue Line 0500 modelleri ise doğru ve zamanında bakımla bu araçların ne kadar verimli kullanılabileceğine iyi bir örnek teşkil ediyor.Sorumu tekrarlamak istiyorum, 2000 model Alstom trenlere (yeşil koltuklu) ne oldu? Bakımdalar mı? Niye kullanılmıyorlar? Bir metro vagonu/treni kaç paradır? Kullanımdan kalktılarsa biz bu kadar zengin miyiz?*****06 MK 1875Bugün biraz Hıncal Uluç gibi yapacağım ve trafikte kaydettiğim bir plakayı vereceğim. Geçen hafta birinci Boğaz köprüsünden geçmek üzere Zincirlikuyu’dan otoyola girdim. Aşağı doğru inerken sağ tarafımdan “küfürlerle bezenmiş” bir anons ve “çekilsene” diye bir ses duydum. Anons önünde mavi lamba yanan 06 MK 1875 plakalı gri bir araçtan geliyordu. Arkasında yine 06 plakalı bir arazi aracı vardı.Mavi lambalı araç emniyet şeridinden gitmek istiyor, ama kırmızı renkli bir arabayı bir türlü geçemiyordu. Küfrün nedeni buydu anlaşılan. Nitekim mavi lambalı araç sonunda kırmızı arabayı geçti ve önünde durduktan sonra arabanın sürücüsüne el kol hareketleri ile bağırıp çağırdı.Ardından Emniyet şeridini sonunda ele geçiren 06 plakalı iki araç hızla ilerledi.Ama asıl ilginç olan, kırmızı arabalı kişi, köprü girişinde sürekli bekleyen trafik ekiplerinin yanında durarak durumu şikâyet etti. Ben de durup hem bilgi almak hem de bu kişiyi şikâyeti için kutlamak istedim ama trafik akışı nedeniyle duramadım.Umarım o polisler şikâyetle ilgili gerekeni yapmışlardır. Tabii 06 plakalı iki araçta kimler vardı, onlara güçleri yeter mi bilemem.*****O askerler nerede? Yeni Genelkurmay Başkanı göreve başladı. Büyük maharetle istifaların yaratacağı sarsıntıları engelledi. Göreve gelir gelmez de kendini çok hızlı bir trafik içinde buldu.Özel Paşa göreve geldiğinden beri hemen her gün bir “terör ve kriz zirvesine” katılıyor. Dışişleri Bakanı dün Şam’daydı. Esad yönetimine sert bir uyarıda bulundu.Esad’ın, bu uyarıya aynı sertlikle cevap vermesi üzerine Türkiye Suriye ilişkilerinin çok sertleşeceği ve sınırda durumun kritikleşeceği de biliniyor.Öyle sanıyorum ki zaten Genelkurmay Başkanı’nın hararetli trafiği de bu yüzden.Bunlar ülkemizin büyük sorunları, tamam.Ancak Yüksek Askeri Şûra’dan günler önce kaçırılan iki askerimizden hâlâ haber yok. PKK fotoğraf yollamasa sağlıkları hakkında da bilgimiz olmayacak.Yeni Genelkurmay Başkanı bunca “terör ve kriz zirvesi” varken, bu çocukların akıbeti hakkında acaba ne yapıyor? O çocuklar ne zaman kurtarılacak, PKK askerlerimizin karşılığında ne istiyor, nerede oldukları konusunda en küçük bir istihbarat bile alınamıyor mu? Her gün İmralı ile pazarlıklar yapanlar bu çocukların kurtarılması için malum kişiye ricada bulunmuyor mu?*****Başbakan, “Suriye meselesi iç meselemizdir” demiş. Madem içmeselemiz, Esad ile görüşmeye Dışişleri Bakanı’nın değil de, İçişleri Bakanı’nın gitmesi gerekmez miydi?(Gani Yıldız)
Yaklaşık 6 ay önce izlemiştim bu filmi. Henüz Türkiye’ye gelmediği için de yazmamış, sadece notlarımı almıştım.Bu hafta başladı. Adı Unthinkable. “Akılalmaz” adıyla Türkçeleştirilmiş.Filmin konusunu bilmeden izledim. Başrolünde çok beğendiğim Samuel Jackson’ı görünce tereddüt etmemiştim. Ancak filmi izlerken nasıl gerildiğimi, ruhumla vicdanımın nasıl inanılmaz sürekli bir gel-git içinde olduğunu anlatamam.Gazetelerde filmle ilgili ilanları okudum. Hiçbiri filmin özünü yansıtmıyor, Hollywood’un son yıllarda çok yaptığı klasik “İslam terörü” filmi gibi sunuluyor. Özünde doğru. Ancak verdiği mesaj, olayın insani boyutu ve korkunç propagandası ile zihinlere kazınacak bir konusu var.Bugün “demokratik” bir Batı ülkesinde “Torture” yani işkence kelimesini kullandığınız anda size “lanetli” gibi bakarlar.ABD’nin kendi toprakları içinde “işkenceyi en büyük suç ilan etmesinin” üzerinden uzun yıllar geçti. Ama ne oluyor, ABD topraklarında işkence “yasak” olduğu için “bilimsel” işkenceli sorgular ya başka ülkelerde yapılıyor ya da uçaklara bindirilen sanıklar ABD hava sahasını terk ettikten sonra işkenceye maruz bırakılıyor.“Akılalmaz” bir işkence filmi. Müslüman bir kadınla evlendiği için İslam’ı seçen bir Amerikalı, 11 Eylül’den sonra Müslümanlara uygulanan ayrımcılığı protesto etmek için milyonlarca kişinin yaşadığı bir kente “üç nükleer bomba yerleştirdiğini” söylüyor.FBI adamı sorguluyor ama bombaların yerini öğrenemiyor. O andan itibaren devreye “ABD ordusu” giriyor. Bombacı kentin ortasındaki “metruk” bir fabrikaya getiriliyor. Oysa burası metruk bir yer değil “olmayan bir yer.” Yani kayıtlarda görünmüyor ama orası bir ABD askeri sorgulama merkezi.FBI bir kadın ajanını askerin yanına veriyor. Askerle birlikte çalışan FBI ajanının gayretine rağmen bombacı konuşmuyor ve zaman daralıyor. Askerler artık “tek çare” kaldığına inanıyor.İşte ‘H’ lakaplı Samuel Jackson orada devreye giriyor. İki çocuklu “Bosnalı bir Müslüman” kadınla evli H, “bilimsel” işkencecidir.İnanılmaz yöntemler kullanarak sanığı konuşturmaya çalışıyor. Askerler hiç ses etmezken FBI ajanı “sivil” mantıkla işkenceye karşı çıkıyor, H’ye hakaretler yağdırıyor.Buna rağmen işkence sürüyor, bombacı konuşmuyor. Ve H en sonunda filme de adını veren “akılalmaz” işkenceye başvuruyor. FBI ajanı karşı çıkınca “Bak” diyor “Bu bombalar patlarsa milyonlar ölecek, sen bunu bildiğin için kendi aileni şehirden uzaklaştırdın. O zaman neden kendi aileni kurtarıyorsun? Karar ver, ya milyonlar ölsün, yahut bırak da ben bu adamı konuşturayım!”Ajan donup kalıyor. Çaresi yok. H adamı konuşturuyor. Bombalar bulunuyor.Ancak H’in son bir şüphesi vardır. “Bana bir şans daha verin” der.O ana kadar çaresiz kalan FBI ajanı bu kez net tavır koyar. “Hayır, asla; bu kadarına bile nasıl izin verdiğimi bilemiyorum, kendimden utanıyorum” der...Film inanılmaz bir finalle bitiyor.Bu filmi önemsememin ve “mutlaka görün” diye tavsiye etmemin nedeni şu: Her sorunu demokrasi ve hukuk içinde, insan haklarına saygılı olarak çözmek gerektiğini söylüyoruz.Ama ya sorun bizi çaresizlik içinde bırakıyorsa? Amerikan propagandacıları diyor ki “Sorunsuz günlerde konuşmak kolay. Başınıza geldiğinde ne yapacağınıza karar vermek. Zor olan bu.”İşte ruhların ve vicdanın test edilmesinden kastettiğim bu. Gidin, görün filmi ve karar verin.***Helal olsunİnternet andıcı konusunda haklarında dava açılan subaylar hakkında savcı “yakalama” istemişti. Ancak tam o sırada Yüksek Askeri Şûra başladı. “Aranan” generallerden biri Şûra üyesiydi ve Başbakan’ın yanında oturuyordu.Mahkeme Şûra boyunca bir karar almadı. Şûra bitti, mahkeme toplanarak Başbakan’ın yanında oturan generalin de yakalanmasını istedi.Şimdi herhangi biri “yargı tamamen bağımsız çalışıyor, iktidardan hiçbir talimat veya telkin almıyor” diyebilir mi?Bu kararın neden Yüksek Askeri Şûra’dan sonra alındığını biri açıklayabilir mi acaba? Anayasa değişikliklerine “yetmez ama evet” diyenler hâlâ aynı kanıda mı?***Medyanın haline bakYüksek Askeri Şûra’da yaşanan olaylar özellikle yandaş medyayı çok mutlu etti. İstifa eden, emekliye ayrılan generallerle fütursuzca alay ettiler, demokrasinin zafer kazandığını iddia ettiler, Türkiye’nin artık tamamen yenilendiğini söylediler.Türkiye’de artık askerin ciddiye alınmadığını, hiçbir gücünün de kalmadığını kanıtlamak isteyen neredeyse tüm yandaş yazarlar ve o kervana katılan kimi yazarlar “O kadar istifa oldu ama halk hiç ilgilenmedi bile, hatta farkında bile değil” diye yazdılar. Amaç hakaret, küçültmek, aşağılamak tabii.İyi de bunları yazanlar neden dönüp kendilerine hiç bakmazlar. Madem halk bu konuyla hiç ilgilenmiyor neden bunların manşetlerinde ve tüm köşe yazılarında hep asker konusu yer aldı günlerce ve hâlâ da alıyor?Halk ilgilenmiyor bile ama yandaşlar sadece bunu yazıyor. Halkla ters düşmek, halkın anlamamak, halkı okuyamamak değil mi bu?***Ya diğer Müslümanlar?Okurlarımdan Demet Erel merak etmiş “Afrika için büyük kampanya açıldı, harıl harıl para toplanıyor” diyor ve ekliyor “Benim anlamadığım, Afrika’daki açları bizim kadar düşünen Müslüman ülke var mı acaba. Biz bütün Müslüman âleminin yardım babasıyız galiba. Şeyhler, emirler, krallar 7 yıldız otel yapanlar, ada satın alanlar. Bunlar nerede?”***80 yıllık cumhuriyet döneminde 246 milyar dolar olan dış ticaret açığı AKP döneminde 440 milyar dolar olmuş. Demek ki AKP’nin, “80 yılda yapılamayanı 8 yılda yaptık!” cümlesi çok yanlış değil! (Gani Yıldız)***anneboyutu.comBaşlıktaki internet sitesi, adından da anlaşılabileceği gibi aile, çocuk, sağlık, ilişkiler gibi konuları içeren bir haber, yorum portalı.Bir süredir ben de bu sitede yazılar yazıyorum. Bu köşenin özelliği gereği yer veremediğim birçok konuyu burada yazıyorum.O konularda yazmak bana çok keyif veriyor.Ancak bu sitede yaptığım bir iş daha var.Artık teknoloji çok gelişti, görüntülü yayın sadece televizyonlardan yapılmıyor. İnternet üzerinden de televizyon yayınları var ve gelecekte asıl televizyon yayıncılığı da internet üzerinden olacak.anneboyutu.com’da her hafta yenilenen ve süresi 10 dakikayı aşmayan videolar çekiyoruz. “Kadın beyni, erkek beyni” adını verdiğimiz bu video sohbetlerinde hepimizin yaşadığı küçük gibi görünen sorunları, haberleri Belit Özükan’la “kadın nasıl bakar, erkek nasıl bakar” mantığı ile tartışıyoruz.Çok esprili, bilgi yüklü, heyecanlı ve şaşırtıcı tartışmaları “kaçırmayın” derim..
OKURLA SOHBETLERSevgili okurlar, Yüksek Askeri Şûra’nın da bitmesiyle aslında ekim ayına kadar büyük bir sakinlik yaşanması gerekiyor. Ancak burası Türkiye ve hiç beklemediğimiz anlarda umulmadık olaylarla karşılaşıyoruz. Öyle sanıyorum ki, normalde önümüzdeki iki aya yakın süre sakin geçecek gibi görünse de öyle olmayacak; siyaset, ekonomi ve dış gelişmeler yaz sıcağının bunaltıcı havasını bile gölgede bırakacaktır.Ergenekon davası yenidenUzunca sayılabilecek aradan sonra Ergenekon Davası bugün yeniden başlıyor. Bugünkü davanın önemi, halen tutuklu bulunan iki CHP’li milletvekilinin durumunun yeniden ele alınacak olması. Büyük ihtimalle Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal “tutuksuz yargılanmak” üzere bugün bir başvuruda bulunacaklar. Hâkimler “Meclis iradesine” saygı gösterirlerse iki tutuklu milletvekili serbest bırakılabilir. Bu konuda tahmin yürütemiyorum.CHP’nin tarihi günüMahkeme bugün ya da bu hafta içinde talepleri değerlendirecek ve karara bağlayacaktır. Konu CHP için çok önemli, çünkü resmen açıklanmasa da “yemin boykotunun bitmesi için” AKP ile imzalanan “mutabakat” milletvekillerinin serbest bırakılması için yazılan bir irade beyanıydı. CHP ortak iradeden “resmen” bu anlaşılmasa bile, tutukluların serbest bırakılacağı umuduyla mutabakatı “demokrasi zaferi” olarak nitelemişti.Yalayıp yalamamaCHP, tutuklu iki milletvekilinin serbest bırakılmaması üzerine Meclis’e girmiş ama yemin etmemişti. Genel Başkan Kılıçdaroğlu “Arkadaşlarımız serbest kalana kadar bu eylemimiz sürecek” demiş, buna karşı Başbakan Erdoğan “Tükürdüklerini yalayacaklar, göreceksiniz Meclis’e gelecekler” cevabını vermişti. Sonuçta gerilen ilişkiler yazılan bir ortak mutabakatla yumuşamış, CHP Meclis’e girip yemin etmişti.Söylenmeyen gerçekO tarihte “izlenimlerimi” biraz da üstü kapalı yazmıştım. Kamuoyunda “CHP tükürdüğünü yaladı” olarak algılanan eylemin bitmesi aslında AKP’nin “tutuklular serbest bırakılacak” sözüne dayanıyordu. Yaşanan şuydu; iktidar ilk aşamada tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemedi. Ancak bunun daha fazla sürmesi de olmazdı, mutabakat adı altında mahkemeye “bırakın” talimatı gönderildi. Olayın özü budur.Peki nasıl olacak?Mahkeme AKP-CHP mutabakatını alır almaz tutukluları serbest bırakamazdı. Bunun da elbette bir prosedürü var. İlk duruşmada tutuklu sanıklar itiraz edecekler, mahkeme de “milli iradeye saygı” diyerek bu kez itirazları kabul edecek ve sanıkları tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakacak. El altından CHP’ye söylenen buydu. Yemin boykotunun uzaması CHP’nin de işine gelmezdi. Amaca ulaşıldığı düşünülerek mutabakat imzalandı.Başbakan şaşırttıAncak tam bu aşamada Başbakan’ın “Bunların omurgası yok, bak nasıl geldiler” sözleri CHP’yi şoke etti. Kılıçdaroğlu “Her şeyi hesap ettim, Başbakan’ın sağlığını hesap etmedim” diyerek öfkesini dile getirdi. Ancak o aşamada “Bize söz verildi” denilemediği için Başbakan’ın siyasi nezaketi aşan sözleri üzerinde pek durulmadı. CHP 8 Ağustos’u yani tutuklu sanıkların mahkemeye çıkarılacağı günü beklemeyi daha doğru buldu.Sıkıntılı durumAKP’nin “tutuklular serbest kalacak” sözü vermesinden sonra Başbakan’ın CHP’yi küçük düşüren sözleri “Köşeye sıkışmış muhalefete son bir tokat” olarak da algılanabilir, ama tam tersine, verilen sözün tutulmayacağı olarak da yorumlanabilir. İşte şu anda CHP’nin bilmediği bu. Eğer bugün (bu hafta) iki tutuklu milletvekili serbest bırakılırsa CHP “Yaptığımız eylem başarılı oldu, mutabakatı imzalamakta haklıydık” diyebilecektir.Ya serbest kalmazlarsaYa Erdoğan verdiği sözü tutmazsa ve mahkeme iki tutuklu milletvekilini serbest bırakmazsa ne olacak? İşte CHP’nin en büyük sıkıntısı bu. Çünkü bu durumda CHP yönetimi “yemin boykotunu” da “mutabakatı” da anlatamayacak ve gerçek anlamda “tükürdüğünü yalamış” olduğunu kanıtlayacaktır. Eğer iki milletvekilinin tutukluluk hali sürerse CHP tüm inandırıcılığını ve güvenirliliği de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.Gövde gösterisiBu durumu bilen CHP, bugün Silivri’de çok büyük bir gövde gösterisine hazırlanıyor. Birçok milletvekili, partili ve CHP’li vatandaş bugün Silivri’de toplanıyor. Öyle sanıyorum ki bugünkü duruşma Ergenekon’un davasının başladığı günden bu yana yaşanan en ilginç, renkli ve hareketli duruşma olacaktır. Sonuçta CHP bugün (bu hafta) Silivri’de bir “ölüm kalım mücadelesi verecek” yorumunu yapmak hiç de yanlış olmaz.Yüksek Askeri ŞûraSevgili okurlar; Yüksek Askeri Şûra, tam tahmin ettiğim ve daha önce de yazdığım gibi “sorunsuz” bitti. Olan istifa eden Genelkurmay Başkanı’na oldu gibi geliyor bana. Ancak yaşanacaklar ilk günden belliydi. Kamuoyu sanki bugüne kadar Şûralarda askerin dediği oluyordu da, ilk kez sivil otorite hâkim oldu yanlış bilgisiyle yönlendirildi, heyecan dozu artırıldı, oysa bu Şûra’da da daha önce ne oluyorsa aşağı yukarı aynısı yaşandı.Askeri Şûra fotoğrafıYine bilgi kirletme uzmanları kamuoyunun zihnine “ilk’ler” adı altında bazı sözde yenilikleri sokmayı başardı. Örneğin bir fotoğrafla “İşte sivil otoritenin zaferi, Başbakan tek başına oturuyor Şûra’da” haberi beyinlere nakşedildi. Oysa gerçeği bilmiyoruz. O toplantıda Genelkurmay Başkanı yoktu, oturma düzeni bu nedenle mi öyle oldu, yoksa hep böyle mi kalacak, yasa değişmeden bunu anlamamız zor. Bir sonraki Şûra’da bakalım fotoğraf nasıl olacak?İlk’ler mi, yoksa garabet mi?Kamuoyuna “ilk’ler” sunulurken, yaşanılan garabetler ise nedense medyada eleştirel açıdan fazla yer almadı. Örneğin “aranan” bir komutanın Başbakan’ın yanında olmasındaki garabeti anlatabilir misiniz? Ya da hâlen hapisteki bir generalin yurt dışına atanmasını? Kozmik odada belge saklandığından habersiz bir oramiralin kuvvet komutanı olmasını anlamak mümkün mü? İlk’ler bunlarsa gerçekten çok başarılı bir Şura’ymış.BDP’ye ara seçimHafta içinde yazdığım bir konuya değinmek istiyorum. BDP’lilerin yemin etmemeleri halinde AKP’nin ara seçime gitme planı olduğunu yazmıştım. Böyle olması halinde BDP’nin şimdikinin yarısı kadar bile milletvekili çıkaramayacağını da belirtmiştim ki planın özü de bu zaten. Ancak anladığım kadarıyla bazı okurlar ara seçimin işyeşini bilmedikleri için “ne fark eder, BDP daha da güçlü olarak gelir” yorumları yapmışlar.Ara seçim deyinceBu okurların bilmediği sanıyorum şu; ara seçim denilince bazı illerde tüm milletvekilleri için seçim yapılacağını sanıyorlar. Oysa, ara seçim yapılacak illerde kaç milletvekili eksikse o kadarı için yapılır. Yani Diyarbakır 11 milletvekili çıkarıyor ama, 6 BDP’linin milletvekilliği düşünce burada sadece 6 milletvekili için seçim yapılacak. Aynı oylar alınsa bile BDP otomatik olarak yarıya düşüyor. Herkes biliyor bunu da, yanlış yorumlar için tekrarladım.Ekonomik durumSevgili okurlar bu hafta son olarak da ekonomik durumla ilgili birkaç noktayı yazmak istiyorum. Başta Amerika olmak üzere Avrupa üzerinden bir “ekonomik kriz dalgasının” gelmesi ihtimali çok yüksek. Başbakan “Bu kez teğet bile geçmeyecek” diyorsa da, durum dediği gibi olmayabilir. İktidar bu kez ön bir atak yaptı. Krize karşı çok şaşırtıcı önlemler aldı. Bu adımların ne kadar başarılı olduğunu kısa bir süre sonra birlikte göreceğiz.Risk büyük, hedef deEkonomi yazarlarından aldığım izlenimlere göre AKP hükümeti kriz öncesi büyük bir riski göze alıyor. Eğer beklenen kriz gelirse bu önlemler sayesinde Türkiye’nin az zarar göreceği belirtiliyor. Ama Amerika ve Avrupa krizi önleyecek adımlar atarlarsa da alınan bu önlemlerin Türkiye’yi duvara toslatabileceği ileri sürülüyor. Bu nedenle heyecanlı bir bekleyişteyiz. İktidar bu eşiği atlayabilirse çok büyük bir başarıya imza atmış olur.Hepinize iyi haftalar dilerim...