Bir “sivilleşme” bayramıdır gidiyor. Askerin boynu iyice büküldü ya, ne kadar demokratikleştiğimizin, ne kadar sivilleştiğimizin kanıtı oldu.Siyasiler “Allahım bize ne güzel bayramlar gösteriyorsun” böyle diye ellerini açıp şükrederken, yandaşlar da zaptedemedikleri azgın hırslarını tatmin etmek için “gördünüz mü leeeyyyn, nasıl da çöktürdük” diye naralar atıyorlar.Atatürk’ü, Kurtuluş Savaşı’nı, kazanılan büyük zaferi, Cumhuriyeti ve kuruluş felsefesini, yapılan devrimleri tümden “askeri vesayet” olarak tanımlayıp, külliyen bir red savaşı başlatanlar elbette son günlerde çok mutlular.Şimdi “yeni bombalar” peşindeler.Gerçi bunların “yenilik” veya “değişim” ya da “sivilleşme-demokratikleşme” dediklerini bizler 20 yıldır yazıyor ve savunuyoruz ya, orası da ayrı bir komedi.“Nedir bu MGK?” diye sorduğum günlerde şimdinin tatlısı demokratları tuhaf tuhaf bakıyordu yüzüme. Ya da “Genelkurmay neden Savunma Bakanlığı’na bağlı değil?” dediğimde de “Ucuz kahraman mısın?” diyordu bu tür adamlar.F-16’ların arda arda düşmesini, Etiler’den hiç şehit cenazesi kalkmamasını da soruyordum, uzaylı muamelesi yapıyorlardı.Profesyonel orduya geçiş, zorunlu askerlik konularında da ağızlarını bıçak açmazdı bunların, biz yazardık.Neyse, geçelim, bunların tıyneti budur yani bilesiniz istedim.Madem “sivilleşme, demokratikleşme” diye yalan söyleyenler bu kadar egemen, onlara kanlarını daha da kaynatacak, azgınlıklarını daha da artıracak önerilerde bulunayım, sevaptır.Zafer Bayramı bu yıl başka bir zafere dönüştürüldü biliyorsunuz. İyi de gelecek yıl ne olacak? Bu yılın aynısı olacağına göre “sevindirici bir durum” yaşanmayacak. Eeee tadı yok ki o zaman.Demek ki milli bayramları tamamen kaldırmak en iyisi.Hem zaten ne işe yarıyorlar ki, “hamasetten kurtulalım artık” da demiyorlar mı, en iyisi kaldırın da yılın 4 günü yüreğinizi kâbus basmasın.19 MAYIS DA NENeden bayramdır şu 19 Mayıs? Atatürk Samsun’a çıkmış da ne olmuş yani. Zaten padişah efendimiz göndermemiş miydi onu Samsun’a? O ne yaptı, padişah efendimizi kandırdı, millete de sormadan bir Kurtuluş Savaşı başlatmaya karar verdi. Dur bakalım be adam bu millet istiyor muydu acaba kurtulmayı? Bunun bayramı mı olurmuş...23 NİSAN ZATEN BİTTİSonra nedir öyle her 23 Nisan’da bayram yapmak, çoluğu çocuğu Meclis’e toplayıp konuşturmak. Hele çocukların Cumhurbaşkanı, Başbakan koltuklarına oturmaları da büyük saçmalık, zaman kaybından başka bir şey değil. Hem neymiş o gün TBMM kurulmuş. Kurulmuşsa kurulmuş, ne var yani, sanki Meclis’e çok gerek varmış gibi, bak bugün gece otururken çıkarıyorsun bilmem kaç tane Kanun Hükmünde Kararname işler daha da kolay yürüyor. Bir de Meclis kurduk diye bayram mı yapacağız yani?ZAFER Mİ NE ZAFERİEn sinir bayramlardan biri de 30 Ağustos Zafer Bayramı. Ne bayramı kardeşim, alt tarafı İngiliz’in, Fransız’ın yalnız bıraktığı Yunan’ı yenmişsin, ne olmuş yani. Hem nereden çıkarıyorsunuz bu zaferi Atatürk’ün kazandırdığını, o farkında bile değildi ki Ordular ilk hedefiniz Akdeniz demişti, neyseki ordunun başında akıllı komutanlar vardı da Ege’ye yöneldiler. Hem Zafer Bayramı diye yollardan tanklar falan geçiyor, asfalt bozuluyor kardeşim. Bir de yol kapatmak da nedir, burası özgür ülke öyle yol kapayıp asker geçmesi falan olmaz.CUMHURİYET KALSINAtatürk Cumhuriyeti ilan ederken halka sormamıştı. Sorsa ilan edilir miydi, ne alıp veremediğimiz vardı padişah efendimizle ki. Aslında Cumhuriyet Bayramı da kaldırmalı ama Amerika’ya ayıp olur, AB gücenir, çünkü onların da cumhuriyetlerini kutladıkları günler var. Biz belki tarihi değiştiririz, örneğin 4 Temmuz’da yaparız.KURTULUŞ GÜNLERİBundan böyle şehirlerin “düşman işgalinden kurtuluş günleri” de kutlanmasa olur. Zaten “temsili düşman kuvvetlerinin” Türk askeri tarafından yenilmesi sahneleri de “müsamere gibi” algılanıp eleştiriliyordu. Onla da zaman kaybı, üstelik trafik falan sıkışıyor, şehirler kurtulmuşsa kurtulmuş işte, boşverin artık böyle çağdışı kutlamaları.Korkmayın şeker de diyebilirsiniz Bu yıl “bayram adı” konusunda pek büyük tartışmalar çıkmadı. Son birkaç yıldır “Bu bayramın adı şeker değil Ramazan kardeşim” laflarını çok duyuyorduk.Bu yıl baktım da, medyanın hemen her rengindeki yayın organları ve buralarda öne çıkmış kişile tereddütsüz “Ramazan Bayramı” tanımı kullandılar.Oysa yaşı 40 ve üzeri olanlar için “Şeker bayramı” tanımı hiç de yabancı değil. Çünkü bizim nesil böyle büyüdü.Hepimizin evinde oruç tutulurdu, namaz kılınırdı bayram namazları asla ihmal edilmezdi.Ramazan’dan sonraki bayrama Şeker Bayramı derdik. Diğerine de Kurban Bayramı. Sonra, yeni bir iklim oluştu. Sanki bu ülkede kimse dinine bağlı değilmiş de bu yeni gelenlerle birlikte Müslümanlığı öğreniyormuşuz gibi bir hava yaratıldı. Özellikle gençler hedef alındı. “Canını istediğini yap, özgür ol, değiş” sloganlarıyla beyinleri yıkanan ama aynı anda zihinlerine hurafeler de sokulan bir genç nesil yaratıldı.Onlara özellikle son 15 yılda “Ramazan Bayramı” belletildi. Bayrama “şeker” diyenlere hakaretler yağdırıldı. Bir korku ortamı yaratıldı.Medya da bundan nasibini aldı tabii, hepsi “Ramazan bayramımızı” kutluyor sürekli. Benim için fark etmiyor. Ben bayramımı kutluyorum, 50 yılı aşkın süredir yaptığım gibi. Gülüyorum sadece bu acıklı ama bir o kadar da komik halimize.Gani Yıldız’danKeşke anayasanın değiştirilemez maddeleri arasında, “Anayasa değişiklikleri toplumsal mutabakatla yapılır” gibi bir madde de olsaydı. Böylece kendi kafalarına göre bir anayasa yapmak isteyenler anayasal suç işlemiş olurdu! ***Altın fiyatının rekor kırmasıyla beraber çeyrek altının yarısının piyasa sunulması düşünülüyormuş. Vatandaşın “vazgeçemediği iki çeyreği” vardı; çeyrek altın ve çeyrek ekmek. Altını gitti, sadece ekmeği kaldı! ***Milletvekillerimize “beden dili eğitimi” verilecekmiş. Acaba bu eğitimi aldıktan sonra, özgeçmişinin “bildiği yabancı diller” bölümüne beden dilini yazdırmak isteyen vekilimiz olur mu?***Bülent Arınç, “Kurban olduğum Allah neler veriyor neler, biz ne tatlılar yiyoruz Ankara’da, ne bayramlar kutluyoruz!” demiş. Sayın Arınç’ın enteresan ve biraz da korkutucu bayram anlayışını görünce insan, “Ah nerede o eski bayramlar!” demeden edemiyor! ***Deniz Feneri davasının üç savcısı görevden alınmış. Anlaşılan davanın karanlık noktalarını aydınlatmak için tutulan ışıkların, fenerin ışığını bastırması istenmiyor!***Zafer Bayramı ile Ramazan Bayramı aynı gün kutlandı, yani “çifte bayram” yaşandı. “Askeri vesayeti bitiriyoruz!” diyerek orduya diz çöktürenler ise “üçlü bayram” yaptı!
Yeni Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı karşısında verdiği selam pozunu hiç beğenmediğimi yazmıştım perşembe günü. Aynı gün başka gazetelerde çok övüldüğünü gördüm bu fotoğrafın.“İşte sivilleşme” diye “İşte demokrasinin zaferi” diye alkışlanıyordu o poz.Olabilir. Türkiye artık değişti. Sivilleşti. İleri demokrasiye geçti. Artık Türkiye’de sadece bu iktidar var. Onun dışında kalan herkes kötü, darbeci, statükocu, değişime düşman, Avrupa Birliği’ne karşı. Falan filan.Neyse, ben yine de beğenmediğimi söyleyeyim. O yazıda da dediğim gibi böyle bir pozu bir Genelkurmay Başkanı’na yakıştıramadığım gibi bir valiye de, kaymakama da, muhtara da hatta sıradan bir vatandaşa da yakıştıramam.Eğer demokratik bir ülkedeysek, kimse kimsenin karşısında el pençe divan, boynu bükük, çaresiz durmamalı. Bu en azından insan olmanın, vatandaş olmanın gereği.Bugün o yazıda unuttuğum, unuttuğum için de üzüldüğüm asıl ayrıntıyı, asıl cinliği yazmak istiyorum.Neden unuttuğuma gelince, gazetelerin manşetinde o fotoğrafı görünce, klasik gazetecilik hislerim öne çıktı, törenin tüm basın önünde yapıldığını düşündüm. Çünkü gözlerim fotoğrafa kilitlenmişti ve mekanı görmedim.Şimdi açayım.O tören Genelkurmay Başkanlığı’nda yapıldı.Bir yıl öncesine kadar, fotoğrafta Cumhurbaşkanı’nın durduğu yerde Genelkurmay Başkanı dururdu.Bu yıl değiştirildi. Bence çok da doğru yapıldı. Anayasa’ya göre Başkomutanlık sıfatı (sembolik de olsa) Cumhurbaşkanı’nda. Zafer Bayramı kutlamalarını da tüm ordu adına Cumhurbaşkanı’nın kabul etmesi çok doğal.Bu tür üst düzey törenlerde medya dışarıda kalır. Sadece devletin görevlendirdiği bir foto muhabiri ile bir kameraman kalır içerde.Fotoğraflar çekilir ve daha sonra medyaya servis edilir.Bu fotoğraf devlet görevlisi foto muhabiri tarafından çekildi. Yeni fotoğraf makinaları dijital ve motorlu, yani 6-7 saniyelik bir selamlama sırasında üst üste en az 15-20 kare fotoğraf çekilebiliyor.Usule göre, daha sonra bu çekilen fotoğraflar incelenir ve medyaya dağıtılacak kareler seçilir.İşte cinlik burada. Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı’nı selamlaması sırasında çekilen en az 15 fotoğraftan sadece “rahatsız edici” olan bu kare seçilip dağıtılmış.Oysa belki bir saniye sonra çekilmiş olan fotoğraftaki görüntü bambaşkaydı.Ama ille de bu görüntü verilmiş. Verilmiş ki, iktidar yalakaları “Nasıl da boyun eğdiririz adama böyle” diyebilsinler diyedir belki de.Zamanında Ecevit’in de Clinton karşısında iki büklüm gibi görünen bir fotoğrafı servis edilmişti, aynı mantıkla.***Sıfır sorundan herkesle sorunaİç politikadaki hukuk ve demokrasi dışı uygulamalara, her şeye rağmen sessiz kalamayan ve “Evet yazı aksaklıklar var” diyen ama bu söylediklerini hemen düzeltmek için “Ancaaaak, dış politikamıza söylenecek söz yok, müthiş bir Dışişleri Bakanımız var, Türkiye’yi süper güç yapıyor” diyenler bu konuda da duvara tosladı.Dışişleri bakanı “Yeni Osmanlı ruhu” gibi bir garip politikayla hem bölgedeki en güçlü ülke olduğumuzu hem “Cumhuriyet rejimi yüzünden” hep kavgalı olduğumuz tüm komşularımızla “sıfır sorun” yaşamaya başladığımızı söylüyordu.Komşularımızla aramızın hep kötü olduğu doğru. Ama bunlar Soğuk Savaş döneminin kalıntılarıydı. Irak-Suriye Sovyet etkisi altında, Bulgaristan zaten Doğu Bloku ülkesi, Yunanistan’la hiç giderilememiş bir husumetimiz var, İran da bir oraya bir buraya gidip geliyordu. Yani komşularla sorunumuz “canımız öyle istediği için” değil, zorunluluktan doğuyordu.Hepsini geçelim, ama İsrail politikasının vardığı yere bakın, insanın içi acıyor.Daha Davos olayından hemen sonra dedik ki “Böyle efelenmeyle olmaz, lafla olmaz, adam gibi önlem alın, çekin elçinizi geri, tüm anlaşmaları dondurun, tepki böyle gösterilir.”Ama öyle yapmadılar, iç politikaya oynayıp ticari ve askeri ilişkileri sürdürdüler. Arkasından bir sürü olay yaşadık, en önemlisi Mavi Marmara olayı.Yeri göğü inletti iktidar ama o kadar, tek bir yaptırım bile olmadı. Hep el altından ilişki arandı. Zannettik ki Birleşmiş Milletler raporu lehimize olacak. Öyle ya Dışişleri Bakanı aklına estiğinde Amerika Dışişleri Bakanı ile görüşüyor. Bu uğurda Mavi Marmara’yı da yeniden göndermedik, nasıl olsa uluslararası hukuk bizi haklı bulacaktı.Öyle olmadı işte. Dahi politikamız duvara tosladı. Şimdi en sert önlemleri alıyoruz. Elçi çekiliyor, askeri ve ticari ilişkiler askıya alınıyor.“Günaydın” mı desek, içimiz sızlayarak.***6 dakika 48 saniyeye sığan zafer kutlamasıİstanbul’daki 30 Ağustos Zafer Bayramı törenleri ne kadar sürdü biliyor musunuz?Şaşırmayın; tam 6 dakika 48 saniye.Bu 6 dakika 48 saniye içinde Vali ve Birinci Ordu Komutanı halkı selamladı, askeri birlikler geçit resmi yaptılar.Ne bir bando ne bir müzik ne de zaferi kutlamak için Vatan Caddesi’ne birikmiş binlerce yurttaşı heyecanlandıracak bir sahne yoktu.Hava sıcak, zaten trafik de aksıyor, bitirelim şu işi, hem böylelikle daha da sivilleşmiş oluyoruz zihniyeti ağır bastı besbelli.Bunları bana Almanya’dan tatil için gelen eski bir dostum anlattı. “Bu yıl” dedi “Almanya’daki işimden aldığım tatil zamanı Şeker Bayramı ve Zafer bayramı’na denk geldi. İki çocuğumu alıp, milli duyguları daha da pekişsin diye Zafer Bayramı törenlerini izlemeye götürdüm götürmez olayım” diye devam etti.Sonrasını da şöyle anlattı: “Amacım çocuklarımın Türrk bayraklarını, Türk askerini, Türk Ordusu’nun silahlarını görmesini sağlamaktı. Almanya vea Fransa’da benzer törenlerde çocuklarımın heyecanlandığını gözlemiştim, istedim ki asıl kendi ülkeleriyle gururlansınlar. Ama tören sadece 6 dakika 48 saniye sürdü. Çocukları şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemediler, ‘baba belki bitmemiştir biraz daha bekleyelim’ dediler.”Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan dostuma “Türkiye artık böyle, ileri demokrasiye geçip iyice sivilleşiyoruz, AKP ve yandaşları artık ne bayramlar yaşıyor bilemezsin, neredeyse hergünü yeni bir bayrama çevirdiler” diyemedim tabii.***Tatilciler dönmese mi?Ramazan’da “tatil yapmak ayıp olur, hem oruç tutmadığımızı zannederler” mantığı ile tatil yörelerini bomboş bırakanlar, Ramazan’ın bitmesine iki gün kala akın akın boşalttılar İstanbul’u. söylenenlere göre 7 milyon kişi gitmiş. Kimi arabasıyla, kimi arabasını parka bırakarak. Demek ki günlük trafikten 7 milyon araç çekilmiş.Vallahi biz İstanbul’da çok rahattık. İstediğimiz saatte istediğimiz yere zahmetsiz ulaştık. Demek ki İstanbul’u kilitleyen bu tatilcilermiş. Dönmeseler mi acaba?Dönmeseler iyi de, işin ters tarafı şu ki, bu 7 milyon olmayınca İstanbul’da işler yürümüyor, lokantalar, eğlence yerleri iş yapmıyor, alışveriş merkezlerinde satış da olmuyor. Bayramda heryer çok kalabalıktı da, hepsi kuru kalabalık, millet elinde çekirdek torbası oradan oraya yürüyor, ne alışveriş, ne bir harcama.İşte nitelik nicelik meselesi, fazla yormayayım kafanızı...***Kültür ve Turizm Bakanı Günay, “Sultanahmet Adliyesi’nin altını kazsak oradan Roma çıkar!” demiş. Roma’yı bilmiyoruz ama yavaş işleyen yargı yüzünden zamanaşımına uğramış binlerce dosyanın çıkacağı kesin! (Gani yıldız)
Bir önceki Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in konuşmalarının dinlenip kaydedilmesinin ve sonra da medyaya servis edilmesinin yankıları sürüyor elbette, sürecektir de.Bayram günü bir dost sohbetinde uzun yıllar önemli bir devlet kurumunun başında oturmuş daha siyaset hayatına atılmış bir dostum, “deneyimlerinden” yararlanarak dedi ki “Biz Genelkurmay’ın nasıl dinlendiğini merak ediyoruz ama asıl dinlenenin NATO olduğu aklımıza gelmiyor.”Haklı tabii. Sonuçta Türk ordusu NATO ordusu.Dostum, “Bak” dedi ve devam etti: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütün talimatnameleri dışarıdan gelir. Lavaboda nasıl el yıkanacağı bile tercüme edilmiş talimatlara göre yapılır. Demek ki bir Genelkurmay Başkanı’nın odasının veya bulunduğu yerin güvenliği için de talimatlar vardır. Fransa Genelkurmay Başkanı dinlenmemek, kaydedilmemek için ne önlem alıyorsa bizim Genelkurmay da aynı önlemi alıyordur.”Ben de “almamışlar” dedim. Gülerek “Tabii ilk akla gelen bu, ama o zaman da NATO’nun hesap sorması gerekmez mi? Sormuyorlar, tek kelime etmiyorlar” dedi ve can alıcı bir şey ekledi:“Kozmik odaya girip arama yapıldı. Yahu orası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kozmik odası değil ki, NATO’nun kozmik odası, oraya elini kolunu sallayarak giriyorsan demek ki NATO’dan da iznin var.”Yorum yapmak istemedim, zaman zaman aklıma takılan bir konu bu çünkü ve sadece “hmmm” diyerek sustum.Ama dostum sürdürdü konuşmasını “Bütün bunların altında yatan 1 Mart tezkeresidir, bunu bil. Hatırla, Milli Güvenlik Genel Sekreteri olan bir Orgeneral artık NATO’dan çıkmayı sorgulamaktan, İran ve Rusya ile yeni pakt kurmaktan söz etmişti. NATO bunu kabul edebilir mi, bunu yapanları cezasız bırakabilir mi?”İyice sustum ve düşündüm; Genelkurmay Başkanlığı dinlenebiliyorsa bunu ancak gücünü çok önemli yerden alan bir çete gerçekleştirebilir. Bu güç, Türkiye’de kimi generallerin sistem dışına çıkma hevesi taşıdıklarını gördü de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yeniden yapılandırmaya mı soyundu acaba?***CHP Alevi partisi mi?Son günlerde “acaba ben de yanlış mı yapıyorum?” düşünüyorum. Konu şu; CHP’nin tepe yönetiminin (ilk üç sıra) Alevi olması partinin bir Alevi partisi gibi mi görünmesine neden oluyor? Bunu yazmak aynı zamanda yangına körükle gitmek anlamına mı geliyor?Açıkçası ben de çelişkiye düştüm bu konuda. Çünkü gerçeği yazmak da sorun, görmezden gelmeye kalkmak da.CHP’nin Başkanı’nın ya da yöneticilerinin bir kısmının ya da tamamının Alevi olması beni hiç ilgilendirmiyor.Çünkü siyasi görüşlere de, dini inanışlara da, etnik kökenlere de bakış açımda hiçbir ayrımcılığa yer yok.Dili, dini, etnik kökeni, cinsiyeti, rengi ne olursa olsun, eğer bir kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı unvanını taşıyorsa hepsi benim için birdir, aralarında hiçbir fark yoktur.Önemli olan yaptığı iştir, eğitimi, bilgisi, kültürü, karakteri, dürüstlüğü, namusu, vicdanı, ahlâkıdır.CHP’nin yönetiminde Alevilerin de olması bu partiyi Alevi partisi yapmaz bana göre.Ancak, dini siyasete alet etme ustası olan AKP’de durum öyle değil. Bu parti bir yandan “açılım” adı altında Alevi çalıştayları düzenler, Cemevlerine hukuksal düzen kazandırmaya çalışır, Alevi önderlerini göklere çıkarırken, diğer taraftan katı Sünni kesimlerde zaten var olan Alevi karşıtlığını alabildiğine körüklemekten ve bir siyasi rant elde etmekten hiç geri kalmıyor.Nitekim 2011 seçim kampanyalarında Anadolu’nun pek çok yerinde CHP’deki Alevileri dile dolayan AKP adayları ve tabii ki yöneticileri seçim sonuçlarında çok etkili oldular.Bu konuda kafa karışıklığı yaratan bir konu da şu; Eğer CHP için “Alevi partisi oldu” söylemini kullanacaksak örneğin AKP için veya MHP için “Sünni partisi” mi diyeceğiz.CHP yönetiminde Aleviler olmasaydı, gazete yazılarında “CHP’nin en tepe yöneticileri Sünni” şeklinde ifadeler olacak mıydı?“Ayrımcılığa karşıyız; inançlar, mezhepler, etnik kökenler önemli değildir” derken acaba sıra CHP’ye gelince bu görüşlerimizi terk mi ediyoruz.Her vicdan sahibi kişinin konuya bu açıdan bakmasını tavsiye ederim.***O fotoğraf çok çirkinCumhurbaşkanı Gül “Başka mana aramayın” diyor. Söylediği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin son birkaç günde attığı “yeni” adımlar. Ama yeni Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı önünde verdiği pozu tarif ettiği apaçık ortada.O fotoğrafı gördünüz. Genelkurmay Başkanı tıpkı Ecevit’in Clinton’la verdiği pozdaki gibi Cumhurbaşkanı’nı selamlıyor.Bunu hiç sevemedim.Kimse “İşte sivilleşme bu, asker sivil otoritenin önünde işte böyle başını eğecek” demesin.O fotoğraftaki kişi Karayolları Genel Müdürü de olsa, Vali de olsa, muhtar da olsa hatta sıradan bir vatandaş da olsa aynı şeyi hissederim. Kimse bir başkasının önünde bu kadar boynu bükük durmamalı. Bunun saygıyla hele hele “demokratikleşme, sivilleşme” ile ilgisi yok.O poz belki bir saniyenin ürünü, ama yayınlandı işte. Art niyet aramadan “talihsizlik” olarak niteliyor ve hiç beğenmediğimi söylemek istiyorum.***Toplu telefon mesajları çok sıktı artıkKandildi, bayramdı geldi mi cep telefonları çekilmez oluyor. Günün her saatinde, sabahın yedisinden, gece yarısı ikiye kadar susmuyor telefonlar.Çünkü artık her şeyin kolayına kaçan halkımız (dostlarımız) kutlama mesajı gönderiyor.Yazıyor telefonuna bir mesaj, kimi sade kimi çok ağdalı, sonra basıyor bir düğmeye “rehberdeki herkese gönder” ve gidiyor o mesaj, tanıdık tanımadık herkese. Rehberde kimi tesadüfen de olsa kayıtlı kim varsa.Teknoloji de olsa bunun bir süresi var, size mesaj örneğin sabahın beşinde ulaşıyor.“Çin” diye bir ses başucunuzda, uykunuzun en derin anında, uyanıyorsunuz tabii. Anlıyorsunuz anlamasına gelen mesajın ne olduğunu da yine de bakmadan edemiyorsunuz.Hani bir söz vardı eskiden “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diye. Şimdi de “cep telefonu icat edildi, hasletler bozuldu” diyebiliriz.Kandil kutlamanın da bayram kutlamanın da bir kuralı, bir ritüeli, bir geleneği vardır. Öyle rehberde adı geçen herkesin, kuru biçimde ya da günün modasıyla teknolojik olarak kandili bayramı kutlanmaz.Kutlama şahsidir, yürekten gelir.Telefon rehberinde yazılı bir isim vardır, günde beş kere konuşursunuz onunla. Ama öyle isimler vardır ki yıl içinde bir kere bile konuşmazsınız.Aynı kutlama olur mu ikisi için birden?Bana da yüzlerce bu tür kutlama geliyor her kandilde, bayramda. Açıkçası bana adımla hitap etmeyen hiçbirini cevaplamıyorum, çünkü birçoğuyla belki telefonda bir kere konuşmuşum, belki bir kere karşı karşıya gelmişim, ama benim numaramı alıp kaydetmiş rehberine.O kutlama mesajını atarken rehberde benim de olduğumu hatırlamıyor bile büyük ihtimalle. Diyorum ki, madem dini günlere bu kadar meraklıyız, o zaman kutlamaları da kuralına uygun yapalım. Teknolojiden yararlanıp “yaz mesaj, at herkese” tembelliğine kapılmayalım.Özen gösterelim, kimi kutlamak istiyorsak ya açıp kendisiyle konuşalım ya da ona özel mesaj yazalım.NOT: Mesajların büyük çoğunluğu Şeker Bayramı ile ilgili ve ağdalı. İyi de aynı gün bugünleri borçlu olduğumuz Zafer Bayramı da vardı.***Bu yılki Zafer Bayramı kutlamalarında, son üç yıldır kullanılan “Güçlü Ordu Güçlü Türkiye” afişlerine yer verilmemiş. Yerinde bir karar. Hatta yeni bir slogan bulunacaksa cümleye “Güç Durumdaki Ordu” diyerek başlanabilir... (Gani Yıldız)
Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geldiğinden bu yana yönetim krizi bir türlü bitmiyor. Üst üste MYK’da yapılan değişiklikler, görevden alınan il başkanları sonra yeniden görevden almalar ve atamalar partide huzur bırakmıyor.Özellikle İstanbul yine yeni bir İl Başkanı bekliyor.Kılıçdaroğlu’nun gelmesiyle parti yönetimine geçen Gürsel Tekin’in yerine Berhan Şimşek gelmişti. İlk krizde Şimşek partiye göre “yanlış yerde durduğu” için görevden alınmış yerine Nebil İlsever atanmıştı. İlsever de uzun ömürlü olmadı, Bahri Şahin oturdu İl Başkanlığı koltuğuna. CHP şimdi yeni bir İl Başkanı arıyor.Bu kez yapılacak “atama” CHP için de bir sınav niteliğinde. Çünkü partinin Türkiye’nin orta boy bir Avrupa ülkesi büyüklüğündeki şehri İstanbul’da artık yerli yerine oturması ve başta belediye seçimleri olmak üzere 2015 seçimlerine hazırlanması gerek.İl Başkanlığı konusunda parti içinden bilgiler almaya çalıştım.İlk isim olarak daha önce de İl Başkanlığı yapmış olan Ali Özcan çıktı karşıma. Başarılı olacağına inanırım ama anladığım kadarıyla tepe yönetiminde hep aynı inanç kökeninden gelenlerin bulunduğu eleştirisi Özcan’ın önünü kesmiş gibi.DİSK’in en güçlü olduğu dönemlerdeki Genel Başkanı Rıdvan Budak, Dr. Bülent Kerimoğlu, Kenan Malkoç, Zafer Nuhoğlu, Şefik Toprak, Çetin Soysal, Osman Özçelik, Ali Cihat Işık, Ercan Karakaş, Cemil Ekşi de İstanbul İl Başkanlığı için konuşulan isimler.Rıdvan Budak gözlediğim kadarıyla İl Başkanlığı konusunda “en çok hazırlık yapan” isim. 11 maddelik bir “eylem planı” yapmış ve hazırladığı planı CHP ilçe başkanları, belediye başkanları, delegeler, üyeler ve bazı sivil toplum kuruluşları ile paylaşıyormuş.Budak’ın eylem planında il binalarının yenilenmesinden, gelir paylaşımı yapılmasına, milletvekillerinin seçim bölgelerinde haftada bir halkla görüşmelerinden gençlere yönelik eğitimlere, kadın programlarından yoksul kesimlerin ihtiyaçlarını karşılayacak projeler oluşturulmasına kadar pek çok vaat var.Bu arada bugüne kadar hiçbir kadının İl Başkanı olmadığı İstanbul’a bir kadın il başkanı atanmasının da sürpriz olmayacağı belirtiliyor. Kadın başkan arayışında Aylin Kotil’in adının geçtiğini duydum.Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kılıçdaroğlu’nun bir ara teklif götüdüğü Ali Topuz’un “şimdilik” il başkanlığına çok sıcak bakmadığı da konuşulanlar arasında.Buraya kadar iyi. Ama şunu özellikle sormak istiyorum. Türkiye’nin yönetimine talip olan, demokrasi ve hukuk sisteminin beşiği olduğunu iddia eden bir partiye İstanbul gibi bir metropolün il başkanlığı için atama yoluna gitmek yakışıyor mu?Atama yöntemi bugüne kadar defalarca denendi. Her seferinde “yapılanın antidemokratik olduğu” vurgulandı, tabanın sesinin dinlenmemesine tepki gösterildi ve nitekim hiçbir il başkanı da uzun süre o koltukta oturamadı.Ama CHP yönetimleri demokratik yöntem yerine her seferinde atamayı seçti, yine öyle yapacak.Sanıyorum CHP yönetimi seçimden sonra “ortada parti yok, sadece AKP var, lider olarak da Tayyip Erdoğan” baskısından bunalmış durumda, hızla bir şeyler yapmak istiyor.Oysa kamuoyunda oluşan böyle bir kanaat hızlı atamalarla, alelacele yazılan basın bildirileriyle, Somali’ye koşmalarla değişmez. CHP bu hızını “demokrasiye tekrar sahip çıkmakta” göstermeli, atamalar yapmak yerine CHP’lilerin görüşünü alarak örgütlerini yeniden düzenlemeli ve en önemlisi bunu sabırla yapmalıdır.***Bu kadar kolay mıydı?Hükümet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir anda pek çok işi birden bitiriverdi. Bakanlık yapısı düzenlemekten, yeni atamalara, yönetmelik değişikliklerinden kangren olmuş sorunların çözümüne kadar bir dolu kararname çıkarıldı. Şu anda hepsi “yasa gücünde” sayılıyor, Meclis açılınca bunların yasası da çıkacak. Ama ne fark eder ki, iktidar Meclis’i devreden çıkarmayı başarıp bir çırpıda halletti kafasındakileri.Sıra yasa çıkarmaya gelince de bir formül bulunur ve bir gece yarısı KHK’ların hepsi yasalaşıverir.KHK ile halledilen sorunlardan biri de azınlıklara mallarının geri verilmesi ve tazminat ödenmesi. Yılların sorunu meğer bir çırpıda çözülecek kadar kolaymış.Azınlıklara mallarının iadesi kararı elbette çok doğru ve önemli bir gelişmedir ama iktidar bunu öyle yaptı ki sanki bir lütufta bulundu. Bunca yıldır hiçbir Meclis bu sorunu çözememiş de, AKP iktidarı “özgüveni yüksek olduğu için” oturup karar vermiş gibi davranıyorlar.Azınlıkların seçimleri etkileyecek sayısal gücü yok ama iktidar Avrupa’ya “Ben yaptım” havası atmakta, azınlıkları ise kendine “biat etme” zorunda bırakmakta bu uygulama ile.Karar güzel, hareket şık değil.Oysa bu konu Meclis açılır açılmaz diğer partilerin katılımıyla da halledilebilirdi. Yani KHK’nın özü olan “gecikmesinde sakıncalı bir durum” yok. Tabii diğer KHK’ların durumu da aynı. Hiçbiri “gecikmeye tahammülü olmayan” şeyler değil. İktidar “ileri demokrasi anlayışını” ve tabii ki gücünü gösteriyor aslında Meclis’i devre dışı bırakarak.***Kazalara bakılırsa vatandaş uyarıları dinlemiyor; bayramın büyüğünü yine trafik canavarı yapıyor! (Gani Yıldız)***Rus gemilerinin sesini banda alıp Amerika’ya vermişizAğustos ayının tam ortasında eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in “günlüğünün” devamı yayınlandı Vatan’da. Nedense bu kez günlükler o kadar ilgi görmedi. Herhalde içeriğinde darbeden söz etmediği için bizim yeni yetme demokratlar üzerine atlamadılar.Örnek’in 2002 seçimlerinden sonra “Bugün 4 Kasım 2002, şanssız ve uğursuz gün” cümlesi dışında fazla bir şey bulunamadı belli ki.İkinci seri günlükler aslında biraz da Işık Koşaner’in özeleştirisine benziyor. Deniz Paşası da ordunun durumundan ve ilişkilerin vardığı noktadan şikâyet ediyor.Bu günlüklerde çok dikkatimi çeken, ama galiba benden başka kimsenin de ilgilenmediği, yine bana göre çok çarpıcı bir bölüm var.12 Mart döneminde tutuklanan solcuları askeri savcılar “Boğaz’ın kenarında durup geçen Rus gemilerine bakarak aahh, aaah diyormuşsun, böylelikle komünizm propagandası yapıyorsun” diye suçlardı.O zaman çok gülerdik bu aptal suçlamaya. Örnek’in günlüğünden öğreniyoruz ki, Rus gemilerine bakıp “Ah çeken” yok ama, bizim donanmamız bu gemilerin sesini kaydedermiş. Kaydedip de ne yaparmış, Amerikalılara teslim edermiş.Şöyle diyor Örnek; Aklıma senelerce Boğaz’dan geçen Rus gemilerinin akustik gürültülerini toplayıp diskler halinde hiçbir işlem yapmadan Amerikalılara teslim etmemiz geldi. Hiç değilse ne tespit ettiğimizin bir kopyasını alsaydık, onu bile yapmadık.”Görüyor musunuz, komünizmle mücadele döneminde Türk Deniz Kuvvetleri’ne Amerika tarafından verilen görevi. Geçen gemilerin sesleri banda alınıyor. Ne için, bunu bizimkiler bilmiyor bile, sadece talimat gelmiş, kayıt yapılmış sonra da teslim edilmiş.Örnek de “Neden yaptığımızı bile bilmiyoruz” diyor. “Hiç olmazsa birer kayıt da kendimizde tutsaydık” diye ekliyor.O günlükler çok önce Amerika’nın eline geçmişti herhalde, zaten Amerika’dan servis edilmişti.Amerika sorgusuz sualsiz görev yapmasını istediği bir Türk amiralinin yakınmasını affeder mi hiç. Atarlar işte Ergenekon’dan, Balyoz’dan içeri.
Yeni Osmanlı kafasıyla Kurtuluş Savaşı’nı kutlamak nasıl bir duygu? Rastlantıya bakın ki bugün iki bayramı birden kutluyoruz.Bundan 89 yıl önce Başkomutan Mustafa Kemal komutasındaki Türk Ordusu emperyalist güçlerin Anadolu’ya soktuğu tetikçisi Yunan ordusunu bugün bozguna uğratmıştı.Yeni devletin habercisi 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesiyle başlatılan Kurtuluş Savaşı zaferle bitmiş ve Türk ulusu “makûs talihini” yenmişti.Ardından kurulan Cumhuriyet’le ve devrimleriyle Yeni Türkiye dünyadaki yerini almayı başarmıştı. Tıpkı Avrupa’daki hanedanlar gibi Osmanlı hanedanı da çökmüş ve Çağdaş Türkiye ortaya çıkmıştı.Aradan 89 yıl geçti. Bugünkü halimize bir bakalım.Demokrasinin, çağdaşlığın simgesi laiklik ilkesi ayaklar altında, gücünü Cumhuriyet ilkelerinden ve devrimlerinden alarak bugün iktidara gelen siyasi kadro bunu inkâr halinde.Yeni yetme sözde demokratlar Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini alaylı biçimde ağızlarında sakız etmiş, genç neslin beynine kötülük aşılama yarışında.Çağdaşlık, demokrasi, hukukun üstünlüğü, ayrımcılığa karşı olma kavramları ayaklar altında, sunulan yeni proje ise daha büyük binalar, teknolojinin gelişmesi sayesinde kolay elde edilebilir oyuncaklar, köşeyi dönme edebiyatı, duyarsızlık, ilgisizlik, kendi postunu kurtarma çabası ve hiç düşünmeden, sadece biat ederek Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerine küfür etme.Çok da başarılı oldular bunda. Aymazlar “Atatürk cumhuriyeti kurarken halka mı sordu?” diyecek kadar kendinden geçmiş şekilde Türkiye’ye saldırırken, halkın önemli bölümü de “bana ne” tavrında. Daha büyük başarı olur mu?Türkiye dönüşüyor, değişmiyor, gelişmiyor.Evet binalar yükseliyor, çok güzel yollar yapılıyor, hızlı trenle 5 saatlik yolu 1 saatte alıyoruz, her şeyimiz otomatik oldu. Ama ya zihinler, yaşam biçimleri, demokrasi ve hukuk konusundaki asla kaybetmememiz gereken değerler?İşte bunlar yok ediliyor, beyinler yıkanarak, zihinler kirletilerek imha ediliyor. Bir de “Yeni Osmanlı” modası çıkardılar.Neymiş, Türkiye bölgesindeki en önemli stratejik güç oluyormuş. Suriye’ye, Mısır’a, Libya’ya, Irak’a biz önderlik ediyormuşuz. Taa Somali’ye kadar gidiyor, yardımda bulunuyormuşuz.Bu “Yeni Osmanlı Ruhu”ymuş.Söylemlerinden demokrasi ve hukuku, insan haklarını düşürmeyenlerin öykündüğü şey aslında “hanedan kalıntısı”ndan başka bir şey değil. Demokrasinin olmadığı, hukukun padişahın iki dudağının arasında olduğu, ayrımcılığın şiddetle uygulandığı bir sistem şimdinin “yükselen trendi” olarak sunuluyor.Demokrat olduğunu, askeri vesayete karşı çıktığını söyleyenler halkı “imparatorluğun askeri zaferleriyle” uyutmaya çalışıyor.Ama asıl arkadaki düşünce Osmanlı’nın bir “din devleti” olmasıdır ki, işte “Yeni Osmanlı Ruhu” diye dayatılmaya çalışılan budur. Türkiye’nin demokrasiye ve hukuka bağlı, Atatürk ilke ve devrimlerine gönülden inanmış, çağdaş Türkiye için her şeyini vermeye hazır olan milyonlarca insanının bu gerçeği iyi bilmesi gerekir.*****Ben yazınca kızıyorlar, kendileri yapınca iyi oluyorSomali şovunun başladığı günlerdi. Bir okurumun uyarısıyla “Somali’ye yardım eli uzatmamız çok iyi. Ama diğer İslam ülkeleri neden hiç kıpırdamıyor. 7 yıldızlı oteller yapmak, dünyanın en yüksek binalarını dikmek olsun da, biraz da buraya bakın” diye yazmıştım.Belli bir zihniyetin hedefi olmuştum. Mesaj yağmuruna tutmuşlardı. “Müslüman bir ülkeye yardım eli uzatmamızı neden hazmedemiyorsun, iktidarın her yaptığına neden karşı çıkıyorsun” türü “düzgün” mesajların yanı sıra çok sayıda küfür ve hakaret dolu mesaj da almıştım.Aldırmadım tabii, bu zihniyeti iyi tanıyorum.Ama şimdi bakıyorum da Somali şovu öncesi yazdığım bu küçük yazı yandaş medyanın manşetlerini süslemeye başladı. Birkaç gündür eski adı İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) yeni adı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olan örgütün Somali konusunda neden kılını bile kıpırdatmadığı sorgulanıyor bu medyada. “Burası yan gelip yatma yeri değil, İİT’nin yeniden yapılanması gerekir” diyorlar.Tabii anladığım kadarıyla Türkiye “Yeni Osmanlı Ruhu”yla bu örgüte de ayar vermek istiyor. Merakım şu ki, acaba bu yazıyı yazdığımda bana küfredenler şimdi biat medyasına da aynı küfrü ediyorlar mı?*****Lütfi Arıboğan’ın rolüFenerbahçe ile ilgili kararlar artık taraftarlık, takım tutma, fanatiklik ya da spor olayı olma niteliğini aşmış durumda. İlk günlerin telaş ve heyecanı giderek azalıyor, ama bu kez ortaya oynanan büyük bir oyunun sahneleri çıkmaya başlıyor.Önümüzdeki günlerde Fenerbahçe olayını çeşitli açılardan değerlendirmeye çalışacağım. Önyargıları, taraftar olma boyutunu, kimi dedikodu ve spekülasyonları arındırıp gerçeği ortaya çıkarmak zorundayız çünkü.Bugün kafama çok takılan bir noktayı yazmak istiyorum. Federasyon neden paniğe kapıldı, kendini de yok etme pahasına UEFA’ya boyun eğdi?Diyelim ki UEFA Fenerbahçe yüzünden Türkiye’ye 8 yıl ceza verileceğini söyledi, o halde neden hâlâ Fenerbahçe’nin ligde kalıp kalmayacağı konusunda bir karar alınamıyor?Bu noktada gözler başkandan sonra Futbol Federasyonu’nun en önemli ismi Lütfi Arıboğan’a çevriliyor. Arıboğan neden UEFA’ya gitti, ne konuştu? Arıboğan İstanbul’a gelen UEFA yetkilisi Pierre Cornu ile gün boyu neden hep baş başa kaldı, neleri görüştü? Fenerbahçe ile ilgili UEFA tarafından alınan kararda Arıboğan’ın söyledikleri etkili oldu mu? Arıboğan Fenerbahçe yerine Trabzon’un Şampiyonlar Ligi’ne alınacak olması üzerine “O takım hakkında da soruşturma var, başkanı sanık durumunda, peki mahkûm olurlarsa Fenerbahçe yüzünden başımıza gelecek olan bu kez gelmeyecek mi?” diye sordu mu?Kafalar karışık tabii, umarım Arıboğan gibi bir isim kötü bir oyunun aktörlüğüne soyunmamıştır.*****Dinleme çeteleri PKK’yı da dinliyor mu?Dün yazdığım “Türkiye artık dinleme çetelerinin kontrolünde” yazım hayli ilgi toplamış. Yazıyla ilgili pek çok mesaj ve yorum aldım. Bazı TV’ler ve internet siteleri de yazıya geniş yer verdi. Tabii biatçı kafaların “içerik de içerik” diye tutturup “Kepazelik ortaya çıkıyorsa bırakın herkes dinlensin” gibi son derece demokratik (!) tepkilerini de ihmal etmemek gerek.Ancak Genelkurmay bile dinlenirken son iki ayda 50’ye yakın askerimizi şehit eden PKK ile ilgili tek bir dinleme, teknik takip, izleme deşifresinin medyada yer almaması da çok dikkat çekiyor.Acaba herkesi dinleme yeteneği olan bu çeteler PKK’yı dinleyemiyor mu?Buna teknolojileri mi yetmiyor yoksa kasıtlı olarak mı izlenmiyor ve eylem yapmasına izin veriliyor?Pek çok kişinin ortak merakı bu..Cumhurbaşkanı nihayet Başkomutan olduğunu hatırladı. Bütün üniformalılar terörist diye hapse atılınca sivil cumhurbaşkanı üniforma giymek zorunda kaldı tabii. (C. A.)
Sevgili okurlar; uzun bir tatilin keyfini çıkarıyorsunuz ya da sevdiklerinizle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz. Belki bir sahil kasabasında güneşleniyorsunuz ya da denizdesiniz, belki bir yaylanın püfür püfür esen rüzgârına teslim etmişsinizdir bedeninizi. Ne durumda olursanız olun yine de ülke gerçeklerinden uzak kalamazsınız, çünkü bu ülke hepimizin, anlık güzellikler geçicidir, bunları kalıcı hale getirmek için yaşadığımız sorunları bilmek ve bunları çözmekle yükümlüyüz. Bu vatanı henüz doğmamış çocuklarımızın daha iyi yaşaması için korumak zorundayız.Biraz hayal edinŞimdi düşünün; hanginiz telefonunuzun dinlenmediğinden emin? Ya da bulunduğunuz yerin birileri tarafından izlenip izlenmediğini biliyor musunuz? Günün birinde “teknik takibe” takılıp takılmayacağınızı hiç aklınıza getirdiniz mi? Kapı komşunuzun kaçakçı olduğundan habersiz, her sabah verdiğiniz selamın günün birinde sizi de sanık durumuna düşüreceği düşüncesi aklınızı kemirmiyor mu? Ve en önemlisi, belki aklınızda bile kalmamış telefon konuşmalarının medyada yayınlandığını hayal edin; o an içinizde esecek fırtına ve öfkeyi hiç merak ettiniz mi? Sakince düşünün bunları şimdi..En eski istihbarat yöntemiİnsanları gizlice izlemek, dinlemek, kayıt altına almak istihbarat örgütlerinin en eskiden beri uyguladıkları bir yöntemdir. Teknoloji ilerledikçe izleme-dinleme taktikleri de değişti elbette. Öncelikle çok kolaylaştı. Cep telefonları, kredi kartları, internet, otomobillerdeki GPS’ler sayesinde kimin nerede olduğu, ne yaptığı, ne için para harcadığı bile küçücük bir odadaki ekrandan izlenebiliyor. Ancak demokratik bir hukuk devletinde “ülke çıkarı için” bile olsa bu tür izlemeler belli kurallara bağlıdır. Öncelikle kimse izinsiz dinleme-izleme yapamaz. Yapmaya kalkanlar anında ağır cezalar yer.Gündem yaratıyorİzleme dinleme skandallarının hukuki boyutunu yıllardır tartışıyoruz, tekrar uzun uzun anlatmak istemiyorum. Ancak görünen o ki Türkiye bu alanda çok ileri bir noktaya geldi ve durum artık tüm vatandaşlar kadar devletin güvenliğini de tehdit ediyor. Türkiye’yi adeta esir alan bir (ya da birkaç) “dinleme çetesi” fütursuzca saldırarak sürekli “gündem yaratıyor” ülkeyi bu gündemler içinde tutarak asıl sorunların gözden kaçırılmasına ön ayak oluyor. Bir suçu önlemek zorunda olan ilgililer ise yaratılan gündemi ellerini ovuşturarak hiçbir şey yapmadan sadece seyrediyorlar.Genelkurmay’ın dinlenmesiEn son eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in ses kaydı, yine “aynı çete” tarafından medyaya verildi. Burada hepimizi şaşırtan Genelkurmay Başkanı’nın bile dinlenir hale gelmesi. Sanıyoruz ki herkes dinlenebilir ama Genelkurmay dinlenemez. Çünkü Genelkurmay’da çok sıkı güvenlik vardır. Oysa teknoloji artık hiçbir güvenlik önlemi tanımıyor. Benim telefonumun dinlenmesiyle Genelkurmay Başkanı’nın dinlenmesi arasında fark yok. Sadece Genelkurmay’ı dinlemek için biraz daha fazla çaba harcamaları gerek. Bir ülkeyi dönüştürmek için bu kadar eziyet de normal tabii.“İçeriğe bak”mış“Dinleme çetelerinin” marifetlerinin üzerine balıklama atlayanlar “Bu nasıl hukuk devleti?” sorularına karşı “Sen içeriğe bak, neden dinlemenin yasa dışı olduğunu söylüyorsun da ortaya çıkan kepazeliği görmüyorsun” diye saldırıya geçiyor hemen. Şundan; örneğin Koşaner’in ses kaydında “kepazelik” olarak tanımlanan neredeyse her şeyi yıllardır yazıyoruz, mücadelesini veriyoruz. Üstelik bugünkü tatlı su demokratlarının korkudan kafalarını kuma gömdükleri dönemlerde de yapıyorduk bunları. Arkamıza iktidarı alarak değil; tam tersine, kendimizi ateşe atmaktan çekinmiyorduk.Bu çok örgütlü bir işBaşta iktidar olmak üzere, MİT, Emniyet, savcılar özellikle son birkaç yılda ayyuka çıkan dinleme skandallarına karşı hep tepkisiz kaldı. Anlıyorum, ortaya saçılan her kayıt iktidarın ve yandaşlarının işine geliyor. Bugüne kadar yasa dışı dinleme yapan ya da yasal yollarla yapılmış dinlemeleri medyaya veren bir kişi bile hakkında işlem yapılmamış olması bu hukuksuzluğun bizzat iktidar tarafından desteklendiği kuşkusunu doğurmuyor değil. Ama ne olursa olsun, bu işin arkasında çok örgütlü bir güç olduğu kesin. Belki de iktidarın bile baş etmekte zorlanacağı bir güç.Günü bekleniyorIşık Koşaner’in söz konusu kayıtlarının 13 ay önce tutulduğu anlaşıldı. Demek ki bu büyük örgüt-çete tam bir yıldır Koşaner’in kayıtlarını elinde tutuyor ve “günü geldiğinde” servis etmek için bekliyor. Nedenini henüz tam bilmiyoruz ama demek ki “o gün” meğer “bugün”müş. İstediğimiz kadar tahmin ve spekülasyon yapabiliriz bu konuda, buna karşı asıl gerçeğin ve amacın ne olduğunu anlayamayız. Çünkü Türkiye artık bu “çetenin” kontrolünde. Neyi ne zaman yapacaklarını ve sonuçlarının ne olacağını biliyorlar. Türkiye bir bilinmeze doğru koşar adım gidiyor.Kara propagandaIşık Koşaner’e takılıp kalmayalım. Türkiye’de yüzlerce, binlerce kişi yasal ya da yasa dışı dinlemeler sonucu hapiste yatıyor şu anda. Bu dinlemelerde ortaya çıkarılan bir suç yok. Sadece dinleyip inceleyenlerin “subjektif yorumları” var. Mahkemeler de kayıtların yanına düşürülen “şu anlama geliyor” türü yorumları kanıt sayarak insanları hapislere atıyor. Ama burada asıl yapılan kara propagandadır. Suçla hiç ilgisi olmayan söz ve beyanlar medyaya saçılmaktadır ki, bu da iktidarın hoşlanmadığı insanların toplum önünde küçük düşürülmesi, karalanması, lekelenmesidir.İktidara düşenBugün itibarıyla, azgın bir yandaş medya, hiçbir kural ve hukuk tanımadan, ahlâk, vicdan, namus, dürüstlük kavramlarını hiçe sayarak dinleme çetelerinin emrinde olabilir. Ancak kendine yarasa bile iktidarın bu rezalete karşı hiçbir şey yapmaması, günün birinde aynı silahla kendisinin de vurulmasına neden olabilecektir. Türkiye’yi yöneten çeteler çıkarları bozulduğunda aynı silahı bugünkü iktidara doğrultmaktan hiç çekinmeyeceklerdir. “Hukuk bir gün herkese lazım olur” sözünü bu iktidar da zihninden hiç çıkarmamalıdır. Çünkü olan sadece iktidara değil Türkiye’ye de olacaktır.Ordunun yapılanmasıŞimdi gelelim “içerik” konusuna. Hangi yoldan öğrenirsek öğrenelim, Koşaner’in sözleri Türkiye’nin acı bir gerçeğini de dile getiriyor. Koşaner’in sözlerinde bir suç yok. Ama müthiş bir özeleştiri var. Önemli olan, bu özeleştirilerde belirtilen konuların hangilerine el atılıp çözüm yolları arandığıdır. Silahlı Kuvvetler’in komünizm tehdidi ortadan kalktığından bu yana düzen ve disiplininin bozulduğu bir gerçek. NATO eski NATO olmayınca bizim ordumuzda da bir zaaf doğduğu görülüyor. Demek ki kapsamlı bir yapılanma gereği kendini zaten hissettiriyor.Gazetecilere öfkePek çok okur Koşaner’in gazetecilerle ilgili “bunlar anasını bile satar” sözlerine ne tepki vereceğimi merak ettiklerini belirtiyorlar. Açıkçası o bölümü gülümseyerek okudum. “Anasını satar” lafı hoş olmasa da, sadece askerin değil, bizde ve dünyada pek çok kurumun gazetecilere bakış açısının böyle olduğunu biliyoruz. Yüzümüze söylenmez tabii ama özel konuşmalarda ipin ucu kaçabilir. Dürüstçe cevap verin şimdi; “Hanginiz özel bir sohbette patronunuzdan (genel başkanınızdan, komutanınızdan, amirinizden) söz ederken, onun karşısındaymışsınız gibi saygılı, özenli ve dikkatli oluyorsunuz?”Hepinize iyi haftalar dilerim.
Fenerbahçeli tüm taraftarların ve Fenerbahçe yönetiminin büyük hayal kırıklığı içinde çok üzgün ve hatta öfkeli olduğu kesin.Taraftar öfkesini çeşitli şekillerde gösterebilir. Ancak gelinen noktada Fenerbahçe yönetiminin son derece sakin ve sağduyulu olması gerekir.Duygusal tepkiler şu an itibarıyla taraftarlarda ve hatta rakip takımı tutanlarda etkili olup prim yapabilir ama sonuç alınamayacak girişimler tarihe yazılacaktır ve Fenerbahçe’nin “hata” çetelesinde duracaktır.Futbolcuların ve taraftarların “Madem Avrupa’ya gidemiyoruz o halde Birinci Lig’de işimiz ne, bizi İkinci Lig’e düşürün” taleplerine yönetimin de destek vermesi hem hukuksal hem de stratejik olarak yanlıştır.Fenerbahçe büyük haksızlığa ve hatta zorbalığa uğramış olabilir, ama unutmayalım ki Türkiye bir hukuk devletidir ve “düşürün beni” dediğinizde buna “peki” diyebilecek bir kurum yoktur.Federasyon bu talebe cevap bile veremez çünkü hukuksal olarak öyle bir talepte bulunulamaz.Fenerbahçe yönetiminin yapması gereken, hiç paniğe kapılmadan, oluşturulan düşmanlık ortamını hiç germeden ve hatta diğer kulüplere zeytin dalı uzatarak hukuki anlamda ne yapılabilecekse her şeyi yapmalıdır.Duygusallığa kapılıp “düşürülme” istekleri Fenerbahçe taraftarını bilemekten ve düşmanlık ruhunu tüm benliklerine sardırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır.Ne yazık ki Türk futbolu “akılsızca” kaosa itildi. Bunu çözecek güç başta Fenerbahçe olmak üzere bu spora gönül veren tüm takımların yöneticilerinde ve taraftarlarındadır.Türk futbolu üzerinde oynanan bu çirkin oyunu tüm takımların orta “spor ruhu” çözecektir. Buna inanalım.*****Bayram öncesi son fıkralarİki gün sonra bayramı kutluyoruz. Bugünden bayram havasına girmek içinYıldırım Tuna fıkralarıyla şenlenelim;Neden erkek?Şehirdeki fabrikaya işçi olarak yıllardır sadece ‘Evli Erkek’ alınınca feminist dernekler “Böyle ayrımcılık olur mu?” diye ayağa kalkıp fabrikayı basmışlar. “Bir dakikada size durumu izah edeyim” demiş fabrika müdürü, “Özellikle sırf evli erkek istihdam ediyoruz çünkü;- Bu tip erkekler verilen emirleri tartışmadan yerine getirirler,- İtilip kakılmaya, aşağılanmaya alışkındırlar,- Ne söylerseniz söyleyin cevap vermeden susarlar,- Ben bağırdıkça asla surat asmazlar, hiçbir şey olmamış gibi güne devam ederler..!”İyi savunmaSavunma avukatı söz almış, “Sayın Erkek jüri üyeleri..” diye başlamış, “Karar verirken kendinize sormanız gereken bence şu olmalı... Amacınız şu muhteşem güzellikteki müvekkilemi rutubetli, karanlık bir hücreye kapatmak mı? Yoksa deniz kenarındaki küçücük dairesindeki üzeri ayna kaplı yatağında pembe saten çarşafının üzerinde sizlerin yapmış olduğu bu iyiliğin ezikliği altında ne isterseniz yerine getirecek bir ruh halinde onu aramanızı beklemesini sağlamak mı?..”DağılınAmiri yeni mezun polisi denemek için ona “İzinsiz gösteri yapan bir topluluk bul, kalabalığı dağıt bir görelim..” demiş, genç polis epey arayıp yol kenarında bir kalabalığı tespit edince hemen megafonu eline alıp “Dağılın.. Size söylüyorum dağılın..!” diye bağırmış, birkaç kişi hareketlenmiş, “Oradan çekilin diyorum size..!” diye sert bir komutla yinelemiş, miğferini giyip plastik kalkanı ile kalabalığı ittire ittire herkes dağıtmış. “Nasıldım?..” demiş genç polis amirlerine doğru dönüp gülümseyerek. “İyiydin, iyi de” demiş yaşlı amiri somurtarak, “Orası otobüs durağıydı..!”Evdeki koltuklarKüçük kızın anne ve babası bir akşam tam yan dairelerine taşınan yeni komşularına ‘Hoş geldiniz’ ziyaretine gitmişler, ertesi sabah bu sefer küçük kızları kapıyı çalınca evin hanımı ‘sanırım dün gece bir şeylerini unuttular’ düşüncesi ile kapıyı açmış, “Affedersiniz oturma odanızdaki koltuklarınızı ben de görebilir miyim?..” demiş küçük kız. “T..Tabii” demiş kadın şaşırarak, kız içeri girip bir müddet koltuklara baktıktan sonra “Teşekkür ederim..” demiş kapıdan çıkarken, “Hiç de öyle tipleri, deseni iğrenç değil.. Benim midemi falan bulandırmadı doğrusu..!”Uçurtma- Doktor, işim nedeniyle hep rüzgarda kalıyorum... Bana ne tavsiye edersiniz?..- Bir uçurtmaya ne dersin?.. Şu pasajda acayip güzelleri var...Şovalye ruhu- Hakim bey karımı seviyorum... Arabanın kapısını açıp onu dışarı almam tamamen bir jest, bir şövalye ruhu adeta...- Saçmalıyorsunuz... Arabayı 120 km. hızla sürerken kapıyı açıp onu ayağınızın tabanı ile dışarı ittirmenizin jestle, şövalye ruhu ile ne alakası var?.. Delirtmeyin beni..!Somali fıkrasıSomali’ye götürülen heyette bir sanatçı tek ayakkabı ile yürümeye çalışan bir çocuk görüp “Ay canııımmm” demiş o kadar yol gidip ilgilendiğini belgeletmek için foto muhabirlerini yanına çağırarak, “Ayakkabını mı kaybettin?” diye sormuş. “Yok..” demiş çocuk sevinçle yürümeye devam ederek, “Bir tane buldum..!”*****Gani Yıldız’danEskiden, “Futboldan anlarım” diyebilmek için oyun sistemlerini ve kurallarını bilmek yeterliydi. Şimdilerde futboldan anlamak için, önce “engin bir hukuk bilgisi”ne sahip olmak gerek!***Meclis Başkanı Çiçek, “Yeni anayasa hazırlığı sırasında, tek şubesi olan sivil toplum örgütünü bile dinleyeceğiz” demiş. Tek şubesi olan sivil toplum örgütünün bile “dinlendiğinden” zaten şüphemiz yok Sayın Meclis Başkanı!***Döviz kurunda ve doğalgaz alış maliyetlerindeki artışa bağlı olarak elektrik ve doğalgaza zam yapılması gündemdeymiş. Toplumdaki elektriği ve yandaş basının iktidara verdiği gazı kullanıma sokabilirsek zama gerek olmaz!***İnternette filtre uygulaması 22 Kasım’a ertelenmiş. O tarihe kadar sistem test edilecekmiş. Keşke bu testi ÖSYM yap(ama)sa ve uygulama başlamadan kaldırılsa!***AKP’li Hüseyin Çelik, terörle mücadelede yeni dönemi, “Devlet, halka güvercin, teröriste şahin olacak!” diye tanımlamış. Umarız yeni dönem, devletin bu mücadelede keklik gibi avlanmasının da sonu olur!***ÖSYM, “barkodlu sınav” dönemini başlatıyormuş. Demek ki bundan sonra, “Satılan mal geri alınmaz!” misali, “Yapılan sınav iptal edilmez!” kuralını duyabiliriz!Örgütün son numarası; asker kıyafetiyle dolaşan teröristler. Belki de gerçek askerler cezaevinde olduğu için bu kadar rahat hareket edebiliyorlardır!
Yaklaşık 4 yıldır hem yazılarımda hem televizyonlardaki tartışma programlarında içi boş Kürt Açılımı’nın hiçbir işe yaramadığı gibi, sadece düşmanlığın körüklendiğini belirtmeye çalıştım.Çünkü bütün terör ve tahrik eylemlerine rağmen Türk halkı da Kürt halkı da gerçeği gördüğü için arasında bir husumet beslemiyor, işi düşmanlık boyutuna taşımıyordu.Ama ne zaman “Kürt açılımı” yapıldı, işte o andan itibaren halkın sağduyusu da erozyona uğradı ve daha önce hiç görülmeyen türde düşmanlık havası kapladı ortalığı.Ne yazık ki şu anda atılan nifak tohumları büyüdü ve azımsanmayacak ölçüdeki Türk ve Kürt vatandaş birbirine karşı tamiri çok zor bir düşmanlık ortamına itildi.Aynı durumu şimdi ne yazık ki şike operasyonunda görüyoruz.Takım tutmak, taraftar olmak, rakip takım aleyhine konuşmak, tezahürat yapmak hatta yer yer kavga etmek futbolun kendi güzelliği idi.Maç izlerken “eyvah şimdi birbirlerini vuracaklar” diye sandığınız taraftarlar, maçtan sonra huzur ve barış içinde kol kola girip evlerinin yolunu tutardı.Ancak şike operasyonuyla birlikte inanılmaz bir “düşmanlık iklimi” yaratıldı. Polisin sorumsuzca izleme dinlemeleri, savcıların işin enini boyunu değerlendirmeden, sanki “hukuki” davranıyormuş gibi futbola bodoslama girmesi, manasız ilk açıklamalar, güya hukuki önermeler ve en önemlisi “rakip takım olduğu için” her zamankinden daha fazla “ahlâkçı” tutumlar işi çığırından çıkardı.Taraftarlık ve hatta fanatiklik ağır basmaya, zaman zaman sertleşse de alıştığımız “tatlı rekabet” bir anda “düşmanlığa” dönüşmeye başladı.Artık tüpünden çıkan diş macunu örneğindeki gibi hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.Taraftarlık, rekabet, zafer duyguları ortadan kalkacaktır. Bundan sonra varsa yoksa “düşmanlık” egemen olacaktır.Yeni Türkiye, ileri demokrasi, hukuk düzeninin nihayet Türkiye’ye gelmesi buysa, sonuç ortada işte.Düne kadar Fenerbahçeli ile Galatasaraylı, Beşiktaşlı ile Trabzonlu, Bursalı ile Gaziantepli sadece rakiptiler. Bugün artık düşman gibi oldular.Fenerbahçe ligde kalır ya da düşer, Avrupa’ya gider ya da gitmez, hangi sonuç geçerli olursa olsun, bugünden itibaren liglerin sağlıklı yapılabileceğine, maçlarda can güvenliğinin sağlanabileceğine, insanların her yerde formalarını rahatlıkla giyebileceklerine, evlerine bayrak asabileceklerine, kendi mağazalarından alışveriş yapabileceklerine inanıyor musunuz?Türkiye’yi bu duruma düşürmeye kimsenin hakkı yoktu.***Trabzon sakin olmalıFenerbahçe’nin Avrupa’dan men edilmesi, yerine Trabzon’un gidecek olması elbette bu takımla gönül bağı olanları çok sevindirdi. Trabzon kararın duyulduğu andan itibaren “bayram havası” yaşıyor.Ancak bu sevincin de ölçülü olması gerekir. Trabzon’un Avrupa ligine “doğrudan” gidecek olması iyidir de biraz “buruk” zaferdir. Bunu unutmamak gerekir.Onun da ötesinde, zaten yaratılmış olan “düşmanlık” ortamına daha da fazla destek vermemesi gerek Trabzon’un.Sonradan gelen bu sevincin rakipleri üzecek, kıracak ve düşmanlığı artıracak biçimde abartılmasının kimseye yararı yok.Trabzon yöneticilerinin de bundan böyle sadece kendi durumlarıyla ilgilenmesi, Fenerbahçe ve diğer takımlarla ilgili, doğal olarak yanlış anlaşılacak beyanlardan ve sevinç gösterilerinden uzak durması bu güzide Karadeniz kentinin onurlu duruşu olacaktır.***Organize polisinin yüreği rahat mı?Şike olayları ilk ortaya atıldığında adeta haykırarak yazmıştım. “Polis neden 6 hafta izleme yaptı, anında müdahale edilseydi ya da en azından Spor Bakanlığı’na ya da Federasyon’a bildirilseydi bu sorunlar yumağına dolaşmazdık” demiştim.Cevap olarak “Organize suçlar sadece izler ve belge toplar operasyon yapmaz” dediler. Tamam da bu başka şeye benzemez ki, toplumsal etki katsayısı çok yüksek, kurallar neyse uygulayalım ama ortalığı yangın yerine çevirip milyonları birbirine düşman ettikten sonra bunun faydası var mı ona bakalım.Şimdi o günkü görüşümün ne kadar haklı olduğunu görüyorum.Organize polisi duruma ilk anda müdahale etse, büyük ihtimalle şike önlenebileceği gibi buna yeltenenler anında yakalanacak, adalete teslim edilecek ama toplum sağlığını tehdit eden “küme düşürme, Avrupa’dan men” gibi faktörler devreye hiç girmeyecekti.Artık şu aşamada hiçbir şeyi düzeltmek mümkün değil. Polisimiz herhalde belki de “farkında olmayarak” yarattığı kaosu ve hasarı görüp gönlünü rahat tutabiliyor mu acaba?***İddianameyi beklemek hataydıKüçük bir tekrar olacak. Şike olayı ortaya çıktığında Fenerbahçe’nin hukuki nedenlerle küme düşürülemeyeceğini yazarak “Mahkeme beraat verirse ne olacak?” diye sormuştum. Bu durumda mahkeme kararını beklemek doğru olacaktı.Ardından Federasyon bu görüşüme yakın bir karar aldı bu yanlış oldu bana göre. Çünkü Federasyon mahkeme kararını değil “iddianameyi”bekleyeceğini açıkladı.Oysa iddianame zaten “şike vardır” diyecek, adı üstünde, iddianame. Yani Federasyon’un yaptığı sadece birkaç aylık ertelemeydi.Eğer “Mahkeme sonucu beklenecek” deseydi daha doğru olacaktı.Ancak bunun ötesinde asıl hata Federasyon’un kendi kuralları içinde karar vermemesidir. Federasyon’un şike konusunda mahkeme kararı beklemesine gerek yoktu Yüzde 1 ihtimal bile görse küme düşürme kararını verebilirdi. Ya da “Şike için kanaat oluşmamıştır” diyebilirdi. İkisini de yapmadı. Kolayına kaçtı. İşi tam arapsaçına döndürdü.***Sezgin Tanrıkulu cevap verdiKimin nerede, hangi sandıkta oy kullandığını öğrenmek zor. Bu nedenle adına güvendiğiniz kişilerin beyanlarına itibar etmek durumunda kalırız zaman zaman.CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun anne babasının oy kullandığı sandıktan CHP’ye tek oy çıkması bilgisine de itibar ettim.Çünkü bilgiyi veren Suruç CHP İlçe Başkanı’ydı. Tanrıkulu’nun “Ailemin oy kullandığı sandıktan 87 oy çıktı” sözlerine karşı Suruç İlçe Başkanı “Hayır, Sezgin Bey toplam oyu söylüyor. Ailesinin oy kullandığı sandıktan bir oy çıktı” demişti.Sezgin Tanrıkulu ile tekrar konuştum. Ailesinin bulunduğu Ağaçlı beldesinde 6 sandık olduğunu söyleyen Tanrıkulu “Toplam seçmen sayısı 1270. Bunun 813’ü sandık başına gitti. AKP 137, CHP 87 ve Bağımsızlar 593 oy aldı” dedi. Tanrıkulu Ağaçlı’daki sandıklardan CHP’ye 24, 12, 15, 12, 8 ve 16 oy çıktığını söyleyerek “Ailemin oy kullandığı sandıktan tek oy çıktığı bilgisi tamamen gerçek dışıdır” dedi.Sezgin Tanrıkulu “Bölgede tamamen yok olmuş CHP’ye itibar kazandırdık. Evet seçimde pek varlık gösteremedik ama, daha önce CHP’li olduğunu saklayanlar şimdi göğüslerindeki CHP rozetini gururla taşıyor, bunu da görmeniz gerekir”dedi.