Libya’da Kaddafi’nin devrilmesine çok sevindik. Gazete manşetlerine ve televizyon ekranlarına bakınca insan “Meğer bu Kaddafi’den ne kadar nefret ediyormuşuz?” demeden edemiyor.Elbette Kaddafi artık çağın çok gerisinde kalmış bir diktatördü. Gitmesi gerekiyordu. Bunun yanı sıra işlediği “insanlık suçlarının da” hesabını vermesi gerekir.Hepsi tamam da, olaya bizim iktidarın gözlüğünden bakınca durum biraz daha farklı.Çok değil, Libya’da olaylar başlamadan birkaç ay önce Başbakan Erdoğan Libya’ya gitmiş ve Kaddafi’nin çadırında kendisine “Barış Ödülü” verilmişti.Kaddafi o gün de diktatördü. Ama bizim için bu hiç sakınılacak bir şey değildi ve karşılıklı övgülerle Başbakan ödülünü aldı.Benzerini Suriye’de de yaşadık. Suriye’de olayların başlamasına kadar Esad “en yakın dostumuzdu.” Diktatördü diktatör olmasına ama bizim için fark etmiyordu, birbirimize sarılıyorduk, bakanlar kurulu toplantılarını bile ortak yapmaya kalkıyorduk.Libya olayları başladığında NATO “Artık bu diktatör yıkılmalı” derken, en sert çıkış bizden geldi. Başbakan bu girişimi “saçmalık” olarak niteledi, “NATO’nun orada ne işi var yaaa” dedi.Sonra kulağına “NATO olmazsa Türkiye’nin bir etkisi de olmaz” dendi ki herhalde, üç beş gün içinde geri adım atıldı (CHP bunu yapsa Başbakan başka bir tanım bulurdu ya, orası da ayrı) Türkiye saçmalık dediği girişimin “öncüsü” olmaya soyundu, Libya’ya yapılacak askeri saldırının merkez üssü İzmir olarak belirlendi.Bu arada “şiddetli bir paniğe” kapılarak Libya’daki bütün vatandaşlarımızı geri çekti. Onların sahip olduğu işleri ne şekilde bıraktığımız ise meçhul.Şimdi Kaddafi yıkıldı. Libya halkı başta Amerika olmak üzere İngiltere ve Fransa’ya teşekkür ediyor “Biz sizi yanlış anlamışız meğer” diye de adeta “günah çıkarıyor.”Türkiye’nin adından söz ediliyor mu? Bunu pek bilmiyoruz. Dışişleri Bakanı kendine görev biçerek duruma müdahil olmaya çalışıyor. Hatta çantasına 100 milyon dolar koyup Libya’ya götürdü ve muhaliflere parayı elden verdi.Bir devlet bunu yapar mı? Ayrı tartışma.Umarım ve dilerim Davutoğlu siyaseti Türkiye’nin çıkarına olur.100 milyon doları elden vermek kolay da şu soruların cevabı da verilmeli. Türkiye’nin Libya’da çok büyük müteahhitlik hizmetleri var. Sadece alacağımız 1.5 milyar doları aşıyor. Yapılan işlerin toplam bedeli 20 milyarın üzerinde.Türkiye yeni dönemde hiç olmazsa bu işlerini kurtaracak, alacağını tahsil edebilecek mi? Umudunu Libya’ya bağlayan ve ailelerinden koparak buraya çalışmaya giden binlerce kişinin umudu tekrar yeşerecek mi?Herkesten fazla “babalanmayı” biliyoruz da çıkarlarımızı korumakta da “usta” olabilecek miyiz?*****MERAK ETTİKLERİMSezgin Tanrıkulu’na küçük bir soruCHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu Diyarbakır’da anne babasının oy kullandığı sandıktan CHP’ye oy çıkmadığı iddiasını yazmam üzerine “Bunun bir kara propaganda olduğunu,” o sandıktan CHP’ye 87 oy çıktığını söylemişti. Ben de yazmıştım.Ancak dün aldığım bazı bilgiler çelişiyor bu ifadeyle. Sur İlçe Başkanı Mehmet Beşir İplikçi “Tanrıkulu gerçeği tam söylemiyor, sözünü ettiği 87 oy anne babasının oy kullandığı sandıktan çıkan değil Ağaçlı beldesindeki 6 sandıktan çıkan toplam oydur” dedi.İplikçi Ağaçlı’da 1300 seçmenin 6 ayrı sandıkta oy kullandığını belirterek “Bu sandıklardan 87 oy çıktı CHP’ye, Tanrıkulu’nun anne babasının oy kullandığı sandıktan ise bir oy CHP’ye gitti” diye konuştu.Bu arada ilginç bir bilgi daha verdi. Dedi ki “2004’te Ağaçlı Belediye Başkanlığı’nı CHP’den Yusuf Bayram kazanmıştı. Bayram daha sonra CHP’den istifa etti. Nedenini sorduğumuzda, yeğeninin çok baskı yaptığını söyledi. Yeğeninin Sezgin Tanrıkulu olduğunu anladık.”Sezgin Tanrıkulu’nun “İnsanın anne babasının hangi partiye oy vereceğine karışmak demokrasiye aykırı” sözlerine tabii ki katılıyorum, ama bilgi kirliliği de yaratmamak gerek.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERBu kadarı da olmazGenelkurmay Başkanlığı dinlenebilir mi? Ben dinlenemez sanıyordum. Hayatımda bir kere Genelkurmay Başkanlığı kompleksine girdim. Oradaki müthiş güvenliği ve titizliği biraz da hayranlıkla izlemiştim.Meğer hepsi oyundan ibaretmiş. Gösterişmiş.O çok iyi korunduğunu sandığımız Genelkurmay da dinleniyormuş. Üstelik sadece bir kerelik güvenlik zaafı oluşmamış, anlaşılan komutanlar sürekli izlenmiş ve dinlenmiş.Şûra öncesi istifa eden Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in ses kayıtlarını yayanlar “Dahası var” dediklerine göre...Artık rezaletin neresinden tutacağını da şaşırıyor insan.Genelkurmay’ın da kevgire dönmesine mi kafanız bozulsun, devlet içinde kurulan çetelerin Genelkurmay’ı bile terörize edecek hale gelmesine mi yoksa iktidarın büyük bir aymazlıkla bu tür yasa dışılıkların üzerine gitmek yerine keyifle yerinde oturup “oh, oh” demesine mi?Türkiye’nin çivisinin çıktığı ortada artık. Kimse bunu “sivilleşme” ya da “normalleşme” diye yutturmaya kalkmasın; iktidar ağır sorumluluk altındadır, bu dinleme ve etrafa yayma çetelerini mutlaka ortaya çıkarmalıdır.“İnternete düşmüş” sahtekârlığı artık bitmeli. *****Devrilen Kaddafi’nin gövde gösterisi yaptığı “Yeşil Meydan”ın ismi değiştirilmiş. O isim esas şimdi anlam kazandı: “Gözünü dolar yeşili bürümüşler”, Libya meydanlarına “demokrasi” getirdi! (Gani Yıldız)
Ergenekon ve Balyoz davaları ile bunlara eklenen yan davalar sonucu Türk Silahlı Kuvvetleri çok ciddi bir erozyona uğratıldı. 200’ün üzerinde muvazzaf subay halen tutuklu. Bir o kadar emekli subay da hapiste.Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri komutanlıklarının üst düzey yönetimi neredeyse “yok” hale getirildi.Son Yüksek Askeri Şûra öncesi, bir ilk yaşandı ve Genelkurmay Başkanı ile 3 kuvvet komutanı istifa etti.Şûra birçok üst rütbeli generali emekli ederken oturma düzeni yenilendi, yeni komutanlar atandı.İktidar bağımlısı medya tüm bu gelişmeleri “demokrasinin zaferi” veya “sivilleşme” şeklinde yorumladı. Askerin artık iyice hizaya getirildiği ve artık Yeni Türkiye’nin yaratıldığı ima edildi.Ancak askerin bunca aşağılanmasına, hakarete uğramasına rağmen henüz “kesin sonuca” varılamadığı anlaşılıyor.“Zafer” gibi sunulan Ordu’nun yeni komuta konseyinin belirlenmesinin de iktidarın hızını kesmeyeceğini gösteriyor.Askere en çok ihtiyaç duyulan PKK terörünün azgınlaşmasına, Suriye’de ne olup biteceğinin bilinmemesine, İran bilmecesinin çözülmemesine rağmen Ordu üzerindeki “harekât” kesilmiyor.Şimdi hedef tahtasına Kara Kuvvetleri Komutanı Kıvrıkoğlu oturtuldu. İktidar bağımlısı medya “Balyoz sanıklarını kurtarmak için yapılan gizli toplantıları” deşifre! etmekle meşgul artık.Haberlere göre Kıvrıkoğlu “gizli” toplantılar yaparak tutuklu muvazzaf subayları kurtarmak için operasyonlara hazırlanıyormuş.Aynı anda bir de yeni belge! atıldı ortaya. Buna göre de komutanlar Başbakan’ın dinlenmesi ve kayıtların medyaya sızdırılmasını istemişler.Aslına bakarsanız bu belge Donanma Komutanlığı’nın zulasında ortaya çıkmış, piyasaya sürülmesi yeni.Bu davaların başından beri soruyordum, “Bu kadar darbe planı yapanlar, güç ellerindeyken şimdiki gibi dinlemeler yapmamışlar mı, hep kendileri mi dinlenmiş” diye.Gerçi ortada hâlâ bir dinleme kaydı yok ama hiç olmazsa “Dinlemek istemişler” haberleri yayıldı artık.Bütün bu yeni haberlerde garip bir ortak nokta var. Deniyor ki “Yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in bunlardan haberi yok.”Sanki tipik bir “Hilmi Özkök vakası” ile karşı karşıyayız gibi. Ergenekon ve Balyoz olaylarında da dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bütün olanların dışında tutulmuştu.Çünkü “en tepedekini de işin içine alırsanız” bu “emir komuta zinciri” demektir ve “cuntalar var” iddiası boşa çıkar.Gerçi Genelkurmay “Toplantıyı biz istedik” açıklaması yaptı yapmasına da bu açıklama “gizli toplantı” haberi kadar yer almadı malum medyada.Görüldüğü kadarıyla askere yönelik bu sindirme harekâtı “bizden olanlara sıra gelinceye kadar” sürecek.*****Rahatsız edici sorularLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker PKK terörüne karşı hükümetin tutumunu eleştirirken “can alıcı” ve bir o kadar da “rahatsız edici” soru sormuş. Üzerinde bir yorum yapmadan Toker’in sorularını sizlerle paylaşmak istiyorum; Bay Başbakan’ın geçen haftaki demecinden anladık ki, Ramazanın ilk 17 günü “Ramazan ayına hürmeten” PKK terör örgütüne sabır göstermişiz. Madem ana muhalefetten ses yok, bari biz soralım. Seçimlerde nal topluyoruz ama yine de 17 senelik bir partiyiz. İleri demokrasi gereği bu kadar da hakkımız olsun.1- Terör örgütüne “sabır” nasıl gösterilmiştir? Başbakan orduya istihbarat alsanız da üzerlerine gitmeyin” talimatı mı vermiştir?Başkomutan Cumhurbaşkanı da Başbakan ile aynı fikirde midir? Askerlerimiz bölgede bir saldırıya uğrarlarsa “aman mübarek Ramazan ayıdır, karşılık vermeyin” mi denmiştir? Sabır gösterdiğimiz dönemde ABD’den istihbarat gelmiş midir? Gelmiş ise gereği yapılmayıp bu istihbarat hasır altı mı edilmiştir? Hasır altı edilmiş ise yetkililer “görevlerini ihmal suçu” işlemiş sayılırlar mı?2- Basına yansıdığı şekli ile, bir zırhlı aracı imha etmek için 50 kg. C-4 patlayıcıyı gözden çıkartabilen örgütün elinde acaba bu ve benzeri patlayıcılardan kaç kg. mevcuttur? NATO’da herhangi bir ordu tek bir zırhlı aracı imha etmek için 50 kg. patlayıcıyı gözden çıkartabilecek envantere sahip midir?(Not: Pan American jumbo jetini Kaddafi İskoçya semalarında 250 gram kadar C-4 ile düşürmüştü)3- Destek uzaydan gelmediğine göre, hükümet bu örgüte teçhizat, sağlık hizmeti, haberleşme, lojistik gibi imkânların hangi ülke sınırlarından sağlandığını biliyor mu? Bu desteğe göz yuman birim Irak Cumhuriyeti sınırları içindeki Kürdistan Bölgesel Kürt Yönetimi olabilir mi? Olabilir ise, Batılıların yaptığı gibi Bay başbakan ve hükümeti “terörü himaye eden ülke” statüsüne alıp, ekonomik, ticari ve askeri yaptırımlar düşünür mü?4- Örgütün seçimden önce tüm eylemlerini durdurması ve basına yansıyan haberleri bir araya koyunca, toplumda hükümetin örgütün lider kadrosu ile görüşme değil “pazarlık” yaptığı şüphesi kuvvetle ortaya çıkmaktadır. Görüşmeyi anlarız. Her ülke yapar. Ama pazarlık asla kabul edilemez. Pazarlıkta taviz vermek vardır. Hükümet veya devlet (zaten artık bir farkı kalmadı) örgütle seçim öncesi pazarlık yapmış mıdır? Yapmış ise böyle bir pazarlık yasalarımıza aykırı değil midir? Sorumluları hakkında soruşturma açılması gerekmez mi?5- Türk Ordusu’nu hedef alarak, yüzlerce askerimizi şehit eden, ülke topraklarını bölmeye kararlı örgüte hâlâ terör örgütü demek ne kadar doğrudur? Bu örgüt ile pazarlık yapılmış ise, pazarlığa izin veren ve göz yuman yetkililer için düşman ile işbirliği ve vatana ihanet söz konusu mudur?6- Bu soruların yanıtlarını öğrenmek, ileri demokrasi gereği Türk Milleti’nin hakkı mıdır, değil midir?*****Amiral’den ibretlik sözlerBalyoz Davası sanıklarından Tümamiral Semih Çetin geçen hafta savunmasını yaptı. Savunmayı daha sonra okudum.Tümamiral Çetin, diğer Balyoz sanıkları gibi kendilerine sunulan tüm belgelerin sahte olduğunu kanıtlıyor. Mahkemenin yanlı davrandığını, hukuk kurallarına uymadığını, sanıklar lehine olabilecek hiçbir kanıta değer vermediğini, sahteliği kanıtlanmış belgelerle ilgili hiçbir işlem yapılmadığını söylüyor.Ancak tümamiral Çetin’in söylediği bir cümle var ki, hem insanın içini çok acıtıyor hem de çok şaşırtıyor. O sırada mahkeme heyetinin ne düşündüğünü daha doğrusu ne hissettiğini gerçekten çok merak ediyorum.Çetin savunmasında aynen şunu söylüyor: “15 yıl önce Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren bir kriz döneminde gemimizle Kardak bölgesinde görev yaparken çok yanımıza sokulan Yunan gemilerindeki subaylarda gördüğüm nefreti hiç unutamadım. Ama bu olaydan yıllar sonra soğuk bir şubat gecesi Beşiktaş Adliyesi’ndeki gözlerde bundan çok daha fazla nefret göreceğimi hiç aklıma getirmemiştim.”Bir Türk subayına bu duyguları yaşatmak güzel bir şey mi?*****Başbakan, Dolmabahçe’deki ofisine giderken konvoyunu emniyet şeridinde durdurup İran Cumhurbaşkanı ile telefon görüşmesi yapmış. Konu Suriye ve bölgesel sorunlar, telefondaki de Ahmedinejad olunca haliyle “emniyet şeridi”nde görüşmek gerekir!(Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; CHP ile ilgili bazı haber yazısı ve eleştirilerim üzerine partiden alışılmışın çok dışında bir tepki geldi. Kılıçdaroğlu yönetimi bugüne kadar en ağır hakaretleri yazan gazetecilere bile tek satır cevap vermezken beni yalancılıkla, cahillikle ve hatta alçaklıkla suçlayan bir bildiriyi medyaya dağıttı. Bu da yetmedi, bazı yöneticiler tek tek arayarak “haddimi bildirmeye” bile çalıştı. Bugün sayfanın tamamını bu konuya ayırarak hem yaşadıklarımı hem de analizlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.***‘Sağ-sol’ kavgası yerine ‘Alevi- Sünni’ çelişkisini koymaya kalkmak tehlikelidirCumhuriyet Halk Partisi’nin en tepesindeki üç ismin de aynı dini inanış kökeninden geldiğini, bunun dini siyasete alet etmekte çok usta olan iktidar tarafından alabildiğine sömürüleceğini hatırlattığım yazı üzerine Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap aradı.Parti yönetimine yeni giren Matkap, 20 yılı aşkın süredir CHP saflarında mücadele ettiğini belirterek “Alevi kimliğimi siyasetin hiçbir döneminde öne çıkarmadım, yakın geçmişe kadar belki birçok kişi bunu bilmiyordu bile zaten” dedi.Nihat Matkap “İnsan ortağını seçebilir ama ana babasını seçemez. Buradan kaynaklanan özelliklere göre siyaset yapmak, üstelik bunu istismara kalkışmak hem çok tehlikelidir hem de ülke için hiçbir yarar sağlamaz” diye konuştu.CHP Genel Başkan Yardımcısı’na “Böyle bir kastımın asla olmadığını” belirterek “Bugüne kadar hiçbir konuda ayırımcılık yapmadım, yapmam da. CHP’de Alevi kökenli kişilerin yönetimin tepe noktalarına gelmesini eleştirmedim, sadece bu konuda çok usta olan AKP’nin konuyu istismar etmesine dikkat çektim” dedim.AKP’nin sözde “Alevi açılımı” adı altında Alevi çalıştayları topladığını, Alevileri övdüğünü, bu konuda da öncü ve yenilikçi partinin AKP olduğunu söylediklerini belirttikten sonra “Ama seçimde ne gördük. AKP özellikle Orta Anadolu ve Karadeniz’de (Alevilere mi oy vereceksiniz) propagandası yaptı. CHP buna karşı bir alternatif politika geliştiremedi” diye konuştum.Nihat Matkap din ve mezhep üzerinden siyaset yapmanın çok tehlikeli olduğunu, AKP’ye yakın yayın organlarında konuların düşmanca ele alındığını söyleyerek “Bu konuda tüm aydınlara görev düşüyor. İktidarın bu tehlikeli oyununa herkesin dur demesi gerek” dedi.Nihat Matkap’a elbette katılıyorum. Ancak CHP’nin de AKP gibi istismar ustası bir partiye karşı “Alevi parti görünümü” vermesine de akıl sır erdiremiyorum.***Artık Erdoğan Toprak’ın telefonunu da açmadımCumartesi günü aslında bir kâbus gibi geçti. CHP ile ilgili yazımda adı geçen kim varsa arıyor ve “ayar vermeye” çalışıyor. Benim verdiğim karşılıklar muhataplarımla aramızda kalsın. Ama gerçekten çok canım sıkılmıştı ve öfkeliydim.Gün boyu araya ilgisiz kişiler de girdi. Yazdıklarımı destekleyerek CHP yönetimi hakkında ileri geri konuşan ve bilgi vermeye çalışanları ise ciddiye almadım.O gün son olarak Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak aradı. O sırada telefonu duymadım ve açamadım. Ama ne yalan söyleyeyim sonra aramak da istemedim. Çünkü Toprak da benzer şeyler söyleyecekti.Eğer konuşsaydım şunu söylerdim:“Erdoğan Bey, bugüne kadar partinizle ilgili çok ağır hakaretler eden, size aptallar sürüsü, geri zekâlılar ordusu, mezhebi genişler diyenlere bile tek satır cevap vermediniz. Benim belki de bilgi eksikliği de olabilecek bir yazım üzerine, CHP tarihinde görülmemiş bir tepki ile beni yalancılıkla, cahillikle, alçaklıkla suçlayan bir açıklamayı partinizin internet sitesine koyup tüm medyaya da servis ettiniz. Ötekilere gücününüz mü yetmiyordu, korkuyor muydunuz da tepki gösteremediniz. Bana gelince, beni çok mu yalnız, bağımsız ve korumasız sandınız.”Bir anlamı olacak mıydı bilemiyorum. Düşündüm ve artık o kâbus cumartesi bitsin diye Toprak’ın telefonuna geri dönmedim.***Zeki Gündüz’ün tepkisiKemal Kılıçdaroğlu’nun yenilediği MYK’ya giren isimlerden biri de M. Zeki Gündüz. Bu değişikliklerin fazla önem taşımadığını yazdığım yazıda Zeki Gündüz’den de söz ederek “Milletvekili listesine onmayınca Kılıçdaroğlu’na faşist diyen bir ismin yönetime girmesinin garipliğini” sorgulamıştım.Aslında bu bilgiyi bizzat CHP’lilerden almıştım. Özellikle yönetimde Karadenizlilere yer verilmemesini eleştiren CHP’liler “Parti aleyhine çalışan biri nasıl olur da önümüze geçer” demişlerdi.Zeki Gündüz de (doğal olarak) telefonla aradı. Aramızdaki konuşma hiç de hoş geçmedi. Belki günün bütün öfkesini Gündüz’den çıkardım.Bu hiç hoşuma gitmedi ama, nezaketsizliğimi mazur göstermek için “Sözlerim sizin şahsınıza değil. Ama partinin Genel Başkan Yardımcısısınız. Bu nedenle tüzel kişiliğinize söylüyorum bunları” dedim.Zeki Gündüz elbette “Benim böyle bir sözüm hiç olmadı” dedi. “Tahminim bunu bazı partililer size söylemiştir. Ne yazık ki bu tür kişisel çekişmeleri de yaşıyoruz” diye sürdürdü.Gündüz seçimlerde çok başarılı olamadıklarını, parti içinde de sorunlar yaşadıklarını ama bunları bahane ederek yıpratma kampanyaları da yapılmaması gerektiğini söyleyerek “Bizim değer verdiğimiz insanların da bunu anlayışla karşılamasını ve destek olmasını istiyoruz” dedi.***“Anne babamın sandığından 87 oy çıktı”CHP ile ilgili eleştiri yazılarımdan birinde Sezgin Tanrıkulu’nun da adı geçmişti. Tanrıkulu’nun Diyarbakır’daki köyünde yaşayan anne babasının oy kullandığı sandıktan CHP’ye tek oy çıkmadığını yazmıştım.Sezgin Tanrıkulu da aradı. Üstelik hiç de nezakete uymayan biçimde “Sen” diye hitap edip “Kara propagandaya neden alet oluyorsun?” diye sordu.Ondan sonraki üç dakika benim de hiç nezakete uymayan biçimdeki sözlerimle devam etti. Ayrıntılar aramızda kalsın.Durum sakinleşince Tanrıkulu bu kez sadede geldi ve meramını doğru düzgün anlatmaya başladı.“Tek oy çıkmaması bir seçim efsanesi” dedi önce. “2007’deki duruma bakmışlar, biri yazmış, herkes bunu 2011 olarak kabul etti” dedi. “O halde neden açıklama yapmadınız?” diye sordum; “Bize yakışmazdı, böyle bir yalana cevap vermek istemedim” karşılığını verdi.“Doğrusu nedir o halde?” Tanrıkulu cevapladı; “Son seçimde adeta yatalak olan babam zorla kalkıp sandığa gitti. Annem de öyle. Ve CHP hiç almadığı kadar, 87 oy aldı.”Tanrıkulu son olarak “Tabii şu da unutuluyor, annem babam olmaları benim partime oy vermelerini de gerektirmiyor. Demokrasi diyenler bu kadar basit bir durumda bile aslında nasıl demokrasi düşmanı olduklarını ortaya koyuyorlar işte” dedi.***CHP kişi partisi gibiCHP ile ilgili ilk kez eleştiri yapıyor değilim. Ama son yazıdan sonra topyekûn bir saldırıya geçtiler bana karşı. Önce şaşırdım, ama sonra bunun nedenini anladım.Bugüne kadarki yazılarımda CHP’yi siyaseten eleştirdim, hataları yazdım, vatandaşın duygu ve düşüncelerini harmanlamaya çabaladım.Oysa son yazıda ilk kez Genel Başkan dışında isimlerden de söz etim.Galiba kıyamet bundan koptu. Çünkü arayan herkes “Diğer konular için bir şey demem ama benimle ilgili yazdığınız yanlış” dedi.Yani CHP için her şeyi yazabilirim. Genel Başkan dâhil kimse tepki göstermez, hatta ciddiye bile almaz.Ama ne zaman birinin adı geçer, işte o zaman konu önem kazanır.Demek ki parti kimse için değerli değil. Varsa yoksa kişiler. Partiye ne olursa olsun,yeter ki kendilerine bir eleştiri gelmesin, onlar hep “temiz gibi” kalsınlar.Üzücü olan bu.
Sevgili okurlar; neredeyse bir haftadır art arda gelen çok acı haberlerle sarsılıyoruz. PKK askerlere yönelik saldırılarını artırırken, Türkiye çapında öfke de büyüyor ve “kana kan, intikam” çığlıkları ortalığı kaplıyor. Bu gidişin çok tehlikeli olduğu ve Kürtlerin başına çok büyük bir felaket geleceği tahminini söylemek şaşırtıcı olmamalı.Açılım hatasıYaklaşık 4 yıldır AKP iktidarının ortaya attığı “Kürt açılımı” projesinin içinin boş olduğunu, ortaya somut çözüm hedefleri koymadıkça hiçbir sonuca ulaşamayacağımızı anlatmaya çalışıyorum. Ancak iktidardan beslenen ve yüreklerindeki Türkiye sevgisizliğini söylemekten çekinmeyenler sadece laf ürettiler, güya “barış” diyerek düşmanlığı körüklediler.Hükümetin tutarsızlığıKürt açılımı bir “Türkiye projesi” değildi. Dışarıdan empoze edilmişti. İktidar bu destekle sorunu kolayca çözebileceğini sandı. Hesaplamadığı “PKK’nın dışlanacağını anlaması” ve Kürt olmayan işbirlikçilerinin de “benzer akıbete uğrayacakları” korkusuna kapılmalarıydı. Bu nedenle güya çözüm için aslında tam bir çözümsüzlük dayatması yapıldı.Verdikçe istenirKürtler bulundukları bölgede yüzyıllardır yaşıyorlar. Ama bugüne kadar hiç devlet kurmamışlar, temeli olan bir kültürleri ve bilgi birikimleri yok, feodal sistemden hiç ayrılmamışlar, son 50 yıla kadar da ciddi bir “milli kimlik” kavgası da vermemişler. Hep isyan ederek ve merkezi otoriteden bir şeyler kopararak kolay yaşamayı tercih etmişler.Din elden gidiyorBugünün yalancı aydınlarının söyleminin aksine Kürtler genç Türkiye Cumhuriyeti’ne isyan ederken asla kimlik savaşı vermemiştir. Osmanlı Hanedanı’nın çeşitli Avrupa ülkeleriyle işbirliği yaparak kışkırttığı feodal ağaların “din elden gidiyor” tahrikine kapılarak ayaklanmışlardır. Korkuya kapılan Türkiye Cumhuriyeti ise Kürtler’e karşı çok sert davranmıştır.Korku şaşırtabilirPadişahın tebaası iken bir anda “vatandaş” olan Türk halkı, devrimlerin öncülüğünde yepyeni ve çağdaş bir yaşama doğru ilerlerken, ülkeyi tekrar eskiye döndürecek bir kalkışmaya herhalde kimse izin veremezdi. Ancak korku bazen insanlara da devletlere de sonradan pişman olacakları davranışları yaptırabilir. İşte genç cumhuriyetin başına gelen de budur.20’den fazla isyanCumhuriyet tarihinde Kürtler 20’nin üzerinde isyana kalkışmışlar ve hepsi de bastırılmıştır. Bunların hiç birinde temel hedef “Kürt kimliği” değildir. Taa ki 1984’e gelene kadar. O tarihte ortaya çıkan PKK hareketi ilk kez “din elden gidiyor” nidalarıyla hareket etmiyor, “ayrı bir Kürt devleti kurma” amacını taşıyordu. Kürtler ilk kez PKK ile “Kürt kimliklerini” öne çıkardılar.PKK antifeodalÇünkü PKK hareketi kimlik savaşını feodal yapıya karşı bir savaş olarak da algılıyordu. Marksist temele dayanıyordu ve bu nedenle ilk eylemler “Kürt kimliğinin bilinçlere yerleştirilmesi” amacıyla Kürt halkına karşı yapıldı. Apo’ya “bebek katili” sıfatını yapıştıran terör eylemleri Kürt köylerinde gerçekleştirilmişti. Amaç Kürtlere Kürt olduklarını hatırlatmaktı.Rejimin yanlış seçimiO yıllara kadar Kürt halkının genelinde “milli” bilinç neredeyse yoktu. Çünkü Cumhuriyet rejimi de işin kolayına kaçarak bölgede feodal ağalarla işbirliği yapmayı seçmişti. Böylelikle ağalar devletle işbirliği yaparak varlıklarını sürdürdüler, kendi halklarını köle gibi gördüler. Baş edemedikleri kesimlerin hakkından devletin jandarması geldi. Ama huzur ve güven kendi içinde sağlandı.PKK’nın ortaya çıkışıPKK’nın terör örgütü olarak ortaya çıkışı devletle işbirliği yapan ağalık düzenine de bir isyandır. PKK’nın öncelikle ağalık düzeninden bunalmış ama elinden bir şey gelmeyen halkta güven sağlamak ve “asıl güç artık bizde” inancını yerleştirmek istediği bir gerçektir. Ardından Türkiye’nin her tarafında girişilen terör eylemleri bu inancı sağlamlaştırmak için yapılmıştır.Gerçeği göremedikİşte Türkiye’nin göremediği gerçek budur. Kolaycılığa kaçarak ağalığa prim veren ve bu sayede bölgede huzuru sağladığına, Kürtleri de Türkleştirdiğini sanan iktidarlar, PKK’yı salt bir terör örgütü yerine koyarak, isyanı bu açıdan değerlendirdi. PKK’lı olanı yok ederek isyanı bastıracağını sanan iktidarlar yıllar içinde batağa saplandıkça saplandı. Sonunda bugüne geldik.Uluslararası konjonktürPKK’nın başlattığı Kürt isyanı konusunda iki kutuplu dünyanın bittiği 90’lı yıllara kadar aslında yapılacak fazla bir şey yoktu. NATO’nun emrinde komünizme geçit vermeme ilkesini benimsemiş Türkiye, komünist bir kalkışma olarak gördüğü PKK hareketini şaşkınlıkla ama şiddetle bastırmanın tek yol olduğunu düşünüyordu. Asıl hata komünizm öldükten sonra yapıldı.Askerin şaşkınlığı1991 yılına kadar tek görevi NATO’nun emrinde, komünizmle mücadele olan Türk Silahlı Kuvvetleri, komünizmin çöküşü ile boşlukta kaldı. Aynı boşluğu “düşman kalmadığı” için NATO da yaşıyordu elbette. Türkiye bu boşluğu “PKK terörü ile mücadele” adı altında doldurmaya kalktı. Gerçeğe kulak tıkandı. Telafisi mümkün olmayan acıların yaşanmasına göz yumuldu.Değişen dünyaKomünizmin çökmesinin yarattığı boşluk Batı ülkeleri tarafından kapatılmaya çalışılırken, Global Ekonomik Düzen’in çarkları da gelişmekte olan ülkeleri içine alarak dönmeye başladı. NATO yaratılan “İslam fobisi” ile ayakta tutulurken Türkiye’nin de artık kendi yarattığı “sahte Kürt sorunu” konusundan kurtulması gerektiği gerçeği ortaya çıktı.Adımlar atılıyorTürkiye 90’lı yılların sonlarına doğru dünyadaki gelişmelerin ışığında “Kürt yoktur, karda yürürken Kart Kurt sesi çıkaranlara verilen addır bu” kandırmacasından uzaklaşmaya başladı. Amerika “terör liderini” paketleyip teslim etti. “Artık halka dönün” dedi. Kürt olduğunu söylemek, Kürtçe konuşmak yasak olmaktan çıkarıldı. Terör sorunu neredeyse sıfıra yaklaştı, biraz nefes alındı.Irak’ın işgaliKendini bu bahar havasına kaptıran Türkiye, asıl sorunun çözümüne giden yolda frene bastı. Kürtçenin serbest bırakılması, Kürtçe televizyona olanak veren yasanın çıkartılması, Kürt kimliğinin tanınması yeterli bulundu. Aslına bakarsanız Kürtler de bu durumdan çok fazla rahatsız değillerdi. Taa ki ABD’nin ikinci Körfez Savaşı’nı başlatmasına ve Irak’ı işgal etmesine kadar.Taşlar yeniden oynadıABD’nin Irak’ı işgali, bölgede taşların bir kez daha yerinden oynamasına neden oldu. ABD’nin, fiilen üçe böldüğü Kuzey Irak’ta Barzani-Talabani ile işbirliğine gitmesi, bölgede bir Kürt devletinin kurulması hazırlıkları, kendisini Türkiye Kürtleri’nin öncüsü olarak gören PKK’da “tasfiye edileceğiz” korkusu yarattı. Muhtemelen Amerika da zaten bunu istiyor.Arap baharı etkisi“Arap Baharı” diye yutturulmak istenen sözde demokratikleşme girişimleri bizim coğrafyamızda da etkisini gösteriyor. Irak’ın yenilenecek yapısı, Suriye’ye yönelik yaptırımlar, ardından sıranın İran’a gelecek olması Kürt hareketinin önemini azalttı. PKK bunun farkında ve ön almaya çalışıyor. Artık “Türkiye’den ayrılma” ideali de kalmayan PKK şu an bunun paniğini yaşıyor.PKK’nın fark etmediğiPKK dünyadaki bu gelişmeleri fark ediyor ama bundan Türkiye’nin de şiddetle etkileneceğini hesaplamıyor. İktidar yeni dünya düzeni nedeniyle yeniden pozisyon alıyor ve artık dış dayatma da olmadığı için Kürt açılımını yeniden “terörle mücadele” platformuna taşımaktan kaçınmıyor. Başbakan bu yeni stratejinin hedeflerini yüksek sesle dile getiriyor artık.Devlet şiddeti artabilirZaten halkta “Bu Kürtler çok şımardı” türü bir anlayış yerleşmiş gibi. AKP neredeyse PKK’ya destek vermeyen tüm Kürtlerin desteğini almış durumda. Halkın hissiyatına da kulak vererek Kürtlere karşı çok şiddetli bir bastırma harekâtına başlayabilir. Nitekim AKP medyası şiddetli bir “terörle mücadele eyleminin” yürürlüğe sokulması içi canhıraş destek veriyor.Kürtler ne yapabilirHer ne kadar “terörle mücadelede şiddet uygulamak yanlış” dense de, devletin “terörü durdurmak” için yapacağı sert operasyonlara karşı Kürt halkının yapabileceği hiçbir şey yok. Tankların sokaklara çıkması, emirlere uymayan herkesin terörist kabul edilmesi Kürtleri tarih boyunca hiç yaşamadıkları bir felaketle karşı karşıya getirebilir. Kimse “Bunu yapamazlar” demesin.İç savaş çıkmazBugün herkesin ortak korkusu “bir iç savaş” tehlikesi. Bana göre böyle bir tehlike yok. Çünkü Türkiye devleti iç savaşı göze alan Kürtlere oranla çok güçlü. Olacak olan bir iç savaş değil, gözünü karartan devletin yaratacağı katliamdır. Kürt önderlerinin bu gerçeği görmemesi akıl alacak şey değil. Artık akıllarını başlarına toplamalı ve sağdulu davranmalılar.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Aslına bakarsanız sporla siyaset hep iç içedir. Sadece bizde mi? Değil, dünyanın pek çok ülkesinde de bu böyle.Sanki futbola nizam veren UEFA veya FİFA’da bile durum farklı değildir. Siyaset bu kurumlarda da vardır ve pek çok kararda bu siyasetin izleri mutlaka olmuştur.Örnek mi? Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye’nin finale bırakılmaması kendiliğinden mi olmuştu sanki, bal gibi siyaset girdi işin içine ve Türkiye’nin finale çıkması önlendi.Bir tür şike yani de, ispatlayamıyorsun işte..Son zamanlarda herkesin en çok konuştuğu konu şike iddiaları ve Fenerbahçe’nin durumu.Ne şehit edilen askerlerimiz, subaylarımız, ne Suriye ile neredeyse savaş aşamasına gelen ilişkilerimiz, ne güya yazılacağı söylenen yeni anayasa kimsenin umurunda bile değil ya da Fenerbahçe’nin durumu kadar umurunda değil.Geçenlerde bir dost sohbetinde laf yine döndü dolaştı ve bilmem kaçıncı olarak şike konusuna geldi.Siyasete daha meraklı bir dostumuz “Yahu Fenerbahçe CHP’den çok daha güçlü ve dişli çıktı” dedikten sonra “Ana muhalefet görevini Fenerbahçe yapsa bu CHP’den çok daha iyi olur” diye ekledi.Herkes de katıldı bu görüşe.Çünkü Fenerbahçe polisin ve savcıların bütün gayretine rağmen öyle bir sert direnişle ayakta kalmayı, tutuklu da olsa başkanlarının arkasında durmayı başardı ki, Futbol Federasyonu’nun bundan etkilenmemesi mümkün değil.Fenerbahçe, iddianame açıklanıncaya, (bana göre dava sonuna kadar) küme düşürülmeyecek. Elbette bu karar Fenerbahçe’den korkulduğu için öyle alınmadı, hukuka ve daha da önemlisi hakka ve adalete uygun olduğu için alındı, ama Fenerbahçe gücünü öylesine koydu ki ortaya, pek çok kişi “Fenerbahçe böyle direnmeseydi, karar başka türlü olabilirdi” dedi ister istemez.Oysa ana muhalefet adı altında faaliyet gösteren CHP’ye bir baksanıza. Söylediklerinin arkasında 10 gün bile duramadılar. Ne tutuklu milletvekillerini koruyabildiler, ne AKP’nin bu konudaki aldatmasını halka anlatabildiler. Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle “tükürdüklerini yaladılar, yuttular” bir de bunu “kahramanlık- demokratlık” gibi sundular.Fenerbahçe’de çok sayıda siyasetçi de var. Üstelik taraftarlık mevzubahis olunca akan sular da duruyor biliyorsunuz, pek çok kişi partisinin değil de takımının peşinden gider, bunu da biliyoruz.O halde Fenerbahçe ana muhalefet görevini pekala yapabilir.Bakarsınız bir de Galatasaray’la koalisyon kurarsa, Türkiye kurtulur vallahi.Tam dağılıyorduk ki arkadaşlarımdan biri “Yahu şimdi alıma geldi. Ordu’yu da Fenerbahçe’ye devretseler daha iyi olmaz mı? Hem onların amigo paşası da sıkılmıştır. İşin başına da onu oturturlar” dedi.Giderayak yıkılıyorduk kahkahadan.*****Gani Yıldız’danUmarız önümüzdeki “iki bayram arası”, terörle mücadelede sabretmemizi gerektirecek bir zaman dilimi değildir!***İlköğretim öğrencilerinin yüzde 71’i hiç kitap okumuyormuş. Demek ki ilköğretimde ilk öğretilecek şeylerden biri olan “kitap okumanın önemi”ni yeterince öğretemiyoruz! ***Euro Bölgesi’nin cari açığı hızla artıyormuş. O zaman biz bu cari açıkla Avrupa Birliği’ne çoktan girdik!***Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “Sana oy vereni de vermeyeni de kucaklayacaksın ama oy verenle vermeyen de bir değil tabii” demiş. Paniğe gerek yok Sayın Bakan, muhalefet tamamen sindirilip tek tip insandan oluşan bir toplum yaratılınca herkesi sımsıkı kucaklarsınız!***17 Ağustos Marmara Depremi’nin üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen bölgede hâlâ “sorunlu binalar” varmış. Merak ettiğimiz konu; “sorunlu binalar”dan “sorumlu insanlar” bunca yıl ne yapmış?***“Kanal İstanbul Projesi”, yeni dünyanın yedi harikasından biriymiş. Vatandaş gerçeklerden kopup Alice misali “Harikalar Diyarı”nda gezdiği sürece daha çok “harikamız” olur!***Dünya Sağlık Örgütü, “Günde 5 gram tuzu aşmayın!” demiş. Bu ülkede her şey bu kadar tuzluyken gel de 5 gramı aşma!***Financial Times, “Türkiye’nin, ‘komşularla sıfır sorun politikası’ testi geçemedi” demiş. Kısacası, “Otur, sıfır!” diyorlar!*****Haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli pazarlar dilerimÇiçekHipermarketten arabama motor yağı aldım, tam kasanın yanındaki sepetten de ‘Karıma götüreceğim’ diye bir buket çiçek kaptım. Bunu gören arka sıradaki kadınlar eşime çiçek aldım diye beğenilerini ‘Ahh’, ‘ Ohhh’ ve ‘Bravo’ sesleri ile belli ettiler, bana “Bunu ne kadar sıklıkla yaptığımı” sordular, tam onlara cevap verecekken kasiyer oğlan atıldı, “Her 3000 Km. de bir hanımefendiler..” dedi, “ Veya her 3 ayda bir.. Yani hangisi önce gelirse..!”Çocuk doğumuÖğretmen çocuklara ‘Arılardan ve Kuşlardan’ bahsediyormuş, “Erkek ve kadın birbirlerine aşık olurlar, 9 ay sonra Leylek yuvasından küçük bebeklerini getirip kucaklarına bırakıırr” demiş, Billy el kaldırıp “Leylek olduğundan emin misiniz öğretmenim?” diye sormuş, “Sanırım kuşların kimliğinde bir karıştırılma durumu var, ablamın yeni bir bebeği oldu, ‘Kahretsin, plaj partisinde siyahi bir ağaçkakanın biri beni gagaladı da ondan..’ deyip duruyor..!”*****O plaka hala aranıyorGerçekten çok garip. Polis 06 MK 1875 plakalı aracı bir türlü bulamıyor. Bilmeyenler için hatırlatayım. Bu plakalı araç, Boğaz köprüsü yolunda mavi lambasını yakarak ve önünü tıkayan! araçlara megafonla küfürler yağdırarak emniyet şeridine girmek istiyordu. Bunu yazmamdan sonra İstanbul Emniyetinden arayarak “O plakaya ait bir araç kaydı yok” bilgisini vermişti.Belli ki plaka sahte. De bu kadar fütürsuzca kullanan kim?İşte İstanbul Emniyeti de aynı merakla konuyu araştırıyor. Perşembe günü aldığım resmi bir yazıya göre Emniyet Jandarma’dan Asayiş Şubeye, havaalanlarından ilçe emniyet müdürlüklerine kadar yazı göndererek “aracın bulunmasını” istiyor. Bakalım altından ne çıkacak?
Ergenekon’du, Balyoz’du ya da bunlara eklenmiş davalardı; bu davalara bakan hâkimler alınmasın, darılmasın ama yaklaşık 4 yıldır çok ilginç bir oyun oynandığını görüyoruz.Hâkimler sanki aralarında anlaşmışlar ve “iyi hâkim-kötü hâkim” rolü yapıyorlar.Yıllardır hep şu sahneyi yaşıyoruz; tutuklu sanıklar duruşma sırasında “tahliyelerini” talep ediyorlar. Mahkeme heyeti talebi değerlendiriyor ve “ret” kararı veriyor. Ancak mutlaka bir hâkim “muhalefet şerhi” düşerek tahliye talebi yönünde oy kullanıyor.Talep daha sonra bir üst mahkemeye gönderiliyor. O mahkeme de benzer biçimde karar alıyor.En son Ahmet Şık’ın tahliye talebinde yaşadık bu oyunu. Üç kişilik heyetten ikisi “talebin reddi” yönünde oy kullanırken biri “talebin lehine” oy kullandı. Üstelik haklılığını göstermek için bir de muhalefet şerhi yazdı.İşte söylediğim bu. Kararlara bu tür muhalefet şerhleri yazıldıkça asla tahliye kararı çıkmaz, çıkamaz.Bakın muhalefet şerhinde ne yazıyor: 1- Yapılan soruşturma bağımsız, tarafsız, adil ve insan vicdanına uygunluk kıstaslarına uygun değil.2- Şüphelilerin emniyetteki delilleri nasıl karartacakları izah edilmemiştir.3- Kitabı daha yayınlanmamıştır bile. Buna rağmen yayınlama düşüncesinde olduğunu belirterek bu kişiyi örgütle irtibatlandırmak hukuken mümkün değildir.4- Bugüne kadar hiçbir yayıncı hakkında veya yazan kişi hakkında örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile ülkemizde verilmiş tek bir karar yoktur.Eğer tahliye talebi lehinde oy kullanan hâkim böyle bir gerekçe yazmasa belki bazı tahliyeler gerçekleşebilir. Ancak bu gerekçeler dikkate alınacak olursa adı geçen davaların tamamı çöker.Çünkü Ergenekon, Balyoz ve ilişkilendirilmiş tüm davalarda aynı sorun var. Mahkeme herhangi bir sanık için bu gerekçeleri kabul ettiği an, durum diğer tüm sanıklar için de geçerli olacaktır.Oysa bu kadar ayrıntılı gerekçeler yerine sadece “kaçma ve delilleri karartma ihtimali kalmamıştır” diye tek satır yazılsa belki etkili olacaktır.Bunu muhalefet şerhi koyan hâkim bilmiyor mu? O halde neden yazıyor?Sanıyorum vatandaş adil yargılama yapıldığına inansın “Bakın eğer mahkemeler kasıtlı davransa bu olur mu?” desinler isteniyor.*****CHP yenilenmiş mi oldu?Kılıçdaroğlu, medyanın “değişime destek” verme refleksinden de büyük destek alarak CHP’nin başına geldi.Ama geldiği günden beri de partiyi bir türlü yerine oturtamadı. Şimdi yine değişikliğe gitti.Peki son operasyonla CHP’de bir şey değişecek mi?Hiç sanmıyorum. Çünkü gidenlere ve gelenlere bakınca “kafa yapısında bir değişiklik yok ki” düşüncesi ağır basıyor.En çarpıcı değişiklik olarak Gürsel Tekin gösteriliyor. “İkinci adamlığı” gitmiş. Ne fark eder. Partinin en önemli yerine koymuş Gürsel’i Genel Başkan.Gürsel şimdi gazeteci “kafalamada” daha etkin ve ilginç yöntemler bulur.Gidenlere bakıyorum, çok da yanlış tercih değil hiçbiri.Örneğin büyük hayal kırıklığı Süheyl Batum’un gitmesi çok olumlu. Bir insan arkasında böylesine büyük destek varken, bu kadar mı beceriksiz olur, bu kadar mı siyasetten bihaber olduğunu gösterir, şaşırmamak mümkün değil.Neyse ki hiç olmazsa zararın bir yerinden dönülmüş.Korutürk’ün yerine Loğoğlu’nun, Hurşit Güneş’in yerine Erdoğan Toprak’ın gelmesi bir şey ifade etmeyecektir herhalde.Bugüne kadar nasıl bir başarısı olduğu bilinmeyen, Ecevit’in himmeti ile ayakta duran birine ana muhalefet partisinin maliyesi emanet edildiğine göre Kılıçdaroğlu’nun da bir bildiği vardır.Üzerine belki biraz da “dini köken” eklemek gerek. Zaten CHP’nin yeni yapısındaki ilk üç isim de aynı dini kökenden geliyor.Karşısında “dini siyasete alet etme ustası” bir iktidar varken CHP’nin işi pek kolay değil.Yeni yönetimde yer alan Mehmet Zeki Gürbüz de milletvekili adayı olamayınca Kılıçdaroğlu’na “faşist” demişti. Herhalde Kılıçdaroğlu “En yaramazı en yakınında tut ki bir şey yapamasın” taktiği uygulamaya çalışıyor.Kendi köyünden bile tek oy alamayan Sezgin Tanrıkulu da vazgeçilemeyen isimlerden, herhalde başka üstünlükleri vardır.*****Bu ne şiddet bu ne celalİnsanda din iman, ahlâk vicdan, namus iffet olmayınca, bir de üstüne gazetecilik mesleği iktidar yalakalığı için kullanılınca işte böyle oluyor.Düne kadar “demokratik açılım, barış, dostluk, kardeşlik, hukukun üstünlüğü” nutukları atan, “Peki bunu nasıl yapacağız, önerilerinizi ortaya koysanıza” diyenleri de “Statükocular, yeniliği okuyamayanlar, postal yalayıcıları, Ergenekoncular, Balyozcular, faşistler” diye suçlayanların bugün içine düştükleri “pespaye” durumu ibretle izliyorum.Hepsi birer “şahin” kesilmiş; sonuna kadar diyorlar, bitirene kadar durmak yok diyorlar, akıttıkları kanda boğulacaklar diyorlar.Birinci sayfalarını ekranlarını savaş uçakları fotoğrafları, bombalar, patlama anının hava fotoğrafları süslüyor.Müthiş bir tatmin duygusuyla kahramanlık edebiyatına sapılıyor.Ne oldu statüko karşıtlığı, yenileşme, değişim, barış, kardeşlik?İktidar yön değiştirdi ya, biatçılar ne yapacak? Düne kadar yazdıklarını söylediklerini unutuverdiler işte.Neyse ki bu baş döndüren şahinleşme sürecinde hiç olmazsa askeri unuttular da “Kendi askerimizi öldürdük” manşetleri atmadılar.*****Gerçek surviverVerilmiş sadakamız varmış. İnsani yardım için Somali’ye giden uçaklarımızdan biri inişte büyük tehlike atlatmış. İçinde çok önemli Türk büyükleri olan uçak neyse ki sadece kanadının yere değmesi dışında büyük hasar görmemiş, yolculardan da hiçbirine bir şey olmamış.Yani bir tür survive (hayatta kalma) olayını yaşamışlar.Uçakta Nihat Doğan da olduğuna göre bugünden itibaren müthiş surviver anıları dinleyeceğimiz kesin.Hepsine geçmiş olsun.*****Hedefler vuruluyorPKK’nın alçak saldırıları fidan gibi Mehmetçiklerimizi şehit ederken, toplumun gösterdiği infialden çekinen iktidar da Silahlı Kuvvetler’e hava operasyonu talimatı verdi.Çok uzun yıllardır oynanan bir oyundur bu. Halk ne zaman çok öfkelense hemen bir “Kandil” ya da “sınır ötesi”operasyon yapılır. Sinirler gevşeyince de her şey unutulur.Genelkurmay son hava operasyonları ile ilgili güya “çok ayrıntılı” bilgiler verdi. “Bilmem ne kadar hedef vurulmuş.”Peki nedir bu hedefler, önemi var mı, imha edilmesi sonunda PKK ne kadar zarar gördü? Bunları biliyor muyuz? Tabii ki hayır.Neyse, belki son operasyonlar itibarı iyice sarsılan ordumuzu halkın gözünde bir parça yukarı çekmiştir. Asker de buna şükrediyordur. *****Hasdal Askeri Cezaevi, kapasitesinin sınırlarına ulaştığı için tutuklulara yer kalmamış. Umarız bu yersizlikte adalet “yerini” bulabilir. (Gani Yıldız)
Nasıl kafam bozulmasın ki, koca ana muhalefet partisi işi gücü bırakmış beni kınama yarışına girmiş.Neymiş, bir yazı yazmışım. “Can Ataklı yalancıdır” diye açıklama yapmışlar.Altında isim yok, imza yok, “Basın Birimi” diye uyduruk bir şey.Zannedersiniz ki seçimlerde büyük başarı göstermişler, kurdukları bilgisayar sistemi harika çalışmış, tek tek sandıklarda ne olup bittiğini biliyorlar, 6 milyon fazla seçmenin nereden, nasıl olup da geldiğini bulmuşlar, 19 milyon fazla seçmen pusulasının hesabını sormuşlar da sıra benim kınanmama “ne beter, ne yalancı bir gazeteci olduğumun” açıklanmasına gelmiş.Bir de “gazetecilik nasıl yapılır” diye anlatmıyorlar mı, işte ona bayılıyorum.Bir parti yalanlama yapabilir elbette. Ama eğer bu yalanlama sadece bir kişiye yönelikse ve hakaretler içeriyorsa, yalanlama değil, bir hırs, kin ve nefret göstergesidir.Ayrıca merak ettim, CHP’yi eleştiren başka kimler var diye partinin internet sitesine baktım. Kötü bir site olduğu için aradığımı bulamadım.Belki vardır başka “kınanmış” isimler de bulabilirsen bul.Ben aldığım bir bilgiyi aktarmışım, ki zaten o konudaki başarısızlık malumdu, elin adamları CHP için neler yazıyorlar, ne hakaretler ne saldırılar.Ama CHP’den “tık” yok. Tam tersine, partinin değeri kendinden menkul çapsız isimleri, bu saldırıları yapanlara yaranmak için kırk takla atıyor.Sanıyorum bana bu kadar ağır hakaretlerle saldırılmasının nedeni, beni kendilerinden zannetmeleri.AKP’ye ve onun cümle yalakalarınaeleştiriler yazıyorum ya, aynı öbür taraftaki saflar gibi CHP’liler de beni CHP’li zannediyor.Oysa hiç fark etmez; ben inandığımı, bildiğimi, öğrendiğimiyazarım. Kimsenin adamı değilim, kulu kölesi hiç değilim. Çantada keklik hiç değilim.CHP’nin siyasetten anlamayan, çapsız, beceriksiz, yeteneksiz adamları bana vız gelir tırıs gider.*****06 MK 1875’i şikâyet eden genç aradıGeçen hafta Boğaz Köprüsü’ne Zincirlikuyu’dan inen yolda emniyet şeridine girmek için hem mavi lambasını sürekli yakan hem de megafonla emniyet şeridine girmesine engel olan araçlara küfürler eden 06 MK 1875 plakalı araçtan söz etmiştim.Bu araçtaki kişinin ağır hakaretlerle taciz ettiği kırmızı renkli araçtaki kişinin ise Köprü girişindeki polislere şikâyetçi olduğunu anlatmıştım.İşte o kırmızı araçtaki sürücü bir elektronik posta gönderdi.Şunu yazmış: Can Bey; salı günkü 06 MK 1875 başlıklı yazınızda geçen kırmızı arabanın sahibiyim, Yıldız TeknikÜniversitesi Makine Mühendisliği son sınıf öğrencisiyim. Gözlemci kişiliğinizin degazeteciliğiniz kadar bu denli iyi olması beni gerçekten mutlu etti.Benim bu yaşamış olduğuma benzer olaylar her gün birçok insanın başına geliyor.Polis dahi olsa kimsenin bir başka kişiyi taciz etme hakkı yoktur. Ayrıca sadece “küfürle bezenmiş” bir anons duyduğunuz için de kendinizi şanslı sayabilirsiniz.Çünkü; yanımda durup el kol hareketleri yapan “saygıdeğer” sivil polis arkadaşlar bana “s..tir git ulan” gibi pek de önemsenmeyecek ufak bir nasihat çektiler!Aracın plakasını alıp diğer memur beylere şikâyet ettikten sonra yaptığımda bir gariplik olduğunu fark ettim; polisi polise şikâyet etmek dünyanın sayılı az gelişmiş ülkelerinde rastlanan bir durum olsa gerek. Yaşadığım bu tatsız olay vesilesiyle insanların, karşılarındaki kim olursa olsun haklarını sonuna kadar aramaları ve haklı olduklarını düşündüklerinde şikâyet etmekten asla çekinmemeleri gerektiğini hatırlatır, size de duyarlılığınız için çok teşekkür ederim.NOT: Eğer sizin için sakıncası olmayacaksa yolladığım yazıya köşenizde yer vermenizi çok arzu ederim. Belki bu sayede hem bazı yetkililerin dikkatini çekmiş olurum (küfür edilmiş biri olarak bir nebze de olsa içim rahatlamış olur, şikâyetimin pek kale alınmadığını gördüm de) hem de insanların şikâyet etme haklarını kullanmaktan çekinmemeleri gerektiğini hatırlatmış oluruz.Saygılarımla - Burç SOYAK*****e-devlette şifre sorunuBir okurum uyarınca ben de merak edip baktım.Bilgisayar çağının gereği olarak devlet de üzerine düşeni yapıyor artık. Kurulan e-devlet sistemiyle arzu eden vatandaşlar devletle ilgili işlerini bu sistem üzerinden takip edebiliyor.e-devlet’ten yararlanabilmek için bir şifre almanız gerekiyor. Bunun için 1 TL ödüyoruz.Ancak şifre sisteminin daha güvenli olabilmesi için vatandaşın aldığı bu şifreler 3 ayda bir yenileniyor.Bankaların da uyguladığı bu sistem, nedense hep en sıkışık olduğunuzda sizi sıkıntıya sokar. Çok acele bir işinize bakmak istersiniz, meğer “şifre değiştirme günü” o güne denk gelmiştir ve zaman yitirirsiniz. Bu, işin espri tarafı.Ancak pek çok kişi zaten şifresini ezberlemek ve gerektiğinde kullanmak konusunda beceriksiz, şifrelerin sık değiştirilmesi nedeniyle unutan da çok.İşte sorun “unutulduğu” sırada baş gösteriyor. Çünkü bu durumda yeni şifre almak için PTT şubesine gitmeniz ve şifre almanız gerek. Bunun bedeli ise 10 lira.Kimse parasında değildir belki de, e-devlet için bu kadar sık şifre değiştirmek gerçekten çok mu yararlı bir şey ki böyle uygulanıyor?*****O plakayla ilgili daha ilginç gelişmeBoğaz Köprüsü yolunda olay yaratan 06 MK 1875 plakalı araçla ilgili bir başka bilgi daha vereyim. Bu yazıyı yazdıktan sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden aradılar. “Plakayı doğru yazıp yazmadığımı” sordular. “Doğru” dedim. “İyi de bu plakaya kayıtlı böyle bir araç görünmüyor ki, bu yüzden sorduk” dediler. Ben de “Siz bilirsiniz bu işleri” diyerek güldüm.Bu arada beni arayan memur, küfür eden kişinin bulunduğu aracı takip eden arazi aracının markasını sordu. Hatırlamadığımı söyleyince “GM olabilir mi?” diye çekinerek bir daha sordu. “Hayır, hayır, ama Başbakanlık aracı değildi. Onları tanıyorum, ayrıca dediğiniz gibi olsa yazmadan önce (başıma ne gelir) düşünürüm” dedim.Bu yazı için Emniyet Müdürü beni arayan polisle ilgili “Niye böyle bir şey sordun?” diyerek işlem yapmasın. Belli ki o polis (Acaba Başbakanlık aracı olabilir mi?) diye şüphelenmişti. Öyle ya o plakanın kaydı yok. Başına iş almak istememiştir. Ama ben “GM değil” deyince rahatlamıştır mutlaka.Beni bir daha aramadılar. Yani o olayla ilgili ne yapıldığını bilmiyorum.Türkiye, Suriye yönetimine son uyarısını yapmış, “Sözün bittiği yerdeyiz!” demiş.Acaba neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğimizi bilmediğimiz için mi sık sık “sözün bittiği yer”euğruyoruz? (Gani Yıldız)
Bazen çok tartışılacak konuları herkesten önce görmek, üzerinde çalışmak ve yazmak riskli oluyor.Pek çok konuda olduğu gibi şike konusunda da bu oldu. Aziz Yıldırım’ın tutuklanması, dinleme ve izleme kayıtlarının polis marifetiyle “önemli” gazetecilere sızdırılması Fenerbahçe’nin “kesinlikle küme düşürüleceği” yolunda bir izlenim doğurdu.Buna bir de son yıllarda türeyen ve güya “hukuk ve demokrasi”için her şeylerini feda etmeye hazır sözde “ahlâkçılar” da eklenince kamuoyu “Fenerbahçe küme düşürülecek” söylemine iyice inandı.O ilk günlerin sıcaklığında çoğu spor yazarı pek çok kişi buzluğa konmuş gibi donup kaldıklarında “hukuka uygun olduğuna inandığım” bir gerçeği çekinmeden yazdım.Dedim ki “Fenerbahçe küme düşürülemez.”Dayanağım şuydu: Konu direkt Futbol Federasyonu’nun önüne gelmedi. İşin mahkeme boyutu var. Bu durumda Federasyon mahkemeyi beklemek zorunda. Çünkü eğer mahkemeden önce bir ceza kararı alır ve Fenerbahçe ile bazı kulüpleri küme düşürür, ama mahkeme iki yıl sonra şike olmadığına karar verirse ortaya telafisi mümkün olmayan bir zarar ve haksızlık çıkar.O halde Federasyon yargı kararını beklemeli, kararını ondan sonra vermeli.Eğer mahkeme şike kararı verirse düşürülmesi gereken takımlar o zaman düşürülür. Kimsenin hakkı yenmemiş olur.Bu fikrime pek çok kişi katılırken, olaya hukuk açısından değil de düşmanlığa varan taraftarlık açısından ve tabii bir de ahlâkçık açısından bakanlar “Sen fanatik Fenerbahçelisin, bu yüzden yazıyorsun” diye saldırıya geçtiler.Ben ne kadar “Fanatiklik değil, Galatasaray da Beşiktaş da başkası olsa böyle düşünüyorum” dediysem de bunlar için fayda etmedi.Telefon konuşmalarının deşifre edilmesiyle birlikte Fenerbahçe aleyhine öyle bir hava oluşturuldu ki, bir ara ben bile “Galiba Fenerbahçe düşürülecek” diye düşünüp yazdım. Ama o yazılarda bile bunun hukuken haksızlık olacağını belirtmeye çalıştım.Sonunda karar açıklandı ve benim taa olayın başladığı günden iki gün sona yazdığım gibi sonuçlandı.Federasyon da yargı sürerken karar vermenin erken ve yanlış sonuçlar doğuracağını belirterek “bu süreçte küme düşürme dahil başka cezalar verilmemesi” yolunu tercih etti.Her ne kadar “iddianame bekleniyor” olsa da, göreceksiniz dava sonuna kadar beklenecektir.Yargı sonunda Fenerbahçe’nin ya da başka takımların şike yaptığı ortaya çıkabilir. Kimse üzülmesin, o zaman adaletin kestiği parmak acımaz.Karar Türkiye için hayırlı olsun.*****CHP’de bilgisayar programı bedava yapılmış!Seçimden önce büyük iddialarla kurulan “CHP bilgisayar merkezinin”11 dakika içinde çöktüğünü yazmıştım dün ve eklemiştim; “Bu bilgisayar sistemi için 2.5 milyon lira harcanmış, bu para havaya mı uçtu?”Yazım üzerine dün önce CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş aradı. “Yazınızı okudum, sadece kendimi ilgilendiren bölümü ile ilgili bilgi vermek istiyorum” dedi.Hurşit Güneş’in “kendimle ilgili” dediği, mali konular. Çünkü partinin tüm maliyesi onun elinden geçiyor. Seçim çalışmaları sırasında yapılan harcamaların tümü Güneş’in imzasını gerektiriyordu.Hurşit Güneş “Bilgisayar programı için benim kasamdan, yani CHP’den hiç para çıkmadı. Ben bu konuyla ilgili hiçbir harcama yapmadım, herhangi bir faturaya da onay vermedim” dedi.Ben de “O proje bedava mı yapıldı?” diye sorunca Güneş “Partiden para çıkmadı, beni ilgilendiren budur” cevabını verdi.Daha sonra bilgisayar programının başındaki Genel Başkan Yardımcısı Emrehan Halıcı aradı ve “Çok üzgünüm, çünkü sistem dediğiniz gibi çökmedi, o para da harcanmadı” dedi.Halıcı, kurulan sistemin seçim sonuçlarını daha hızlı ve erken almak için değil sonuçların güvenliliğini denetlemek için kurulduğunu belirterek “Bu programda 5 arkadaşım çalıştı”diye konuştu.Halıcı ile biraz sohbet edince bazı ilginç bilgiler de edindim. Örneğin CHP bilgisayar programına artık güvenmediği için mi bilemem, pek ilgi göstermemiş. Çalışan uzmanların sözleşmeleri imzalanmamış. Halıcı bilgisayar yazılımları için hiç para almadığını da söyleyerek “Bu iş için dışarıdan çok teklif geldi, ancak ben (madem bu işin uzmanıyız, kendimiz halletmeliyiz) diyerek parti içinde bir ekip kurmaya yöneldim. Destek alamadım ama yine de kurdum. Ama eğer benimle çalışan arkadaşlarım giderse benim de durmayacağım açık. Bundan sonra sadece milletvekilliği yaparım” diye konuştu. Halıcı’ya “Eğer bu program yazılımlarını dışarıdan bir şirkete verseydiniz kaça mal olurdu?” diye sordum. “Şirkete göre değişebilir ama 3-4 milyon lirayı bulurdu”karşılığını verdi.CHP yöneticilerinin söyledikleri bunlar. Ancak gün içinde çeşitli CHP il ve ilçe yöneticileriyle konuştum, bazılarından da mail’ler aldım. Ağırlıklı olarak “seçim gecesi bilgileri aktaramadık, sürekli tıkanıklıklar oldu” bilgisini aldım. Para konusuna gelince; yazılım bedelinin birinin cebine gittiğini söylememiştim zaten. Ama piyasada 3-4 milyona yapılacak işin sadece beş kişi ile ve bedava olması da çok ilginç.*****Terörle mücadeleye bile dini gerekçeLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker inandığı konularda lafını hiç esirgememesi ile tanınıyor.Toker, Erdoğan’ın PKK terörü ile ilgili sözlerini sert içimde eleştirerek çok ilginç bir açıklama yaptı.Bunu sizinle de paylaşmakistedim:“Bay Başbakan’ın “Ramazan ayı diyerek sabrediyoruz” şeklindeki açıklaması devletin güvenlik güçlerimizi bayram, ramazan dinlemeden alçakça katleden terörist ile mücadelesinde bile dini gerekçeleri temel aldığının en acı kanıtıdır ve çok hazindir.Daha da hazini, beyni yıkanmış toplumdan ve bu beyanatı eleştirmek cesaretini kendisinde bulamayıp sessiz kalan sözde muhalefetten en ufak bir tepki gelmemesidir.Siz hâlâ Meclis’te alınacak bir karar sonrası, Cumhurbaşkanı’nın imzalaması ile mi Türkiye’nin bir din devleti olacağını sananlardansınız?*****Yapılan araştırmalarda Türk insanı “mutlu”çıkıyormuş. Demek ki çevresinde olup biten bu kadar olumsuzluğa tepki verememesinin sebebi “mutluluk sarhoşu”olması! (Gani Yıldız)*****Hiç kızmayın Ertuğrul BeyHacı Bektaş Veli’yi anma törenlerinde kendisini dinlemeyerek toplantıyı terk eden Kemal Kılıçdaroğlu’na tepki gösteren Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay hiç haklı değil.Çünkü bu uygulamayı başlatan ve karşısındaki kişiyi rencide etmenin yolu açan kişi bizzat Başbakan Erdoğan.Ertuğrul Günay Başbakan’ın yarattığı atmosferin kurbanı oldu, bu nedenle kızmaya, öfkelenmeye ve tepki göstermeye hiç mi hiç hakkı olamaz.CHP lideri Kılıçdaroğlu Başbakan’la hangi toplantıya katılsa, Erdoğan konuşur, sıra Kılıçdaroğlu’na gelince kalkıp gider.Kılıçdaroğlu bu davranışın karşılığını Başbakan’a gösteremeyince bakanına göstermiş. Ne yapacaktı yani?