Suç var ki “harcamam” edebiyatı yapılıyor

19 Eylül 2011

İşin saklanacak tarafı yok. PKK terör örgütü ile yapılan gizli görüşmeler ve örgüte sözler verilmesi Anayasamıza ve yasalarımıza göre suçtur.Bu nedenle savcıların derhal harekete geçip sorumlular hakkında soruşturma açmaları gerekir.Zaten bu durum bilindiği için başta Başbakan olmak üzere hükümetin bütün yetkilileri MİT Müsteşarı’nı “harcamayız ” diyerek koruma altına aldı. Ortada bir suç olmaza hükümet niçin MİT Müsteşarı’nı savunmaya kalksın ki?İşi başından alalım tekrar; ülke güvenliği ve esenliği söz konusu olduğunda bazı gizli görüşmeler hatta gizli operasyonlar yapması mümkün müdür?Elbette mümkündür ve bu zaten bütün ülkelerde yapılmaktadır.Ancak adı üzerinde, eğer bir şey gizli yapılıyorsa, herkesten saklanıyorsa, işin içinde mutlaka yasalara ve hukuka uymayan durumlar vardır.Bu nedenle gizli iş yapmaya soyunan herkes riskini de üzerine almaya hazırdır.Çünkü, yapılan gizli işler başarıya ulaşırsa hem açıklanmasına gerek yoktur hem de istenilen sonuç elde edilmiştir.Ama eğer gizli bir operasyon üstelik herhangi bir başarıya ulaşmadan açığa çıkarsa, işte o an risk faktörü devreye girmiş demektir ve hesabı sorulur.(Bu derin devlettir ki, onu da yarın yazacağım.)Böyle durumlarda iktidarları gizlilik riskine iten temel faktör “ülke menfaati” olarak açıklanır. Sorun, “ülke menfaatinin ne olduğu ” konusuna kimin karar vereceğidir.Demokrasi ve hukuk düzeni bunun için gereklidir. Koşullar ne olursa olsun şeffaflık esastır demokrasilerde ve buna rağmen gizli operasyonlar yapılıyorsa, ortaya çıktığı an en şiddetli biçimde cezalandırılır.Demokrasinin oturduğu batı ülkelerinde de devlet gerektiğinde gizli operasyonlar yapmaktadır, ama hiçbiri kamuoyuna sızmaz, sızdığı anda da gereği yapılır.Gelelim PKK ile yapılan görüşmelerde işlenen suçlara.BİRİNCİSİ: Yardım ve yataklık suçu var. Gizli görüşmeleri yapanlar terör örgütü lideri ile adamları arasında ulaklık yapıyor. Suçlu olduğu bilinen kişilerle onların güvenliği sağlanarak görüşülüyor.İKİNCİSİ: Görevi kötüye kullanma suçu var. Devletin resmi görevlileri, aslında yakalamak ve adalete teslim etmek zorunda oldukları kişilerle görüşmeler yapıyor. Bunun emir almakla ilgisi yoktur. Resmi görevliler kaynağını yasalardan almayan hiçbir emri yerine getiremez.ÜÇÜNCÜSÜ: Bir suçu övmek suçu var. Resmi görevliler terör liderinin tutum ve davranışlarını överek suçu yüceleştiriyorlar. Resmi görevlilerin söyleminden terör suçunun özgürlük savaşı düzeyine çekildiğini anlıyoruz.DÖRDÜNCÜSÜ: Güvenlik zafiyeti yaratma suçu var. Gizli görüşme yapan MİT Müsteşar Yardımcısı’nın da dâhil olduğu heyet görev ihmalinde bulunarak güvenliğe özen göstermeyerek devleti sıkıntıya sokan bir bilgi sızmasına neden olmuşlar.BEŞİNCİSİ: Anayasal suç var. Heyetteki kişilerin ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla önceki görüşmelerde anayasa ve yasalarda yapılacak değişiklikler konusunda vaatlerde bulunmuşlar. Yasama yetkisi TBMM’nindir, kimse bu görevi üstlenemez, TBMM adına söz veremez.***‘Baba kapıda biri var, galiba Cumhurbaşkanı!’Pazar günü kaldığım yerden devam edeyim. Gökova Bördübet’teki Amazon’u anlatıyordum. Eski televizyoncu Güneş Tecelli’nin 80’li yılların başında kurduğu Amazon gerçekten görülmesi gereken bir yer. Bunun da ötesinde Tecelli’nin televizyonda milyonları kilitleyen esprilerinin kampa da yansıdığı görüyorsunuz.Örneğin Datça yolundan Bördübet’e saptıktan sonra Amazon’a ulaşmak için 13 kilometre gitmeniz gerek. Yolun son 3 kilometresi toprak. İşte tam bu noktada kocaman bir mavi trafik levhası var. Otoyol işareti bu. Kargacık burgacık toprak yolu giderken bir başka tabela çıkıyor karşınıza “Radar: Hız sınırı 140 kilometre” yazıyor. Az sonra bir tabela daha “Dönüş yok.” En sonunda Amazon’a sapan tepe üstüne geliyorsunuz, tam bir kör nokta ve orada bir işaret daha “The End” Sapmazsanız aşağısı deniz.Nehrin kenarındaki bir tabelada “Lütfen timsahlara yiyecek atmayınız” yazıyor. Kampın girişindeki bir odanın üzerinde “İnfaz Odası” yazıyor. tatilcilerin çıkışta hesap ödediği yermiş. Daha neler var, hepsini anlatacak yerim yok. Sadece internet sitesine girin ve görün derim.Ama Güneş Tecelli’nin anlattığı bir olay var ki, gerçekten şaka gibi.90’lı yılların başında bir sabah Tecelli’nin o zaman henüz çocukluktan çıkmakta olan oğlu koşup gelmiş “Baba, baba kalk, kapıda bir adam var, galiba Cumhurbaşkanı” demiş. Tecelli şaşırmış tabii, yatağından kalkıp “Dur bakalım” diyerek kapıya yürümüş. Bir de bakmış ki karşısında Cumhurbaşkanı Turgut Özal. Yanında Can Pulak. Özal o sıralar Okluk Koyu’nu kullanıyor. Hatırlarsınız, rahmetli canı sıkıldıkça ortalığı gezmeye çıkardı.İşte o gün “Bu dağ yolu nereye gidiyor Can, haydi gel gezelim” demiş. Bir araç iki de koruma, düşmüşler dağ yoluna, gele gele Amazon’un önüne gelmişler.Sabahın erken saatleri, kapıdaki köpek usulen havlamış, Can Pulak da sesleniyor “Şu köpekleri tutun da içeri girelim” diye. Neyse Tecelli buyur etmiş, Özal kampı gezmiş, bu tür yerlerin geliştirilmesi gerektiğini söylemiş. Tecelli “Hoş bir anıydı, burası ilk kez bir Cumhurbaşkanı gördü” dedi.Yarın size Akyaka’yı merkez alarak çevresini anlatacağım.***Kadınlar maça nasıl gelecek?Futbol Federasyonu “harika” bir fikir buldu. Medyamız da pek sevdi bu fikri. Artık bundan sonra “seyircisiz maç oynatma cezası” olmayacakmış. Ama bu cezayı alan takımların maçına normal seyirci de gelmeyecekmiş. Ne olacakmış, kadınlar yanlarına çocuklarını alarak stada gelecekler ve para ödemeyeceklermiş.Yani seyircisiz maçlar, kadın ve çocuk seyircili olacakmış.Kulağa hoş geliyor da, bir sorun var. Maçlar akşam 19.00 ya da 20.00’de oynanıyor. Kaç kadın yanına çocuğunu da alıp tek başına maça gelebilecek. Sonra nasıl evine dönecek? Diyelim ki kocası, ağabeyi, babası maça getirdi. Peki adamlar nerede bekleyecek?Hep fıkra gibi icraatlara imza atmaktan yorulmuyoruz.***Haydi dokunsanızaBir kısım gazeteci yine protesto gösterisi yaptı pazar günü. Onca gazeteci hapisteyden nedense sadece iki gazeteci için yapılıyor bu eylemler. Amaç belli, bu iki gazeteciyi hapisten kurtarmak ve sonra dönüp “Ergenekon savcılarının yanlı olduğu söyleniyor, bakın suçluyla suçsuzu ayırdılar, demek ki o dava çok adilce görülüyor” demek.Aralarında her şeye rağmen üç beş namuslu gazeteci var da hiç olmazsa onlar “Ahmet ve Nedim için buradayız ama aslında amaç tüm gazetecilere destek vermek” diyorlar.Tabii bir de aşağılık bir saldırı var. “Neden sadece Ahmet ve Nedim?” diye soranlar “Ergenekon’un talimatıyla yazı yazan” olarak damgalanıyor.Bir de merak ettiğim şu; kızların, oğlanların eline pankartlar tutuşturuyorlar, üzerinde “Yansak da dokunacağız” yazıyor. Hodri Meydan. Dokunsanıza, yazsanıza. Şu ana kadar “dokunacağız” diyenlerin birinden bile “dokunan” bir yazı görmedim de.***Sayısı beş milyona yaklaşan asgari ücretliler, Türkiye’nin en büyük doksan şirketi kadar vergi ödüyormuş. Bu duruma “asgari ücretin azami katkısı” diyebilir miyiz? (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Madem ülke menfaati için, anlatın o zaman halka

18 Eylül 2011

Sevgili okurlar, geçen haftayı Başbakan Erdoğan’ın “Arap baharı turu” ile geçireceğimizi düşünürken, hiç beklenmedik biçimde iktidarın Apo ve yurt dışında yaşayan bazı temsilcileriyle yaptığı görüşmenin ses kayıtları ortaya saçılıverdi. Bu herhalde MİT tarihinde görülmemiş olaydır. Arkasının gelmesi olasılığı da yüksektir.İki büyük skandalSes kayıtlarının ortaya çıkması iki büyük skandalın da kamuoyu tarafından öğrenilmesini sağladı. Birincisi en sıkı korunduğu sanılan MİT’ten bu kadar önemli bir bilginin sızması. İkincisi ise hükümetin terör örgütüyle resmen görüştüğünün anlaşılması. Başbakan “hükümet değil, devlet görüşüyor. Aksini söyleyen şerefsizdir” demişti.Yandaşlarda telaşMİT’ten bilgi sızması AKP iktidarını telaşlandırdı. İlk gün kayda değer bir açıklama gelmedi. Ancak yandaşlar durumdan vazife çıkararak önce ses kasetinin kim tarafından yayınlandığını ve zamanlamasının önemli olduğu konusuna yoğunlaştılar. Hemen ardından ise “Savaşın bitmesi için doğru olan yapılıyor” yaygarası başlatıldı.Terör örgütüyle görüşmeBir devlet gerektiğinde kendisine çok ağır hasarlar verdirmiş bir terör örgütüyle masaya oturur mu? Görüşmeler gizli yapılabilecek ve kesin sonuç alınabilecekse elbette görüşebilir. Dünyada bunun örnekleri var. Ancak belli ki iktidarın terör örgütüyle yaptığı görüşmelerde hem sonuç alınamamış hem de bilgi sızdırma bilek güreşine dönüşmüş.Sosis yapmak gibiBilinen sözdür, “sosisle siyasetin nasıl yapıldığını görmeye kalkmayın çünkü ikisi de mide bulandırır” denir. Devletlerin “gizli operasyonlar” yapması da böyledir. Kimsenin haberi olmaz ve olumlu sonuç alınırsa her şey yolunda gider. Operasyon kesin sonuç alınmadan deşifre olursa, bu hem suç olarak algılanır hem de siyasilere ağır sorumluluk yükler.“İnfial yaratmadı”Yandaş medyanın telaşlanan kalemşörleri birkaç gündür ısrarla “Beklenen olmadı. Halk bir infial göstermedi” dedikten sonra “Bu halkın artık barış istediğini, ne yaparsanız yapın sorunu çözün dediğini gösteriyor” vecizelerini saçıyorlar. Halkın ortak sesi medyadır, medya böyle olunca halkın ne düşündüğünü öğrenmek mümkün olmaz.Acaba böyle mi?Gerçekten halk 40 bin kişin ölümünden sorumlu terör örgütünün lideriyle hükümetin yaptığı görüşmeyi destekliyor mu? Bunun öğrenilmesi için yandaş kalemşörlerin heyecanlı yazılarına gerek yok, yapılacak şey “anayasada yapılacak yeniliklerin” hiç zaman yitirilmeden açıklanmasıdır. Bakalım o zaman da aynı tepki gelecek mi halktan?Yeni anayasaİktidar zaman kaybetmeden açıklamalı; Anayasa’daki “vatandaşlık tanımı”ndan Türk kelimesi çıkacak mı çıkmayacak mı, Anayasa’ya “Kürt” tanımı girecek mi, Güneydoğu için “özerklik” anlamına gelecek bir madde olacak mı? Bunlar açıklansın ondan sonra kamuoyunun nabzını tutanlar harekete geçsin, gerçeği ancak o zaman görebileceğiz.Güvenilen yüzde 50Tabii aslında AKP ve yandaşları şunu söyleyebilir; “Seçimden önce yeni anayasa vaatlerinde bulunurken, Anayasa’dan Türklüğün kalkacağını, özerklik ilan edileceğini, Apo’yu da kapsayacak bir af çıkarılacağını çeşitli yollardan halka anlattık. Türk halkının yüzde 50’si bunları bile bile AKP’ye oy verdi. Demek ki genel uzlaşma bu yönde.”Bir daha anlatınAncak ben de diyorum ki; “seçim kampanyası adil olmadı. İktidar devlet gücünü alabildiğine kullanırken muhalefet sesini fazla duyuramadı. Ayrıca halkın geçim ve işsizlik derdi en üst noktada olduğu için yeni anayasayı bir demokratik kurtuluş olarak değil, bir fantezi olarak değerlendirdi, o halde vaatleri açıkça tekrarlamakta yarar var.”Ama öyle değilGöreceksiniz ki yandaşlar yine kalem oynatacak ama iktidar “çözüm arıyoruz” klişesinden öte bir şey yapmayacak. Hatta yine göreceksiniz, yeni anayasa konusundaki çalışmalar da yavaşlayacak. Çünkü iktidar terör örgütüyle yapılan görüşmelerin ve bu görüşmelerde örgüte verilen vaatlerin ortaya çıkmasını göze alamaz. İşin şakası yok.Sertleşmenin nedeniBunu bu kadar net yazabilmemin temel dayanağı, başta Başbakan olmak üzere iktidarın Kürt politikasında “1993’lere rahmet okutan” sertliğe geri dönmesi. Şöyle bakın duruma; “Apo ve adamları ile defalarca görüşülmüş. Belli ki önemli uzlaşmalar da sağlanmış. Ama sonra ne olduysa olmuş, ya bu sözler tutulmamış ya da bunlar örgüte az gelmiş.”Sözünü tutmayan kimMantıklı bakınca, cayan tarafın iktidar olduğu anlaşılıyor. Çünkü her şeye rağmen verilen sözlerin Türk halkına anlatılmasında ve halkın bunları hiçbir şey olmamış gibi kabul etmesinde müthiş zorluklar var. Seçime kadar halkı yanlış yönlendirmek mümkün, ama işin hayata geçirileceği aşamada halkın tepkisini hesaplamak zor.Kimse anlamıyorBazıları yine “halka mı hakaret ediyorsun” türü saçmalıklarla bana karşı çıkabilir. Ama ısrarla söylüyorum ki, Türk halkı yaşadığımız olaylar konusunda son derece bilgisiz. Kimse olayları enine boyuna tartmıyor, medyadaki olağanüstü beyin yıkama propagandalarının etkisinde kalarak “Kan dökülmesin de ne olursa olsun” diyor. O kadar.Peki ‘ne olsun’un cevabı neİşin püf noktası burada. Elbette kan dökülmesin. Kürt sorunu çözülsün. Tamam da nasıl? Sorun bakalım kalabalıklara, bu konuda bir fikirleri, oluşmuş bir kanaatleri var mı? Gidin o halka “Çözüm ülkeyi bölmek ya da Güneydoğu’da bize bağlı ayrı bir devlet oluşturmaktır, Apo’yu önce ev hapsine alalım sonra buraya yollayalım” deyin bakalım.İktidarın paniğiElbette yandaşlara ve Kürt Teali Cemiyeti gibi çalışan kimi medya mensuplarına göre hava hoş. Onlar “Anayasa’dan Türklük çıkarılsın, ayrı devlet ya da özerklik olsun, Apo affedilsin” diyebilirler. Ama iktidar bunu söyleyemez. AKP’nin arkasındaki yüzde 50 Orta Doğu’daki gibi “İslam devleti isteyenlerden” oluşmuyor. AKP de bunu biliyor.Hedef şaşırtmacaBaşbakan Erdoğan’ın partisinin diğer sözcüleri ya da yandaşların aksine içeriğe hiç girmeden MİT Müsteşarı’na sahip çıkması ve “Hata yapmış olsa bile adam harcamam” demesi bu yüzdendir ve aslında hedef şaşırtarak halkın kafasını karıştırmak istemektedir. Çünkü en azından Erdoğan da bilir ki bu olayda harcanacak kişi MİT Müsteşarı değildir.Önemsiz detaylarEn başa dönüyorum; yandaş kalemşörlerin “kim sızdırdı, zamanlama önemli, beklentinin aksine halk hiç tepki göstermedi” demeleri, iktidarın terör örgütüyle pazarlık etmesini mazur göstermez. Böyle bir görüşme “hesabı verilmesi gereken” bir suç kapsamındadır. En azından hangi kanunumuzda “terör örgütüyle görüşmek” yasal sayılıyor?Ya adam harcamakBaşbakan anladığım kadarıyla “terör örgütüyle pazarlık yapmayı” bir tür ülke menfaati olarak görüyor. Bu nedenle de “yapanları harcamayacağını” söylüyor. Bu mantıkla bakarsak, geçmişte bir dizi gizli operasyona kalkışan devlet görevlilerinin hepsi bunu ülke menfaati için yaptıklarını söylemektedir ki, buradaki hassas terazi nedir?Kim karar verecek?Terör örgütüyle gizli pazarlık yapılması, burada bilinmeyen bir nedenle tekrar ayrı düşülmesi ve art arda şehitler gelmesi, bu operasyonun başarısızlığını gösterir. Ona rağmen yapılanı “ülke menfaati” olarak değerlendirme hakkı kimdedir? Yapılan ülke menfaati içinse daha önceki PKK mücadelelerinin suç olduğuna neden savcılar karar veriyor?Yargıya bırakalımO halde şu öneriyi getirmek istiyorum; Eğer bir operasyon gizli yapılıyorsa, hukuk dışına çıkılmış demektir. Terör örgütüyle görüşmek de yasal değildir, iktidar bir riske girerek ülke menfaati için bunu yaptığını söylemiş ancak yakalanmıştır. O halde konu yargıya intikal ettirilmeli ve savcılar bu gizli pazarlığın suç olup olmadığına karar vermelidir. Yarın konuyu biraz daha açacağım.Başbakanlık Özel TemsilcisiSon olarak dikkatimi çeken bir noktayı daha paylaşmak istiyorum. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın MİT’in resmi sitesinde fotoğraflı özgeçmişi var. Pek çok önemli görevde bulunan Fidan’ın görevlerinden biri de “Başbakanlık Özel Temsilcisi” olarak belirtiliyor. Bu unvana bugüne kadar hiç rastlamadık. Başbakanlık Özel Temsilciliği unvanı ne zamandan beri kullanılıyor ve başka özel temsilciler de var mı? Umarım cevap alırız.Hepinize iyi haftalar diliyorum...

Devamını Oku

Amazon’da cuuup suya düştüğüm an

17 Eylül 2011

Marmaris’ten Datça’ya giderken Değirmenyanı Köyü’nü geçer geçmez “Bördübet-Amazon” diye bir tabela görüyorsunuz. Eğer buradan sapıp, yolun sonundaki Amazon’a varırsanız, size dünyanın en ilginç tatillerinden birini yapacağınızın garantisini verebilirim.Bu tabelanın sihrine kapılıp tam 25 yıl önce sapmış ve tozlu yolların çilesini çekerek Amazon’a varmıştım.“Aaaa” bir de ne göreyim, Güneş Tecelli orada. Şimdiki nesil Güneş Tecelli’yi Hıncal Uluç’un köşesine pazar günleri yazdığı “Tecelli’den Abüzittin’e” yazılarından tanır ama, 35-40 yıl öncesini hatırlayanlar için Güneş Tecelli bir efsaneydi.Tek kanallı, siyah beyaz TRT televizyonunun en müthiş şovmeniydi Tecelli. Pazar günleri ekrana gelir, milyonları ekran başına kilitlerdi.25 yıl önce Güneş Tecelli’yi görünce kendimi tanıtmış, gazeteci olduğumu söylemiştim.Bir kamptı Amazon. Bördübet’te bir Haliç gibi karaya giren derin koyun ucundan gelen nehir boyunda, ağaçlar altında, çadırların kurulduğu, beş on tane bungalovun bulunduğu bir kamp. Dünyadan uzak, sessiz, börtü böcek içinde bir yer.Komün hayatı gibiydi yaşam. Çan çalıyor, herkes yemeğe oturuyor ve yapılan iki üç yemeği paylaşıyordu masalara konan tencerelerden. Gece yarısı elektrik de kesilirdi.25 yıl sonra tekrar ve yine habersiz gittiğimde Güneş Tecelli yine oradaydı. Doğal olarak 25 yıl önce yine geldiğimi hatırlamadı, ama bu kez tanıyordu beni. Yazarlık ve televizyon sağolsun.Amazon yine aynı Amazon ama, yapısı biraz değişmiş. Çadırlar azalmış, yerine daha çok bungalov yapılmış. Ama bir Çingene arabaları var ki, müthiş. Bildiğiniz araba, tekerlekleri falan hepsi yerli yerinde, bir atı yok. En arkası banyo tuvalet, ön tarafta iki kişilik yatak, minik televizyon ve küçük buzdolabı. Ama en güzeli üstü pleksiglas, yatınca göğü, yıldızları izleyebiliyorsunuz. Şarkıdaki “yıldızların altında” burada gerçek olabilir isteyene.Denize 250 metre Amazon. Arabayla gidersiniz gitmesine de, asıl keyif kanolar. Çünkü kampın önündeki durgun akan nehirden kanolarla denize ulaşmak mümkün. Aslında en doğru yol da bu.Kanoya doğru yürürken “Cebinizde telefon falan yok değil mi?” diye sordu Tecelli’nin kamp müdürü oğlu, “Var” dedim “Almayın isterseniz” diye üsteledi. Vardır bildiği, döndüm cebimdekileri “Çingene arabasına” bıraktım.İyi ki bırakmışım, o koca gövdeyle minicik kanoya, üstelik hayatımın ilk binişinde yerleşmek kolay mı? Anında cuuup yuvarlandım nehre. Telefon kurtuldu ama dipteki çamura batan terlikler...Akşam üzeri “Var mı güneş batımını izlemeye gelen” anonsu ile dileyenler 70’lerden kalma koca bir cipe doluşuyor. Yangın müdahalesi için açılan dağ yollarından tepelere çıkıyorsunuz, 7 Adalar’a hakim bir tepede duruyorsunuz. Siz manzaranın olağanüstülüğüne dalmışken bir de bakıyorsunuz ki portatif sandalyeler dizilmiş, akü ile çalışan bir müzik seti kurulmuş, yine portatif masaya peynir üzüm ve şaraplar konmuş, Enya’nın büyüleyici müziği çalmaya başlamış.O sırada 7 Adalar’ın tam arkasından Bodrum’un üzerinden güneş batıyor, saniye saniye izliyorsunuz sürekli değişen renk cümbüşünü.Salı günü biraz daha devam ederim Amazon’a.. Ne esprileri var buranın bilseniz.*****Haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan bu hafta gelen fıkralardan seçtiğim bir demeti sizlere de sunuyorum. Keyifli pazarlar dilerim;Pahalı yemekYeni tanıştığım kızı evinden aldım, onu etkilemek için güzel bir restorana götürdüm, menüdeki en pahallı şeyleri istedi. Karides kokteyl, ananaslı ıstakoz, gril ahtapot ve şampanya... Garson bunların siparişini alırken ısmarladığı şeylerin karşılarındaki fiyatları görünce “Annen her gece seni böyle mi besliyor?..” diye sordum sinirlenerek. “Yoo..” dedi, “Ama yemekten hemen sonra da onunla yatağa girme mecburiyetim de yok..! ”***Kitap yazdımİki arkadaşın bindiği gemi batmış, ıssız bir adaya düşmüşler, gün ağarınca ilki etrafı kontrol ettikten sonra “Öleceğiz” diye ağlamaya başlamış, “Yiyecek yok, su yok, hiçbir şey yok, öleceğiz.” Diğer arkadaşının elleri ensesinde palmiyenin gölgesinde keyifle uzandığını görünce “Sen?” demiş, “Sen korkmuyor musun?” Arkadaşı “Niye korkayım ki?” demiş “Rahat ol.. Gelmeden önce bir kitap yazmıştım, dava açmak için kesin bizi arayıp bulurlar..!”***İki adımİki arkadaş doğa yürüyüşü yaparken birden bir ayı onları kovalamaya başlamış, zar zor bir ağaca tırmanmışlar, ayı da arkalarından tırmanmaya başlamış, o zaman bizimkiler aşağı atlamayı düşünmüşler, biri hemen sırt çantasından kros ayakkabılarını çıkarıp ayakkabıları giymiş, bağcıklarını bağlamaya başlayınca “Saçmalama” demiş diğeri, “Ayıdan daha hızlı koşabileceğini mi düşünüyorsun oğlum?” Arkadaşı “Yoo..” demiş “Kaçarken sadece seni bir iki adım geçsem yeter..!”***HafifmeşrepAdam karısını doktora götürmüş, muayene etmeden önce kadını röntgene gönderen doktor adamı kenara çekip “Karınızın bakışlarını hiç beğenmedim” demiş. “Yahu hiç öyle işlerle ilişkisi yok aslında” demiş adam, “Ben de tanıştığımız ilk gün sizin gibi aynı hislere kapılıp onu ‘hafif meşrep’ biri zannetmiştim, ama inanın evine, çocuklarına ve bana öyle düşkün, iyi biridir ki..!”*****Gani Yıldız’danTürkiye, demokrasisiyle Arap Baharı’nı yaşayan ülkelere model olabilirmiş. Söz konusu model demokrasinin 1/50 ölçeklisi olsa gerek!***TBMM, iktidarın kendisini devreden çıkarıp önemli değişiklikleri kanun hükmünde kararnameyle yapması nedeniyle gazete ilanı vermiş: “Ülke yönetiminde söz sahibi olabilme kimliğimi kaybettim. Hükümsüzdür.”***Hopa’daki olaylardan sonra ölen Metin Lokumcu’nun cenazesinde marş söyleyen yedi kişi, terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyormuş. İleri demokrasiden manzaralar: “Marş söyleyen doğru cezaevine, marş marş!”***Başbakan, “Artık Esad’a inanmıyorum” demiş. Demek ki Arap Baharı’nın değişim rüzgârından biz de etkilendik. Eskiden diktatör olduğuna inanmadığımız Esad’ın artık kendisine inanmıyoruz...

Devamını Oku

Risk yok ki Erdoğan riske girsin

17 Eylül 2011

Risk kelimesinin ne anlama geldiğini herkes biliyordur da, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünden tam tanımını vermek istiyorum önce.Birincisi: “Zarara uğrama tehlikesi, riziko.”İkincisi: “İktisadi karar birimlerinin verecekleri kararlar sonucunda ortaya çıkacak getiriyi olumsuz etkileyebilecek olayların gerçekleşme olasılığı, diğer bir deyişle olayların gerçekleşme olasılığının bilindiği durum. Belirsizlik.Üçüncü risk tanımı da şöyle: 1- Bir olayın meydana gelme olasılığı. 2- Epidemiyolojik çalışmalarda, bir bireyin, belli bir toplum ve dönem içinde belli bir hastalığı taşıma olasılığı. 3- İnsan sağlığına zararlı olma olasılığının ölçüsü.Nereden aklıma geldi “risk” kelimesinin üzerinde durmak.Hükümetin terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’la sürekli müzakereler yaptığının resmen ortaya çıkmasından sonra AKP yandaşı koro “Önemli olan hükümetin terör örgütüyle pazarlık yapması değildir. Ayrıca bu hareket çok doğru ve yerindedir. Başbakan bir risk üstlenmiştir” diyor.Oysa ortada iktidarı etkileyecek, onu zarara sokacak hiçbir risk yok. Korkulan “halkın 40 bini aşkın kişinin ölümünden sorumlu tutulan bir terör örgütü ile görüşme yapmayı hoş karşılamayacağı.”Böyle bir risk var mı? Eğer Türkiye gerçekten demokratik bir hukuk devleti olsaydı, halkın ve halkı etkileyen kurumların üzerinde korku bulutları dolaşmıyor olsaydı, evet böyle risk vardı.Ama şu anda böyle bir risk yok. Tam tersine, Erdoğan ve iktidarı adeta “dikensiz bir gül bahçesinde” dolaşıyor gibi.MEDYA: İktidarın yanlış bir adımında “risk” yaratacak faktörlerin başında medya gelir. Bu nedenle demokratik hukuk devletlerinde iktidarlar medyadan çekinir. Medyada çıkacak olumsuz bir haberin halk üzerinde etkili olacağını bilirler çünkü.Oysa Türkiye’de durum tam tersine. Medya iktidarın yanlışlarını eleştirmek bir yana, hataları örtbas etmeyi bile görev edinmiş durumda. Medya açısından bir risk yok.ORDU: Uzun yıllardır terörle mücadele eden, binlerce şehit veren ordu, ülke güvenliği konusunda hassas olduğu için bir terör örgütüyle kendisini devre dışında bırakan bir pazarlıktan aslında rahatsız olur ve hukuk çerçevesinde gerekli uyarılarını yapar. Ancak bırakın tepki göstermeyi, ağzını açamaz hale getirildiğine göre ordu açısından da bir risk yok.YARGI: İktidar bir terör örgütüyle pazarlık ediyorsa, üstelik bu pazarlığın terör tarafının sözcüleri sürekli olarak Türkiye’ye hakaret sayılacak söylemlerde bulunuyorsa, demokratik bir hukuk devletinde yargı harekete geçer. Ama yargı “halk oylarıyla” iktidara bağımlı hale getirildiğine göre yargı açısından da bir risk yok.HALK: Seçimlerden önce AKP iktidarı Kürt sorununu yeni anayasa ile çözüleceğini söyledi ama detayları vermedi. Buna karşılık Kürt sözcüleri ve Kürtler adına konuşanlar Anayasa’daki Türklük tanımının kaldırılacağını, Kürtlere özerklik tanınanacağını böylelikle Kürtlerin ana dilde temel eğitim verebileceklerini ve hatta Apo’yu da kapsayan bir af çıkarılacağını söylediler. Halkın yüzde 50’si bunları bilerek iktidara oy verdi. Demek ki halk açısından hiç risk yok.O halde AKP yandaşlarının “Erdoğan büyük riske girdi, bunu alkışlamak gerek” demeleri anlamsız.*****Datça ve Knidos Tatil günlüğüBozburun’da kaldığım sırada bir günümü Datça Yarımadası ve taa ucundaki Knidos’a ayırdım. 25 yıl önce gitmiştim aynı yerlere, ama o zaman Datça’ya giden yol çok dar ve virajlıydı, Datça’dan Knidos’a giden yol ise topraktı. Arabanın canına okunmuştu. İçi, bagajı, her köşesi bir parmak tozla kaplanmıştı.Şimdi Datça yolu çok güzel olmuş, yine virajlı ama geniş ve araç sürüşüne elverişli. Datça’dan sonrası ise asfaltlanmış.Knidos 3 bin yıllık tarihi barındırıyor. Denize her taraftan açılabilen, karadan ise iyi korunan dünün Knidos’u bugünün bir arkeoloji ve turizm cenneti. Tamamı bir açıkhava müzesi olan Knidos teknelerin de uğrak yeri. Denizi harika. Yarımadanın uç noktasındaki tek lokantada ise her türlü balığı bulabileceğiniz gibi, akvaryumda canlı tutulan karavidaların tadına doyum olmuyor. Ama yine de siz pişirilirken görmeyin.Knidos’tan Datça’ya yarımadanın güney sahilinde birbirinden güzel inanılmaz koylar var. Palamutbükü, Hayıtbükü, Ovabükü hem cazip fiyata yiyecek bulunan hem de denizi harika yerler.Tabii hepsinin tepesindeki Mesudiye. O muhteşem manzara nedeniyle o kadar çok ev (malikâne) yapılmış ki insan şaşırıyor. Mesudiye’nin çok önemli bir özelliği, aynı anda hem güneşin batışını, hem de ayın doğuşunu (ayın belli günleri) izleyebiliyorsunuz.Datça eski “şirin sahil kasabası” özelliğini biraz yitirmiş. Çok kalabalıklaşmış, çok ev yapılmış. Ama yine de Bodrum gibi üst üste yığılı siteler yok, hiç olmazsa mimariye biraz daha özen gösterilmiş.Ancak Datça’nın önemli bir sorunu var. Bu güzel sahil kenti tarih boyunca “oksijen-nem oranı” açısından dünyanın en önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilmiş. Datça tarih boyurca hastalıkların tedavi merkezi olmuş. Ancak son 20 yılda yapılan siteler ve sitelerdeki geniş çim alanların korunması için yapılan sürekli sulama nedeniyle ekolojik durum değişmiş, nem oranı yükselmiş. Yani Datça’nın havası eskisi kadar iyi değil.Datça’ya gidince Can Yücel’in evini görmeden de gelmeyin sakın.Yarın sizlere yarımadanın Gökova tarafındaki Amazon’dan söz etmek istiyorum.*****Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılmasıyla ilgili konuşan Bakan, “İcraatlarımda ideolojik kaygı göremeyeceksiniz” demiş. İktidar, bu bakanlıkta yapmayı düşündüğü değişiklikleri “Yeşil Kitap” adıyla basınca insan ister istemez kaygı arıyor! (Gani Yıldız)*****Sarkozy ve Cameron rol çalmıyorBaşbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya gezilerinde gördüğü ilgi elbette hepimizin göğsünü kabartıyor. Tabii bu manzaralar güzel de, “sanal” olması ihtimali de yüksek. Yani halk sizi çok sever de, sonuçta o ülkeleri “Arap Baharına” rağmen yöneten güçler farklı.Dün çok değerli bir meslek büyüğümle konuşurken “Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile İngiltere Başbakanı Cameron’un gezileriyle alay ediyoruz ama, sonuçta biz çırak çıkarız” deyince “Hep muhalif bakma, hiç mi olmayalım orada, vatandaş böyle böyle bakıyor” diye hafif de azarlayarak konuştu.“Elbette” dedim, “Ama benim kastım başka” diye sürdürdüm. “Neymiş o?” diye sordu.Cevabım basit; Kaddafi ve ailesinin Fransa ve İngiltere bankalarındaki parasının 37 milyar dolar olduğu söyleniyor. Ayrıca Libya’nın petrol gelirlerinin on milyarlarca doları da yine Avrupa ülkelerindeki bankalarda. Libya’da durum karışık olduğu sürece bankalar bu paraları verip vermemekte çok güçlü konumda. Daha doğrusu bu parayı kime verirlerse o iktidar olur Libya’da.Gelelim Türkiye’ye. Din kardeşiyiz, birbirimizi seviyoruz ama Libya’nın Türkiye’de hiç parası yok. Tam tersine, bizim Libya’dan dünya kadar alacağımız var.Şimdi düşünün, Libya’da yönetime oynayanlar milyarlarca doları mı tercih ederler, yoksa borçlu oldukları din kardeşlerinin engin sevgisini mi?Bu tabii ki Türkiye’nin tamamen çırak çıkacağı anlamına gelmez. Ama kaymağı “megafonla seyirci aradılar” diye dalga geçtiğimiz Fransa ve İngiltere yer, onu da bilelim.

Devamını Oku

Sorun PKK ile görüşmek değil doğru söylememek

14 Eylül 2011

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ile o sırada Başbakanlık Özel Temsilcisi olan şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da PKK temsilcileriyle yaptıkları görüşmenin kaydı ortalığa saçılınca AKP ve yandaşlarından iki ses yükseldi hemen;BİRİNCİSİ “Ne var bunda, barışın sağlanması için devlet elbette görüşmeler yapacaktır.”İKİNCİSİ “Bunu kim sızdırdı, bu hukuk dışı bir şey, üstelik zamanlaması çok önemli.”Açıkçası her iki “savunma” da doğru. Türkiye’nin başına 30 yıla yakındır musallat olmuş bir terör belasından kurtulmak için gerekirse terör örgütüyle bile temas kurulur, kan dökülmesini önlemek için pazarlık da yapılır.Bana göre sorun görüşmelerin yapılmış olması değil, bu konularda doğruların söylenmemiş olmasıdır.PKK ile yapılan görüşmelerde bazı gariplikler var. Örneğin katılımcılardan biri resmi devlet görevlisi. MİT’in Müsteşar Yardımcısı.Ancak ikinci kişi şu anda MİT Müsteşarı olsa bile, görüşmenin yapıldığı sırada resmi bir sıfat taşımıyor. Resmi bir unvanı var, “Başbakanlık Özel Temsilcisi” sıfatını taşıyor ama, devlette böyle bir kadro var mı yok mu, orası meçhul.27 Mayıs 2010 tarihinde MİT Müsteşarlığına atanan Hakan Fidan, basına yansıyan kayıtlara göre PKK temsilcilerine “Başbakan’ın özel talimatıyla geldiğini, Başbakan’ın konuyla çok yakından ilgilendiğini” anlatıyor. Hükümetten “Biz” diye söz ediyor.PKK ile görüşmelerin yapıldığı yolunda haberlerin çıktığı tarihlere dönelim. O sırada Başbakan Erdoğan “PKK ile biz görüşmüyoruz, ama devlet görüşür” diyordu. Bu sözlerin o sırada kamuoyundaki algılanmasında “devletten kasıt” Silahlı Kuvvetler’di.O sırada çok hararetli olan Ergenekon ve Balyoz davalarının da ima edilmesiyle “Ordu teröristlerle pazarlık yapıyor” havası doğuyordu.Oysa şimdi anlaşıldı ki, Başbakan “Biz görüşmüyoruz, devlet görüşüyor” derken gerçeği tam yansıtmıyormuş. Çünkü görülüyor ki, Başbakan’ın devletten kastettiği asker değil, bizzat kendi özel temsilcisiymiş. Ki üstelik bu özel temsilci Abdullah Öcalan’dan sık sık “Sayın” diyerek söz etmiş.Başbakan da bir radyo programında Öcalan’dan söz ederken “Sayın” demiş ve çok eleştirilmişti. Ama o zaman da söylemiştim, bunun bir “dil sürçmesi” olarak kabul edilmesi çok normaldir. Buna karşı Başbakan’ın özel temsilcisinin, ısrarla ve tekrarla “Sayın” demesi dil sürçmesi değil, bir tercihtir.“Efendim, sorun çözülecekse sayın demenin üzerinde durmanın âlemi var mı?”Var tabii. Birincisi; sorun çözülmüş değil, ikincisi o kişi terör liderine “sayın” derken gencecik fidanlarımızı tabutların içinde uğurluyorduk. Bunun toplumda bir infial yaratmaması düşünülebilir mi?Bu konuda yine ısrarla savunulan bir örnek de İngiltere’den veriliyor. Blair hükümeti IRA ile bu tür görüşmeler yapmış. Tamam yapmış da, öncelikle sorun çözülmüş, bu biiir, sonra o terör yeniden ortaya çıkmamış, bu ikiii.Oysa bizde görüşmeler bir tür bilek güreşine dönmüş meğer. Kimbilir ne sözler verildi ve tutulmadıysa PKK bir geri adım atmış, sonra tekrar saldırmış, sonra süre vermiş. O halde bu görüşmelerin yararından söz etmek mümkün olur mu?Gelelim olayın zamanlamasına ve kaydı kimin sızdırdığına. Pek çok spekülasyon yapılabilir.Ama bu konuda sadece şunu söylemek isterim. Son 5 yıldır, ister mahkeme kararıyla, ister yasa dışı olarak yapılan dinleme ve izlemeleri medyadan izledik. Dedik ki “Bu iki tarafı keskin bıçak gibidir, bu çığırı açarsanız yarın sizin de başınıza gelebilir. Siz nasıl dinleyip sonra hiçbir vicdani ve ahlâki değere uymadan kişileri karalamaya, küçük düşürmeye, aşağılamaya kalkarsanız, bir gün sizin kasetlerinizi dinleriz.”Şimdi o gün geldi işte. Kim yaptı, neden yaptı, zamanlamasının önemi nedir, bunların hepsi ikincil konular. Elbette onlara da bakılacaktır ve ortaya çıkarılması da gerek ama, öncelikle “ektiğini biçmek” deyimini unutmamak gerek.*****Ahmedinecat gelse, yüz binler sokağa dökülseGelin bir “empati” yapalım. Eskiden sevdiğim, şimdilerdeyse pek ciddiye almadığım bir kavram empati. Ama şimdi tam yerine oturuyor.Neden sevmediğimi de iki satırla anlatayım. Dinci kesim, özellikle eski solcu yeni liberalleri tavlamak için “empati” lafına sarıldılar. Camide namaz kılmak ile Marksist görüşleri savunmayı aynı kefeye koyma saçmalığı ile pek çoğunu da inandırdılar, neyse.Başbakan’ın Orta Doğu gezisindeki manzaralar dün de yazdığım gibi, insanın hoşuna gidiyor. İnsana “büyük devletiz, Amerika gibiyiz” hissi veriyor. Tabii daha da ileri gidenler sanki o meydanları dolduranlar seçmenmiş gibi “Türkiye Orta Doğu lideri oldu. Artık dünya deviyiz” deyiveriyorlar. Desinler.Şimdi empati yapalım. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat İstanbul’a gelmiş olsun. Havaalanında on binlerce kişi kendisini karşılıyor, ellerinde İran bayrakları ve Ahmedinecat posterleri taşıyanlar Acemce “Hoşgeldin en İslâm Azizi” diye bağırıyorlar. Ertesi gün bir iki milyon kişi toplandığı Taksim’de Ahmedinecat’ı dinlemek istiyor. Konuşma son anda iptal ediliyor.Bu o sırada kim başbakan olursa olsun, onu rahatsız etmez mi? Kendi halkının bir başka ülke liderine bu kadar sevgi göstermesi ve onu adeta kutsallaştırması karşısında tedirgin olmaz mı? O günden itibaren Ahmedinecat’a sevgi ve sempati besleyebilir mi?Arap ülkelerinin sokakları bizi çok aldatmasın.*****Kahire’den dünyaya seslenen Başbakan, “Saflarımızı sıkı tutalım!” demiş. Sanıyoruz sözü edilen “saf sıklaştırma”, namazı kılınmak üzere olan Doğu-Batı ilişkilerinin cenazesinde gerçekleşiyor! (Gani Yıldız)*****Bozburun ve Söğüt’te hayatEğer çılgınca eğlenmek, müzik dinlemek, sabahlara kadar dans etmek istiyorsanız Bozburun’a gitmenizin hiçbir anlamı yok. Datça’nın bu harika köşesi daha sakin, daha sessiz ve huzurlu tatil yapmak isteyenlerin yeri. Güzel balık, harika ahtapot yemek, güneş batışında bir kadeh içkiyle (isteyene meşrubat tabii ki) keyif almak, ılık denizde kulaç atmak için birebir Bozburun ve çevresi,Tek eksiği, hemen 15 kilometre geride, Selimiye’de sona eren ormanlık alan. Bozburun adı üstünde gerçekten “boz” halde. Çünkü tepeleri çok rüzgâr alıyormuş, bu nedenle ağaç yetişmemiş ama makilerin yarattığı yeşillik yine de gözlere cennet hissini veriyor.Kekik var Bozburun’da. Müthiş kokusu ve lezzetiyle. Gelenler dönerken torba torba kekik alıyorlar yanlarına. Bir de badem. Hele aşılanmış iyisini bulursanız tadına doyum olmaz.Bozburun’da nerede yemek yerseniz yiyin mutlaka tat alıyor, hoşlanıyorsunuz. Ama örneğin yine sadece tekneyle gidilen Yat Kulübü’nde yapılan yemekler inanılmaz. Zeytinyağlı çağla ile incecik kesilmiş ve sadece 30 saniye kızartılmış kabakların tadı damağınızda kalacaktır emin olun.Bozburun sapağından Söğüt’e giderseniz bu kez bambaşka bir atmosferle ve güzelliklerle karşılaşıyorsunuz. Söğüt’ün özelliği ahtapot lokantaları. Ahtapotun her çeşidini yapıyorlar, şaşarsınız. Üç ahtapot lokantası var, ben en çok Ahtapotçu Mehmet’i beğendim. Diğerleri de çok güzel, Mehmet Usta her işi kendisi yapıyor, oradaki en eski lokanta, lokum adını verdiği ahtapot yemeği ise bambaşka. Gerçi yerken ahtapot olduğunu anlamıyorsunuz önce, ama herkes o kadar sevmiş ki “menünün değişmezi oldu” diyor Mehmet Usta.Bir de, ben içmedim, çünkü hep araba kullanıyordum, çok kaliteli şarapları var. Salaşa yakın bir lokantada bu kadar kaliteli şarabı hiç görmemiştim.Gezimize cumartesi günü Datça Yarımadası ve Knidos ile devam ederiz.

Devamını Oku

Araplar “Petrol bizim” demedikçe Arap Baharı sadece bir hikâyedir!

13 Eylül 2011

Başbakan Erdoğan’ın Mısır’da (ve Libya ve Tunus’ta) halktan gördüğü ilgi insanın göğsünü kabartıyor. Açıkçası televizyonlardaki meydanların, Erdoğan’ı karşılayanların görüntüleri insanı gururlandırıyor.Hele örneğini ABD başkanlarının Türkiye ziyaretinde gördüğümüz, güvenlik güçlerinin önceden gelerek önlem alması gibi ayrıntılar da çok hoş.Yıllarca Başkan’ı ABD Gizli Servisi korurken “Bizim polisimize, MİT’imize neden güvenilmiyor” dedikten sonra Mısır’da (ve diğerlerinde) aynı şeyi bizim yapıyor olmamız insana garip bir “büyüklük” hissi veriyor. “Amerika gibi olmak” demek buymuş.Hiç kuşkusuz Erdoğan’ın Orta Doğu ziyareti ABD Başkanı’nın ziyareti etkisindedir. Bunu bir kenara koyalım ve sevinelim.Peki bütün bu yaşananlar gerçek mi?Orası kuşkulu işte ki değinmek istediğim de bu.Dikkatinizi çekti mi, Mısır’da halk Erdoğan’ı karşılarken “demokrasi kahramanı” gibi tanımlamalarda bulunmuyor. Onun yerine ne diyor? “İslâm’ın kurtarıcısı.”Türkiye’de (ileri kapitalist ülkelerde de) Orta Doğu’daki gelişmeler “Arap Baharı” olarak tanımlanıyor.Nedir bu Arap Baharı peki? Bir demokratikleşme, hukuk devleti olma yolunda atılan adımlar mı?Yoksa, ileri kapitalist ülkelerin oyuncu değiştirme çabası mı?Batı kapitalizmi çok uzun yıllar enerji kaynaklarının bulunduğu çoğu Müslüman ülkede diktatörleri destekledi. Sadece onlarla işbirliği yaparak kendi işini yürüttü. Bu ülkelerin doğal kaynaklarını alabildiğine sömürdü.Ancak şimdi durum değişti. Artık batı kapitalizmi doyma noktasında. Yeni “pazarlar” yeni “müşteriler” bulmak zorundalar, yoksa baş gösterecek krizlerle boğuşmaları çok zor olacak.O halde bugüne kadar diktatörler eliyle ezilmiş milyonlarca insanın “müşteri” haline getirilmesi en uygun fikir.Arap Baharı adı altında piyasaya sunulan senaryonun aslı budur.Arap Baharı’nda demokrasi şimdilik yok. Elbette bir gün o da gelecek ama, şu an itibarıyla çok uzun yıllar hem şeriat hem de diktatör baskısı altında ezilmiş halklara verilecek en uygun ilaç “İslâmi özgürlük”tür.Böyle bir operasyonun doğrudan Orta Doğu’daki Müslüman coğrafyada başlatılması çok zordu. Bir “model ülke” gerekiyordu. O da Türkiye.Neden Türkiye; çünkü Türkiye Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ile, giderek daha demokratik, daha hukuka bağlı, batıyla ilişkileri diktatörler düzeyinde değil, asker siyasetçi karışımı bir oligarşik yapıyla daha düzgün bir ülke.Sürekli gelişen demokrasisi, anayasal kurumları, laiklik sayesinde bir temele oturmuş inanç sistemiyle tam bir örnek ülke.Türkiye’nin tek eksiği Müslüman coğrafyada etkili olabilecek dinsel kimlik.İşte Tayyip Erdoğan ve AKP ile bu eksik de tamamlandı.Bu nedenle Erdoğan’ın “bölge lideri” ya da “örnek kişi” olmasını kimse şaşkınlıkla karşılamamalı.Arap ülkelerine gelince... Atatürk’ün kurduğu, şimdi Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde olan Türkiye’yi örnek alarak heyecanlanabilirler. Ama başta petrol olmak üzere doğal kaynakları için “Bunlar bizim” diyemedikleri sürece “Arap Baharı” adı altında pazarlanan “demokratikleşme” aşamasına geçmeleri çok zordur.Ki zaten ileri kapitalizmin bunu istediğini de söyleyemeyiz.*****CHP’nin muhtar evleriİnsanın aklına bazen hiç olmadık bir konu geliverir. İşte dün internette bir haber için arama yaparken “CHP’nin Muhtar Evleri” projesi ilişti gözüme.Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün girişimiyle zor koşullar altında çalışan muhtarlıklar için bir “muhtar evi” projesi hazırlanmıştı. İçinde “abdest alınacak yeri” bile olan prefabrik muhtar evlerinden ilk etapta 500’ü hizmete sokulacaktı.Bulabildiğim kadarıyla Muhtar Evleri projesi ile ilgili en son haber mayıs ayında çıkmış. O da Antalya’da açılan bir muhtar evi ile ilgili. Nisanda 13 muhtar evi Kepez’de yine aynı ay 15 muhtar evi de Ardahan’da hizmete girmiş.Peki seçim geçti gitti, bu projenin akıbeti nedir? CHP verdiği sözü yerine getirecek mi? Tanesinin 16 bin liraya mal olacağı belirtilen bu evlerden başka yerlere de yapıldı mı? Proje devam edecek mi? Hiç olmazsa 500 muhtar yeni evine kavuşacak mı?İşte olmadık bir konu. CHP seçimden önce söz vermişti. Tutuyor mu?*****Ligin hiç keyfi yokTam korktuğum oldu. Lig başladı ama heyecan sıfır. Beşiktaş, Galatasaray, Trabzon ilk maçlarında hüsrana uğradı. Fenerbahçe ite kaka bir golle “şimdilik” sevindi. Gazetelere baktım sanki lig yeni başlamamış da sıradan ve keyifsiz bir hafta geçmiş gibi laf olsun diye sayfalar yapmışlar.Televizyonlardaki spor programlarında da heyecan yok. Bol “geyik” ve espriden geçilmiyordu.Ayrıca gazetecilik refleksleri de en aşağı noktaya çekilmiş. Örneğin Fenerbahçe maçı seyircisiz oynandı. Ama TV’de izlerken stat dışında toplanan kalabalıkların sesi sanki seyirci varmış hissi veriyordu.Spor gazetecisi arkadaşlar o kadar heyecansız ki dışarıdaki bu büyük kalabalık bile ancak satır aralarına haber olmuş. Normal zamanda dışarıdan canlı yayınlar yapılırdı. Kimse kılını kıpırdatmamış bile.Bilerek, isteyerek Türk futbolunu bu heyecansızlığa itenlere ne diyeceğimi bilemiyorum.Bir gün vicdan azabı çekecekler ama...*****Tatil günlüğüBozburun ve Sabrinas HouseTatil izlenimlerine başlayalım artık. Dün de dediğim gibi sevgili dostum Mesut Gümüştaş’ın adeta “talimat” gibi verdiği “Bozburun’da benim otelime gidiyorsun” sözü üzerine emanet aldığım bir Jeep’le yola çıktım. Feribotla Bandırma, Susurluk, Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Muğla üzerinden ve tabii ki sürekli dura kalka Marmaris’e vardım.Oradan da Hisarönü, Orhaneli, Selimiye ve Bozburun. Bozburun’un öteki tarafı Söğüt’e bir kere gelmiştim, ama burası ilk.Yolda gideceğim Sabrinas House’un yöneticisi Asım Özoğul ile konuştum, karşılayacağını söyledi. O an anlamamıştım, meğer otele Bozburun’dan tekne ile gidiliyormuş, karayolu bağlantısı yokmuş.Eşyalar sala kondu, hareket ettik 10 dakika sonra Sabrinas House’un önündeydim.Mesut Gümüştaş’la oteli hakkında pek konuşmamıştık “Cennet gibi bir yer doyamazsın” demişti. Eh güney sahilleri zaten cennet değil mi? Öyle de burası gerçekten farklı, cennetten öte gibi.Müthiş bir atmosfer, olağanüstü bir dekorasyon, harika bir deniz.Otel sadece dinlenmek isteyen, sessizlikten, sakinlikten hoşlananlar için. Yeni evlilere, sevgililere ya da özel gün kutlamak isteyenlere özellikle tavsiye edilir.Sabrina adlı bir Alman tur operatörü kurmuş oteli 25 yıl önce. Hüzünlü bir de aşk öyküsü de var, ama fazla özele girmeyeyim. Derme çatmaymış, butik otel bile denemezmiş. İlk yıllarda hippiler gelirmiş. Mesut Gümüştaş beş yıl önce devralmış oteli, sonra mükemmel hale getirmiş.16 odası var. Hepsi birbirinden farklı. Ordulu Orhan Usta her gece farklı bir özel menüyle çıkıyor konukların karşısına. “Deniz ürünlerinde üstüne yoktur” dedi Asım Özoğul.Hemen söyleyeyim, otel biraz pahalı, Euro üzerinden fiyatlar. Ama zaten çoluk çocuk tatil yapanlar için kurulmamış dediğim gibi.Otel 1 Kasım’a kadar açık. O tarihlerde bile denize girilebiliyor, bilesiniz.Bugünlük bu kadar, yarın Bozburun ve çevresinden söz ederim size.***Ekonomimiz yine büyüme rekoru kırmış. Bu kadar çok büyümesine rağmen çocukluk hastalığı olan “adaletsiz gelir dağılımı”nı nedense bir türlü atlatamıyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İddianameyi okurken utandım

12 Eylül 2011

Evet çok utandım. Çünkü onlar hapiste. Hiçbir hukuk onların hakkını savunmak için kullanılamıyor. Onlar hayatlarından koparılmış durumda, ne olacağını bilemedikleri kaderlerini bekliyorlar.Ahmet Şık, Nedim Şener, Soner Yalçın ve Odatv hakkında hazırlanan ve mahkemece kabul edilen iddianameden söz ediyorum.İddianameyi okudukça şaşırıyorum, öfkeleniyorum, üzülüyorum, içim içimi yiyor, işin içinden çıkamıyorum.Çoğu argo deyimle “geyik” sayılabilecek “telefon kayıtları”ndan yola çıkılarak “işte” deniyor, “hükümeti yasa ve hukuk dışı yöntemlerle, yani darbe yaparak devirmek için plan yapıyor, talimatlar veriyor, uygulamaya sokuyorlar.”İddianamede geçen konuşmaları, hangi görüşten olursa olsun hemen her gazeteci günde birkaç kez yapıyor. Nereden biliyorum, çünkü biz böyle konuşuruz.“Yazsana şunu” der örneğin bir meslektaş ya da tanıdığımız biri, “Ver şunların ağzının payını.”Ya da “Ben yazamadım bari sen yaz” diye önerir bir başkası.Haydi daha da gerçekçi olalım, kendi özelimizdeki konuşma biçimiyle yazayım “geçir şunlara” der kimileri. Gaza gelirsiniz, “Yarın öyle bir çakıyorum ki” dersiniz siz de.Şimdi bütün bu meslek içi konuşma üslubu, geyik muhabbetleri, esprili bilgi alışverişleri “iddianame” olarak çıkıyor karşımıza.Böyle bir iddianame o çok girmek istediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinin birinde ya da neredeyse demokrasi kıblesi yapılan Amerika’da olsa, önce meslek kuruluşları, sonra diğer sivil toplum kuruluşları, siyasetçiler ve inanın halk ayağa kalkar.Bizde ne oluyor? Namuslu, dürüst, samimi birkaç gazeteci, ki çoğu da biraz ürkek biçimde eleştirmeye çalışıyor. Ama asıl yaralayıcı olan güçlü bir medya sesi “Görüyor musunuz, bunlar gazetecilik yaptıkları için değil terör faaliyetlerini destekledikleri, darbeye kalkıştıkları için hapisteler, yani basın özgürlüğü falan söz konusu değil burada” korosuyla halkın beynini yıkamaya çalışıyor.Neden? Gerçekten bu gazeteci arkadaşlarımız terörist ya da darbeci mi? Değil tabii ki. O hade amaç ne? Birincisi intikam almak, meslek kifayetsizlerinin, gerçek gazetecilerden hıncını çıkarmaya çalışmaları. İkincisi ise “ne olursan ol, muhalefet etme” anlayışını gazetecilerin beynine kazımak.Vatandaş gerçek gazetecilerin çektiği sıkıntıyı, bir yazı yazarken ya da televizyonda konuşurken kendi kendisiyle nasıl savaştığını bilmiyor. Haklıdır belki bilmemekte. Ama ya basın kuruluşları, cemiyetler, konseyler, sendikalar? Onlar da sessiz ya da cılız tepkiler vererek kendilerini korumaya çalışıyorlar.Oysa özellikle bu iddianame bütün medyaya bir örnek olmalı. Nasıl bir tehdit ve tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız.Kimileri gevrek gevrek gülerek “Canım herkesi de içeri almıyorlar ya, bak sen dahil kaç kişi ne sert muhalefet yapıyorsunuz ama size bir şey olmuyor, demek ki muhalefet eden herkes hapse girmiyor” diyor hiç çekinmeden, utanmadan.Bu en büyük kandırmaca aslında. Düz mantıkla kahvehane kültürünün en bayağısını kullanarak herkesi sersem yerine koymaktır. Sorun herkesin hapse atılması değil, herkesin yüreğine korku salınmasıdır.*****Bir acemi tatilcinin güncesiAcemi tatilci diye tanımladığım benim. Tatili acemice yapmıyorum tabii de, pek çok kişi gibi önceden planlama yapıp belli bir program içinde tatil yapamıyorum. Bırakın bir ay önceden yer ayırtıp biletleri almayı, ancak gün içinde karar verip çıkabiliyorum tatile. Çok uzun yıllardır bu böyle, yaptığım iş gereği doğal olarak.Bu yıl da aynısı oldu. Yine önceden program yapamadım, nereye gideceğimi, neler yapacağımı, neler göreceğimi planlayamadım. Ama “kendiliğinden oluşan” esaslı ve çok keyifli bir tatil yaptım.Tatilim değerli dostum Mesut Gümüştaş’ın “Tatile çok ihtiyacın olduğu görülüyor artık, benim Bozburun’da bir otelim var, topla bavulunu oraya gidiyorsun” demesiyle başladı.Sonrası da kendiliğinden geldi. Uzun yıllardır özlediğim özgür bir tatil yaptım.Bozburun, Hisarönü, Datça Yarımadası’nın tamamı, Bördübet ve Güneş Tecelli’nin inanılmaz tatil kampı, Amazon, Gökova, Sedir Adası, Akyaka, Dalyan, Fethiye, Ölü Deniz ve en sonunda Akçay, Altınoluk, Küçükkuyu.Hepsi arabayla. Bir tür karadan Mavi Yolculuk.Yarından başlayarak gittiğim yerleri, izlenimlerimi, tavsiyelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Daha mevsim bitmedi güneyde; ama olmadı, beğenirseniz gelecek yıl için planlarsınız kendinizi. Ben nasıl olsa yapamam, bari anlatayım.*****Hülya Avşar kaybederken kazandıEkranların yeni yıldızları Oya Germen ve Elif Aktuğ her sabah TNT kanalında “Canlı Hayat” programıyla çıkıyorlar izleyicinin karşısına. Keyifli, düzgün, hoş bir program. Dün son günlerin olay adamı Erol Köse konuklarıydı. Erol Köse Twitter’dan attığı mesajlarla ortalığı karıştırıyor. Son olarak Hülya Avşar’la ilgili iddialar attı ortaya, Hülya Avşar cevap verince olay büyüdü, bu kez “Elimde kaseti var” polemiği başladı, Avşar’ın eski eşi Kaya Çilingiroğlu “O kaset yayınlanırsa itibarım sarsılır, kasete el konsun” diye mahkemeye başvurunca iş iyice karıştı.Ve dün Erol Köse elinde kasetiyle gelmiş TNT stüdyolarına ve oturmuş Germen, Altuğ ikilisinin karşısına.Sonuçta “olay kaset” denilen Hülya Avşar kasetinin meğerse bir şarkı kaydı olduğunu öğrendik. Hülya Avşar hiç müzik olmadan bir şarkı söylemiş. Kötü tabii. Erol Köse diyor ki “İşte şarkıcıyım diye geçinen Hülya Avşar’ın gerçek sesi bu, artık hayranları onu domates yağmuruna tutar.”Tamam da, Hülya Avşar kendisinin Whitney Houston olduğunu iddia etmiyor ki. Şöhretinden yararlanıp şarkı da söylemiş o kadar. Ayrıca değme ses sanatçıları bile hiç müziksiz kayıt yapmaya çekinir, o da bir gerçek.Neyse, o kaset Erol Köse tarafından aslında Hülya Avşar’ı zora sokmak için dinletildi belki ama etkisi ters olacak gibi geliyor bana. Çünkü şarkı güzel, sözler güzel, melodi akılda kalıcı. Müzik ve efektler eklenince hit olabilir. Yani Hülya Avşar bu şarkı için olabilecek en büyük reklamı yaptı.Bunun ötesinde son günlerde çok eleştirilen Erol Köse de bir anlamda kendini kurtardı. Elindeki kasetlerin tehdit ve şantaj amaçlı değil şarkı kayıtları olduğunu “ben bir müzik prodüktörüyüm, ne bekliyordunuz” diye dile getirdi.Herkes kazançlı yani. En çok da Canlı Hayat’ın sunucuları, çünkü dün sabah reyting patlaması yaşamışlar. Umarım bu çizgide devam ederler.*****Doktorun dediğiTatil dönüşü işe bir fıkrayla başlayalım. Tabii ki özlediğiniz yıldırım Tuna’dan:Orta yaşlı adam bazı şikâyetleri nedeniyle doktora gitmiş, muayene sonrası doktor adamın karısını yalnız olarak bir odaya alıp “Kocanızın çok önemli bir şeyi yok” demiş, “Ona her öğün değişik değişik yemekler yapın, maç seyrederken meyveler soyup yedirin, ona hiç karşılık vermeyip sürekli ne derse dinleyin ve ‘Evet’ diyin; arzu ettiği anda hemen onunla aşk yapın, bu şekilde olursa inanın en az 20 yıl yaşar..” Kadın bekleme salonundaki kocasının yanına dönünce adam merakla sormuş “Doktor ne dedi?” diye, “Rezalet..” diye cevap vermiş kadın dişlerini sıkarak, “Görünen o ki pek uzun yaşayamayacaksın tatlım!..”*****Siyasilerimizin “alın öpme” tartışmasında vatandaşın fikri: “Vatandaşı ‘öpmedikleri’ sürece birbirlerini istedikleri kadar öpsünler!” (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Erdoğan Cumhurbaşkanı olmaya gerek duymayabilir

4 Eylül 2011

Sevgili okurlar; uzun bayram tatilini bitirdik. Aslında bitirdiniz demek daha iyi, çünkü en azından ben bayramda İstanbul’daydım, hatta günlerim gazetede geçti bile diyebilirim. İzin verirseniz bu yazıdan sonra kısa bir tatil yapmak istiyorum. Gerçi arada birkaç günlüğüne kaçamaklar yapmadım değil, ama hepsinde de yazı yazma stresi, gündemi izleme telaşı aralıksız sürdü. Şimdi gelecek salıya kadar yazmadan tatil yapmak istiyorum.Havalar soğuyor amaEylülle birlikte havalar, her ne kadar güzel gidiyor olsa da gün gün biraz daha soğuyacak, günler kısalacak ve bir anda bakacağız ki ceketleri pardesüleri giymeye başlamışız bile. Bu arada, havalar soğurken siyasetin giderek ısınacağını da biliyoruz. 1 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra geçen dönemden eksik bıraktıklarımızın yanı sıra oluşan yeni sorunlarla boğuşmaya ve yine ateşli tartışmalar yapmaya başlayacağız.Önce BDP’nin yeminiYeni meclisi bekleyen önemli sorunlardan biri BDP’nin yemin boykutunu bitirip bitirmeyeceği. Ama sanıyorum AKP’nin ciddi güç gösterisi BDP’ye geri adım attırdı. Görünen o ki BDP’liler 1 Ekim günü, Meclis açılır açılmaz kürsüye çıkacak ve yemin edecek.Tabii burada merak konusu olan BDP’lilerin yemin törenini şova dönüştürüp dönüştürmeyeceği. Özellikle Leyla Zana herhalde büyük heyecanla bekleniyordur.Kanun Hükmünde KararnameAncak sanıyorum yeni dönemin en önemli konularından başta geleni Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK). İktidar seçimden önce, 3 Mayıs’ta aldığı “Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisini” çok kısa bir süre önce çok ciddi biçimde kullandı. Çıkarılan her KHK ayrı bir tartışma konusu yarattı. CHP yine Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor. Konu AKP’nin dilediği biçimde şekillenen Anayasa Mahkemesi için de çok ciddi bir sınav olacaktır.Kısa bir tarihçeHükümetlere tanınan bu yetki yeni değil. Başka ülkelerde de var, bunu bilelim. Bizde ilk KHK çıkarma yetkisi 1876 Anayasası’nda yer alıyor. Ancak o sırada iktidarda olan İttihat ve Terakki bu yetkiyi çok istismar ettiği için 1921 Anayasası’na KHK yetkisi konmuyor. Aynı şekilde 1924’te de bu yetki yok. 1961 Anayasası ise bu yetkiden hiç söz etmiyor. Taa ki 1971 muhtırasına kadar. KHK dönemi bundan sonra yeniden başlıyor.12 Eylül çok kullandı1971 yılında askerler, iktidarı dışarıdan kontrol ettikleri için daha önce sivillere vermedikleri bu yetkiyi çok destekliyor. 1980’deki darbe anayası da KHK konusunu çok geniş biçimde anlatıyor. Üstelik dönemin hükümetleri bu yetkiyi çok sık kullanıyor. Şöyle söyleyeyim; 1971’den 1982 Anayasası’na kadar 34 KHK çıkarılmışken, 82-85 arasında çıkan KHK sayısı 166. Daha sonra Özal da bu yetkiyi çok sevdi ve kullandı.KHK’nın gerekçesi ve mantığıKanun Hükmünde Kararname çıkarmanın elbette bir mantığı ve gerekçesi var. O da, önemli ülke sorunlarının çözümünde zaman kaybetmemek, işleri kolaylaştırmak. KHK yetkisi Meclis’ten belli bir süre için alınıyor. KHK çıkarıldığı gün yürürlüğe giriyor ve yasalaşması için de Meclis’e gönderiliyor. Aynı gün Meclis’e gönderilmeyen KHK geçersiz sayılıyor. KHK’nın anayasaya uygunluğunu talep edilmesi halinde Anayasa Mahkemesi denetliyor.Asıl bomba yeni patladıHükümet elinde tuttuğu KHK çıkarma yetkisini 17 Ağustos günü “şiddetli biçimde” uyguladı. Hiç beklenmedik konularda çıkarılan KHK’lar muhalefetin tepkisine neden olurken toplumda da ciddi tartışmalar yarattı. Öncelikle “temel bazı konularda kanun gücünde düzenleme yapmak Meclis iradesini hiçe saymaktır” fikri ağır basıyor. Hükümet, ülkeyi Meclis’i by-pass ederek yönetmeye çalışmakla suçlanıyor.Haksız da değillerKanun Hükmündeki Kararnameleri “Meclis’i devre dışı bırakmak” olarak niteleyenler o kadar da haksız değil. Çünkü hükümet çok hızlı biçimde, örneğin birçok özerk kurumu, ki aralarında RTÜK, TMSF, BDDK, SPK, EPDK, KİK, Rekabet Kurumu var, ilgili bakanlıkların denetimine açtı. Böylelikle aslında fark ettirmeden özerkliği fiilen ortadan kaldırılmış bu kurumların tamamen iktidara bağımlı olacakları ileri sürülüyor.Bakanlık düzenlemeleriYine bu KHK’larla yeni bakanlıklar kurulurken, birçok bakanlığın yapısı da değiştiriliyor. Yasalaşmaları en az bir yıllık süreci kapsayacak olan bu düzenlemelerin tamamen iktidarın arzu ettiği biçimde ve bir günde düzenlenip yürürlüğe sokulması hukuka ve demokrasi kurallarına aykırı olarak niteleniyor. Askerlerle ilgili kimi konuların satır aralarına serpiştirilmesi de eleştiri oklarını çeken önemli unsurlardan. Yani sıkıntılı bir durum.Tam gün ve vakıflarTürkiye’nin çok tartışma yaratan “tam gün yasası” veya “Azınlık vakıflarının mallarının iadesi” gibi konuların da KHK’ların içine konulması KHK yetkisinin kullanılmasında “istismar” eleştirilerine yol açtı. Tam gün yasası Anayasa Mahkemesi’nden dönmüştü. Azınlık vakıflarının ise popülist bir açıdan ele alınması rahatsızlık yaratıyor. CHP, yetkinin bu şekilde kullanılmasının Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ederek AYM’ye gidiyor.Anayasa Mahkemesi’nin sınavıŞimdi gelelim, konunun en hassas noktasına. Anayasa Mahkemesi iktidara bağımlı yeni haliyle ilk sınavını KHK’lar konusunda verecek. Mahkeme uygulamadaki bazı noktaları anayasaya aykırı bulabilir. Ama uygulamaya yol da verebilir. Alınacak kararlar Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bundan sonraki siyasi rotasını da belirleyecektir. AYM CHP’nin başvurularını reddederse Erdoğan’ın önüne yepyeni bir siyasi yol belirleme şansı açılacaktır.Diktatör yetkisinden bile fazlaAçık söylemek gerekir ki, son çıkan KHK’lara bakınca, böyle bir yetkinin hiçbir ülkede olmadığını görüyoruz. Öyle ki, ne Saddam’ın Irak’ında, ne Mübarek’in Mısır’ında böyle yetki vardı. Bu tür kanun hükmünde kararname çıkarılabilmesi, Meclis iradesini hiçe saymaktır. Bu Meclis’i by-pass etmenin de ötesinde Meclis sanki hiç yokmuş gibi davranmaktır. Erdoğan bu gücü de eline alınca cumhurbaşkanı olma planlarını bile gözden geçirebilir.Yeni anayasaya gerek yokBu durumda, Erdoğan’ın yeni bir anayasa yazma gereğini hiç duymaması bile mümkündür, ki zaten bana göre AKP’nin böyle kesin bir niyeti de yok. Şu andaki “anayasa tartışmaları” iktidara dış destek veren sözde liberal görünümlülere sunulan mavi boncuktan öte bir şey değil bence. Erdoğan tam tersine yeni anayasa yerine, gücünü ve etkisini daha da sağlamlaştıracak yöntemler uyguluyor. Kürt açılımı konusundaki son tavrı bunun açık örneğidir.Başkanlık sistemi mi?“Üç dönem yeter” söyleminden ötürü şu anda Erdoğan’a Gül’den sonraki Cumhurbaşkanı gözüyle bakılıyor. Erdoğan’ın en büyük arzusunun da yeni anayasada başkanlık sistemini kurmak olduğu söyleniyor. Ancak eğer KHK’lar konusunda Anayasa Mahkemesi bir engel çıkarmazsa, mevcut durumun Erdoğan’ın çok daha lehine olduğunu ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmak yerine Başbakan olarak kalmayı tercih edebileceğini söyleyebilirim.Hiç gerek kalmazErdoğan, Başkanlık sistemini ülkeyi kendi arzusuna göre daha rahat ve engelsiz biçimde yönetebilmek için istiyor. Ancak başkanlık sistemini nasıl oluşturursa oluştursun, hiçbir durumda Kanun Hükmünde Kararnamelerin vereceği rahatlık sağlanamayacaktır. Bu durumda Erdoğan’ın “Halk benim Başbakan olarak kalmamı istiyor” demesi mümkündür. AKP bunu sağlamak için çok büyük bir destek mitingi bile düzenleyebilir.Demokrasi ne olur?Buraya kadar olanları ve olasılıkları yazmaya çalıştım. Bunların gerçekleşmesi hatta bu yolda adım atılması bile demokrasimiz ve hukuk düzenimiz için büyük tehdit olacaktır. Erdoğan çok gözü kara biçimde ülke yönetimine ağırlığını koyuyor. Bazı alanlarda çok başarılı da. Ancak demokrasi adına demokrasi dışı yöntemlerin giderek çoğalması en başta Erdoğan için büyük tehdit olacaktır. Bu hukuk anlayışı ile Türkiye’nin önü çok aydınlık değildir.Ve gelelim tatileSevgili okurlar; yazının başında söyledim, yine tekrarlamak istiyorum. Bu yazı tatil öncesi son yazım. Hiç yazı yazmadan, haberleri ve gelişmeleri izleyerek ama hiç olmazsa yazı stresine girmeden bir hafta geçirme istiyorum. Sizlerin de bunu anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Bu süre içinde lütfen çok önemli değilse mesaj göndermemenizi rica ediyorum, çünkü okumakta ve cevaplamakta zorluk çekebilirim. Haftaya salı buluşmak üzere.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku