Hasta oluyorum, gerçekten hasta oluyorum, kadın yerine “bayan” diyenlere hasta oluyorum.İlk kez ben yazmıyorum, çok değerli yazarlar da bu konuya el attılar ama nafile. Medyanın ani patlamayla yayıldığı günlerden beri dilimize yapışan şu “bayan” sözcüğünden kurtulamıyoruz.Gencecik pırıl pırıl kızların kendilerinden “bayan” diye söz etmeleri ise beni deli ediyor.Anladığım kadarıyla öncelikle radyoda televizyonda konuşan erkekler kadın demeyi kaba bulduklarından olacak bayan lafını kullanır oldular. Bir yapıştı pir yapıştı.Oysa bayan kadın demek değildir.Bayan bir hitap tarzıdır. Hitap ettiğiniz kişinin cinsiyetini belirlemekte kullanılır.Örnek: Hülya Avşar kadındır. Ama Bayan Avşar’dır.Bu hitap biçimi batı dillerinden alıntıdır.Batı’da ve dünyanın pekçok yerinde isim yerine soy isim kullanılır. Soyadından cinsiyeti belirlemek mümkün olmadığı için başına başına koyacağınız bir hitap biçimiyle kişinin cinsiyetini anlamış olursunuz.Ya da isimsiz ünvanlarda cinsiyeti anlamamızı sağlar bu hitap biçimi. Mr President gibi. Eğer Başkan kadın olsa Miss President olacak yani.Bay ve bayan hitap biçimleri cumhuriyet döneminin ürünleri.Ondan önce soyadı olmadığı için bey, efendi, beyefendi, hanım, hanımefendi gibi hitaplar kullanıyordu. Tabii bu hitap biçimleri hala kullanılıyor.Bay ve bayan aslında günlük hayatımızda pek de tutmamıştır. Daha çok mektup davetiye yazılımında kullanılmıştı, şimdi o da pek yok. Eskiden mektuplara adres yazarken isim bölümüne mutlaka Bay ya da Bayan ifadesi konurdu.Bir de protokolde kullanılan Bayan hitabı vardır ki, buradaki incelik normal kişiler tarafından anlaşılamadığı için şimdilerde galiba tamamen vazgeçildi.Örneğin şöyle yazardı davetiye üzerinde;Sayın Cumhurbaşkanı ve Bayan Abdullah Gül davete katılmanızdan mutluluk duyacaklardır.Komik geldi bu tip protokol tarzı, “Nasıl yani, Bayan Abdullah Gül olur mu?” dedi pekçok kişi. İleri protokol bu yani.Bayan lafını en çok kullananların başında da genç kızlığı biraz geçmiş olanlar geliyor. Galiba kendilerine “kız” demekten çekiniyorlar, birileri “küçül de cebime gir” demesin diye, “kadın” deyince de “henüz bekarım” kompleksi ağır basıyor, kolayını seçip “bayan” diyorlar kendilerine.Sonuçta “kadın” çok güzel bir kelime. Asla kaba değil. Bayan deyince kimse kendinin zarif olduğunu zannetmesin, çünkü bence asıl kabalık kadına bayan demek.Bir de zihnimde kalan bir gençlik anısı var. Beyoğlu’nun, şimdi dönüştürülmeye çalıştığı eski dönemlerde sokak aralarında kadın tellalları dolaşırdı, yanınıza yaklaşıp “Bayan lazım mı?” diye sorarlardı. Kibarlar ya, “Kadın lazım mı?” diye sormak olmaz tabii.Bayan lafına o günden beri ifrit olurum, onu da hatırladım şimdi.*****Haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli pazarlar dilerim;-İstirahatSayın kat muavininin dikkatine; Velisi bulunduğum okulunuzun öğrencilerinden Isaac Newton’un hafif bir beyin sarsıntısı geçirmesi nedeni ile 2 gün istirahatlı sayılmasına emir ve müsaadelerinizi arz ederim. Saygılarımla. Not: Oğlumun başına arka bahçemizdeki ağacın altında otururken iri bir elma düştü de..-Ne dedi ki?- Şu anda sana söylüyorum, bir daha bu müdürle beni asla, ama asla çalışırken göremeyeceksin..- Aa?.. Sana ne dedi ki?..- Ne diyecek?.. ‘Kovuldun!’ dedi..TecavüzKalabalık bir kafetarya, yaşlı kadın yanında oturmuş genç memurenin sık sık sigarasından nefes çekip üfleyip durduğu dumandan adeta boğulmuş, “Öffff..!” demiş dumanı eliyle dağıtmaya çalışarak, “Sigara dumanı altında kalmaktansa tecavüze uğramayı tercih ederim..!” Genç kız “Ben de..” demiş “Ama sadece 20 dakika yemek molası veriyorlar, süre çok dar..!”KayınvalidePlajın biraz açığında bir gurup köpekbalığı kadının birinin etrafında halkalar çizmeye başlayınca cankurtaranlardan biri hemen yardım etmek için ayağa fırlamış, ama arkadaşı kolundan tutarak durdurmuş onu, “Boş ver bırak ve izle, o benim kayınvalidem” demiş. “Onu öl..öldürtmek mi istiyorsun?” diye hayretle sormuş cankurtaran. “Valla fena olmaz ama konu o değil.. İlginç bir tabiat olayı.. İzle..” demiş arkadaşı. Bu sırada köpekbalıkları kadının iki yanında birbirlerine eşit uzaklıkta hizaya geçip bir koridor oluşturarak ona kumsala kadar saygıyla eşlik etmişler. “Bu.. Ne bu?” demiş cankurtaran, “Nasıl bir şey bu?.. Nerden biliyordun?” Arkadaşı “Önemli bir şey değil.. Ortaokulda okutmuşlardı” demiş “Basit.. Aynı türlerin dayanışması olayı..!”Ya aynaya bakarsa Fransa Devlet Başkanı Sarkozy’nin “densiz” sözleri hepimizi öfkelendirdi doğal olarak. Ancak Dışişleri Bakanı’nın sözlerini de yadırgadım biraz. Davutoğlu Sarkozy’e dedi ki “Sen önce kendi tarihine bak, yüzüne ayna tut.”Yani Fransa’nın geçmişinin pek parlak olmadığını söyledi. Biz de “Helal olsun bakanımıza, lafı nasıl da oturttu” diye sevindik, alkışladık. Gerçi bu “Sen kendine bak” üslubu genellikle mahalle kavgalarında kullanılan bir yöntemdir, ama olsun, AKP iktidarında bunları söyleyeni fena yapıyorlar.Merakım şu, Sarkozy Davutoğlu’nun sözlerini ciddiye alarak “Tamam aynaya baktım, gerçekten Fransa’nın geçmişinde çok kötü şeyler var, hepsi için özür dililiyorum” dese ne olacak? Davutoğlu’na göre Fransa aynaya bakarsa bize yönelik söylediklerinin doğru olduğunu mu kabul edeceğiz?*****Gani Yıldız’danBaşbakan, Kandil’e bayrak dikme tartışmasında, “Şu anda ülkemizin her yerinde bayrağımız var. Terör duruyor mu?” demiş. Gerçekten de her yerde bayrağımız var; hele şehit evlerine ve mahallelerine asılanları düşünürsek!***TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Küresel ekonomiyi tırnaklarımızı kemirerek izliyoruz!” ifadesini kullanmış. Her şerde bir hayır vardır; kemirecek tırnağı kalmadığı için vatandaş bu kötü alışkanlıktan kurtulmuş oldu!***Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, “Yeni anayasa için kurulacak hazırlık komisyonu elastik olmalıdır!” demiş. Doğru; çalışmalar uzlaşmadan uzak bir şekilde devam ederse tepki yumurtalarından kurtulmak için elastikiyet gerekir!***Bir Japon firması, şampuan döküp 24 parmakla saç yıkayabilen robot geliştirmiş. Ağzıyla tıraş yapabilen siyasetçinin yanında bu robotun lafı olmaz!***Malatya’nın Kürecik Köyü’ne kurulması planlanan füze kalkanını protesto eden 5 bine yakın vatandaşımız yürüyüş düzenlemiş. Amerika’nın emri olan bu kalkanı engellemek için “canlı kalkan” olabilecek insanların varlığını bilmek güzel!***İktidar, Karadeniz Otoyolu’nu bitirmekle övünüyordu. Sel sonrası Rize’nin haline bakılırsa tek bitirdikleri şey otoyol değil!***Yeni anayasanın yapım süreci hakkında konuşan Meclis Başkanı Çiçek, “Fazla uzatmayalım!” demiş. Yaklaşımına bakılırsa iktidar da muhalefete aynı şeyi söylüyor, “Fazla uzatmayalım; ne diyorsak o!”
Döviz fiyatlarının ani hareketlenmesi üzerine Merkez Bankası hafta ortasından bu yana müdahalelerde bulunuyor.Önce bankaların munzam karşılıklarını yarım puan indirdi, ama asıl dalga büyük miktarda döviz satışıyla geldi.Merkez Bankası’nın 1 milyar 350 milyon dolarlık ihalesine 1 milyar 800 milyonluk talep geldi. Bu ihalelere büyük talep olduğu ve satılan tüm dövizin alındığını gördük.Peki bu dövizi kim, neden aldı?Alıcıların büyük bölümü elbette bankalar. Tabii bankalar bunu sadece kendilerine almıyorlar. Talep eden kişi ve kurumlar da var.Bu konunun uzmanı bir arkadaşıma sordum. “Döviz borcu olan büyük şirketler alıyor, bankalar da açık pozisyonlarını kapatıyorlar” dedi.Döviz borcunu anlıyorum, açık pozisyon ise çok kullanılan ama sistem dışı bir uygulama. Riske girip ileriye yönelik bir fiyat riskine girip işlem yapıyorsunuz. Bir kriz gelirse hiç gözünüzün yaşına bakmazlar, yakarlar.Eğer Merkez Bankası’nın yüksek miktardaki satışından açık pozisyoncular yararlanıyorsa, bu bir tür fonlama olmuyor mu?Eğer sözü edilen büyük kriz gelecekse döviz fiyatını rezervlerinizi eriterek de durduramazsınız. Döviz fayatlarının ani artışı halka enflasyon olarak yansır ama bu arada önceki satışlar sayesinde açık pozisyonda yakalananlar kurtulmuş olur.Bu nedenle piyasaya müdahale ederken bu kadar büyük çaplı döviz satışının doğru olup olmadığını anlamış değilim.Peki bütün bu gelişmelerde halkın bir kazancı var mı? Yok.Halkın cebinde zaten büyük miktarda döviz cinsi para yok. Ama döviz cinsinden borcu var. Ev almış, araba almış ve dövizle borçlanmış.Döviz borcunu ödemek için kimse döviz alamaz, zaten alacak gücü olsa döviz cinsinden borçlanmaz.Ama ne zaman döviz fiyatlarında artış meydana gelmeye başlasa, hemen Tahtakale üzerinden ekonomi yorumları yapılmaya başlanır.Oysa Tahtakale’nin gücü devede kulak bile değil. Halkın Tahtakale ile ilgisi telefon, elektrik, kredi kartı borcunu ödemek için elindeki 200-300 doları bozdurmaktan ibaret. Ekonomide “psikolojik” etkisi vardır o kadar.Kimseyi suçlamak için değil, düz mantıkla ekonomiyi anlamaya çalışmak için yazdım bu yazıyı.Eğer gerçekten asıl büyük kriz geliyorsa, siz bugün ne kadar döviz satarsanız satın yükselişi önleyemezsiniz demektir. Kimbilir belki de iktidar kaçınılmaz felaketi görerek “Teğet geçsin diye çok çabaladık ” demek için çırpınıyordur bu günlerde.*****Ataşehir’de ezber bozan başkanÇarşamba gününü İstanbul’un yeni ilçelerinden Ataşehir’de geçirdim. Başkan Battal İlgezdi ile belediye sınırlarını baştan başa gezdik.Hemen söylemeliyim ki, henüz 2 yıllık belediye bu kadar az zamanda çok işler yapmış. Üstelik iktidar partisinde olmamasına, Büyükşehir’in tüm engelleme çabalarına rağmen.Aslına bakarsanız Ataşehir’i CHP’nin alması başlı başına bir mucize. Çünkü iktidar, Ataşehir’in sınırlarını çizerken çok kurnaz davranmıştı. Merkez’in etrafına AKP’nin çok önde olduğu mahalleler eklenmişti. 2007 seçim sonuçlarına bakıldığında yeni oluşturulan ilçede AKP ’nin oyları 23 bin önde görünüyordu.Ancak İlgezdi ve arkadaşları gece gündüz çalışmışlar, AKP’li aday ise belli ki 23 binlik avantaja çok güvenmiş, ama sonuçta bu bölgede CHP 5 bin farkla seçimi kazandı.Ataşehir “Akla, karanın” yan yana olduğu bir bölge. Grisi yok.Bir tarafta gökdelenlerdeki iki oda bir salon daireler 500 bin liradan başlayan fiyatlarla satılırken, hemen dibinde gecekondu tanımına girecek yapılarda oturan on binlerce dar gelirli.Tabii bu büyük bir haksızlık da oluşturuyor. TOKİ için güya “kentsel gelişim ” adı altında boş arazilere 40-50 katlı binalara imar vererek rant yaratılırken, diğer taraf 4 kat izni bile alamıyor.Çünkü hemen tamamı tapusuz, ruhsatsız, ama fiili durum başka.Bu konuları ileriki günlerde daha ayrıntılı yazmaya çalışacağım. Gelelim Ataşehir’e.Başkan İlgezdi müteahhit kökenli. Bölgede pek çok bina yapmış. Ama gariptir, başkan olduktan sonra binadan çok park yapmış. “İstanbul’da bu kadar kısa sürede en çok park yapan başkan benim” diyor.Gerçekten öyle. Boş bulduğu neresi varsa park haline getirmiş. Hepsi de insan kaynıyor, kadınlar güneşleniyor, yaşlılar dinleniyor, çocuklar eğleniyor.Bir Tıp Merkezi yapmış, kapısında Belediye yazısını görmesem çok lüks bir özel hastane zannederdim. Her gün en az 600 kişiye bakılıyor, çoğundan da para alınmıyor.Beni en etkileyen yer Kadın Sığınma Evi oldu. Buranın çok gizli olması gerektiği için, sadece Başkan’la birlikte gittik. Yanındakiler bile gelmedi. Görünce İnanamadım. Bir otel gibi. Her şey düşünülmüş. Ama ilgili bakanlık “çok lüks” diye itiraz ediyormuş. Tuhaf.Bu yıl açılan Kız Yurdu’nu gezdim. İnsanın öğrenci olası geliyor. Zamanında kaldığım yurt aklıma gelince “Biz bunu hayal bile edemezdik” dedim.Çalışma odalarından TV salonuna, ütü odasından çamaşırhaneye, hobi salonundan fırınlı, mikrodalgalı şahsi mutfağa kadar her şey var.Ataşehir Belediyesi için yeni bir bina yapılıyor. Battal İlgezdi “Bu Türkiye’nin en modern ve akıllı binası olacak ” dedi. Bir yıl sonra hizmete girecekmiş.Battal İlgezdi “ezber bozan” bir belediye başkanı olarak “CHP’li belediyeler çalışmıyor ” diyenlere cevap veriyor aslında. Gördüklerime sevindiğimi belirterek kendisini kutladım.Her şey güzel de, ancak bu gelişme beni korkuttu da. On binlerce konut yapılıyor, 50 katlı binalar yükseliyor, modern kentlere uygun yollar da açılıyor. Ama sonuçta hepsi ya 4 şeritli TEM’e ya da 3 şeritli E-5’e çıkıyor. Nasıl olacak bu?*****Ben olsam bugün şunu yapardım?Habertürk Gazetesi’nin dünkü sürmanşetinde “aile içi şiddet kurbanı” bir kadının fotoğrafı vardı. Korkunçtu. Kadının çıplak vücudu ve koca bir ekmek bıçağı görülüyordu.Böyle bir fotoğraf basılır mı? Hayır basılmaz.Ama geçmişte bunun örnekleri yok değil. Yıllar önce Günaydın’ın bastığı “Liseli Handan” fotoğrafı da benzer tartışmalara neden olmuştu. Star Gazetesi’nde olduğum sırada HSBC binasının önündeki patlamada parçalanmış ceset fotoğrafı koymuştuk. Sonra çok pişman olmuştum.Öyle sanıyorum ki bu fotoğraf basılmadan önce Habertürk Yazı İşleri’nde de çok tartışılmıştır. “Aile içi şiddeti öyle sert biçimde verelim ki herkes ibret alsın” görüşü ağır basmış belli ki ve fotoğraf gazeteye girmiş.Karar yanlış, ama dünyanın sonu değil.İyi bir gazete yönetimi bu ağır hatanın altından kalkabilir.Ben Habertürk’te olsaydım, şunu önerirdim: Yazı İşleri Masası’nda çalışan herkes, gazetedeki yazarlar, editörler, muhabirler ve teknik ekip topluca bir fotoğraf çektirir. Bu fotoğraf yine sürmanşete konur ve altına da “Özür diliyoruz” manşeti atılır.Bu belki kamuoyunun tepkisini biraz olsun giderir.Habertürk Gazetesi’ni bugün bu umutla elime alacağım.Arkadaşlar, hepimiz hata yaparız, önemli olan bu hatayı telafi etmek ve bunu yaparken gurura kapılmamaktır. Bu yaşadığımız deneyimlerle sabittir.*****Bizde “elma” denince akıllara, “Her kurumda çürük elmalar var, önemli olan bunları ayıklamak!” klişesi geliyor. Dünyaise elmayı Steve Jobs olarak hatırlıyor... (Gani Yıldız)
Artık adını herkesin bildiği İklim Bayraktar’ı bundan 10 yıl önce tanımıştım, birlikte çalışmıştık. Sonra uzun süre görüşmedik, geçtiğimiz yıl Antalya’daki Spivakov konserinde omzuma bir el değdi, dönüp baktığımda İklim karşımdaydı.EVLENMİŞ: Oda TV’de çalıyormuş artık, Ankara’ya yerleşmiş, yeniden evlenmiş. “Çok çabalıyorum, insan bir kere kendi arzusu dışında mesleğini bırakmak zorunda kalınca, geri dönüşü de zor oluyor, şimdi internetten bir çıkış yapmaya çalışıyorum” demişti.UZAN KURBANI: Kendi arzusu dışında mesleği bırakmasına Uzan medyasına el konulması neden olmuştu. Şimdi internet üzerinden mesleğe dönmeye çalışıyordu.YEMEKLER YEDİK: O sıralarda her hafta Beyaz TV yayını için Ankara’ya gidiyordum. Birkaç kez yayından önce İklim’le buluşup yemek yerken hem eski günleri andık hem de meslek konularını konuştuk.ÇIKIŞ ARAYIŞI: İklim “Can abi, internette yazmak güzel de, yazdıklarınla çıkış yapamıyorsun, yine de yazılı basın çok daha etkili, ben tekrar nasıl döneceğim bir gazeteye?” diye yakınıyordu. Ben de “Çok haklısın ama biraz sabret, internet giderek etkin hale geliyor, oradan da parlamak mümkün” diyordum.İKİ BÜYÜK OLAY: Seçimlerden üç ay önce yine bir yemekte bu konuları konuşurken “Aslında” dedi “Elimde iki büyük olay var, ama bunları yazamam ki...” Ardından da Baykal olayını anlattı. (Daha OdaTV operasyonuna çok vardı.)PALAVRA DERDİM: İklim’i dehşetle dinledim. Hiç tanımadığım, nasıl biri olduğunu bilmediğim bir kadın anlatsa “palavra” bile diyebilirdim. Ama anlatan “bizim İklim” üstelik bu konuda bana neden yalan söylesin ki.AMAN YANARSIN: “Aman” dedim, “Allahaşkına bunu bırak yazmayı anlatma bile, çünkü bu öyle bir şey ki, ispatlayamazsan sen yanarsın. Bakma belki herkes sana inanır, Baykal’ın bunu yapacağına kanaat getirir ama sonuçta şu meşhur kuyruk sallama hikâyesi vardır ya, işte onun altında kalırsın.”CHP’YE ANLATMIŞ: İklim “Yok, tabii ki kimseye anlatamam, ama önce eşime anlattım, ilk an çok öfkelendi, ama sonra aklı selim galip geldi. Çok güvendiğim birkaç kişiyle paylaştım, bir de Gürsel Tekin’e anlattım.”NE YAPABİLİRLER: Gürsel Tekin’in ne tepki verdiğini sorup ekledim “Gerçi onların da yapacağı bir şey yok ki, ne diyecek yani Baykal’a gidip (başkan sen yaptın) diyecek hali yok ya.”İKİNCİ OLAY: İklim’in elindeki ikinci olaysa AKP yandaşlığı ile ünlü bir gazetecinin yasak aşkıydı. İklim’e “Sakın o konuya da girme. Yazarsan belki olay olur ama bu tür özel mahremiyet haberleri, yazan gazetecilere de hiç yaramamıştır bugüne kadar, sen çok düzeyli bir siyasi haberle çıkış yapmaya bak” diye de “ağabey nasihatında” bulundum.ODATV OPERASYONU: Aradan zaman geçti, bir sabah OdaTV operasyonu başladı, ardından İklim Bayraktar’ın o müthiş ifşaatı geldi. Peki İklim nasıl oldu da Baykal olayını anlattı.BAM TELİ: İşte bam teli bu. İklim çok güvendiği bir iki kişi dışında bunu kimseye anlatmamıştı ki. Sadece patronuna, mecbur kaldığı için telefonda bu durumu aktarmıştı. Konu da bir daha konuşulmamıştı.SAVCILARIN TAVRI: İklim’in hesaplayamadığı, telefonların dinlenmesi ve her şeyin kaydedilmesiydi. Bir sabah savcılar çağırıp önüne telefon konuşmalarını koydular. Koymakla kalmayıp İklim belki dışarı bile çıkmadan bu dökümleri yandaş medyaya sızdırdılar.TEK KADIN: Başından geçen tatsız bir olayı çok az kişiyle paylaşan, bunu yazmayı, bir tehdit aracı gibi kullanmayı hiç aklına getirmeyen ve hatta büyük ihtimalle yaşadıklarını artık unutmaya başlayan bir kadın gazeteci, bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu.AĞIZLAR SALYALI: İktidar yalakalığını meslek haline getirmiş, üç kuruşluk çıkar için her şeyi yapmaya hazır, ağızlarından salyalar akan bir güruh, kadın onurunu da ayaklar altına alarak akıl almaz bir saldırıya geçtiler. Evli, çocuklu, mesleğini yaparak hayata tutunmaya çalışan “sarışın!” bir kadın gazeteciyi yerle bir ettiler.ŞİMDİ AYAKTA: İklim Bayraktar şimdi tekrar ayağa kalkmaya çalışıyor. Bir kitap yazmış. Adı “Sıra bende; medyadaki yalanlar, yok sayılan gerçekler.” 600 sayfalık kitap bugün piyasaya çıkıyor.İklim başından geçenlerin tümünü üç bölüm halinde kamuoyuna anlatıyor.*****Neden şimdi yazdım?İklim Bayraktar olayı patladığında önce Baykal olayının telefon konuşmalarının sızdırılması olduğunu anlamamış ve “Eyvah, ne yaptın İklim, o kadar konuşmuştuk” diye geçirmiştim içimden. Sonra olayın aslı çıktı ortaya, bu çok daha vahim ve üzücüydü.Devletin insanları dinleyip mahrem bilgilerine ulaşması sonra da bunu “itibarsızlaştırmak” için kullanması elbette ilk kez olmuyordu ama, tanıdığınız, birlikte çalıştığınız ve destek olmaya çabaladığınız birinin başına gelince daha da etkileniyordunuz.Bugün yazdıklarımı o tarihte yazamamıştım. Kimbilir belki de yoğun karalama, iftira, aşağılama kampanyasının dehşeti beni de sarmıştı. Buna rağmen İklim’le her fırsatta konuştum, sakin ve sabırlı olmasını tavsiye ettim. Yazmadım ama İklim’den hiç de hoş olmayan biçimde söz açan pek çok gazeteci arkadaşıma gerçeği anlatmaya çalıştım.Bugün İklim’in kitabı çıkıyor. Bütün isyanını dile getiriyor kitapta ve gerçekleri anlatıyor.Bu yazım ona arkadaşlık görevim gereğidir.*****Kaldık Suriye ile baş başaŞimdi ne olacak? Amerika’nın çok uzun yıllardır “hedef tahtasına” koyduğu Suriye’ye yaptığımız “güç gösterisinde” son noktayageldik.Başbakan Erdoğan aylardır “sabrımızın kalmadığını, artık Suriye’ye haddinin bildirilmesi” gerektiğini söylüyor.Güvendiği şey ise Birleşmiş Milletler’in bu ülkeye yönelik “yaptırım uygulama kararı” almasıydı.Ama beklenen olmadı. Birleşmiş Milletler Suriye’ye yönelik bir yaptırımda bulunma kararını alamadı.Kaldık tek başımıza. Ordumuz Suriye sınırında tatbikat yapıyor. Şam’a doğu yürüdü yürüyecek. Başbakan Güney Afrika dönüşü Hatay’daki mülteci kamplarını ziyaret edecekti.Suriye’de “halkına zulmeden diktatörüne” Türkiye gerekeni yapacaktı. Oysa Birleşmiş Milletler yok artık.Türkiye ya buna rağmen Esad rejimini yıkmak üzere “gerekeni” yapacak ya da bugüne kadar esip gürlemesini unutup üstüne yatacak.Onurlu dış politika bu demek ki.*****“Size hiç ateşli İklim dediler mi?”İklim Bayraktar’ın “Sıra bende” kitabının son sözünde bir gazeteci olarak benim de içimi burkan serzenişler var.Şöyle diyor İklim: Sizin adınız hiç gazete sayfalarında, koca puntolarla,renkli biçimde Ateşli İklim diye geçti mi?Manşetten verilen bir haberin altında büyük harflerle ‘CHP’yi sarsan gizemli sarışın muhabir’ yazdı mı?Yarım milyonu aşkın haberin altına resminizi ve isminizi çekinmeden koydular mı?Üstelik bunu yapanlar meslektaşlarınız oldu mu?Facebook mesaj kutunuza tanımadığınız insanlardan yüzlerce berbat mesaj geldi mi?Sizin hakkınızda binlerce internet sitesinde yazılmış yazıların, yapılmış haberlerin altına eklenen birbirinden feci okur yorumları var mı?Haksız mı İklim? Koca bir medya el birliği ile genç bir kadın gazeteciyi bu hale getirmedik mi?
ANALİZKimse kalkıp da “Ne demek istiyorsun, yargı bağımsızdır, iktidarlar yargıya müdahale edemez, emir veremez” sözlerinin arkasına sığınmasın.Açıkça söylüyorum ki, seçildikleri halde hâlâ hapiste olan milletvekilleri eğer iktidar istemiyorsa, asla dışarı çıkamazlar.Çünkü yargı bu konuda ağır baskı altında.Yandaşa da olmayana soruyorum; “İçinizden bir kişi bile gözlerimin içine bakarak, sesi titremeden, gözlerini kaydırmadan (Hayır bu konunun iktidarla hiçbir ilgisi yoktur) diyebilir mi?”Bu soruyu yine yandaş ya da olmayan kaç kişiye sorduysam sorayım hep “Haklısın” cevabını aldım. Sadece birkaç yandaş “Tamam da o zaman diğerleri de emsal olacağı için tahliye edilirler” dediler.Hiç olmazsa namuslu davranarak gerçeği itiraf ettiler.Bunu neden bu kadar rahat yazabiliyorum biliyor musunuz? Çok basit.Kanun Balbay, Haberal, Alan ve KCK’lı gibi tutuklu yargılananlarla ilgili milletvekili seçilmeleri halinde serbest bırakılmaları hususunu hâkim takdirine bırakıyor.Yani yasa koyucu bu konuda bir hukuk düzenlemesi yapmamış. Sadece “hâkim takdir eder” diyor.Seçimden sonraki ilk talepte hâkimler takdir haklarını “tutukluğun devamı” şeklinde kullandılar. Söyleyecek lafım yok.Ama sonra olanlara bakalım. AKP, CHP ile bir mutabakat imzaladı. Bu mutabakatta Meclis’in seçilmiş kişilerin tutukluluk hallerinin bitirilmesini demokrasi adına arzuladığı belirtiliyordu.AKP yüzde 50 CHP yüzde 26 oy aldı seçimlerde. Mutabakata imza atmamış olsa bile MHP’nin de desteklediğini varsayıyorum. BDP ise zaten buna karşı çıkmaz. Yani toplam olarak Meclis’in, dolayısıyla halkın yüzde 95’i tutuklu milletvekillerinin demokrasi gereği Meclis’e gönderilmelerini talep ediyor.Şimdi, üç ayrı mahkemenin değerleri üyeleri de, halkın yüzde 95’inin talebine aynı anda, sanki aralarında konuşmuşlar ve ortak karar almışlar gibi “hayır” cevabını veriyor.Hâkimler de insan, onların da vicdanı, ülke sevgisi ve en önemlisi hukuk-demokrasi anlayışı var. Buna rağmen hiçbir hukuki engel olmamasına rağmen hepsi de aynı yönde “takdir hakkı” kullanıyor.Bu size de garip gelmiyor mu?Yani hâkimler halkın yüzde 95’inin iradesine rağmen hiçbir demokratik, hukuki ve vicdani kaygı duymadan tahliyelere kendiliklerinden mi karşı çıkıyorlar.*****BUNU YAZMAK GEREKAmeliyat olacaklar yaşadıSağlık Bakanı Recep Akdağ, tam gün yasası nedeniyle hastanelerde ameliyatların aksaması üzerine bulduğu formülü açıkladı; “Biz de gerekirse ameliyat olacak hastalarımızı yurt dışına göndeririz.”Bakan bu sözleriyle hastaları mı, cerrahları mı tehdit ediyor, anlamak zor.Ama işin şakası bir yana, durum çok ciddi. Tam gün yasası nedeniyle hastaneler her an çökebilir. Pek çok ameliyat yapılamayacağı gibi hasta muayeneleri de büyük oranda aksar.Çünkü tam gün yasasına göre, tıp fakültelerinde muayenehane açmak isteyen öğretim üyeleri, fakültede ders verebiliyor ama hasta muayene edemiyor, ameliyatlara giremiyor.Bunun sonucunda ameliyatlara girecek uzman bulmakta sıkıntı çekiliyor.Sağlık Bakanı tam günü çok savunuyor ve belki haklı olduğu noktalar da var ama, bunu sanki intikam alırcasına yaptığı için olan yine vatandaşa oluyor.Yurt dışında ameliyat elbette bir fantezi ama, devlet fantezi ile yönetilemez ki.*****HOŞUMA GİDENLERAtanmayan öğretmenlerCHP’li eski milletvekillerinden Onur Öymen yine çok kısa ama çok anlamlı bir not göndermiş. Sizlerle yine paylaşmak istedim;Ataması yapılmayan 55 bin öğretmenimiz var. Bu onlar için de öğrenciler için de büyük haksızlık. OECD rakamlarına göre Almanya’da 11.4 öğrenciye, Fransa’da 15.7, İspanya’da 11.6, Polonya’da 12.7, Türkiye’de ise 23.4 öğrenciye bir öğretmen düşüyor.İspanya’nın öğretmen başına öğrenci düzeyini yakalamak için 785 bin, Polonya için 650 bin, Kore için 294 bin ilave öğretmene ihtiyacımız var. Meksika düzeyine ulaşmak için bile 121 bin ilave öğretmen gerekiyor. 55 bin öğretmeni atasak bile OECD ülkelerinin en gerisindeki Meksika’ya ulaşamıyoruz. Yunanistan’a, Libya’ya, Somali’ye yüz milyonlarca dolarlık destek verirken öğretmenlerimize para bulamıyoruz. Eğitimde geri kalırsak çağdaş uygarlığı yakalayamayız. Başöğretmen Atatürk’e layık olamadık. Saygılar, sevgiler.*****Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Rusya ile yenilenmeyen doğalgaz sözleşmesiyle ilgili, “Türkiye için herhangi bir gaz sıkıntısı söz konusu değildir.” demiş. Bizde bu gazcı yandaş medya olduktan sonra bırak sıkıntı çekmeyi, ihracat bile yaparız! (Gani Yıldız)
Cumartesi günü Ataşehir’de İsviçre’den Türkiye’ye kesin dönüş yapan ve bir oto kuaförü açan Sümer Usta’nın yerinde karşılaştığım bir vatandaşla sohbet ediyordum. Laf Ergenekon, Balyoz gibi davalara geldi, “Bir şey olmasa bu kadar kişi tutuklanmaz ama” dedi.Çok haklı. Çünkü işin püf noktası da bu zaten.Ergenekon’du, Balyoz’du, Oda TV’ydi, helikopterdi hepsinde uygulanan yöntem aynı. Halkın kafasına “Var bir şey ki” fikrinin sokulması.Şimdi sanıyorum yepyeni bir dalga ile karşılaşma olasılığımız var. Bunda da yöntem aynı olacaktır hiç kuşkunuz olmasın.Bu kez işin çapı büyüyebilir ve siyasi partilere de yansıyabilir.Başbakan Makedonya dönüşü gazetecilere “Bazı Alman vakıflarından rahatsız olduğunu” söyledi. Başbakan’ın sözleri üzerine Alman vakıflarının CHP ve BDP’li belediyelerle işbirliği yaptığı, yapılacak ihaleler için hep belli isimleri önerdikleri, ki bunların da PKK’ya maddi destek sağlayan kişiler olduğu, böylelikle CHP ve BDP’li belediyeler üzerinden PKK’ya destek sağlandığı konuşuldu.Başbakan bu vakıfların adını vermedi ama, el altından birilerine verildiği konusunda hiç kuşkum yok, zaten dün ikisinin adı duyuldu belki siz bu satırları okurken bu vakıfların adını ezberlemeye başlamışız olacağız bile.Aynı taktik dediğim şu; önce ortaya küçük gibi görünen bir iddia atılıyor. Sonra bazı telefon dökümleri, gizli izleme görüntüleri, fotoğraflar sızdırılıyor medyaya.Bu sızdırma haberler yoğun bir yorumlama ile sunuluyor vatandaşa. Sızdırılan telefon konuşmaları ortaya atılan iddiaları güçlendirecek biçimde anlamlandırılmaya çalışılıyor.Böylelikle kişiler yıpratılıyor, itibarsızlaştırılıyor, şüphe oluşturuluyor ve çok çirkin ilişkiler içinde gibi gösteriliyor.Muhatapların çoğu, özel yaşamlarını ilgilendiren bu tür saldırılar karşısında çaresiz kalıyor, açıklamakta zora giriyor.Örneğin adam telefonda konuşurken yanında çalıştığı kişi için “Onun anasını” diye başlayan bir cümle kurmuş, nasıl anlatacak ki derdini?Bu tezgâhları hazırlayanlar her şeyi sabırla beklemeyi de biliyor. Çünkü öyle tahmin ediyorum ki, bunu yapan bir ekip var. Devletin tüm arşivlerine girmişler, üstüne yıllarca hiç usanmadan herkesi dinleyip izlemişler, elde ettiklerini bir masaya koymuşlar ve kendilerine göre sırası geldikçe servis ediyorlar.Bitmek tükenmek bilmeyen bir servis olayı ile karşı karşıyayız. Yarın ne olacağı belli değil.Örneğin son günlerde Hürriyet’te yazan Ahmet Hakan çırpınıyor, çünkü Oda TV iddianamesinde tutuklu sanık Nedim Şener’le yaptığı bir telefon görüşmesinin kaydı var.Ahmet Hakan şaşkın “Ne var bunda, seni sonra ararım deyip kapatmışım telefonu, sonradan aradım mı onu bile hatırlamıyorum” diyor.Önemli olan o konuşmada bir suç olup olmaması değil ki, bu servisi yapanlar son 5 yılda beynini yıkadıkları halka “Bakın darbe yapmak isteyen biriyle yakınlığı var” demek istiyorlar. Halkın kafasında konuşmanın içeriği kalmıyor, itibarsızlaştırılan kişilerin birbirlerini tanıdıkları, konuştukları kalıyor.Sonra da sıradan bir vatandaş “Bir şey olmasa tutuklanmazlar ki” diyor haklı olarak.Nasıl Cumhurbaşkanı “O aleti keçiler mi götürdü?” diyerek bir tartışma başlattı ve arkasından bir anda tutuklama dalgası geldi, Alman vakıflar olayında da bunun olması büyük olasılıktır.Tahminimi söyleyeyim; bugünden itibaren bazı gazetelerde Alman vakıflarıyla ilgili haberler göreceğiz. Sonra bu vakfın temsilcileri ile bazı CHP’lilerin ve belki de başka partililerin telefon kayıtları dökülecek ortaya.Ne olduğunu anlayamadığımız ama yorumlandığı zaman “vay canına” diyebileceğimiz cümleler saçılacak. Muhtemelen bazı fotoğraflarda yan yana göreceğiz bu kişileri. “İşte” denilecek “İşbirliğinin kanıtı.”Adam çırpınacak belki “O fotoğraf bir açılışta çekilmişti, kimlerin olduğunu nereden bileyim” diyecek ama ne çare. Vatandaşın zihni hazır “Ateş olmayan yerden...”Tabii ki özel yetkili savcılar harekete geçecek. Önce ifadesine başvuruluyor adı altında kimi belediye başkanları davet edilecek, ardından da tutuklamalar başlayacak. İş bu kez “partilerin dışarıdan yardım almasına kadar” getirilecek belki.“Deniz Feneri iktidara mı uzanacak diyordunuz, al sana dış yardım” denilecek. Muhalefet partilerinin “yabancı ülkeden yardım aldıkları için” kapatılması bile gündeme gelecek. Yandaş gazeteciler son günlerde zaten ısrarla “daha neler neler” olduğunu yazıyorlar. Doğrudur “Durmak yok servise devam..”*****Ahlâksız gazetecilikSon günlerde, eskiden en azından dürüst olduğunu sandığım ama şimdi iktidarın beslemesinden medet uman bazı gazeteciler “basın ahlâkı” dersleri vermeye soyundular.Bugün hiçbir hukuka uymadan, demokrasi ve insan haklarını katlederek yapılan dinlemelerle, izlemelerle insanların itibarsızlaştırılmasını, hapse atılıp unutulmalarını haklı çıkarmaya çalışan bu gazeteciler “Geçmişte de bunların olduğunu” söyleyerek görevlerini yerine getirmeye çalışıyor.Bazı başlıklardan örnekler vererek “Eskiden onlar yapıyordu, şimdi kendi başlarına gelince çıldırıyorlar” diye ahkâm kesiyorlar.Oysa gerçek bu değil.Evet eskiden de kimi gazete ve televizyonlar tıpkı bugünküne benzer biçimde “çirkin” habercilik yaptılar.Ama bazı farklar vardı.Birincisi bu tür habercilik anlık olurdu. Bir tarafın çıkarı zedelendiğinde harekete geçilir, kısa süren bir çatışma yaşanır ve biterdi.Kimse planlı programlı ve devlet destekli bir operasyona kalkışmazdı.Eskiden gazeteciler muhalefet yapabilirdi. İktidar buna karşı maddi manevi can yakmaya kalkardı, kavga sertleşirdi, ama her şeye rağmen bir uzlaşma şansı bulunurdu.İktidarlar ellerindeki gücü orantılı kullanır sistemli ve planlı bir servis operasyonunu aklına getirmezdi.İktidar dışı güç çatışmalarında mutlaka bir karşılık verilirdi. Yandaşlar “kötü habercilikle” ilgili başlıklar veriyorlar ama karşı tarafın o sırada ne yaptığından hiç söz etmiyorlar.Her şeye rağmen eskiden gazeteciler en sert çatışmalarda bile gazetecilik yapmaya çalışırdı.Şimdi gazetecilik yok. Habercilik yok. Soru sormak, merak etmek yok.Şimdinin gazetecisi “kendisine servis yapılmasını” bekliyor. Emniyetten, savcılardan, iktidar temsilcilerinden verilen belgeler, telefon kayıtları, görüntüler “araştırmacı gazetecilik” olarak sunuluyor.Yandaşların “eskiden” dediği dönemin tanıklarından ve sorumlularından biri olarak hiç olmazsa bu kadarını yazmayı görev bildim.Çok meraklısı varsa, çıkalım bir TV programına eskiyle yeniyi karşılaştıralım.*****ABD Merkez Bankası, ekonomiyi canlandırmak için “twist”e (kısa vadeli tahvil satıp uzun vadeli tahvil almak) başlıyormuş. İşin özeti: Batmamak için “kıvırıyorlar”, bize “twist” diye yutturuyorlar! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; sonunda Meclis açıldı, BDP’liler “hayırlısıyla” yeminlerini edip göreve başladılar. 8 milletvekili ise henüz hâkimler razı gelmediği için hapiste. Meclis’in açılmasıyla birlikte “yeni anayasa” beklentisi de en üst düzeye çıktı. Sizinle sohbetimin hemen başında net biçimde söyleyeyim ki “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok.” Sorunlu maddeler varsa bunlarda değişikliğe gidilebilir tabii ki. Ama sıfır anayasanın gereği yoktur.Ne zaman yazılır?Anayasalar toplumların temel uzlaşma metinleridir. Bir yaşam biçiminin, hukukun, vatandaş olmanın resmidir. Yazılması da “akla geldiği” zaman değil, tüm toplumu sarsan olağandışı değişimlerde olur. Bir savaş veya iç savaş, çok büyük bir doğal felaket ya da darbe-devrim sonrasında “yeni bir anayasa” yazılır. Seçimle oluşan parlamentoların yeni bir anayasa yazdığı bugüne kadar hiç görülmemiştir. Anayasa aynı zamanda bir kuruluş belgesidir.1921 AnayasasıBüyük önder Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’de kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hazırladığı anayasa imparatorluk dışında Türkiye’nin ilk anayasasıydı. Ancak o tarihlerde halkın büyük bölümü bu anayasanın Osmanlı Anayasası olduğu düşüncesindeydi. Bu anayasa milli kuvvetlerin Kurtuluş Savaşı’na hazırlanması için yazılmıştı ve sadece üç yıl yürürlükte kaldı. Cumhuriyet’i kuran kadro ve Meclis kendi anayasasını yazdı.1924 AnayasasıCumhuriyet’in ilanından sonra Meclis’in ilk görevi yeni anayasa yazmak oldu. Çok tartışılan “1921 Anayasası’nda Türk-Kürt tanımı vardı, 1924’de bu sadece Türk oldu” söylemi yanlıştır. 1921 Anayasası yazılırken, Meclis üyeleri ve halk Osmanlı tebaasıydı. Oysa 1923’de kurulan devlet bir “ulus devlet” niteliğindeydi ve bu nedenle “vatandaş olan herkes” Türk olarak kabul edildi. Bu tarihi gerçeği görmek istemeyenler şimdi gürültü çıkarıyor.1961 Anayasası1946’da “çok partili rejime” geçildikten sonra Türkiye NATO’ya da girdi. Komünizme karşı bir kale işlevi yüklenen Türkiye’nin “demokratik rejime” gereken uyumu sağlayamadığı görüldü. Batı’nın teşvikiyle “Türkiye yeniden dizayn edilmek üzere” askeri darbe yapıldı. Batı Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve insan hakları konusunda eğitilmesine karar verdi. Bu doğrultuda yazılan yeni anayasa özgürlüklere geniş sınırlar tanıdı.1982 AnayasasıTemel görevi Türkiye’yi ve Batı’yı komünist yayılmasından korumak olan Silahlı Kuvvetler yine Batı’nın teşvikiyle, 1961’de geniş özgürlükler tanıyan, 1971’de budanan anayasayı rafa koyarak darbe yaptı. Yeni anayasa Türkiye’nin “dünya kapitalist sistemine engetre olmasını” sağlayacak, ama bunu devletin denetiminde yapacak kurallar manzumesi olarak yazıldı. 1990’dan sonra ise bu anayasanın pek çok maddesi değiştirildi.Asker anayasasıYeni anayasa yazılmasını isteyenlerin neredeyse tamamı mevcut anayasanın “askerler tarafından” yazıldığını ve bunun bir “darbe anayasası” olduğu söylüyor. Teknik olarak doğru olsa bile bu 1982 anayasasının “demokrasi, hukuk ve insan haklarına aykırı” maddelerinin çok önemli bir bölümü değiştirildi. En önemlisi 90’ların ortalarında giriş bölümü değiştirildi, “Kutsal devlet” ve “12 Eylül ruhu” anayasadan tamamen çıkarıldı.17 değişiklik 80 maddeBugün kullandığımız anayasa tam 17 kere değişikliğe uğradı ve 80 maddesi farklı hale geldi. Artık bu anayasaya “darbe anayasası” tanımı yapmak doğru değildir. Buna karşı hâlâ antidemokratik ve hukuka aykırı olan maddeleri vardır. Bunların “hızla değiştirilmesi” yerine “yeni baştan” bir anayasa yazmaya kalkmanın çok da anlamı yoktur. Ancak “yeni anayasa” söyleminin arkasında asıl niyet çok başkadır. O da Türkiye’nin tamamen dönüştürülmesidir.Psikolojik baskıŞu anda herhangi bir vatandaşa “yeni bir anayasa gerekli mi?” diye sorarsanız alacağınız cevap kesinlikle “evet” olur. Ama hemen arkasından “Neden?” ve “Yeni anayasada neler olmalı?” diye sorarsanız büyük olasılıkla bir cevap alamazsınız. Kamuoyu şiddetli bir “yeni anayasa” dayatması ve bunun yarattığı psikolojik baskının altında. Garip olan, aynı soruyu sözde bu işin bayraktarlarına sorduğunuzda da tatmin edici cevap alamıyorsunuz.Yeni araba gibiDayatılan “yeni anayasa” talebi tıpkı “Yeni araba ister misin?” sorusundaki gibi etki yapıyor psikolojik açıdan. Bir yıl önce bile araba almış olsanız “yenisini ister misin?” sorusuna hepimiz olumlu yanıt veririz. “Yeni” daima ilgi çeker, talep yaratır elbette. Anayasanın yeniden yazılmasına da halkın çok önemli bir bölümünün bakış açısı budur. Hiç kimse neden yeni bir anayasa istendiğini sorgulamaz, arkasındaki niyeti merak etmez.Bir test yapalımBen gerek yazılarımda gerekse çıktığım TV programlarında ısrarla soruyorum “Yeni anayasada neler olacak, mevcut olan anayasada istenmeyen bölümler hangileri?” diye. “Yeni anayasa” dayatmacılarından bugüne kadar hiçbir yanıt alamadım. Hep bir “uzlaşmadan, müzarekeden” söz ediyorlar ama bunun temelini asla söylemiyorlar. Parlak sözlerle hep “asker anayasasını değiştireceğiz, demokratik olacak” deniyor, ama o kadar.Şunlar olacak mı?Size de tavsiye ederim, her yerde sorun; örneğin “Yeni anayasada sıkıyönetim, olağanüstü hal, Milli Güvenlik Kurulu, parti kapatma, YÖK olacak mı?” deyin. Bakalım ne cevap alacaksınız. Ya da “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresinin yerine ne getirilecek? “Özerk bölgeler kurulacak mı?” diye sorun. Sizi tatmin edecek cevaplar veren çıkacak mı bilemiyorum. Ben şu ana kadar hiç cevap alamadım.AKP’nin ihtiyacı yokİşin aslına bakarsanız, bugün “yeni anayasa” diyen hatta bunun 9 ayda tamamlanmasını isteyen AKP’nin yeni anayasaya hiç ihtiyacı yok. 12 Eylül 2010’da yapılan referandumla, halkın rızası alınarak yüksek yargı tamamen değiştirildi, yargı tam bir iktidar bağımlılığı altına alındı. Üniversiteler, iş dünyası, medya, silahlı kuvvetler de etkisiz hale getirildi. Ortam bu kadar uygunken iktidar yeni anayasa ile neden sorumluluk altına girmek istesin ki.Parlamento devre dışıŞimdi gelelim iktidarın asıl niyetine. Burada iki temel niyet çıkıyor karşımıza. Birincisi Meclis’i olabildiğince yeni anayasa ile oyalamak ve bir anlamda devre dışı bırakmak. TBMM anayasa tartışmaları ile hararetli günler geçirirken, hükümet “Bu çalışmalara gölge düşürmemek için” ülkeyi “Kanun Hükmünde Kararnamelerle” yönetmeye yönelecektir. İktidarın hedefinde, arzulanan düzenlemeler için Meclis’in ayak bağı olmaması var.İlk üç maddeİktidarın ikinci niyeti ise Anayasa’nın ilk üç maddesini “değiştirilemez” olmaktan çıkarmak. Eğer bu yönde bir ortam sağlanabilirse hiç kuşkunuz olmasın işte o zaman yeni bir anayasa yazılımı başlar. Ancak iktidarın şu andaki gücü bile ilk üç maddeyi değiştirmeye, örneğin laiklik kavramının çıkarılmasına yetmeyecektir. O halde AKP açısından bakılınca yeni anayasa yazmanın fazla bir cazibesinin olmadığı ortadadır.Uzlaşma - müzakereAnayasa tartışmalarındaki en büyük kandırmaca ise “uzlaşma” ve “müzakere” sözlerinin çok sık kullanılması. İktidar ortaya hiçbir şey koymadan “uzlaşma” öneriyor ve bunun için “müzakere” yapılmasını istiyor. Afaki biçimde “demokratik-sivil” anayasa diyeceksiniz ama ortaya hiçbir öneri getirmediğiniz halde “uzlaşma” arayacaksınız. Vatandaşa da “Bakın bunlar sadece köstek oluyor” diye muhalefeti şikâyet edeceksiniz.Muhalefet tuzağa düşmemeliGözlediğim kadarıyla muhalefet partileri de “yeni” sözünün sihrine ve kamuoyunda oluşan psikolojik ortamın peşine takılarak “Evet Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var” diyor. Güya “uzlaşma-müzakere” toplantılarının olumlu geçtiğini ilan ediyor. Oysa muhalefetin bu tuzağa düşmemesi ve yapılan tüm değişikliklerden sonra anayasada kalan anti demokratik maddeleri tek tek ortaya koyup bunların düzeltilmesini talep etmelidir.Ve sonuçSevgili okurlar; göreceksiniz çok uzun süre anayasayı tartışacağız ama bunu hayata geçirmeyeceğiz. İktidar zihninin arkasındakini söylemeden ortaya bir “yeni anayasa” kavramı atıp herkesi oyalıyor. Türkiye 4 yılını Kürt açılımı ile geçirdi ve sonuç alamadı, bir o kadar süreyi de anayasa ile geçirebiliriz. Yeni anayasa tartışması, Türkiye’nin temel sorunlarını çözemeyen, ama yaptığı her icraatı çok parlak gösteren iktidarın bir kandırmacasıdır, o kadar.Hepinize iyi haftalar dilerim..
Büyük Birlik Partisi’nin eski Genel Başkanı’nın bir helikopter kazasında ölmesinin üzerinden uzun süre geçti ama olayın üzerindeki tartışmalar şimdi alevlendi.Soru şu: Yazıcıoğlu gerçekten kaza sonucu mu öldü, yoksa bir suikaste mi kurban gitti?Bir yargıya varmam mümkün değil doğal olarak, ama açılan yeni tartışma da bana çok garip geliyor.Sanki Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerinden Türkiye’de yeni bir senaryo tezgahlanıyor.Konu Cumhurbaşkanı’nın “Helikopterin beyni sökülüp götürülüyor, bunu keçiler götürmedi ya” sözleri üzerine alevlendi.Her nasılsa bu açıklamadan bir gün sonra bazı askerlerin helikopter enkazı başında ellerindeki tornavida ile bir şeyler sökmeye çalıştıklarını gösteren fotoğraflar sızdı medyaya. İktidara çok yakın bir gazete büyük başarı göstererek Cumhurbaşkanı’nın merakını gideren belgeyi koydu kamuoyunun önüne.Açıkçası bu tür araştırmacı gazetecilik tekniklerine bayılıyorum ve gerçekten kıskanıyorum. Böyle gazeteci olamadık bir türlü.Fotoğrafın yayınlanmasından sonra polis bir anda harekete geçti. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü basıldı, aramalar yapıldı, bazı askerlerin evleri de baskınlardan nasibini aldı. Sonuçta 16 kişi gözaltına alındı.Bu süreçte doğruluğunu şu anda asla kanıtlayamayacağımız dehşetengiz iddialar da atıldı ortaya. Kimi “Muhsin Yazıcıoğlu Balkanlar’da yeni bir Türk devleti kuracaktı, bu yüzden öldürüldü” dedi. Kimileri “Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16’lar alçak uçuş yaptığı için helikopter düştü” diye açıklamalar yaptı. Kimileri de açıkça “Bu Ergenekon işi, Yazıcıoğlu Ergenekon’un kirli çamaşırlarını açıklayacaktı, ama öldürüldü” dedi kesin biçimde.Günün modası gereği “Yargı gerçeği ortaya çıkaracaktır” klişesini tekrarlamaktan başka çaremiz yok.Ama garip gelen bazı noktalar var. Örneğin haberlerden anladığım kadarıyla helikopter başında tornavida ile çalışan askerler buraya hemen kazadan sonra gelmemişler. Enkaz bulunmuş, uzmanlar gerekli incelemeleri yapmışlar, asker sonradan gelmiş ve bir şey sökmüş.Peki eğer bu parça helikopterin düşme nedenini ortaya çıkaracak bir tür “kara kutu” ise diğer uzmanlar ilk gün neden bunu sökmemişler de yerinde bırakmışlar?Öyle sanıyorum ki başka olaylarda uygulanan taktik aynen burada da uygulanıyor.Önce şüphe yaratılıyor, sonra herkesi irkiltecek ama hafızalarda kalacak “öldürüldü, Ergenekon yaptı, askerin işi” gibi iddialar zihinlere sokuluyor. Sonra bir takım operasyonlarla asker kişiler gözaltına alınıyor.Böylelikle kamuoyu, duyduğu ve zihnine yerleştirdiği ama tam anlamadığı iddiaların etkisi altında kalarak “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyerek operasyonlara destek veriyor.“Camiler bombalanacak, kendi uçağımızı düşürecektik” gibi saçma sapan iddialar beyinlerde yer etmiş ve kamuoyu onlarca generalin hapse gidişine alkış tutmuştu.Bu da böyle bir şey olmasın.*****Haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla hepinize keyifli bir haftasonu dilerim...Yanlış dilekAdam kutsal gece Tanrı’ya yalvararak 2 dilek dilemiş “Dünyan ın en güzel içkisi ile Dünyanın en mükemmel kadınını bana ver Tanrım.. Ne olur ” diye. Dua sonrası gözlerini açtığında tam karşısında bir şişe ‘Maden Suyu’ ve ‘Rahibe Teresa’yı bulmuş.. Böyle durumlarda olayı biraz daha net ve detaylı mı tarif etmek gerekir ne?.. Bilemedim yani...Hangi marka?Hayli yaşlı kadın alışveriş merkezinde arabasını nereye park ettiğini unutmuş, o kattaki güvenlik görevlilerinden biri onun telaşlı halini görüp “Bir şey mi var?” diye sorunca “Arabamı bulamıyorum” demiş yaşlı kadın heyecanla. Yardımcı olmak için “Ne marka idi?” diye sormuş görevli. Yaşlı kadın görevliye bakmış, bakmış “Rica etsem” demiş, “Bana biraz marka sayabilir misiniz?”Hayal kırıklığıPazarlamacının arabası gece yarısı kara saplanıp yakıtı tükenince donmamak için arabasını terk edip saatlerce yürümüş ve tam donarak ölmek üzereyken bir çiftlik evine ulaşmış, kapıyı çalmış, kapıyı açan yaşlı çiftçiye soğuktan titreyen çenesi ile geceyi evinde geçirip geçiremeyeceğini sormuş. “Ne demek?” demiş çiftçi, “Yahu sorulur mu? Ölmek üzeresiniz. Yatağınızı hemen sobanın karşısında yapar sıcak bir çorbayla sizi ısıtırız. Ama bu tip fıkralarda anlatılanlar gibi evimde koynunuza girecek kızım falan yok.. Evde bir dişi sinek bile yok” diye espri de yapıp gülerek davet etmiş adamı içeri. “Off, offf” demiş pazarlamacı genç çaresiz bir ses tonuyla “Acaba bir sonraki çiftlik evi buradan ne kadar uzaklıkta?”Karım bir inciİki arkadaş yolda karşılaşmışlar “Hayrola oğlum?” demiş biri, “Bu ne surat?” Öteki “Ev içi sorunlar işte” diye cevap vermiş. “Sen hep bana ‘Benim karım bir inci’ diye övünürdün ama?” demiş arkadaşı. “Evet, hala benim eşim bir inci.. Ama onun annesi olacak kıskaçlı istiridye tam bir felaket!”Ne alacak?Sigortacı yaşlı kadına “Kocanızın hayat sigortasının ne kadar olduğunu biliyor musunuz?” diye sormuş. “Ne demek o?” diye cevap vermiş kadın. “Yani kocanız ölünce ne alacağınızı biliyor musunuz?” Kadın biraz düşünmüş “Şeyy, evet” demiş “Sanırım bir kaniş veya terrier..”CezaAdamın biri yıkamak için otomobilini nehrin ortasına getirmiş, bir müddet sonra nehrin akıntısı arabayı alıp kilometrelerce öteye götürmüş, bir köprünün ayağına çarparak duran otomobilin serüveni gazete muhabirlerinin ilgisini çekmiş, arabanın bulunduğu ilin Valisine “Arabanın sahibine ceza verilip verilmeyeceği” sormuş. “Olur mu hiç?” demiş Vali, “Doğuştan olan bir şey bu.. Bir insana sırf ‘Salak’ diye ceza veremezsiniz ki?..”*****Gani Yıldız’danBaşbakan, “Yeni anayasayı 2012’nin ilk yarısında yapmış olalım istiyoruz” demiş. Umarız bu süreçte yer alacak olanlar uzlaşmanın önemini biliyordur. Yoksa 9 ay sonunda “ölü doğmuş” bir anayasamız olacak!***Başbakan, “Yerli otomobili yapacak bir babayiğit çıkar” demişti. Vatandaş iyi kötü bir otomobile biniyor. Onun esas merak ettiği, “Terörü bitirebilecek bir babayiğidin” olup olmadığı!***Türkiye’de her dört kişiden yalnızca birinin kitap okuma alışkanlığı varmış. Ülkece birbirimizin canına okumaktan kitap okumaya fırsat bulamıyoruz demek ki!***Başbakan, “Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında milli tüfeğini, topunu, tankını, uçağını, helikopterini üreten bir Türkiye vizyonunu başaracağız!” demiş. Cezaevleri askerimizle dolu olduğuna göre ürettiklerimizi de ithal askerler kullanacak herhâlde!***Dünya Çalışma Örgütü ülkemizi, 2008-2011 arasında “istihdam yaratma şampiyonu” ilan etmiş. Milyonlarca işsize rağmen bize bu şampiyonluğu layık gören örgüte de “pembe tablo yaratma şampiyonu” demek gerek!
Sayın Başbakan; son zamanlarda hayli yoğun bir tempo içindesiniz. Önce çok yorucu bir Kuzey Afrika gezisine gittiniz. Dönüp biraz bile dinlenemeden bu kez Amerika seferiniz başladı. İnanılmaz bir performans sergilediniz.Tekrar Türkiye’ye döndünüz, ama bu kez de Makedonya geziniz başladı.Ne kadar yorgun olduğunuzu anlamamak mümkün değil.Belki bu uzun geziler sonucu sizi bedenen de etkileyen yorgunluk nedeniyle de olabilir, ama söylediğiniz bazı sözler çok dikkat çekici. Açıkçası ben tam olarak ne demek istediğinizi anlayamadım.İlk olarak PKK’nın acımasız terörü üzerine söyledikleriniz. “Ciğerim yanıyor ciğerim” dediniz. Bir insan, bir baba olarak bunu söylemeniz çok normal. Bu alçak saldırılar karşısında son derece insani tepkinizi dile getirdiniz.Ama unutmayın ki Sayın Başbakan, siz başbakansınız. Elbette duygularınız var ama, bir başbakan olarak duygularınızla değil, irade gücünüzle hareket etmek durumundasınız.Örneğin ben, bir vatandaş, iktidarda olmayan siyasi partilerin yöneticileri bu duygusal yaklaşımı gösterebiliriz, ama siz sorunu çözmek durumunda olan makamdasınız.Sizin şikâyet etmeye hakkınız yok, gereğini yapmanız bekleniyor sizden. Bakın terör sadece can almıyor, binaları yakıp yıkmıyor, öğretmenleri, korucuları, sağlık görevlilerini de kaçırıyor. Vatandaş haklı olarak “Devlet nerede?” diye soruyor. Bu soru sizedir.Oysa siz de aynı bizler gibi adeta “Devlet nerede?” dercesine “Ciğerim yanıyor” diyorsunuz.Sizin gibi Başbakan Yardımcınız da “sırtlanlardan” söz ediyor. Unutmayın ki o sırtlanlar bile sizin vatandaşlarınız.Sayın Başbakan, ikinci garip söyleminiz ise “Müslüman Kürt vatandaşlarıma sesleniyorum” cümleniz.Bunu anlamak ve kabullenmek mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından söz ederken neden önce etnik ayrım sonra da din vurgusu yapmak zorunda hissettiniz kendinizi?Kürt vatandaşlarımız içinde Müslüman olmayanlar mı var? Ya da siz Kürt vatandaşlarımızdan bir kısmını Müslüman saymıyor musunuz?Veya örneğin aklınıza hiç “Müslüman Türk kardeşlerim” demek geliyor mu?Terör nedeniyle duygularımızın en üst noktada olduğu kesin. Ama normal bir zamanda bu sözleriniz “hem etnik hem de dini bölücülük” olarak algılanabilir ki, bunun özellikle bir başbakanın ağzından çıkması çok ağır bir siyasi bedel bile ödetebilir.O komutanların vicdanı sızlamış mıdır?Hafta içinde Türkiye’nin kendi ürettiği ilk savaş gemilerinin denize indirme ve donanmaya teslim törenleri yapıldı.Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve kalabalık bir komutan heyeti törende hazır bulundu. Genelkurmay Başkanı’nın eşi de büyük bir keyifle gemileri denize indirme şerefine ulaştı. Doğal olarak herkes neşeliydi, mutluydu, gururluydu. Ama çok merak ediyorum, törene katılan o komutanların vicdanı hiç sızladı mı? Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın önünde “gurur tablosu” çizen o generallerin herhangi birinin aklına “Türk savaş gücünü artıran bu gemilerin yapılması için bütün amirallik dönemini çalışarak geçiren Özden Örnek şu anda terörist olduğu gerekçesiyle yargılanıyor. Aslında bu gurur tablosu onun eseri, ama o şimdi hapiste” demek geldi mi?Benim aklıma geldi. Ve o törende bir askerin bile bu işte çok emeği geçen Özden Örnek’i anmaması da canımı çok sıktı. Benim askerim bu kadar mı vefasız?Bilmediğinden yaniBilmediğimden soruyorum; Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı yabancı büyükelçilerin, nezaket amaçlı da olsa, ziyaret etmeleri ve Başkan’ın da onlara iade-i ziyarette bulunmaları diplomaside rutin bir gelenek midir? Örneğin bizim Washington Büyükelçimiz de göreve başladıktan sonra ABD Yüksek Mahkemesi Başkanı’nı ziyaret etmiş midir? Türk Büyükelçiliği’ne herhangi bir Yüksek Mahkeme Başkanı iade-i ziyarette bulunmuş mudur?Cem Toker Liberal Demokrat Parti Genel BaşkanıYa dövülen çocuklar?Cümleyi Pakize Suda’nın köşesinde gördüm. Pakize Suda olağanüstü mütevazılığı ile o kadar güzel yazıyor, hele “mış muş” köşesinde o kadar ince dokundurmalar yapıyor ki, bir kez okuyanın tiryaki olmaması mümkün değil.Son zamanlarda kadına yönelik şiddeti çok konuşur olduk. Gün geçmiyor ki koca dayağına kurban olmuş bir kadın haberi yayınlanmasın.Bu nedenle aile içi şiddeti önlemek için büyük kampanyalar da açılıyor.Ama aile içi şiddette “canı yanan” sadece kadınlar değil ki. Bakın Pakize Suda ne diyor; “Çocuğunu döven kadın sayısı, çocuğunu döven baba sayısından fazla.”Bilinen sözdür; “Annenin vurduğu yerde gül biter.” Açıkçası biz böyle büyüdük. Ama Pakize Suda’nın kastettiği, bize terbiyeli olmayı öğreten “şirin” dayaklar değil elbette. Anne dayağı yüzünden büyük travmalar yaşayan o kadar çok çocuk var ki...Aile içi şiddette bu konuya da önem verilmeli.Ölüdeniz’de sabah keyfiParşembe günü ölçüyü kaçırıp fazla yazınca Tatil Notları bugüne kaldı. Devam edelim:Fethiye’ye bu kez uğramayıp Ölüdeniz’e vardığımda hava kararmak üzereydi. Akyakalı sevgili arkadaşlarım Sinem-Tunç çiftinin tavsiyesi ile Noa Otel’e yerleştikten sonra hemen bir kıyı gezmesine çıktım.Ölüdeniz Koyu bir yarım daire gibi. Hemen ucunda içeri haliç gibi giren bir koy daha var ki, işte oraya Ölüdeniz deniyor.Değil tekne, botların bile girmesi yasak, çünkü su sirkülasyonu çok yavaş, anında kirlenebilir.Bir kere denizden gitmiştim Ölüdeniz’e, çok kalamamıştım. Bu yıl aslında ilk kez gördükten sonra yine hayıflandım. “Buralara daha önce niye gelmedim” diye.Sarp kayalarla çevreli bir vadiye girmiş geniş bir koy. Çevre çok iyi korunmuş. Oteller ve eğlence yerleri denizden 200 metre geride. Sahil sadece denize girenler için; bomboş, ne lokanta ne gazino.Bölgenin en önemli turistik özelliklerinden biri yamaç paraşütü. Paraşütçüler gün boyu Ölüdeniz’i çevreleyen Bey Dağı’nın tepesine çıkıyor arazi araçlarıyla, 1300 metreden kendilerini salıyorlar aşağıya. Ertesi sabah saat 10.00’da gökyüzü uçurtma şenliğindeki gibi paraşütlerle doluydu.Ölüdeniz’de sabahları deniz çarşaf gibi. Öğleden sonra dalga başlıyormuş. Ben sabah erkenden uzun süre yüzüp kahvaltı ettim ve İstanbul’a dönüş için yola çıktım.Dönüş yolu Burdur, Afyon, Kütahya, Adapazarı üzerindendi. Yolların büyük bölümü duble, ama bazı yerler iyi değil, bazılarında da yine tamirat var.Tamam, duble yollar yapılmış da çoğu bir yıl içinde bakıma muhtaç hale gelmiş.Ancak Bozüyük-Adapazarı yoluna bayıldım. Ne viraj kalmış ne kamyon arkasına takılmak. 1.5 saatte geçip gidiyorsunuz. Ne zaman yapıp bitirmişler, şaşırdım.NOT: Ekincik Koyu’nu da iki gün üst üste Edincik diye yazdım ya, helal olsun bana Doktorların, kendilerine ya kamuda ya özel sektörde çalışma şansı veren Tam Gün Yasası’ndan şikâyetçi olup kamudan istifa etmeleri hastalara ne getirdi? Onlar da “tam gün” doktor bekler oldular! (Gani Yıldız)