Jandarmaya ne oluyor böyle?

28 Eylül 2011

Herkes PKK terörünün şehit ettiği gencecik yiğitlerimize ayrım yapmadan “asker” diyor. Terörün hedefinin de Türk Silahlı Kuvvetleri olduğu yaygın inanış.Oysa şehitlerimizin hepsi elbette Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ama büyük çoğunluğu jandarma. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin jandarma dışındaki birimleri terörle mücadele kapsamında görev yapmıyor. Helikopterler bile jandarmaya ait. Sadece Hava Kuvvetleri gerektiğinde sınır ötesi operasyonlara katılıyor ya da zorda olan jandarma birliklerine hava desteği sağlıyor.Jandarma her türlü desteğini Türk Silahlı Kuvvetleri’nden almasına karşın İçişleri Bakanlığı’na bağlı. Polisin olmadığı yerlerde “kolluk kuvveti” yani polis görevi görüyor jandarma.Kız kaçırmadan trafik kazasına,hırsızlıktan yolsuzluğa, cinayetten teröre kadar çok geniş bir çalışma alanı var jandarmanın.Terörle mücadelede canını veren jandarmanın diğer bazı alanlardaki çalışmalarında takındığı tavrı anlamakta zorlanıyorum son zamanlarda.Örneğin Karadeniz Bölgesi’nde halk doğaya sahip çıkarak dereler üzerine kurulmak istenen hidroelektrik santrallerinin yapımına engel olmaya çalışıyor.Üstelik her şey yasalara ve hukuka uygun.Hükümetin “yoksa elektriksiz kalacağız” diyerek yol verdiği HES’ler için yöre halklarından yoğun tepki var. Vatandaş bu nedenle mahkemelere başvuruyor ve HES’lerin yapımını durdurmaya çalışıyor.Birçok mahkeme halkın bu haklı talebine olumlu cevap vererek durdurma kararları aldı. Gerçi durdurma kararlarını alan mahkemelerin üyeleri iktidar tarafından sürgüne gönderiliyor, hâkimler tenzil-i rütbeye uğruyor, o da başka konu.Bazı şirketler, belli ki iktidardan aldıkları güçle, mahkeme kararı olmasına rağmen iş makinelerini ormanların içine, dere yataklarına sokarak çalışma başlatıyor.Halk da bu hukuksuzluğa karşı iş makinelerinin önüne geçerek inşaatı başlatmamak için direniyor.Ne gariptir ki işte tam burada jandarma devreye giriyor. Protestocu halkı dayaktan geçirdiği yetmezmiş gibi üzerine gaz sıkıyor, daha da zorlanırsa insanları kayaların üzerinden aşağıya atıyor.Oysa jandarmanın protestocu halkın önüne geçmesi değil, mahkeme kararına rağmen çalışmaya başlayan iş makinelerini durdurması gerek.Jandarma, hukuku korumak yerine iktidar yandaşı kimi şirketlerin malının derdine düşmüş.Bir taraftan gencecik askerlerini şehit veren jandarmanın, öte taraftan halka, hakka, hukuka karşı bu kadar acımasız olmasını anlamak mümkün değil.*****Anayasa yapmama turları başladıSorarsanız herkes “yeni anayasa” istiyor. Ama “Nasıl bir anayasa” sorusuna cevap pek yok. Bunun yerine “Müzakere edelim, katılımcı olalım” türü laf salatası bol maşallah.AKP yeni anayasa konusundaki startı dün verdi ve ilk görüşme MHP ile yapıldı. Bugün sıra CHP’de. Meclis’e gelirse BDP de sıraya girecekmiş.İktidar Kürt Açılımı ile birlikte yeni anayasayı telaffuz etmeye başladı. Ama neredeyse 4 yıldır içerikle ilgili tek satır yok. Söylenen hep aynı “Muhalefetle görüşeceğiz.” Güzel de muhalefete en azından bir taslak vermedikçe görüşmenin ne anlamı var?Muhalefetin önerilerini beklemek de ayrı bir yanlış. Meclis çoğunluğu iktidarda, anayasayı yeniden yazma arzusu da iktidarda. Ama “öneriler ille muhalefetten gelsin.”Göreceksiniz, uzunca bir süre anayasa ile ilgili bir adım bile yürünemeyecek. *****Öğretmenler sıkı dursunPKK bağıra bağıra ilan etti ki yeni hedefleri arasında okullar ve öğretmenler var. Nitekim dediğini de yaptı. Okullara saldırdı, yurtlara molotof attı, okulları ve öğretmenleri kalkan gibi kullandı, bununla da yetinmedi şimdi öğretmenleri kaçırıyor. Dünkü sayı 8’di.Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ise öğretmenlere sesleniyor ve “Siz sakın endişe etmeyin, görevinize devam edin, terör akıttığı kanda boğulacaktır.”Ankara’dan doğudaki bir köyde tek başına fedakârca çalışan öğretmene bu tür nasihatler vermek kolay tabii. Önemli olan onları gerçekten korumak.*****Doğan Yurdakul’a da yapmışlardıSöz jandarmadan açılınca, içimde kalan bir konuyu daha yazmak istiyorum. Hangi sebepten tutuklu olduğunu hâlâ bilemediğimiz gazeteci Doğan Yurdakul geçtiğimiz günlerde eşini kaybetmişti.Binbir rica (Kendisinin değil, dostlarının) ile hiç olmazsa eşinin cenazesine gitmesi için üç gün izin verilmişti gazeteci dostumuza.Yine jandarma çıkmıştı karşımıza. Ergenekon savcıları bile insafa gelip “evinde kalabilir” demişlerdi de jandarma tutturmuştu “hayır cezaevinde kalacak” diye.Adalet Bakanlığı devreye girdi de “Bırakın evinde kalsın, taziyeleri kabul etsin” dedi.Belli ki bu tavır jandarmanın kimyasını bozdu. İntikamlarını en acımasız biçimde almışlardı. Doğan Yurdakul’a nefes aldırmamış, cezaevi arabasını mezarlığın neredeyse içine kadar soktuktan sonra Doğan Yurdakul’u dışarı çıkararak eşinin üzerine iki kürek toprak atmasına izin vermişlerdi.Etrafında etten duvar örmüş, kimseyle de konuşturmamışlardı.O manzara da yürekler acısıydı. Hem insani açıdan hem de jandarmanın gösterdiği kin, nefret ve öfke açısından.*****Yoksulluk sınırı üç bin liraya yaklaşmış. Bizimkisi “sürdürülebilir ekonomi”den çok “süründürebilir ekonomi” gibi! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Kendimi tutamayacağım; oha falan yani

27 Eylül 2011

Bazı anlar vardır, kendinizi tutamazsınız. Karşılaştığınız seviyeye öyle şaşırırsınız ki, nezaketiniz, inceliğiniz ağır bir kayanın altında kalmış gibi ezilir, isyan edersiniz. “Oha artık” dersiniz.Şu anda “Oha artık” diyorum ben de. Lütfen mazur görün.Nedim Şener CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile konuşmuş bir tarihte. “Üstat” diye hitap etmiş. Kılıçdaroğlu “Eyüp’ten bir şikâyet aldım” demiş Şener’e. “Eyüp’te bir kızla bir erkek yan yana oturunca garson gelip uyarmış” diye devam etmiş. sonra da büyük bir suç işleyerek “Oraya bir kız bir erkek muhabir gönderseniz, yan yana otursalar, bakalım başlarına ne geliyor” diye öneride bulunmuş.Bu konuşma bir gazetede mi yayınlanmış; taraflardan biri biri televizyonlarda mı anlatmış, yoksa bir kitapta geçen bir anı mıymış?Hiçbiri değil.Kemal Kılıçdaroğlu “dinlemeye takılmış.” Hesapta Nedim Şener dinleniyor ama olsun.Savcılar bu konuşmayı “darbeye teşebbüs suçunun kanıtları” olarak dava dosyasına koymuşlar.Gazetecilikten hiç nasibini almamış, gazeteciliği iktidar yalakalığı yaparak dünyalık oluşturmak sananlar için bu konuşma olmuş bir skandal.“Vay efendim, Kılıçdaroğlu Nedim Şener’e taktik veriyor.”Nedim Şener’in “darbe yapacağına” ilişkin belge bulamadık, bari bu yolla iyice karalayalım.“Üretilmiş haber” diyor yandaş medya.Ama gazetecilik konusunda hiçbir bilgisi, kültürü, eğitimi, aklı ve zekâsı olmadığı için “üretilmiş haberin” ne olduğundan da haberi yok.Üretilmiş haber, “olmayan” bir haberin habermiş gibi sunulmasıdır.Söz konusu haberden yola çıkarak anlatayım.Bir kız bir erkek lokantaya gidersiniz. Oradaki bir garsona para verirsiniz. Siz yan yana oturunca garson gelir “Kalkın, burada kadın erkek yan yana oturamaz” der. Siz bu anı kayda alırsınız, sonra yayınlarsınız. Ardından yapılan açıklamaları, gönderilen tekzipleri de koymazsınız. Bu üretilmiş haberdir. Kara propagandadır, beyin yıkama operasyonudur.Gerçek habercilik şudur; bir lokantada kadın ve erkeğin yan yana oturmasına izin verilmediğini öğrenirsiniz. Ama kanıt gereklidir. Bu durumda bir kadın bir erkek o lokantaya gider ve yan yana oturursunuz. Eğer bir garson gelip de “Yan yana oturamazsınız” derse, o zaman çektiğiniz kayıtları yayınlayarak durumu kamuoyuna bildirirsiniz.Yok eğer kimse gelip de “Ayrılın” demiyorsa, aldığınız duyum yanlış demektir, böyle bir haber de yapmazsınız.Gazeteciliğin bu kadar basit ve temel kuralını bilmeyenlerin gazetecilik yaptığı bir dönem yaşıyoruz.Ama ne yazık ki, yüksek propaganda gücüyle bu bilgisiz, eğitimsiz, kültürsüz, yandaş ve yalaka kesim medyada egemenlik günlerini yaşıyor.Onların kuralları geçerli, onların fikirleri(!) önemli, onların hayatları cazip.Binlerce gerçek gazeteci, “evini, ailesini, çoluğunu, çocuğunu düşündüğü için” hiç sesini çıkarmadan bir kenarda oturup bekliyor.Eninde sonunda demokrasinin, hukukun, insan haklarının üstün sayıldığı bir Türkiye’nin geleceğine inanarak bekliyorlar.Bu çocuklara kıymayınSevgili Can Ataklı. Dün, İzmit Kandıra Tipi Kapalı Cezaevi, oğlumun haftalık kapalı görüş ziyaretindeydim. İstanbul’a otobüs beklerken, hemen karşısında bulunan F tipi kapalı cezaevinin kimi tutuklu yakınlarıyla ayaküstü, sonra Harem’e kadar konuştuk. Konuya basından az da olsa vakıf olduğum ancak ayrıntılarını bilmediğim korkunç iddialar dinledim aynı kişilerden. Parasız eğitim isteyen pankart açtıkları için gözaltına alınıp, aylardır havasız, oksijensiz tutukluluk süresi devam eden gençlerin anne ve akrabalarının o çaresiz isyankârlıklarıyla anlattıkları, insan kanını dondurur eğer gerçekse... ‘’Artık mektup, telefon, açık görüşlerimiz de kaldırıldı. Sebep, yetkili makam ve kuruluşlara haklı davamızı duyurma girişimidir. Oğlum, kaldığı hücrenin yakın sırasında bulunan aynı suçlamadan diğer arkadaşlarına yakın olmak istediğini dile getirince, infaz memurları tarafından, önce çirkin suçlamalara maruz bırakılıyor, sonra (sizler vebalısınız) gibi insan onurunu aşağılayıcı sözlerle, tahrik ediliyor. Tepki veren genç, sünger odası denilen bir yere alınıp, öldüresiye dövülüyor.’’ Üç kadınla konuştum, ifadeleri aşağı yukarı böyleydi. Anlıyorum ki çocuklarımızı, içeride potansiyel suçlu konumuna getirmek için, sanki gizli bir el dışarıdan emir veriyor. “12 Eylül yargılanacak” tantanalarıyla, halkın oyunu alan hükümet, aynı işkenceyi kendi uygulamaktadır. O kadınların “Adalete güvenimiz tamamen kalkmıştır ortadan. Feryatlarımız, basında onca yer almasına karşın, hem birileri tarafından yine iddialarla başka çarpıklıklara kaydırılmakta, hem de hükümet hâlâ avaz avaz bağırabilmektedir, demokrasiyi biz getirdik diye’’ demesini hiç unutamıyorum.. (N. T.) Tatil günlüğüDev kaplumbağalarla oyunDalyan’da çamur banyosu yaptıktan sonra İztuzu Plajı’na doğru yola çıkacakken “Edincik Koyu’nu görmeden olmaz” dedi bana rehberlik eden Dalyan Belediyesi Basın Müdürü. Ama zaman kazanmak için karadan gitmemiz gerekliymiş. Açıkçası çok daha iyi oldu. Çünkü Edincik Koyu’na giden dağları aşmak, gökyüzünü zor gördüğünüz ormanın içinden geçmek büyük keyifti.Edincik Koyu ise bir başka doğa harikası. Açık denizden geçerken böyle bir koy olduğunu görmüyorsunuz bile, öyle saklı, öyle gizemli bir yer.My Marina adlı bir işletme var. Doğaya o kadar saygılı ki, ağaçlar altına yapılmış tesisler fark edilmiyor bile. Çok güzel bir yemek yedim. Yalnız şaşırmayın, kır lokantası gibi değil, İngiliz lordlar kulübü gibi bir yer, fiyat da ona göre tabii.Edincik’ten bir motorla 20 dakikada İztuzu Plajı’na vardım. İnanılmaz bir yer. Uzun, göz alabildiğine bir plaj. Kumu incecik, üzerinize yapışmıyor.Kumlara şemsiye saplamak, büyük havlu serip üzerine yatmak yasak. Çünkü tam altınızda bir Caretta caretta olabilir.Dev kalumbağaları görebilecek miydim? “Evet” dediler. Yine motora bindik, Dalyan’a doğru akarsunun ağzından içeri girdik, göl gibi genişleyen bir yerde durduk. Kaptan bir ipe bağlanmış “mavi yengeci” suyun içine bıraktı. Bir iki dakika geçmişti ki dev bir kaplumbağa göründü derinliklerden, yengecin peşinde. Kaptan ipi çekiyor, kaplumbağa kovalıyor, iyice su yüzüne çıkıp bütün cüssesiyle önümüzden birkaç kere geçtikten sonra kaptan ipi çekmeyi bıraktı ve kaplumbağa mavi yengeci afiyetle yedi. Bir daha da görünmedi. Herhalde taa ki yeni bir mavi yengeç suya atılıncaya kadardır.Yarın da biraz Ölü Deniz’den söz edeceğim. Kamudaki araçlarda tasarrufa gidiliyormuş. Bizimkiler dayanamaz, tasarrufa bile pahalı araçlarla gider! Gani Yıldız)

Devamını Oku

Terörü biliyoruz siyasi irade kim?

26 Eylül 2011

Başbakan Erdoğan New York’tan döner dönmez açıklama yaptı. Çok veciz bir cümle sarfetti: “Çok açık söylüyorum, biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz. Siyasete gelen bizimle konuşur, ama gelmeyen konuşamaz.”Kulağa çok hoş gelen ve yandaşları da heyecanlandıracak bir cümle.Peki ama ne anlama geliyor?Terörü biliyoruz, mücadele yöntemlerini de.Ancak Başbakan’ın sözünü ettiği “siyasi irade”nin ne olduğu pek açık değil.Siyasetle ilgilenenlerle konuştum, birkaçı “Cümlenin sonuna da bak, orada hedef ortada değil mi?” diye sordular.Evet cümlenin ikinci bölümünde “Siyaseten gelen bizimle konuşur ama gelmeyen konuşmaz” diyor.Zorlanırsa burada kastedilenin BDP olduğu söylenebilir. Ki zaten siyasetle ilgili dostlarım buna dikkat çekiyorlar.Oysa bu da günün gerçeklerine uymuyor. Başbakan bu cümlesiyle sanki BDP’yi kastediyor ve “hele bir gelin bakalım Meclis’e” diyor.Öyle demesine diyor da, BDP gökten inmedi ki, zaten bu parlamentonun içinde vardı ve Başbakan çok uzun bir süre BDP’lilerin elini bile sıkmadı. Ahmet Türk ve BDP heyetiyle toplantısını da “Başbakan olarak değil partisinin Genel Başkanı” sıfatıyla yaptığını özellikle vurguladı.Demek ki henüz Meclis’e yemin etmeye bile gelmemiş olan BDP’nin Başbakan gözünde siyasi muhatap olarak algılandığı kesin değil.Buna karşılık Başbakan’ın cümlesinin ikinci bölümü yoruma ve hatta ağır eleştiriye de çok açık.Çünkü Başbakan Kürt hareketinin siyasi temsilcilerini bir kenara bırakın bu kesimin aydınlarıyla, önde gelenleriyle bile konuşmuyor ama İmralı’da ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasını çekmekte olan terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’a “özel temsilcisi”ni göndermekte bir sakınca görmüyor.Eğer Başbakan’ın kastettiği “siyaset temsilcisi” İmralı’daki kişiyse durum vahim demektir. Yani Başbakan aynı kişi ile hem terörle mücadele hem de siyasetle görüşme stratejisini sürdürüyordur ki, içinden çıkılmaz bir şey bu.Yine aynı konuşma üzerinden gidersek, Başbakan “devlet gerekli görürse görüşmelerini yapar” diyor, ki bu da artık o popülist ve kafa karıştırıcı anlamını yitirdi. Milletin kafasına “Hükümet değil devlet görüşüyor” mantığını yerleştirmeye çalıştı Başbakan ve bir süre bunda başarılı da oldu ama, artık en yandaşlar bile bu lafın bir anlamı kalmadığını itiraf etmek zorunda kaldılar. Bu popülizme ilk başlarda prim veren halkın çoğunluğu da artık kıs kıs gülüyor.Başbakan Erdoğan’ın Kürt politikasını yeniden gözden geçirmesinde ve ne yapacağını daha açık, daha anlaşılır ve daha az karmaşık biçimde halka anlatmasında yarar var.Terör durmuyor ve her gün can almaya devam ediyor çünkü. Türkiye’nin “O tülbentleri nereye sereceksiniz?” türü doğru ama sonuç vermeyen cümlelerle yitireceği zamanı yok artık.Onur Öymen’denCHP’nin eski milletvekillerinden Onur Öymen, belki artık milletvekili değil ama aktif siyaseti de bırakmış değil. Öymen özellikle dış gelişmeler konusundaki fikir ve görüşlerini çok kısa cümleler halinde özetleyerek gönderiyor sık sık.İşte Öymen’den Başbakan Erdoğan’ın New York seferini özetleyen iki cümlelik yorumu:Sayın Başbakan’ın Obama ile görüşmesinde beklentilerimiz şunlardı: PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesine ABD’nin desteği. Füze radarının bilgilerinin İsrail’e verilmeyeceğinin teminatı. Gazze’ye ablukanın kaldırılması. Filistin devletinin tanınması, İsrail’in özür dilemesi, Rumların Akdeniz’deki sondajlarının durdurulması.Bu taleplerimizin hiçbiri karşılanmadı. Sokakta alkış almayı başaranlar ne yazık ki, diplomasi masasında sonuç alamıyor. Hazin bir durum.Tatil günlüğüDalyan’da balçıkla sıvanmakYıllarca Köyceğiz’den, Dalyan’dan geçtim. Dalyan’a girip yemek de yedim, kral mezarlarını uzaktan seyrettim ama bir türlü tekneye binip Köyceğiz Gölü ile denizi birleştiren akarsuyu tekne ile gezemedim, çamur banyolarını ve ünlü Caretta caretta’ların yumurtlama alanı İztuzu kumluğunu görememiştim.Ortaca’da Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği’nin daveti üzerine sohbete gidince bu kez “fırsat bu fırsat” diyerek yılların özlemini de giderdim.Ve hemen söyleyeyim ki, bunca yıl Dalyan’ı gezmemiş olmaktan dolayı da pişmanlık duydum.Öncelikle bölgenin her yerinden tarih fışkırıyor. Sopayı yere batırın mutlaka bir tarihi esere dokunuyordur. Tarih konusu çok uzun, ben doğal olarak biraz turistik durumdan söz edeceğim.Dalyan’ın orta yerinden günlük tur yapan teknelere biniyorsunuz. İki rota var. Biri Köyceğiz Gölü’ne doğru, diğeri İztuzu Plajı’na. İkisini de yaptım tabii. Birinci turun durağı “çamur banyosu.” Dalyan’ın altı sıcak su kaynıyor. Kükürtlü sıcak su, sadece o bölgeye özel bir toprağı balçık hale getiriyor.Siz bu balçığa girip her tarafınızı sıvıyor ve sonra güneşe çıkıyorsunuz. 15 dakika sonra çamur kuruyor ve tüm vücudunuzu germeye başlıyor.Sonra çamursuz sıcak suya giriyorsunuz ve temizleniyorsunuz, Cildiniz pamuk gibi oluyor.Tabii bu bir günlük hatta bir saattlik operasyon. Ancak başta cilt sorunu olanlarla romatizma, bel ve mafsal ağrısı çekenler haftalık kürlere geliyormuş ve sanki yeniden doğmuş gibi dönüyorlarmış.Çamur banyolarına yapılan turda elbette dev sazların arasında kıvrıla kıvrıla giden akarsu üzerinde birbirinden ilginç doğa manzaraları, inanılmaz renklerdeki kuşlar ve sizinle suda yarışan balıklarla karşılaşıyorsunuz.Dalyan’da çok sayıda küçük ve butik otel var. Her gelir düzeyine de uyuyor. Yemekler ise genellikle balık üzerine ve tabii yine o bölgeye özgü “mavi yengeç” tadına doyum olmayan bir yemek.Sizlere yarın Edincik Koyu ile İztuzu’nu anlatacağım.Karajan, Bernstein, MehtaOkurlarla sürekli ilişki içinde olmak, gelen mesajları yanıtlamak ve bunların yanıtlarını tekrar irdelemek hem bilgi, hem meslek, hem sosyal ilişki hem de düzeltmeler için çok yararlı oluyor.Pazar günü ironik üslupla yazdığım “Menderes orduyu yedeksubaylarla yönetirim demişti” başlıklı yazıda Danny Kaye örneğini vererek “Danny Kaye New York Filarmani Orkestrası’nı Karajan’ın yerine yönetmişti” diye yazmıştım.Yurt dışında yaşayan bir okurum o bir cümlelik bölümde iki hata yaptığım konusunda uyardı. Danny Kaye’i “Danie Kay” diye yazmıştım. Okurum Danyy Kaye’in şovu sırasında orkestra şefinin Leonard Bernstein olduğunu iddia ediyordu.Karajan konusunda acele etmiş olabileceğimi ve hafızamın beni yanıltmış olabileceğini, ama Bernstein’ın da yanlış olacağını düşündüm. Aradım ve gerçek ismi buldum. Danny Kaye’in o ünlü şovu sırasında New York Filarmoni Orkestrası’nın şefi ne Karajan, ne Bernstein’dı. O şef Zubin Mehta idi.Okuruma uyarısı için teşekkür ederken bir kere daha “hafızama o kadar da güvenmemem gerektiğini” zihnime kazıdım.Okurla ilişkiler gerekten çok keyifli. Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun oğlu, Başbakan ile akrabalığı olup olmadığını soranlara “isim benzerliği” diyormuş. Ülke bu haldeyken, “Başbakan’ın oğluyum” demek cesaret ister! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Önümüzdeki günlerde savaş sözünü çok duyabiliriz

25 Eylül 2011

Sevgili okurlar; son günlerde nereye gitsem en çok karşılaştığım soru şu: “Bir savaş çıkacak mı?” Üstelik bu soru belli bir ülke hedef alınarak da sorulmuyor. Kimine göre İsrail’le, kimine göre Suriye ile kimine göre ise Kıbrıs Rumlarıyla, tabii dolayısıyla Yunanistan’la bir savaş ihtimali var.Gerçekten Türkiye bir başka ülke ile “sıcak çatışma” ortamına girer mi? Bu soruya hemen hayır demek mümkün görünmüyor bana. Çünkü böyle bir olasılık istemesek de var.Mantık her zaman yokÜlkeler her zaman ideal biçimde, akılla, mantıkla yönetilmiyor. En akıllı sandığınız kişiler en aptalca kararları alabiliyor. Bir anda incir çekirdeğini doldurmayacak bir nedenden ötürü iki ülke on binlerce cana mal olan bir çatışmaya girebiliyor. Hatırlayın; 90’lı yıllarda üzerinde keçinin bile barınamadığı deniz ortasındaki kayalıklar yüzünden az daha Yunanistan’la savaşa giriyorduk. Neyse ki tam savaş düğmelerine basılacakken zekice bir strateji ile felaketin eşiğinden dönülmüştü.İncir çekirdeğiTabii, aslında iki ülkenin savaşma aşamasına gelmesi kamuoyuna “incir çekirdeğini doldurmayacak” bir sorundan ötürü gibi sunulur ama işin aslını araştırırsanız ekonomik çıkarların ağır bastığını görürsünüz. Kardak olayı olarak bilinen krizde de, sorun kayalıktan oluşan minicik bir adanın kime ait olduğunun saptanması değil, iki ülkenin Ege’nin güvenlik açısından denetimindeki ve bu denizdeki doğal kaynakların paylaşılmasındaki anlaşmazlıktı. Ama kimse bundan söz etmedi değil mi?Akdeniz ısındıBenzer bir gelişmeyi şimdi Akdeniz’de yaşıyoruz. Hem de üç ülke ile birden. Bir yandan İsrail’e yönelik sert tavrımız sürüyor. Öte yandan Suriye Tayyip Erdoğan’ın uyarılarına kulak asmadığı için topun ağzında. Kıbrıs çevresinde petrol aramaya başlayan Kıbrıs Rum Kesimi ile de bıçakları çekmiş durumdayız. Demek ki giderek ısınan Akdeniz’de olası bir çatışma hiç de uzak değil. “Gerginlik olur ama çatışma olmaz” söylemi ise bana göre iyi niyet telkinlerinden öte bir şey değil.Suriye öncelik alabilirHerkes İsrail’le bir çatışma olabileceği endişesi taşımasına rağmen, ben Suriye ile beklenmedik sıcak bir çatışma içine girebileceğimiz olasılığını daha fazla görüyorum. Suriye’nin de bu olasılığı yabana atmadığı konusunda ciddi duyumlar aldığımı söylemeliyim. Bir süre önce İstanbul’a gelen bir Suriye okul gemisinin komutanlarının “Türkiye bize saldıracak, ama biz de ölmeye hazırız, sonuna kadar savaşırız” dediklerini birinci ağızdan duydum. Bu hiç de hoş bir gelişme değil.İsrail ‘en olmaz’ sanılıyorİsrail’in durumu çok farklı. Başbakan her ne kadar İsrail’e yönelik çok ağır bir tavır sergiliyorsa da, İsrail’in sadece İsrail’den ibaret olmadığını da biliyor. Suriye’de konu Esad’ın devrilmesiyle kapanır ama İsrail’le bir çatışmanın, ‘çatışma’ olmaka sınırlı kalmayacağı ve bölgeyi bir anda ateş topuna çevireceği öngörüsü yanlış sayılmaz. Aslına bakarsanız “en olmaz” sanılan İsrail’le sınırlı çatışma olasılığı bana göre hiç de az değil. Burada kararı ABD’nin vereceğini söyleyebilirim.Kayıkçı kavgası mı?Pek çok kişi ise “İsrail’le gerginlik kayıkçı kavgasından öte değil, iki ülke de bir çatışmayı göze almaz, Erdoğan İsrail karşıtlığı ile aslında içe dönük oynuyor, gurur İsrail’in pek umurunda olmadığı için ses etmiyor, oyuna ortak oluyor” diye düşünüyor. Açıkçası ilk başlarda bende de aynı görüş ağır basıyordu. Ancak giderek “bunun böyle olmadığını” ve “İsrail’le gerçekten karşı karşıya gelebileceğimizi” düşünmeye başladım. Bunun sonucunu kestirmek ise o kadar kolay değil.Erdoğan karakteriErdoğan, Türkiye’de “dünyaya kafa tutan adam” profiliyle sürekli yükseliyor. Zihnindeki “İslam ülkelerinin liderliği” hedefi Erdoğan’ı daha da sarmalayabilir. “Komşularla sıfır sorundan, full soruna” dönüşerek dört bir yandan sıkıştırılmış olmak da Erdoğan’ı daha atak hale getirebilir. Sanıldığı gibi ortada bir oyun yoksa, İsrail’le bir çatışma olasılığı gündeme gelecektir. Bu da Erdoğan’ın ya sonu olur ya da onu Türkiye’nin ve bölgenin sarsılmaz tek lideri haline getirir.İstenen alınamadıİsrail’le gerginliğin “sanal” olmadığı kanısı için bazı ipuçları var. Medyamız tarafından “olağanüstü başarı” olarak tanımlanan New York seferi aslında çok da iyi geçmiş sayılmaz. Erdoğan bu geziye giderken hayal ettiği sonuçlardan hiçbirini almış değil. Obama belki Erdoğan’a “İsrail konusunda siz daha haklısınız” demiş olabilir ama resmi açıklamada fedakârlık Türkiye’den isteniyor. Büyük gürültü kopardığımız Kıbrıs’ta petrol aramaları konusunda da dünyanın bizden yana bir tavrı görülmüyor.Araplar bile yoktuErdoğan New York’a giderken “Filistin’in BM’de yerini alması için yapacaklarımızı göreceksiniz” demişti. Bu konuda da olumlu hiçbir şey olmadı, ABD’nin sözü geçti. Erdoğan BM’de konuşurken, Filistin Devlet Başkanı zahmet edip dinlemeye gelmedi bile. Birçok Arap ülkesinin lideri de yoktu. Yani o konuşma Türkiye’de alkışlanırken, dünyadaki etkisi sanılanın çok altında kaldı. Erdoğan’ın bu durumda hayal kırıklığı yaşamamış olması mümkün değil.Türkiye’de sıkışırTürkiye’de ise Erdoğan’ı giderek tırmanan PKK terörü bekliyor. Dış ilişkilerde büyük heyecan yaşanmasına rağmen olumlu sonuç alınmamış olması Türkiye’de ister istemez huzursuzluk yaratacak ve Erdoğan’a eleştiri okları kendi çevresinden bile gelmeye başlayacaktır. Bu da Erdoğan’ı daha sertleştirebilir veya Suriye ya İsrail konusunda daha radikal kararlar almaya itebilir. İşte Suriye ya da İsrail’le bir sıcak çatışma da o zaman gündeme gelir. Buna hazırlıklı olmalıyız.Sonucu kestirilemezİş bir askeri operasyona gelince tahminde bulunmak zor. Suriye elbette daha kolay gibi görünüyor. Ancak İsrail’in teknolojik olarak üstünlüğü ortada. Eğer sınır birliğimiz olsa İsrail’le başa çıkmak kolay, ama cephenin deniz ve hava olması avantajımızı kırıyor. İsrail’in bir çentik üstün kalmasının bedelini Erdoğan ve AKP hükümetinin ödeyebilmesi mümkün değildir. Havada veya denizde en küçük başarısızlık Türkiye’de halkın üzerine kâbus gibi çöker ki bunun altından kalkılamaz.PKK’nın dönüm noktasıSevgili okurlar, kısaca PKK’nın son terör eylemlerine de değinmek istiyorum. PKK’nın çılgınlaşan eylemlerinin bumerang gibi kendisini vurması olasılığı güçleniyor. Siirt’te 4 masum genç kadının “yanlışlıkla” öldürülmesinin bölgede travma etkisi yarattığı görülüyor. Farkında olmadan “Kürt mücadelesi” adı altında terörü destekler konuma giren bölge halkının gerçeği fark etmeye başladığını söylemek yanlış olmaz. PKK en çok güvendiği halk desteğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya artık.Örgüt iyi düşünmeliPKK’nın, Türkiye’nin de artık kendisini çözmek zorunda hissettiği Kürt sorununu bugünlere “terörle” taşıdığı bir gerçek. Ancak PKK artık görmeli ki, Türkiye’nin yaptığı fedakârlığa karşı hâlâ terör silahını kullanması yarar getirmeyecektir. Tam tersine; içeride ve dışarıda sıkışan iktidar PKK’ya karşı görülmemiş bir atağa geçebilir. Bu, PKK’yı yok ederken Kürt halkına da büyük acılar çektilerebilir. Türk halkı çözüme hazır. Bunu görmemekse, ancak ahmaklıktır.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Menderes “Orduyu yedek subaylarla yönetirim” demişti

24 Eylül 2011

Zamanında orduya kızan Adnan Menderes “Bu orduyu yedeksubaylarla da yönetirim” demişti. Amaç orduyu küçük düşürmekti. Popülizm kokuyordu elbette. Gerçi “Odunu koysam seçilir” de demişti. “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz” sözü de Menderes’e aitti.Bu tür sözler doğru değildir ama hem akılda kalır, hem de özellikle alt kültürlerde garip bir haz duygusu yaratır. “Tabii abi ya, general olmuş da ne olmuş, sonuçta bütün işleri astsubaylarla yedeksubaylar ya da teğmenler yapmıyor mu, paşalar yan gelip keyif çatmıyor mu?” geyikleri kahvelerde bolca müşteri bulur.Adnan Menderes sadece söylemişti, ama Tayyip Erdoğan başardı maaşallah. Böyle giderse orduyu gerçekten yedeksubaylarla yönetecek.Baksanıza tüm dünyanın gözünün içine baka baka “İsrail bir daha bize kafa tutarsa fırkateynlerimizi görecek karşısında” diyor. Müthiş özgüven. İnsan gururlanıyor haliyle.Ayrıca yalan da değil ki, deniz kuvvetlerinin neredeyse bütün amiralleri içerde, ama gemilerimiz Akdeniz’e açıldı. Sıkıysa İsrail yanaşsın bakalım. Ne oluyor yani; amireller tutuklu olunca gemilerimiz denize açılamıyor mu? Bal gibi açıldılar işte, pekala oluyormuş.PKK’ya karşı kara harekatı yapılacak, orgeneralinden başlayarak bütün rütbelerde birçok subay hapiste. Ama operasyon yine yapılabilir. Niye yapılmasın ki, sanki o generaller silah elde cepheye koşuyorlar.Danie Kay New York Senfoni Orkestrasını yönetmişti, dünyanın en büyük şefi Karajan’ın yerine. Hayranlık uyandırmamış mıydı? Ondan özenen Cem Yılmaz da Borusan Orkestrasını yönetti, orkestra pekala güzel güzel çaldı.Kenan Evren de Picasso resimlerine bakıp “Ne var yani bunda, ben de çizerim” demişti. Çizmişti de, açtığı sergilerdeki resimleri kapış kapış gitmişti, Evren’e hayranlık duyanlar büyük paralar ödemişti, şimdi gidin sorun bakalım o resimlerin nerede olduğunu hatırlayacaklar mı?Hülya Avşar şarkı söylüyor, Ajda Pekkan dans ediyor, Fadıl Akgündüz ilk Türk arabasını yapıyor, Rasim Ozan futbol konuşuyor, Ahmet Işıkara en seksi, Mehmet Ali Birand en yakışıklı ünvanlarını taşıyor, CHP iktidara oynuyor, iktisatçı Haşim Kılıç hukukun en tepesinde, öz be öz Türkler Kürtçü, cami kapısını görmemişler türbancı, Türkçe özürlüler yıldız TV programcısı, asker savaşa komutansız gidiyormuş çok mu yani....***Tatil günlüğüTatil ortasında gece mitingiOrtaca Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği’nin temsilcisi Leyla Solmaz arayıp da “Sizi Ortaca’ya davet etmek istiyoruz, ne zaman uygun olursunuz, önümüzdeki hafta olabilir mi?” diye sorduğunda kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Leyla Hanım da şaşırdı haliyle. Anlattım “Önümüzdeki hafta zaten o bölgedeyim, hiç sorun değil gelirim, ama sizden tek isteğim var, Dalyan ve çevresini hiç gezmedim bugüne kadar, buna bu olanağı sağlayın lütfen.”Leyla Solmaz “Tabii ki, zaten sizin için bir gezi programı yapıyoruz, buralarda olmanız da iyi oldu” dedi.Ortaca Dalaman’a 10 kilometre uzaklıkta, bölgenin en kalabalık ve hareketli ilçesi. Hemen yanıbaşındaki Dalyan ise bir dünya harikası olarak yerli yabancı milyonlarca turistin gözdesi.Dev kaplumbağalar da tüm çevrenin maskotu.Ortaca siyasi olarak da çok hareketli. AKP bölgenin özelliğine uygun olarak güçlü değil, ama Ortaca’da muhalefetin tüm unsurları var.Hava çok sıcak olduğu için zorunlu olarak “gece konuşması” yaptım. Belediyenin hemen yanındaki parkta büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bir tür gece mitingi gibiydi. İki saati aşan çok hoş bir sohbet oldu. Ortacalılara kendi gözlemlerime ve tarihsel bilgilere dayalı olarak Cumhuriyet dönemini ve darbeleri anlattım. Güncel birçok soruya cevap vermeye çalıştım. Anılardan silinmeyecek güzel bir gece oldu.Salı günü ise sizlere Dalyan’da nasıl balçıkla sıvandığımı, dev kaplumbağalarla nasıl oynadığımı anlatacağım.***Yıldırım Tuna’dan haftanın fıkralarıSakın dönmeAdam avukatına gidip “Geçen sene benim eşimden boşanmama yardımcı olmuştunuz.. Hatırlayabildiniz mi?” diye sormuş. “Evet?.. Tabii ki hatırladım” diye cevap vermiş avukat. “Karım boşandığımız için çok üzgün.. Benimle tekrar beraber olmak istiyor ve bütün arkadaşlarına beni anlatıp duruyormuş.. Ne yapmalıyım sizce?” Avukat “Hiçbir şey yapmayın sakın.. Hiçbir şey” demiş heyecanla ayağa fırlayarak. Sonra devam etmiş “Kadınlar aynen amatör balıkçılara benzerler. Yakaladıklarını bir müddet sonra asla beğenmezler, elinden kaçırdıklarının büyüklüğünü, ihtişamını da herkese anlata anlata bitiremezler..!”Eller cepteAdam hayli uzun bir iş seyahatinden dönmüş, bir bakmış ki oğlunun altında 10 vitesli pırıl pırıl bir bisiklet.. “Aa?.. Bu bisikleti nerden buldun?” diye sormuş hayretle, “Bu en az 300 dolarlık bir bisiklet..!” Oğlan “Sakin ol baba” demiş, “Ben bu bisikleti hiçbir şey yapmadan el cepte sağda solda dolaşarak kazandım.” Adam “Saçmalama. Bana hemen işin aslını anlat bakalım” demiş “Vallahi baba” demiş oğlan, “Sen gittiğinden beri her gece karşıki bakkal annemi görmeye geldi ve her seferinde de bana ‘Al şu 20’liği de etrafta şöyle bir dolaş bakalım evlat’ dedi..!”Büyük FenerTatil köyündeki son gecemde bir haftadır arkadaşlık ettiğim İsveçli bir kızla kumsalda baş başa kaldık.. Israrla “TV’de maç seyredelim” teklifimi reddederek beni kayalıklarda kimsenin olmadığı bir köşeye götürdü, tabii ben mecburen Fenerbahçe Manisaspor maçını cep radyosundan dinlemek zorunda kaldım. İsveçli bir kızın maçın sonuna doğru artık dayanamayıp Fenerbahçe’nin beraberliğine ağlayıp sinirlenerek odasına gidecek kadar üzüleceğini inanın hayatta tahmin edemezdim. Büyüğüz oğlum büyük..Ben deDoktor muayene ettiği hastasına sormuş “Akşam yemeğinde kaç şişe şarap içiyorsunuz?” diye. “İki şişe” diye cevap vermiş adam. “Yuh” demiş doktor, “Yahu ben bu kadar su içemem kardeşim?” Adam “Mmm” demiş “Ben de..!”***Gani Yıldız’danBirleşmiş Milletler’de konuşan Başbakan, teröre daha çok vurgu yapıp başımızdaki terör belasını anlatsa daha iyi olmaz mıydı? Zira belki bir dahaki “Birleşmiş Milletler” toplantısında, “ayrılmış bölgeler”den oluşan bir devletin lideri olarak konuşacak! ***Almanya Başbakanı Merkel, Papa ile ekonomik krizi konuşmuş. Anlaşılan Avrupa Birliği’nin işi Allah’a kaldı!***Atanamayan öğretmenler, önceki Bakan Nimet Çubukçu’nun tutamadığı söz yüzünden şimdiki bakanın özür dilemesine neden bu kadar şaşırdı ki? Alt tarafı, “Devlette devamlılık esastır” ilkesiyle birinin tutamadığı söz için ötekisi özür dilemiş...***Uluslararası Gazetecilik Federasyonu, illüstratör Kutlukhan Perker’in bu yıl ülkemizde basın özgürlüğü kampanyasında kullanılan “kelepçe-gözlük” çalışmasını Arap dünyasına yönelik kampanyada kullanacakmış. Ee konu “basın özgürlüğü” olunca modelliğimiz de bu kadar olur! ***Başbakan, “ABD Başkanı, İsrail konusunda atacağımız adımlar için, ‘Yapmayın!’ deme durumunda değil” demiş. Ancak ülkemize yerleştirilecek radar sistemi gösteriyor ki, “Yapın!” dediği durumlar da oluyor...***Avrupa Birliği’ne alınmadığımız için alınıyorduk. Şimdi sakız alacak paraları yok, bari kendimizi ağırdan satalım!

Devamını Oku

Bugüne nokta koyalım bir yıl sonra bakalım

23 Eylül 2011

Bazı sıcak gelişmelerin varacağı sonuçları yaşadığımız anda fark edemeyebiliriz. Çünkü herşey “flu”dur, sıcak olayın tarafları tahmin edilemeyen ataklarda bulunabilir, varsaydığımız hedeften çok uzaklara düşebiliriz.Bu nedenle kritik konularda en iyi cevabı zamanın kendi ruhunda bulabiliriz.Şu sıralar yaşadığımız gelişmelerle ilgili söyleyecek yazacak pek çok şey buluruz. Ama aradan makul bir zaman, örneğin bir yıl geçtiğinde öngörülerimizin, arzuladığımız hedeflerin çok şaştığını görebiliriz.Bazen de, sıcak gelişmelerin yaşandığı dönemi unutur, bir yıl sonra vardığımız nokta üzerinden yeni tartışmalar başlatırız.Türkiye, herhalde özellikle dış politikada demokrasi tarihimizin en kritik dönemlerinden birini yaşıyor.başbakan Erdoğan fırsatını bulduğu her yerde esip gürlüyor.Bunun uluslararası arenada varacağı sonuçları henüz bilmiyoruz, ama Türkiye’de büyük prim yaptığı ortada. Vatandaşların büyük bölümü bugüne kadar hiçbir başbakanın dünyada bu kadar etkili olmadığına inanıyor, Erdoğan’ı dünyaya nizam veren bir lider olarak görüyor.Oysa Libya ile politikamızın Türkiye’ye bir yarar sağlayıp sağlamayacağını şu anda bilemiyoruz.Başbakan’ın Libya’daki konuşmaları, orada halktan gördüğü ilgi, Fransa Cumhurbaşkanı ve İngiltere Başbakanı’nın “rol kapma” çabalarıyla alay etmemiz, bizi şu anda tatmin edebilir zafer sarhoşuna çevirebilir ama sonucu görmemiz gerek.Bir yıl sonrasını merak ediyorum.Acaba alay ettiğimiz Fransa ve İngiltere mi Libya olayından daha kârlı çıkacak yoksa Türkiye mi?Başbakan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşurken “Libya’nın başka ülkelerde 170 milyar doları var, bunların üzerindeki blokajın kalkması gerek” dedi.İşte işin püf noktası burada. Bu 170 milyar doların sadece 1.5 milyarı Türkiye’deki bankalarda, gerisi Avrupa ve Amerika’da. Üstelik bu paranın 37 milyar doları Kaddafi’nin ve yakınlarının şahsi parası. Batılı bankalar (tabii ki hükümetlerinin isteği doğrultusunda) bu paraları dondurdu.Erdoğan Afrika kumlarında kahramanlık söyleminde bulunurken Fransa ve İngiltere Libya’nın yönetimine gelecek olanlarla 170 milyar doların pazarlığını yapıyor. Elbette karşılığında bir şeyler isteyerek.O halde bir yıl sonra ne olacağını görmek gerek. Bakalım Türkiye, bırakın Libya’da belirleyici güç olmayı, 20 milyar doları aşan alacağını tahsil edecek mi? Ve bu süre içinde alay ettiğimiz Fransa ile İngiltere ve diğer batı ülkeleri ne kazanmış olacak?***İstanbul Erkek Lisesi’ne dokunmayınTürkiye’nin en köklü okullarından İstanbul Erkek Lisesi zor günler yaşıyor. Önce okulun hem çok sevilen hem de uzun yıllardır görev yapan bazı yöneticileri ve öğretmenleri başka yerlere tayin edilmek istendi.Hem öğrenciler hem veliler hem de eski mezunlar ayağa kalktı. Bu atamalara karşı çıktı. Bu kadar köklü bir okulun eğitim kadrosuyla oynamanın yanlış olduğu anlatıldı. Ama “kanun gereği” bu atamalar gerçekleşti.Şimdi ise okul bambaşka bir skandalla çalkalanıyor.Aldığım bilgiye göre, N. Y. adlı kişi, ilkokulu Amerika’da okuyan kızını, Anadolu liseleri ile ilgili bir yönetmelikten yararlanarak İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydettirmek istedi. Ancak okul yönetimi N. Y’nin kızının durumunun bu yönetmeliğe uymadığını ayrıca Alman hükümetiyle yapılan anlaşma gereği kontenjanı bir kişi bile artıramayacaklarını söylediler.N. Y. ise bu tavra hayli öfkelendi ve “Sizleri sürdüreceğim. Ankara’dan emir gelince bakalım ne yapacaksınız” tehditleri savurdu. Hemen ardından Milli Eğitim Bakanlığı’ndan “Adı geçen kişinin kaydını yapın” talimatı geldi.N. Y’nin kızı perşembe günü itibarıyla okula kaydoldu. Dün öğrenciler öğleye kadar derslere girmedi veliler okul önünde toplanıp durumu protesto etti.Şunu söylemek istiyorum; Ahmet Davutoğlu, müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet, İstanbul Erkek Liseli. Hepsi AKP’li. Belli ki bu güzide okula damgalarını vurmak istiyorlar. Yanlış yapıyorlar. Bu köklü okulu siyasi hedefleri doğrultusunda yoğurmaya ve her alanda gördüğümüz gibi “ele geçirmeye” çalışmamalılar.O kaydı yapılan küçük kızımız için de dramatik bir durum söz konusu. Hiçbir sınava girmeden, pek çok kişinin hakkını yiyerek başlanan bir eğitim kimseye yâr olmaz. O küçük kızımızın içinde bulunduğu durumu şu anda anlaması mümkün değil. Ama ya babası? Kızının “hak yiyen” biri olarak dışlanması, ömür boyu bu lekeyi taşıyacak olması o babanın hiç umrunda değil mi? Değer mi İstanbul Erkek Lisesi’ni ele geçirmek için bir babanın kızını bu duruma düşürmesine?***Tatil günlüğüSedir Adası ve Kleopatra KoyuGökova’ya gidip de Sedir Adası’nı görmemek olmaz. Helenistik çağda çok küçük bir yerleşim yeri olan ve üç adadan oluşan bu doğa harikası yerin en önemli özelliği “Kleopatra”nın da buradan geçmiş olması. Rivayete göre Kleopatra Sedir Adası’ndaki küçücük kapalı koyu çok beğenmiş, ama kayalıklar arkasını rahatsız etmiş. Bunun üzerine İskenderiye’den üç gemi dolusu kum getirilmiş. Kleopatra da burada arkasına bir şey batmadan rahatlıkla denize girmiş.Rivayeti anlatanlar “Bu kum sadece İskenderiye’de var” diyorlar. Aslında tamamen palavra tabii. Gerçekten koyun kumu inanılmaz. Ama kum değil. Bir tür volkanik artık. Zamanında her gelen bir şişe doldurup hatıra diye götürmüş bu nedenle kumun beşte üçü yok olmuş. Şimdi müthiş bir güvenlik var. Görevliler ziyaretçileri turnike gibi bir yerden koya sokuyorlar ve çıkışta dikkatlice bakıyorlar ki “avcuna, cebine kum dolduran” var mı diye.Teknesi olmayanlar Sedir Adası’na ya Akyaka’dan ya da Çamlı’dan gidebiliyor. Çamlı daha yakın. Her saat başı kalkan tekneler var. 20 dakika sürüyor yol, adaya giriş de ücretli.Beni adaya götüren Taci Kaptan’la uzun uzun sohbet ettik. Adaya her gün değişik saatlerde 4 binin üzerinde ziyaretçinin geldiğini söyledi. Koydaki kumun azalmasından çok şikâyetçi “ama bu kum çeşitli mafsal rahatsızlıkları için harika. Gün boyu üzerini kumla örtenler var” dedi.Çamlı’yı Akyaka Marmaris anayoluna bağlanan yol üzerinde üzerinde Saklıkent var. Görülmeye değer. Yemek yemek içinse Çınar’da hem et hem balık çeşitleri mevcut.En güzeli ise dev çam ağaçları arasından kıvrıla kıvrıla giden muhteşem yol...Yarın Dalyan günümü anlatacağım...***Hastaların “kök hücre turizmi” ile kandırılıp getirildiği ülkeler arasında Türkiye de varmış. Acaba “hücrelerimize kadar işlemiş” bu sahtekârlık için kök hücre tedavisi uygulansa kurtulabilir miyiz? (Gani Yıldız)

Devamını Oku

“Yenilik” ve “değişim”in farkına varamıyorum

21 Eylül 2011

Açık bir gerçek ki, Başbakan Erdoğan’ı izlemek bile baş döndürüyor. İnsanüstü bir gayretle oradan oraya koşturuyor, sürekli görüşmeler yapıyor, konuşuyor, anlatıyor.Ancak söylediklerinin pek çoğunun doğru olmadığı ya sonradan ortaya çıkıyor ya da bizzat kendisi düzeltme gereği hissediyor.Çok geriye gitmeden, Libya’ya Batı’nın müdahale etme kararı verdiği günlere gidelim. NATO müdahale edeceğini söylediğinde Başbakan “NATO’nun orada ne iş var ya, böyle saçmalık mı olur?” demişti. Birkaç gün sonra sözlerini düzeltti, operasyonu NATO’nun yapması gerektiğini söyledi, daha da ileri giderek “Harekâtın merkez üssünün Türkiye olması” konusunda çaba harcadı, sonunda başardı da, İzmir Libya operasyonunun merkezi oldu.Füze Kalkanı olayı başlı başına incelenmesi gereken bir durum.Başbakan önce bu kalkana pek sıcak bakmıyormuş gibi davrandı. Ardından “Bu NATO’nun kararıdır, uyacağız” dedi. Ama şartı vardı; “Füze Kalkanı İran’a karşı kullanılmayacak, bu kalkan İsrail’e korumalık yapmayacak.”Bu kararla gitti Erdoğan NATO toplantısına ve yandaş medyadan Başbakan Erdoğan’ın NATO toplantısında büyük zafer kazandığını öğrendik. Erdoğan bastırmıştı ve NATO anlaşmaya füze kalkanının İran’a karşı kullanılacağını ve İsrail’i de koruyacağını koyamamıştı. Hepimiz sevindik. Başbakan masaya yumruğunu vurmuştu ve NATO ülkeleri korkup gerilemişti.Ama bu da çok sürmedi. Amerika, Erdoğan’ın Obama ile (nedense) “tarihi ve kritik” görüşmesinden hemen iki gün önce bir açıklama yaptı. Üç noktayı kesin dille belirtti;1- Türkiye’ye kurulacak füze kalkanı radarı Amerikan malıdır. Yani Amerika’nındır.2- Bu radar sadece İran’dan kalkacak balistik füzeleri izleyecektir.3- Bu sistemin asıl amacı İsrail’i korumaktır.Amerikalılar İsrail konusunun üzerine basarak “Kimse Amerika’nın İsrail’i korumak konusundaki çabasına karşı çıkamaz” da dedi.Ne olacak şimdi?Başbakan ne söylediyse tam tersi uygulanacak. Nerede kaldı NATO’da kazandığımız zafer. Ya doğruların halktan gizlenmesi?Buna karşı, kamuoyu araştırmalarına bakıyoruz AKP’nin oyu sürekli artıyor. Seçimden yüzde 49,5’la çıkan AKP bugün seçim olsa yüzde 55 oy alacak duruma gelmiş.Evet, yandaş medya çok haklı. Sadece kendimi ortaya koyuyorum; ben gerçekten bu halkı okuyamıyorum, “yenilik” ve “değişimin” farkında değilim.Demek ki Türkiye’nin yarıdan fazlası, söylenenlerin doğru olmamasını daha fazla tercih ediyor. Doğru söylenmedikçe lidere olan sevgi, bağlılık ve hatta sadakat artıyor.Doğru, ben halkı anlamıyorum, sırça köşkte oturuyorum, değişim ve yeniliği algılayamıyorum. İtiraf etmeliyim...***Tatil notlarıAkyaka’da göklere uçuşAkyaka son 4-5 yıldır en az bir kere gittiğim, sessiz, sakin çok şirin bir belde. Gökova Körfezi’nin bittiği noktada. Muğla’dan aşağı iniyorsunuz, Marmaris Dalaman kavşağında.Azmaklar’dan fışkıran buz gibi sular, Akyaka’yı baştan başa dolaşan küçük nehirler oluşturmuş, üzerinde gezen kazlar, ördekler, kenarındaki balık lokantaları, devasa boydaki sazlar Akyaka’yı cennetten bir köşe yapıyor.“Ama” dedi Akyakalı bir dostum “Eğer buraları yazacaksan fazla övme, biz burada çok mutlu ve sakin bir yaşam sürüyoruz, doluşmasın her yer.”Güldüm “Tamam, güzel ama sakın gitmeyin diye yazarım” dedim.Akyaka’nın Kitesurf merkezi olduğunu bilmiyordum. Ayrıca Kitesurf’ün de ne olduğunu bilmiyordum. Spor dünyasında neler icat ediyorlar. Kitesurf bildiğimiz sörf gibi, ama paraşütlüsü. Belden bağlanan bir paraşüt var, ayağınızda da sörf tahtası. Paraşütü uçurtma gibi açıyorsunuz, ondan sonrası bir âlem.Belden paraşüte giden o kadar çok ip var ki, inanamazsınız. Biraz zahmetli spor ama yapan için çok zevkli gibi görünüyor. Hele ipleri bir şekilde çekip ayaklarını sudan çekince bir havalanıyorlar ki görmeyin. Bana “Yapar mısın?” derseniz, yapamam, ama saatlerce seyrettim.Akyaka’nın çevresinde müthiş koylar var. En güzellerinden biri Akbük. Muhteşem bir denizi var. Bir de Ertuğrul Özkök’ün eski bir yağhaneden bozma evi varmış.Akbük deyince herkes “Ertuğrul Özkök’ün evini gördün mü?” diye soruyor.Akyaka’da nehir boyunca çok güzel lokantalar var. “Hangisi” derseniz “Hepsi” derim. Buz gibi suyun ortasındaki masalarda balık yemek bir harika. Ördek ve kazlara attığınız ekmeklerin kapışılmasını izlemek de insana huzur veriyor.Yarın size Sedir Adası ve Kleopatra Koyu’nu anlatacağım.***Gül bir gün Cumhurbaşkanı olursaDoğan Yurdakul’a reva görülenler Cumhurbaşkanı’nın rahatsız etmiş. Öyle söyledi. Hiç içine sinmemiş. Bunun başka bir yolu olmalıymış.Gül’ün açıklamasını okuyunca kendi kendime düşündüm; “İnşallah Abdullah Gül günün birinde Türkiye’ye Cumhurbaşkanı olur da, bu tür sorunlara el atar.”Öyle değil mi? Cumhurbaşkanı “üzüntü” belirtir mi? O makamın gereğini yerine getirir.Sırası gelince “Başkomutan” olduğunu söylüyor. O halde öncelikle kendi adına görev yürüten Genelkurmay Başkanı’nı çağırır ve “Bu ne rezalettir” diye sorar.Ya da, Anayasa’ya göre gerektiğinde hükümete başkanlık yapabiliyor Cumhurbaşkanı. Gider bakanlar kurula ve “Bu çağ dışı anlayışı taşıyan yasayı değiştirin” der. Sadece üzüntü belirtemez. ***Özür dilerim, yanıldım ama çok sevindimFutbol Federasyonu’nun “seyircisiz maçlara” kadın ve çocukların bedava alınması kararıyla dalga geçmiştim iki gün önce. “Kadınlar gece maçına nasıl gidecek?” diye sormuştum. Haddimi aşmışım, 40 binin üzerinde kadın ve çocuk maça koştu. Gerçekten çok şaşırdım, inanamadım ama çok sevindim. Ve tabii o yazı için herkesten özellikle kadınlardan ve federasyondan özür dilerim.Demek ki kadınlar da maça çok meraklıymış. Ya da hafta sonlarını kendilerine “maç için zehir eden” kocalarının hangi duyguları tattığını görmek istemişler.Fenerbahçe stadındaki manzarayı gördükten sonra insanın içinde “Ara sıra Federasyon kulüplere böyle cezalar verse” arzusu doğuyor.Bir merakım da şu; Acaba Galatasaray, Beşiktaş, Trabzon ve Bursa da eğer ceza alırlarsa statlarını bu kadar kadınla doldurabilir mi.Ve bir not daha: Semih’in golü ofsayt değildi. Fener’in 2 puanı gitti. Tamam insan hatası. Ama şimdi biri çıkıp da “Hakemlere para yedirdiler, maçın görüntülerini izleyin” diye savcılığa başvursa, savcılar ne yapacak. Daha önceki maçları izleyip “Burada şike var” dediklerine göre...***Obama, “Türkiye ve ABD terörle mücadelede güçlü ortak olmaya devam edecektir” demiş. Mücadele ettiğimiz teröre kimi zaman örtülü kimi zaman açık destek verenlere, “Bomba patladı, ortaklık bozuldu!” demek çok mu zor? (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Derin devlet işte budur

20 Eylül 2011

Yıllardır “Derin Devlet” tartışmaları yaparız. Herkes biraz de kendi görüş ve ideolojisine göre derin devleti tarif ettiğinden kesin bir sonuç da alamayız.Hükümetin PKK terör örgütüyle yaptığı gizli görüşmelerin ortaya çıkmasıyla tekrar derin devleti anlatmak gerekiyor.DEVLET NEDİR: Devlet toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır. Hukukî açıdan devlet; ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir.NASIL YÖNETİLİR: Burada kastettiğim devlet demokratik devlettir. Demokratik devletler kurucu felsefesine uygun bir anayasa ve buna uygun hazırlanmış yasalarla yönetilir.KUVVETLER AYRILIĞI: Bir devlet üç temel üzerinde oturur. Yasama, Yürütme ve Yargı. Bu üç kuvvet birbirinin üzerinde ya da emrinde değildir. Bu üç kuvvet, devletin bekası için uyum içinde olmalıdır ama asla bütünleşmiş olarak çalışamaz.ŞEFFAFLIK: Demokrasinin en temel niteliklerinden biri şeffaflıktır. Demokratik bir devlette gizlilik olamaz. Her şey kamuoyuna açıklanmasa bile mutlaka kaydı tutulur. Gizlilik içinde yürütülen tüm eylem ve kararlar anayasa ve yasalara uymak zorundadır.CİDDİ SORUNLAR: Devletlerin başına beklenmedik anlarda ciddi sorunlar açılabilir. Bunların şeffaflık içinde çözülmesinde zorluklar da yaşanabilir. Demokratik bir devlet buna rağmen kendi çizdiği kuralların dışına çıkamaz.HİÇ Mİ ÇIKAMAZ: Normalde hiç çıkamaz. Ancak bazı çok özel durumlarda, yönetiminde olanlar “riski göze alarak” rutin dışına çıkabilirler. Rutin dışına çıkmak, devletin uymak zorunda olduğu yasa ve hukuk kurallarının yok sayılmasıdır.KARAR ALMA: Devlet rutin dışına çıksa bile, bunun kararı yine anayasa ve yasalara uygun kurulmuş kurumlar tarafından alınır. Bunun da en başında hükümet gelir. Hükümet duruma göre ilgili kurumlarla işbirliği yaparak rutin dışına çıkma kararı alabilir.ANAYASA DESTEĞİ: Devletin rutin dışına çıkması konusunda bazı kolaylıklar çok açık belirtilmemekle birlikte Anayasa’da da vardır. Örneğin olağanüstü hal veya sıkıyönetim, aslında devlete “normal hukuk dışına çıkma hakkı veren” kavramlardır.ÖZEL DURUMLAR: Devletin rutin dışına çıkmasına neden olan özel durumlar yaşanabilir. Şiddetli terör, bir yabancı ülkenin savaş çıkarabileceği girişimlerde bulunması, ülke güvenliğinin tehdit altında bulunması bu özel durumlar olarak sayılabilir.ÖRNEKLER: Bu durumlara örnekler verebiliriz. 1980’li yıllarda Asala terörü dünyanın her köşesindeki Türk elçiliklerine saldırılar düzenliyor ve elçilerimizi, elçilik çalışanlarımızı şehit ediyordu. Normal uluslararası hukuk kuralları içinde bu terörü önleyemiyorduk. Sonunda devlet “rutin dışına çıkma kararı” aldı.TEMİZLİK: Oluşturulan özel timler Asala teröristlerini takibe aldı. Ardından bazı Asala liderlerinin peş peşe öldürüldüğüne, bazı Asala merkezlerinde bombalar patladığına tanık olduk. Sonunda Asala terörü sona erdi.HİÇ AÇIKLANMADI: Asala’ya yönelik eylem kararı bir kişinin keyfine göre alınmamıştı. Dönemin Milli Güvenlik Kurulu’nda görüşüldü, gizli kalmasına karar verildi ve operasyon ilgili birime havale edildi. Operasyonlara katılan ve tıpkı teröristler gibi davranarak müthiş bir imha eylemi yapanlar hiç açıklanmadı, yapılan açıklamalar da “dedikodu” düzeyinde kaldı.KOMÜNİZM: Türkiye’de Devlet en çok Komünizm tehdidine karşı rutin dışına çıktı. NATO ülkesiyiz, 1990’a kadar NATO politikaları “komünizmi önlemek” üzerine kurulmuştu. Sovyetler’le çok uzun sınırları olan Türkiye’de komünizmle mücadele normal hukuk çerçevesinde yapılamayınca devlet hukuk dışına çıkmakta sakınca görmedi.MİT-KONTRGERİLLA: Daha NATO’nun kuruluşundan itibaren oluşturulan Kontrgerilla, MİT ve polisle işbirliği yaparak Türkiye’deki sol-sosyalist, komünist akımları önlemek için kan dökmek ve darbe yapmak dahil her türlü çareyi denedi.GÜNEYDOĞU: 1990’da komünist blokun çökmesinden sonra yeni tehdit unsuru haline gelen bölücü teröre karşı devlet yine rutin dışına çıktı. Olağanüstü Hâl ilanıyla zaten mevcut hukuk kuralları bir kenara bırakılırken, düşük yoğunluklu savaş adı verilen özel harp teknikleri uygulandı.BİZ BİLMEYİZ: Devletin rutin ışına çıkması başta hükümet olmak üzere devleti oluşturan tüm kurumların ortak kararıdır. Ana karar alındıktan sonra detaylar, görevi üstlenenlerce belirlenir. Yapılan her şey suçtur, açığa çıkması halinde uygulayıcılardan hesap sorulur. Açığa çıkmazsa alınan sonuç iktidarların başarısı olarak yansıtılır.DERİN DEVLET: İşte derin devlet budur. İçinde iktidarın olmadığı derin devlet olmaz, olamaz. PKK ve Apo ile görüşmek rutin dışına çıkmaktır ve derin devlet kurallarının işletilmesidir. Yapılan hayırlı olsa bile ortaya çıktığı andan itibaren asla koruma ve kollama altına alınamaz.SONUÇ: Adına ne denirse denilsin, devletin ülke menfaati için rutin dışına çıkmasının deşifre olmasının hesabı sorulmazsa, sistemi yönetmek güçleşir, çetelerin oluşmasına zemin hazırlanmış olur. Bu ince gibi görünen ayrım derin devlet felsefesinin temelidir.NOT: Tatil günlüğüne bugün yer kalmadı, yarın devam edeceğim...***Derin devlet yorumuDiğer yazıda temel kurallarıyla derin devlet kavramını anlatmaya çalıştım. Ancak bu yazının biraz yoruma muhtaç olduğunu da düşünüyorum.Çünkü bu konuda da çifte standart uygulanıyor. İşimize geldiğinde “Bunu bütün ülkeler yapıyor” ya da “Aman terör bitsin de” diye başlayan cümlelerle hukuk dışına çıkılmasını mazur göstermeye çalışırken, işimize gelmeyen durumlarda zorla deşifre yolunu seçip “çeteleşme, darbecilik, mafyacılık” suçlamalarında bulunuyor ve adeta insan avına çıkıyoruz.Oysa yaşanan tek gerçek var, o da devletlerin bir tür ikiyüzlü davranarak hukuk dışına çıktıklarını saklamalarıdır.Buna rağmen demokratik devletler hukuk dışına çıktıklarının anlaşılmasının sistemi temelinden sarsacağını bildiklerinden, emirleri altındaki kadroları harcamaktan çekinmezler.Devletlerin hukuk dışına çıkarak bazı eylemleri gerçekleştirmesi, eğer ülke yönetimini elinde tutanlar sağduyulu ise ülke güvenliği ve halkın esenliği için çok olumlu sonuçlar verebilir.Ama sonuç ne olursa olsun yapılan suçtur, anayasa ve yasaların ihlalidir. Burada en büyük tehlike, hukuk dışına çıkma yetkisi verilenlerin bunu âdet haline getirmeleri ve giderek çeteleşmeleridir.Gizlilik işte bunun için gereklidir. Açığa çıktığı an sorumlular cezalandırılmalıdır. Eğer açığa çıktığı halde sorumlular cezalandırılmıyorsa, işte çeteleşme ile o zaman yüz yüze kalırız.Bu açıdan, devletin hangi amaçla olursa olsun PKK terör örgütü ve bu örgütün lideriyle pazarlık yapması anayasal bir suçtur ve deşifre olduğu için sorumlularının cezalandırılması gerektir.Bu pazarlıkların yapılması ile örneğin Jitem’in kurulması, itirafçıların kullanılması, Kızıldere’de gencecik insanların öldürülmesi arasında “hukuken” hiçbir fark yoktur.***Ülkenin kaderini ilgilendiren ve gizli kalması gereken konuşmalar medyadan rahatça takip edilebiliyor. Anlaşılan devletin kurumlarına test uygulansa çok azı “sızdırmazlık raporu” alabilir. (Gani Yıldız)

Devamını Oku