Filistin bir vatandaşına karşı 1000 İsrailli’yi serbest bırakır mıydı?

17 Ekim 2011

Türkiye gündemleri çok çabuk eriten ve unutan bir ülke. Bir hafta çok konuştuğumuz, ateşli ve hatta kavgalı biçimde tartıştığımız birçok konuyu aynı hızla da unutuyoruz.Zamanında Adnan Menderes “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” demişti. İnsan hafızası unutma ile sakatlanmıştır anlamına gelen bir söz.O yıllarda bugünle benzer bir dönem yaşıyorduk. Menderes hükümeti de bir tür güç zehirlenmesine kapılmış ve “İktidar benim, ne yapsam olur, yanlış bir şey yaparsam da halk nasıl olsa çabuk unutuyor ve hesap sormuyor” zihniyetine kaymıştı. Şimdiki iktidar da aynı mantıkla kıra döke yoluna devam ediyor.Soran, sorgulayan, hatta hesap sormaya kalkan olsa bile buna hiç aldırmaz, iktidar gücünü sopa gibi kullanırsanız gerçekten halk da çabucak unutuyor.Bu iktidarın temel özelliklerinden biri bu. Aleyhine bir durum söz konusu olduğunda kimse ağzını açmıyor, cevap vermiyor. Bir süre sonra ya siz soru sormaktan usanıyorsunuz ya da yaratılan yeni gündemin peşine takılmak durumunda kalıyorsunuz. Bakın iki gün Piri Reis’i sordum. Hiç cevap yok. Nedeni basit. Bu bir şovdu. İki üç gün kamuoyu oyalandı, Türkiye sanki dünyaya meydan okuyor havası yayıldı.Oysa ne Piri Reis bölgeye gitmek üzere hazırlanmıştı ne ortada bir plan program vardı. Rumlar 7 yıl önce başlattıkları çalışmaların sonuna gelerek petrol aramaya başlamıştı, biz ise bunu provokasyon olarak niteleyip hava bastık.Sonuç? Yok. Rumlar doğalgaz rezervi buldu, şimdi sıra çıkarmaya geldi.ABD Dışişleri Bakanı “Hatırlatmak isterim, orada petrol arayan bir Amerikan şirketidir, buna dikkat çekerim” diyor. Demesi şu ki, “Orada bir yanlış yapmaya kalkmayın, karşınızda beni bulursunuz.”O halde Piri Reis bölgede gezer, geri gelir. Donanma da yaktığı yakıtla kalır.İsrail savaş gemilerinin tacizi, savaş uçaklarının alçak uçması işin sadece sosudur, “Biz sadece İsrail’i titretiriz” sözleri de iç politikaya yönelik şovlardır. Bakın bunca şov arasında İsrail’e yönelik efelenmemizi de unutturdular kamuoyuna. 9 şehidimizin kanı hâlâ Mavi Marmara’da duruyor. İsrail özür dileyecekti, tazminat ödeyecekti, ne oldu? O kadar afra tafra yaptık, İsrail geriledi mi, Türkiye bir adım ileri gidebildi mi?Hayır ama, bir İsrail askerine karşı 1027 Filistinli’nin serbest bırakılmasının “zafer payesi” bize verildi. Üstelik İsrail Cumhurbaşkanı tarafından. “Askerimizin kurtarılmasında Tayyip Erdoğan’ın çok katkısı olduğu söylendi bana” demiş Perez. Sevindik. Bire karşı 1027. Görüyor musunuz İsrail’in bir vatandaşına verdiği önemi. Acaba Filistin bir vatandaşına karşı 1000 İsrailli’yi serbest bırakır mıydı?***‘Sigaramı da rakımı da içerim, servis ücretine eklerim’Okurlarımdan Ülkü Çetinkanat, Başbakan Erdoğan’ın “güncelleme!” ile ilgili sözleri üzerine, evine gelen bir muslukçunun sözlerini aktarmış. Ben hem güldüm hem de irkildim açıkçası.Çetinkanat, evindeki bir arıza nedeniyle muslukçu çağırmış. Sohbet sırasında muslukçuya Başbakan Erdoğan’ın, “Kardeşim sigarayı içmezsin, alkolü daha az tüketirsin olur biter” sözlerini hatırlattıktan sonra, “Sen de sigara içiyorsun, ne diyeceksin şimdi?” diye sormuş.Muslukçu gayet pişkin cevaplamış; “Abicim ben sigaramı da, rakımı da içerim. Senden de bundan böyle servis ücreti olarak 20 lira yerine 25 lira alırım.”İşte bu kadar kolay. Tabii herkes zamları kendi işine de “güncelleme” olarak yansıtamaz. Ama fırsatı olan herkes bunu yapacak.Gelelim “güncelleme” ile birlikte gelen zamlara... Sigaralara hiçbir ayrım yapılmadan 2 lira eklenmiş. 7 liraya satılan sigaraya da 2 lira, 4.5 liraya satılan sigaraya da. İçki zamları ise daha feci.Bunun sonucunda sigara kaçakçılığında artış olur. Bu kaçınılmaz. Ekonomide kimse boşluk bırakmaz. Sigara neyse de içki sadece kaçakçılıkla kalmaz bir de merdiven altı üretim artar. Nasıl güneydeki tatil köylerinde sahte içkiden Ruslar öldüyse, bu kez de vatandaşlar aynı akıbete uğramaya başlar. Maliye Bakanı güncelleme yaparken kaçakçılık ve sahtecilik konusunda bir önlem düşündü mü acaba?***Yetmez ama...Kızım oturduğum odaya geldi, “Baba bütün harçlıklarımı kes, odamı kiraya ver, bütün elbiselerimi pencereden sokağa fırlat, cep telefonumu, odamdaki TV’yi, iPad’imi, bilgisayarımı, bütün takılarımı satıp bir yardım derneğine bağışla, arabamı sat, evin anahtarını geri al, beni evlatlıktan reddet, miras hakkımı da ağabeyime devret” dedi.. Vallahi. Şey... Tam olarak böyle söylemedi ama “Baba” dedi, “Ben artık ‘Yetmez ama daha ileri demokrasiye Evet’çilere katıldım!...” (Yıldırım Tuna)***Her şeyimiz palavraTerörle mücadelede 1990’lı koşullara döndük ya, medyamız da tıpkı o günlerdeki gibi maşallah.Özellikle yandaş medya teröre yönelik operasyonları müthiş bir iştahla yayınlıyor.Tek eksiği o günlerde pek sık rastladığımız “Katiller, hainler, köpekler, leşler” gibi başlıklar olmaması. Gerisi aynı eskisi gibi.Üstelik bu medya “Kürt açılımı” adı altında dört yılı aşkın süre beyin yıkadıktan sonra yapıyor bunu. Utanma da yok.Hakkari’ye 30 kilometre uzaklıkta bir PKK kampı basılmış ve yok edilmiş. Bu kamp meğer terörün yönetildiği bir yermiş. Bölge koşullarının çok kötü olması nedeniyle buraya gidilemiyormuş, gidilirse asker çok zayiat verirmiş, ama bu kez öyle bir operasyon yapılmış ki, hiç kaybımız olmamış, yüzlerce terörist imha edilmiş, PKK’nın lojistik destekleri de ortadan kaldırılmış.Kimi kandırıyorlar? Sordum “Bunca yıl nasıl olur da Türkiye sınırları içinde bir kamp bilindiği halde orada öylece durmuş?” diye.Cevapladılar; “Kamp falan değil ki, birkaç büyük mağara, öyle sarp bir yer ki takip için gitmeye bile değmez.”Madem yüzlerce terörist imha edildi, nerede bunlar, dağlara kaçıp serseri mayın gibi gezen teröristlerden neden hâlâ biri bile yakalanmıyor?Hepsini geçiyorum, kaçırılan vatandaşlarımızdan bir haber yok. PKK insafa gelip serbest bırakılırsa ne âlâ.Serbest bırakılanlar sınır dışına götürülmediklerini, oradan oraya gezdirildiklerini anlatıyorlar. Bu nasıl iştir? Bu ülke kendi sınırları içinde kaçırılan vatandaşlarını nasıl bulamaz?Palavraya gelince ne yazık ki asker de alet olmuş. Anladık, başınız önde, beyninize balyoz inmiş, bari kalanlar işlerini iyi yapmaya çalışsalar.***CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, ÖTV artışı için “güncelleme” ifadesini kullanan iktidarı eleştirmiş, “Merak etmeyin, yakında bu millet sizi güncelleyecek!” demiş. Doğru, günceller: AKP’yi bu sefer yüzde 70 ile iktidar yapar! (Gani Yıldız)***Yükselen ÖTV oranlarıyla ilgili konuşan Bakan Ali Babacan, “Fiyat artışı ‘keyfekeder’ mallarda olacak” demiş. Bu malların “keyif”le ilgili olanları yandaşı, “keder”le ilgili olanları da vatandaşı etkileyecek herhalde! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Artık adını koyun; terör mü savaş mı?

16 Ekim 2011

Sevgili okurlar; geçtiğimiz hafta Başbakan Erdoğan’ın annesinin vefatı nedeniyle siyasi açıdan nispeten sakin geçti. Gariptir, Başbakan konuşmadıkça siyaset hareketlenmiyor. Başbakan konuşmaya başlayınca siyaset de hareketleniyor.Anayasa...Meclis’teki “uzlaşma komisyonu” çalışmalarına başladı. Daha önce de yazdığım gibi kimse önemli ve olumlu bir şey çıkmasını beklemesin. Anayasa çalışmaları tam bir kandırmacadır. Halkı ve Meclis’i oyalamaktan öteye gitmeyecektir.AKP ve yandaşları dillerinden düşürmedikleri yeni anayasanın sihirli bir değnek gibi sorunları çözeceğini ileri sürüyor. Vatandaş bu konuda bilgisiz ve bilinçsiz olunca da herkes umutla bekliyor. En büyük yanılgı da bu zaten.Kürt sorunuYeni(!) anayasanın öncelikle Kürt sorununu kökünden çözeceği gibi bir hava yayılıyor. Ortada somut hiçbir öneri yok ama sanki anayasaya öyle bir madde konacak ki, Kürt sorunu da bitiverecek. İktidarsa giderek daha şahin olmaya başlıyor.Kiminle savaş?Bir kısmı gayet bilinçli ve kötü niyetli, ama önemli bölümü iyi niyetle “barış” sözcüğünde ısrar ediyor. Barış için öncelikle bir “düşman” olması gerekir. Peki Türkiye’de barışı özlemle bekleyen “düşmanlar” var mı?“Barış” kavramı terörle başlayan ama halklar arasında asla düşmanlığa neden olmayan Kürt sorunu için kullanılıyor. Oysa Türk ve Kürtler arasında ne eskiden kalan ne de yeni oluşmuş bir düşmanlık var. İki halk yüzyıllardır iç içe ve kardeşçe yaşıyor.Türkiye’yi farklı bir konuma taşımaktan çıkar umanların amacı sorunu terörden çıkarıp savaş hali koşulları oluşturmak. O nedenle barıştan söz ediyor ve hümanistleri de kandırarak kamuoyu oluşturuyorlar.Devletin tavrıŞu bir gerçek ki, devlet cumhuriyetin kuruluş yıllarında Doğu’daki ayaklanmalardan ürküp uzun yıllar Kürt kimliğini tanımak istememiş ve bölgede katı disiplin uygulamış. Ama bu, halklar arası bir düşmanlık yaratmamış.İsyanların kökeniPKK olayına kadarki isyanlarda Kürt kimliğinin hiç öne çıkmadığını görüyoruz. O dönemde sorun, bölgedeki aşiret düzeninin genç cumhuriyetin, eğitim, hukuk ve maliye konularındaki politikalarına karşı çıkmasından kaynaklanıyor.Aşiretler Osmanlı dönemindeki gibi vergi toplamayı, davaları ve eğitimi de kendileri halletmeyi istiyorlar. Bu olmayınca da “din elden gidiyor” bahanesiyle halkı ayaklandırıyorlar.Genç cumhuriyetin böyle bir kalkışmaya sessiz kalması elbette düşünülemezdi. Doğal olarak bu tür kalkışmalar hep sertlik kullanılarak bastırıldı. Sonunda devlet hukuk, eğitim ve maliyeye karışmamaları koşuluyla aşiretlere daha rahat bir alan bıraktı.Büyük kentlere akınDersim isyanından sonra çok uzun bir süre bölgede yeni bir kalkışma yaşanmadı. Aşiretler devletle barışık biçimde kendi düzenlerini korudu. Taa ki 1960’larda çok hızlanan göçlere kadar. Göçler Kürtlerin de gözünü açtı.Doğu ve Güneydoğu’dan batıya akın edenler, bambaşka bir yaşamla karşılaştı. Yaşamın aşiretlerin dayattığı biçimde olmadığını görenlerin büyük bölümü asimile oldu. Elbette kimliğini yitirmek istemeyen Kürtler de vardı. Onlar 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında, özellikle sol gruplarla işbirliği yaparak varlık göstermeye başladı. Bu, devletin resmi politikasını tedirgin etti.PKK’nın ortaya çıkışı1960’ların ortasında yeşeren, 12 Eylül’e doğru dal budak saran Kürt kimliği hareketi 12 Eylül’den sonra “ayrılıkçı” biçimde kendini PKK olarak gösterdi. Amaç Kürt Devleti kurmaktı. Resmi ideoloji ise buna tahammül edemezdi.Tarih boyunca feodal ilişkiler içinde olan, hiçbir zaman devlet kuramayan, yerleşik düzen sağlayamayan Kürtlerin yeni öncüleri feodal düzene başkaldırarak önce kendi bölgelerinde sonra Türkiye’nin her yanında terörü araç olarak kullanmaya başladı.Öncelik Kürt köyleriPKK eylemlerinin nasıl başladığını unutuyoruz. PKK öncelikle asimile olmuş Kürt köylerinden işe başladı. PKK’nın Kürt hareketinin öncüsü olduğunu göstermek için güç gösterilerinde bulundular. Apo’ya bebek katili damgası bu sırada vuruldu.Basılan Kürt köyleriBastıkları Kürt köylerinde öncülüğün kendilerinde olduğunu göstermek için katliamlar yaptılar. Yüzlerce kadın ve çocuk bu baskınlarda öldürüldü. Sonuçta bu eylemler Kürt halkında yepyeni bir bilincin doğmasına yol açtı. Sonra arkası geldiAsker ve polise karşıPKK kendi halkına “kim olduklarını” gösterdikten sonra bölgedeki asker ve polise karşı eyleme geçti. Büyük kentlere de sıçrayan bombalı eylemler ve kimi cinayetlerle Batı’da da şok yaratıldı. PKK artık Kürtlerin sembolü haline gelmişti.Binlerce ölümElbette bir kalkışma olarak nitelenen PKK terörüne karşı devlet de boş durmayacaktı. Nitekim terörle mücadele adı altında PKK’ya yönelik karşı ataklar başladı. Bu da ister istemez çok sayıda hayatın kaybına yol açtı. Binlerce cenaze kalktı yıllar içinde.Tek olay çıkmadıAncak burada dikkat edilmesi gereken şudur; 25 yılda 30 bine yakın Türk ve Kürt cenazesi kalktı. Bunların hiçbirinde halklar arası bir çatışma yaşanmadı. Çünkü özellikle Türk halkı terörle Kürt kavramını ayırmayı bildi. Onca ölüme rağmen düşmanlık yaşanmadı.Devlet özlemi yokAyrılıkçı olarak yola çıkan PKK yıllar içinde bir devlet kurmanın çok zor, yaşamasının ise neredeyse olanaksız olduğu gerçeği ile karşılaştı. Nitekim PKK’nın artık “bağımsız devlet özlemi” yok. Koşullar PKK’yı da değiştirdi.Tekrar başa dönüşYapı değiştiren PKK adeta başa dönmüş gibi şimdi 80 yıl önce aşiretlerin izlediği yolu tercih ediyor. Vergi toplama, mahkemeler kurma, eğitimi düzenleme öncelikli oldu. PKK hiç ilgilenmediği dine bile sarıldı. İşte yeni tehdit ve tehlike budur.Dersim’den farkı ne?Bu açıdan bakınca, PKK’nın vardığı yeni nokta ile çok konuşulan Dersim dönemi arasında bir fark kalmıyor. Konu taa başında olduğu gibi terörden çıkıp tekrar bir ayaklanma-isyan boyutuna taşınıyor. Erdoğan iktidarı şimdi bunu kara kara düşünüyor.İsyan bastırılırÇok doğal ki hiçbir devlet, topraklarındaki bir ayaklanmaya hoşgörüyle bakamaz. Yöntem nasıl olursa olsun bastırır. PKK, devleti böyle bir tercihe doğru itiyor ki, sonucun ne olacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.İktidar zordaİktidar, dış destekli bir açılım operasyonu başlattı. Ancak uygulamadaki yanlışlar, ortaya somut öneriler konmaması, çözülebilecek bir sorunu karmaşık hale getirirken, PKK’nın ve dış destekçilerinin yeni stratejisi iktidarı büyük bir açmazın içine soktu.Erdoğan’ın tercihiBaşbakan gelinen noktadan çıkmak için samimiyetle çırpınıyor olabilir. Ama terörün bir isyana dönüşmesi tehdidine karşı, Cumhuriyet döneminin en şahin politikalarına yönelmek zorunda da kalabilir. Ki son söylemleriyle bunu dile getirmekten kaçınmıyor.Barış diyenlereBu nedenle Kürt sorununu bir düşmanlık haline getirerek “barış” diyenlerin artık çok dikkatli olması gerek. Terörle barış olmaz, düşmanla barış olur. Eğer olmayan bir düşman yaratırsanız, savaş koşulları var demektir. Türkiye savaşın altından kalkabilir. Peki Kürtler?Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

İşte bu haftanın keyifli fıkraları

15 Ekim 2011

Yıldırım Tuna fıkraları artık giderek soğuyan havalarda yüreğinizi ısıtsın:Evli erkekŞehirdeki fabrikaya işçi olarak yıllardır sadece evli erkek alınınca feminist dernekler “Böyle ayrımcılık olur mu?” diye ayağa kalkıp fabrikayı basmışlar. “Bir dakikada size durumu izah edeyim...” demiş fabrika müdürü, “Özellikle sırf evli erkek istihdam ediyoruz çünkü;”1- Bu tip erkekler verilen emirleri tartışmadan yerine getirirler,2- İtilip kakılmaya, aşağılanmaya alışkındırlar,3- Ne söylerseniz söyleyin cevap vermeden susarlar,4- Ben bağırdıkça asla surat asmazlar, hiçbir şey olmamış gibi güne devam ederler..!Güzel sanıkSavunma avukatı söz almış, “Sayın erkek jüri üyeleri.. ” diye başlamış, “Karar verirken kendinize sormanız gereken bence şu olmalı... Amacınız şu muhteşem güzellikteki müvekkilemi rutubetli, karanlık bir hücreye kapatmak mı, yoksa deniz kenarındaki küçücük dairesindeki üzeri ayna kaplı yatağında pembe saten çarşafının üzerinde sizlerin yapmış olduğu bu iyiliğin ezikliği altında ne isterseniz yerine getirecek bir ruh halinde onu aramanızı beklemesini sağlamak mı?.. ”Kalabalık dağıtmaAmiri yeni mezun polisi denemek için ona “İzinsiz gösteri yapan bir topluluk bul, kalabalığı dağıt bir görelim” demiş. Genç polis epey arayıp yol kenarında bir kalabalığı tespit edince hemen megafonu eline alıp “Dağılın.. Size söylüyorum dağılın!” diye bağırmış, birkaç kişi hareketlenmiş, “Oradan çekilin diyorum size!” diye sert bir komutla yinelemiş, miğferini giyip plastik kalkanı ile kalabalığı ite ite herkes dağıtmış. “Nasıldım?” demiş genç polis amirlerine doğru dönüp gülümseyerek. “İyiydin, iyi de..” demiş yaşlı amiri somurtarak, “Orası otobüs durağıydı..! ”AteistAdam birden kapının arkasından fırlayıp eşini uzun uzun öpmüş, “Hayatım ben seni öperken bir an kendini Cennette zannedip arp çalan melekleri gördün mü?” diye sormuş heyecandan titreyerek. “Ne arp ne meleği?” demiş kadın sinir içinde kolunun tersiyle dudaklarını silerken, “Öff! Sayende ateist olduk ateist!”Ben kimim?Hayvanat bahçesi bekçisi bir elinde Darwin’in Evrim Teorisi, diğer elinde Din Kitabı olan orangutanı görünce “Hayrola?..” diye sormuş, “Neden bu kitapları aynı anda okuyorsun?” Orangutan “Kafam karıştı” diye cevap vermiş “Ben kafesteki diğer kardeşlerimin ağabeyi miyim, yoksa hayvanat bahçesi müdürünün kardeşi miyim içinden çıkamıyorum..!”Marangoz trapezciSirk’in marangozu çadırın ortasında çalışırken birden havaya zıplamış, o zıplamayla ana direkten sarkan trapeze takılarak geniş bir kavis çizmiş, havada 2 parende atarak çakıl pistin tam ortasına başının üzerine düşüp öyle kalmış. “Yahu bu inanılmaz bir numara” diye ona koşmuş sirk sahibi, “Benimle 4 yıldır berabersin ben böyle bir şey görmedim, bana akrobatik kabiliyetinden bahsetmedin. Sen bu sahneyi her gece tekrarla alacağın ücreti kendin tespit et.” Marangoz “Parası batsın, hayatta olmaz” demiş, “Her gece baş parmağıma çekici o kadar şiddetle patlatamam..!”Afrika menekşesiÇiçekçi “Maalesef Afrika menekşesi bu mevsimde olmaz” demiş “Size Kasımpatı falan versem?” Adam “Olmaz..” demiş “Karım annesine giderken ‘Sulamayı unutursan canına okurum’ dediği çiçek bir Afrika Menekşesiydi! ”*****VatandaşlarSık sık taşlamalar yazarak gönderen okurum Erhan Tığlı’dan geldi;Susandaş: Ezildiği halde hiç sesini çıkarmayan vatandaşUçandaş: Dar gelirliler sürünürken her makama kolayca ulaşan vatandaşŞaşandaş: İşin aslını anlayamayıp, birdenbire köşeyi dönenlere şaşkın şaşkın bakan vatandaşBetondaş: Doğayı, bahçeli evleri mahvedip apartman diken yapsatçı vatandaşYatandaş: Yattığı yerden kolayca para kazanan vatandaşKaçandaş: Vergi vermekten kaçan, sıkışınca kapağı yurt dışına atan vatandaşAçandaş: Orasını burasını açarak sanat(!) yapan vatandaşSatandaş: Her şeye ticaret gözüyle bakan, iyi bir müşteri bulunca vicdanını bile satan vatandaşTakandaş: Uçan kuşa borcu olan, borçlarını ödemeyip üstüne yatan vatandaşAtandaş: Bol keseden atan, attığı zaman mangalda kül bırakmayan politik vatandaşYandaş: İktidarda kim varsa ona yanaşan, kraldan fazla kralcı, eyyamcı vatandaşMatandaş: Hiçbir vatandaşlık hakkından yararlanamadığı halde kendini vatandaş sanan, başına gelenlere kader diye boyun eğen, katlanan sanaldaş...*****Gani Yıldız’danOECD’nin 40 ülkeyi kapsayan “Hayat Nasıl” araştırmasında 32’nci sıradaymışız ve mutlu değilmişiz. Türkler zaten mutlu değil, u-mutludur. “U-mutlu”nun “U”su da “Unutkanlık”tır. Mutsuzluk kaynaklarını unutup yola “umutlu” devam ederiz.***Milletvekillerine tablet bilgisayarın yanında uçak bileti ve benzin de ücretsiz verilecekmiş. Anlaşılan ünlü “dokunulmazlık zırhı” zamlardan da koruyor!***Türkiye’nin Afrika’daki açlığa seyirci kalamayacağını belirten Başbakan, “Adaleti kıtalara yaymış bir ecdadın torunlarıyız!” demiş. Evet, dedelerimiz kıtalara yaydı ama biz ülkemize bile doğru dürüst yayamadık!***Cari açıkla mücadele için ekonomiyi soğutma çalışmaları başlamış. Merak ettiğimiz konu: Vatandaşın cebini ısıtma çalışmalarının ne zaman başlayacağı...***Dış politikada yola, “Komşularla sıfır sorun” diyerek çıkmıştık ama gelişmelere bakılırsa varacağımız noktada sorunlardan da altı sıfır atmamız gerekecek!***İktidarın dış politikasını eleştiren MHP Genel Başkanı Bahçeli, “AKP, çölde yolunu kaybetmiş Bedevi gibi!” demiş. Bari dikkat edelim, sonumuz fıkradaki ünlü “Bahtsız Bedevi”ye benzemesin!***Denizli’de, Roma Dönemi’ne ait “Öpüşen Melekler” heykeli bulunmuş. Merak ettiğimiz konu: “Bunca yıldır öpüşmeye utanmıyor musunuz?!” diyerek onları ayırmaya çalışacak yetkililerimizin çıkıp çıkmayacağı...***“Anayasa değişikliğiyle kabul edilen ‘kadına pozitif ayrımcılık ilkesi’ günlük hayatta uygulanmıyor!” diyenler var. Buna asla katılmıyoruz, uygulanıyor; kadın, erkeğe göre daha fazla şiddet görüyor!***Sayıştay TBMM’yi uyarıp “Ödenek ve yolluk hesabındaki yanlış nedeniyle milletvekillerine fazla maaş ödeniyor!” demiş. Vekillerimizin cevabını tahmin etmek zor değil: “Bunu saymıyoruz, bir daha sayın!”***CHP’nin yol haritası Abant Kampı’nda çizilmiş. İktidardan, “CHP’nin yenilik sevmediği bir kez daha ispatlandı: GPS varken hâlâ harita kullanıyorlar!” lafını duyarsak şaşırmayalım!

Devamını Oku

Herkesi salak yerine koyuyorlar

14 Ekim 2011

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ÖTV adı altında halka atılan kazığı “zam değil güncelleme” diye savunuyor. Harika değil mi? Cep telefonu faturamız geçen aya göre kabaracak, bunun adı zam değil güncelleme imiş.Eskiden de vardı böyle herkesi salak yerine koyma numaraları. Benzine zam geldiğinde “fiyat ayarlaması” denirdi.Sayın Bakan madem güncellemeye pek meraklı, işçi, memur, emekli maaşlarında da güncelleme yapmayı neden düşünmez ki? Asıl güncelleme ihtiyacı orada yok mu?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise Mehmet Ali Birand’ın “Mecbur musunuz bu zamları yapmaya” diye sorduğu esprili soruya içki zammını kastederek “Bundan sizin gibi birkaç kişi etkilenir” diye cevap veriyor. Herkesi salak yerine koyarak yine içki üzerinden siyaset yapıyor.Ya Kırıkkale Belediye Başkanı’na ne demeli? Deniz Feneri köstebeği olayında başrolü oynayan Belediye Başkanı Veli Korkmaz Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplamış.Herhalde dünkü Hürriyet’te konuşmasını okurken gevrek gevrek gülmüş ve “Ama ne cevaplar verdim değil mi?” diye böbürlenmiştir çevresindekilere.Oysa Sayın Başkan kırdığı potların farkında mı onu bilemem.Örneğin Beşir Atalay’ın korumasının kendisini aramasını “Alışılmış bir olay” diye tarif ediyor. “Gerek özel kalem gerekse korumaları beni sık sık arar, Bakan’ın taleplerini iletir.”Dikkat edin, korumalar bakan adına belediye başkanını arıyor ve “talepleri” iletiyor. Koruma dediğimiz polis. Yani bodyguard’ın resmi şekli. Tek görevi var o da bakanı her türlü tehlikeden korumak. Onun dışında bir işi yok.Ama Belediye Başkanı’nın biraz da gururla söylediği sözlerden anlıyoruz ki, korumalar bakanların taleplerini ilgili yerlere iletmekle de görevli. O halde “Kaçın arama yapılacak” mesajını da iletebilirler. Korumalar belki de korumadan bunu anlıyorlardır. Bakan’ı da başına bir iş gelmesin diye korumaya almışlardır.Başkan, korumalarla konuştuktan üç dakika sonra Deniz Feneri şüphelisi Mustafa Çelik’i aramasını da “35 yıllık arkadaşım, her gün konuşuruz” diye açıklıyor. Ahmet Hakan bir ayrıntıyı daha dile getiriyor, “Peki neden sabit telefona geçelim diyorsunuz” diyor; “Bu benim sık yaptığım bir yöntemdir, cep telefonuyla uzun konuşmam” karşılığını veriyor.Bunların hepsini salak gibi yiyoruz ve İçişleri Bakanı’nın Deniz Feneri konusunda “uyarıcı dostluk” yaptığına asla inanmadığımız gibi iddiayı ortaya atan CHP liderini de “İftiracılıkla suçlamakta” bir sakınca görmüyoruz. Salakız ya.*****Namaz saatlerine göre mesaiEnerji Bakanı Taner Yıldız’ın “Mesai sabah 6’da başlasın” isteğini okuduğum an “mesaiyi namaz saatlerine uyarlamak istiyorlar” dedim. Hayır, önryargılı yaklaşmıyorum. Çünkü mesai saatini sabahın 6’sına çekmeyi düşünmek başka türlü anlatılamaz. Hele öneri bu iktidardan geliyorsa, başka türlüsü de mümkün değildir.Zaten Enerji Bakanı zihnindekini pek saklamıyor “Bu aslında kültürümüzde var” diyor.Gün ışığı ile işe başlamak sadece bizim kültürümüzde yok ki, dünyanın her yerinde var. Elektrik yokken, aydınlatma mumlarla yapılırken elbette gün ışığı yaşam koşullarını da belirliyordu.Ayrıca mesainin erkene alınması çalışmayı artırmayacak, işe ne kadar erken başlarsan o kadar da erken paydos edeceksin.Enerji Bakanı Amerika’da ve bazı Avrupa ülkelerinde de mesainin sabahın erken saatlerinde başladığını savunuyor, bu da tam doğru değil, Amerika bu konuda farklı ama Avrupa’daki pek çok ülkede “kademeli mesai” uygulaması var.Cumartesi günü mesaisi ise evet eskiden vardı. Ama bunu kaldırmak bizim icadımız değil. Tüm dünya bunu uyguluyor. Bakan Yıldız “Çok çalışmalıyız, ancak böyle zengin oluruz” diyor. Oysa zenginlik devlet memurlarının fazla mesai yapmasıyla değil, üretimin artırılmasıyla mümkün olur. Üretimde olanlar ise zaten ne cumartesi ne pazar dinliyor.Asıl amaç, kitleleri yeni bir yaşam formuna sokmak arzusu. Namaz saatinde kalkmış ol, işini yap, evine git, erkenden yat, gece hayatın olmasın, hiç eğlenme, gezme, dışarı çıkma. Efendi ol.Ki birileri daha da zenginleşsin.*****AB’nin Atatürk takıntısıAvrupa Birliği’nin 2011 İlerleme Raporu tartışılıyor. Türkiye’nin artık bir AB üyeliği hedefi kalmadığına göre raporun olumlu olup olmaması fazla ilginç değil.Ama rapordaki bazı noktaların da üzerinde durmamız gerek. AB’nin bir Atatürk takıntısı var. Daha önce de devlet dairelerinde ve okullarda Atatürk resmi bulunmasına karşı çıkmışlardı. Demokratik bulmuyorlardı Atatürk’e sevgi ve saygı göstermeyi.Şimdi de Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun özgürlükleri engellediğini ileri sürmüşler. Bu kanun Menderes hükümetinin marifetidir. Atatürk’ün korunmaya ihtiyacı varmış gibi kanun çıkarmışlardı. Şimdinin tatlı su demokratları bunu bilmezler, zannederler ki kanunu bizzat Atatürk çıkardı.Belli ki buradan hareketle Türkiye sevgisizliğini her fırsatta ortaya koyan bir gazetemiz bunu manşet yapmış. Emriniz olur. Atatürk’ü silelim, unutalım, yok edelim. Siz de gönlünüzdeki sivil faşist diktayı kurun tepemize.Ve bir nokta daha. İlerleme raporunda yeni anayasa ile Kürt sorununun çözüleceği yazılı. Daha iktidar ne yapacağını kendi halkına bile söylemedi, AB nereden öğrenmiş olabilir?*****Via Port diye bir yerİstanbul alışveriş cenneti oldu. Söylemesi uzun olduğu için şimdi kısaca AVM diyorlar, adım başı birine rastladığınız gibi her yerde de yeni yapılan inşaatları görüyoruz.Şimdilik herkes mutlu da, küçük bir krizle bunca AVM ne yapacak onu da bilemiyorum.Sabiha Gökçen Havalimanı’na giderken önünden geçtiğim Via Port’u hep merak ederdim. Çünkü diğer alışveriş merkezlerinde pek rastlamadığım bir trafik oluyordu her seferinde.Sonunda gidip gezdim. Dışarıdan bakınca sanki diğer AVM’ler gibi kapalı mekân sanıyorsunuz.Meğer öyle değilmiş, bir kapalı çarşı var ama dükkânların büyük bölümü açık alanda. Via Port’un kendi içinde birkaç ana caddesi var, tüm dükkânlar buraya bakıyor.Hemen tüm markaların “outlet” denilen seri sonu mağazaları var. Fiyatlar eğer yanılmıyorsam diğer AVM’lere göre biraz daha ucuz ve çeşit de daha fazla.Büyük bir sinema kompleksi var.Yiyecek bölümü ise diğer AVM’lerden farklı olarak fast food lokanta karışımı. Her lokantanın kendi oturma yeri var, daha uzun yemek keyfi de yapılabiliyor. Çocuklar için pek çok oyun alanı var, hatta bazılarının başında eğitmenler de olduğu için çocuğunuzu bırakıp rahat alışveriş de yapabiliyorsunuz.Kış aylarında ilgi nasıl olur bilemiyorum, ama gitmek isteyenlere şimdi tavsiye ederim, havalar çok soğumadan, eskisi gibi sokak sokak gezerek alışveriş yapmak, paketlerle bir kafede oturup yorgunluk gidermek, eve dönerken de bir şeyler yemek isteyenlere tavsiye ederim. Sıkılmazsınız.*****İktidarda “istifa mekanizması”na neden gerek duyulmuyor? Çünkü partiye üye olup rozeti takan, otomatikman “Sütten çıkmış AK kaşık” oluyor. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İtibarsızlaştırmada sıra İran’a geldi

12 Ekim 2011

Birkaç gündür İran’ın PKK lideri Murat Karayılan’ı yakaladığı sonra serbest bıraktığı yolunda haberler yayınlanıyor.Medyamız olaya daha çok “ajan filmleri” muamelesi yaparak “İran Karayılan’ı nasıl yakaladı, nereye götürdü” türü yorumlarla yaklaşıyor.Yandaş medya ise farklı. Onlar başka türlü bakıyor. Neden acaba?İran Şii yapısına rağmen, “İslam devrimi yapan ülke” sıfatıyla Türkiye’deki siyasal İslamcıların toz kondurmaya pek yanaşmadığı bir devlet. Türkiye’deki hâkim Sünni yapıyla bağdaşmadığı halde, siyasal İslamcılar bu ayrımı görmezden gelerek İran rejimini övmekten de geri durmazlar.Bu nedenle iktidar da İran’a konusunda bir açmazla karşı karşıya.Doğu ve Güneydoğu bölgemiz Müslüman coğrafyaya komşu. Ancak hemen hepsi üzerinde de batılı güçlerin gözü var ve bölge dış müdahalelere açık.Türkiye de NATO ve AB dolayısıyla Batı İttifakının bir parçası olarak bu operasyonların hep içinde oldu.Sonuçta bu ülkelere yönelik her operasyon Türkiye’de “Müslümanlara karşı” olarak algılanıyor.İktidar bugüne kadar Irak ve Suriye ile ilgili kamuoyu tepkisini aşmayı başardı.Saddam elbette Müslümandı ama aynı zamanda zalim bir diktatördü. Halkına kan kusturuyor, muhaliflerini gözünü kırpmadan yok ediyordu. Suriye ile ise “göstermelik bir sevgi gösterisi” yapıldı. Oysa Suriye’nin başındaki Esad da tıpkı babası gibi bir diktatör. O da halkına zulüm ediyor. Başbakan Esad’ı kardeşçe kucakladıktan sonra defalarca uyardı, “halkına saygı göster, demokrasiye geç” dedi. Esad buna uymadı.İki ülkeye de batı tarafından yapılan baskılar ve saldırılar, daha önce psikolojik olarak hazırlanan Türk kamuoyu tarafından makul ve mazur görüldü.Ancak İran öyle değil. İran’da “Şeriat” hükümleri uygulanıyor ama Ahmedinejad Saddam ya da Esad gibi “diktatör” olarak algılanmıyor. Ülkedeki Molla kesimi bizdeki bazı tarikat liderlerini andırdığı için, onların üzerinden de etkili propaganda yapılamıyor.Üstelik İran tıpkı şimdi Erdoğan’ın yaptığı gibi İsrail’e, Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya kafa tutuyor, tehditler yağdırmaktan çekinmiyor.Batı İran’ı bir tehdit olarak görüyor ve “askeri müdahaleyi” bile konuşuyor. İran’a yönelik bir operasyonda “kilit ülkenin” Türkiye olacağını söylemek de yanlış değil.Füze kalkanı konusunu “Bu bir NATO planı, ayrıca zaten İran’a karşı değil” diyerek savuşturmak şimdilik süreyi uzatabiliyor. Ama “o gün” geldiğinde Türkiye ne yapacak?İşte sanıyorum şimdi Karayılan haberleriyle İran tıpkı Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriye’si gibi itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Türk halkının hassas noktasından hareketle İran PKK’ya destek veren, liderlerini Türkiye’nin operasyonlarından koruyan, PKK ile pazarlık yapıp kendini işin içinden çekerek saldırıları Türkiye’ye yönelten ülke konumuna sokuluyor.Türk halkı tıpkı Irak işgaline, Suriye’ye baskılara karşı nasıl duyarsız hale getirildiyse, İran’a yönelik bir operasyonda da aynı duyarsızlığa itilmeye çalışılıyor.Yoksa iktidarın yayın organı gibi çalışan bir gazete ve benzerleri günlerce İran aleyhine haberler yapsınlar ki..*****Ama olmuyor işteCHP liderinin “Köstebek Beşir Atalay’dır” açıklaması elbette önemli bir haberdir. Konu daha önceden yazılmış osa bile ana muhalefet liderinin bunu açıklaması ve kayda geçirmesi belli ki iktidar kanadında ciddi bir sıkıntıya neden oldu.Elbette bu haber üzerine Beşir Atalay istifa etmeyecek, AKP kurmayları hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam edecekler ama, savunma adına yapılan acıklı söylemlerin üzerinde durmadan da edemeyeceğim.İktidar yanlısı medya canhıraş biçimde Deniz Feneri’ndeki yolsuzluğu örtbas etmek isterken, Kılıçdaroğlu’nu “Kılıçdaroğlu, gizli olan soruşturma dosyasını kimler sızdırdı?” diye suçluyor.Soru haklı olmasına haklı belki de, işte yıllardır “Nasıl oluyor da gizli soruşturma belgeleri işportada satılır gibi elden ele geziyor” sorularını soranlara karşı duyarsız kalınmasını izah etmiyor.Star’ın etkili yazarlarından biri ise son yıllarda yaşadıklarımızı tamamen unutmuş herhalde ki “her olay göründüğü gibi olmayabilir” diyor. İlkesizlik ve çifte standardın bu kadarına da pes doğrusu.Göründüğü gibi olmayan şeyler yüzünden yüzlerce kişi “suçlarını bile bilmeden” hapislerde çürüyor. Ahlakı, namusu, iffeti, dürüstlüğü bıraktım, bari biraz vicdanlı olun.*****Piri Reis nerede?Kamuoyunun depremler konusunda engin bilgilendirmeleriyle yakından tanıdığı Profesör Celal Şengör dün yazdığım “Piri Reis nerede?” başlıklı yazım üzerine kısa bir not gönderdi. Bu notu sizlerle de paylaşmam gerektiğini düşünüyorum:“Muhterem Can Bey,Bugünkü yazınızda ‘Piri Reis nerede?’ diye soruyorsunuz. Bu soruyu okuyunca çok güldüm. Gerçi ağlamam lazımdı, zira, bu soruyu sormadan önce, ‘acaba Piri Reis hangi hazırlıklarla, hangi hedefe gitti?’ diye sorulması gerekirdi.Türkiye’de Doğu Akdeniz’in jeolojisini ve genelde deniz jeolojsini en iyi bilen ekip İTÜ‘dedir. Hayır öyle değildir diyen varsa buyursun, hep birlikte uluslararası atıf endekslerine bakalım bu konuda ülkemizde kim ne yapmış.Ancak Piri Reis sefere gönderilmeden kimse bize bu konuda hiçbir şey danışmadı. Beni Libya’nın Gulf Oil Şirketi bile danışman olarak Libya’ya çağırmış, Libya’nın Doğu Akdeniz’e bakan kıt’a kenarı üzerinde çalıştırmıştı. O çalışmadan çok ilginç bilimsel neticeler elde ettik.Sayın Enerji Bakanı buyursun bir televizyon sohbeti yapalım. Orada bize (ve milletimize) Piri Reis’in nasıl hazırlanarak nereye gönderildiğini anlatsın. Bu konu beni bilimsel olarak da çok ilgilendiriyor. Soru basit: Ne biliyorduk, ne öğrenmeyi amaçlıyoruz, niçin?Sevgiler, Celal.”*****Güzel gazetecilik (!)Kemal Kılıçdaroğlu Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın köstebeklik yaptığını söyledi. Haber gazete ve televizyonların meşrebine göre kiminde sürmanşetten, kiminde ortalardan kiminde de küçük olarak yayınlandı.Sabah Gazetesi ise ilginç bir gazetecilik örneği gösterdi. Köstebek haberi gazetenin birinci sayfasında hiç yok. 27. sayfada yayınlanan haberde ise “yalanlamalar” bölümü haberin üçte ikisini oluşturuyor.Ama birinci sayfadaki karikatür bu olayı işlemiş. Tabii her zaman olduğu gibi iktidardan yana bir espriyle.Belli ki, gazetecilikten geldiğini bildiğimiz karikatürist dostumuz, yazı işleri toplantısını izledikten sonra kendisine ana konu olarak bunu seçmiş. Bilemediği ise Sabah’ın bu konuda gazetecilik yapmaktan pek hoşlanmadığı..*****CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Deniz Feneri e.V. dosyasındaki köstebeğin, dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay olduğunu iddia etmiş. İddialar doğru çıkarsa Sayın Bakan’a kızmamalı. Zira kendisi açılımdan sorumluydu, kendini kaptırıp fazla açılmış olabilir!(Gani Yıldız)

Devamını Oku

Muazzez İlmiye Çığ’dan ağır fırça

11 Ekim 2011

BAŞIMDAN GEÇENLERİlk Kurşun adlı bir haftalık gazete var. Çok ciddi muhalefet yapıyor. Geçen hafta bir tanışma yemeği verdiler.Beni de davet etmişlerdi. Gittim. Bazı gazeteciler, akademisyenler, Vardiya Bizde Platformu, pek çok sivil toplum kuruluşunun temsilcileri vardı.Gecenin onur konuğu 90’ı aşan yaşına rağmen dimdik ayakta duran, Türkiye’nin değil dünyanın sayılı Sümerologlarından Muazzez İlmiye Çığ’dı.Muazzez İlmiye Çığ bütün sevecenliği ile yemek salonuna girdiğinde herkes ayağa kalkarak ve alkışlayarak karşıladı kendisini. Yemek sırasında kendisinden bir konuşma yapması istendi. Muazzez İlmiye Çığ mikrofa gelince “Bir tas yemek ikram edip ille bir de konuşma yapmamı istiyorsunuz” diye espri yaparak başladı konuşmasına.Sonrası, muhalif olan ama kayda değer hiçbir şey yapmayan, sürekli şikâyet eden büyük bir kesime ders niteliğindeydi.“Hiç kimse taşın altına elini sokmak istemiyor” dedi Muazzez İlmiye Çığ “Tepki vermiyorsunuz, harekete geçmiyorsunuz, öylece oturuyorsunuz” diye sürdürdü.Çığ “Ben 93 yaşıma geldim, Hayrettin Karaca 86 yaşında. Ama biz Ankara’nın dondurucu soğuğuna hiç aldırmadan, battaniyelerimize sarınıp Meclis’in önünde oturma eylemi yaptık, peki siz ne yapıyordunuz o sırada” dedi.Salon büyük bir sessizlik içinde Muazzez İlmiye Çığ’ı dinlerken o devam etti:“Biz eylemi bitirdik, ama bizden sonra Meclis’e bir kişi bile bir mektup yazmadı, bir mesaj çekmedi. Oysa yüz binlerce insan Meclis’i mektup yağmuruna tutsaydı, siz o zaman görürdünüz.”Çığ bugünkü iktidardan şikâyet eden herkesin korkmadan, çekinmeden, demokratik eylemlere geçmesi gerektiğini belirterek “Hangi konuda olursa olsun duyarlılığınızı göstermelisiniz, öyle oturmakla bir şey olmaz, hiçbir şey yapamıyorsanız tepkinizi gösteren mektuplar yazın, mesajlar gönderin, ama birbirinize değil, Meclis’e, Başbakan’a, hükümete” diye konuştu.Koca salon “Tamam, bu kadar konuşacağım” diyen Muazzez İlmiye Çığ’ı ayakta alkışlarken, yüzlerde “Gerçekten biz üzerimize düşeni korkmadan yapabiliyor muyuz” diyen şaşkın bakışları izliyordum ben de...*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERİşin tadı kaçıyorMeraklı okurlar ya çok gazete alarak ya da internet üzerinden medyayı izliyordur. Ve sanıyorum gazeteciler arasında devam eden müthiş savaşı da fark ediyorlardır.Gazeteler ve gazeteciler arasında polemikler, tartışmalar hatta ağır kavgalar hep olmuştur.Ancak son zamanlarda işin tadı çok kaçmaya başladı. Fikirlerle, görüşlerle, yazılıp söylenenlerle ilgili bir tartışma yok artık, bunun yerine kin ve nefret duyguları, intikam alma hevesleri, herkes adına “racon kesme” çabaları var.Ahlaksız, aşağılık, rezil, şerefsiz, yalancı, iftiracı, mide bulandırıcı gibi tanımlamalar bazen bir yazıda defalarca tekrarlanıyor.Yeni bir “gazeteci!” tipi türedi son zamanlarda. Genellikle iktidardan beslenen ve bunun karşılığını vermeye çalışan bu kesim bütün medyaya ayar vermeye, kimin kalıp kimin gitmesi gerektiğine karar vermeye çalışıyor.Ancak unutmamak gerekir ki, ne zaman ortaya bu tipler çıksa, belki “meraktan” biraz ilgi görüyorlar ama sonları bu mesleğin çöplüğünden başka yer olmuyor. Göreceksiniz yine öyle olacak, ne yazık ki bazı gerçek gazeteciler alacakları maddi manevi yaralarla kalacaklar.*****GİTTİM GÖRDÜMYaşam günlüğü: Küçükkuyu AdatepeÜzerinden neredeyse bir ay geçti, ancak yazmaya fırsat bulabiliyorum. Atatürkçü Düşünce Derneği Marmara Bölge Sorumlusu değerli dostum Vahit Ak “Akçay ve Küçükkuyu’da İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’la birlikte halk sohbetlerine katılır mısın?” diye sorduğunda “Tabii” demiştim. Sadece tarihe dikkat etmemişim. Uzun Şeker Bayramı’ndan sonraki ilk gün. Neyse ki bir tatil programı yapmamış olduğumdan sorun çıkmadı.İlk gün Akçay’da sahildeki büyük bir çay bahçesinde yüzlerce kişiyle sohbet ettik. İkinci gün Küçükkuyu’daydık ama bu kez mekân kapalı salondu. 400 kişi alıyormuş, ama dışarısı bile doluydu.Tabii böyle canlı kalabalıklarla birlikte olmak insana çok keyif veriyor.Fırsattan istifade boş zamanlarda çevre gezintileri de yaptık. Edremit Körfezi “Tanrıların mekânı” olarak biliniyor. Körfeze hâkim Kaz Dağları Zeus ve diğer mitolojik tanrıların bölgesi.Vahit Ak “Adatepe’ye de çıkalım” dediğinde, buranın körfeze hâkim manzarası olan bir kır bahçesi olduğunu zannettim. Meğer dağın tepesinde, denizi görmeyen ama müthiş doğası olan bir tarihi köymüş. Köyün ilk sahipleri Rumlarmış. Ama oranın yerleşikleri değil. 300 yıl önce savaşmaya gelmişler ve dönememişler. Osmanlı da onlara burada oturma izni vermiş. Yıllar içinde Rumlar gitmiş, ama Osmanlı mimarisiyle karışmış yapılar kalmış. Şimdi hepsi koruma altında.Köyün ortasındaki dev çınar ağacı neredeyse tüm köyü sarmalıyor gibi.Köyün tepesinde 18. yüzyıldan kalma bir Osmanlı Konağı’na gittik. Şimdi 20 odalı 50 yataklı bir butik otel olmuş. Hünnap Han. Adını bahçesindeki Truva Efsanesi’nde kutsal olarak tanımlanan 170 yıllık Hünnap ağacından alıyormuş. Konak aynen korunmuş. Sahipleriyle tanıştım. Şükran Bayraktar kimya mühendisi, Muzaffer Bayraktar ise eczacı.İkisi de asıl işlerini bırakmışlar, önce “çok keyif alıyoruz” dedikleri restorasyon işine girişmişler, sonra da bu oteli ortaya çıkarmışlar.İstanbul ve Ankara’dan özellikle hafta sonları için gelen pek çok müşterileri varmış.O taraflara gittiğinizde Adatepe’yi ve Hünnap Han’ı görmenizi, köy meydanında bir çay içmenizi ve meydana bakan Zeus Han’da yemek yemenizi tavsiye ederim.*****Bizde klasik laftır: “Yağmur yağdı, böyle oldu” deriz. Yanlış! Zaten hep böyleydi... (Gani Yıldız)*****MERAK ETTİKLERİMPiri Reis nerede?Kıbrıs Rumları Akdeniz’de petrol aramaya başladığında ayağa kalkmıştık. Hükümet sanki Rumlar dün karar vermiş de bugün platform kuruyormuş gibi “Bu bir provokasyondur” diyerek alelacele Piri Reis adlı sismik araştırma gemisini yollamıştı. Refakatine de donanmanın gemileri verilmişti.Gerçi Rumlar petrol arama çalışmalarına 2003’te başlamıştı, geçen sürede Türkiye hep “Yapma sakın, karışmam haa” diye güç göstermişti, çalışmalar son aşamaya geldiğinde de iktidar bunu bir emrivaki gibi sunmuştu kamuoyuna.İktidar bunda bir sakınca görmüyor çünkü artık ne söylese inanmaya ve arkasında durmaya hazır bir kamuoyu oluşmuş durumda. Ne soruyor, ne sorguluyor ne de merak ediyor artık halk. Söylenenle yetiniyor.Örneğin Piri Reis şu anda nerede, ne yapıyor, sismik araştırmalardan bir sonuç çıktı mı? Kimse merak etmiyor. Gazeteler televizyonlar da sormuyor.Aynı bölgede görev yapan donanmamıza ait gemilerin durumu ne, hâlâ bölgedeler mi, döndüler mi, İsrail gemileriyle karşılaşıyorlar mı, İsrail jetleri taciz uçuşları yapıyor mu, bizim jetler hareketlenniyor mu?Bunları da bilmiyoruz. Piri Reis’i ve savaş gemilerimizi törenle uğurlayanlar lütfedip ara sıra kamuoyuna (onların böyle bir talebi olmasa bile) bilgi verebilirler mi acaba?

Devamını Oku

Yargı bağımsız diyenlerin sefaleti

10 Ekim 2011

ANALİZİktidar ve yandaşlarının “Yeni Türkiye” dedikleri sistemin bazı kodları var. Örneğin “Konu yargıya intikal etti” sözünün asıl anlatmak istediği şu:“Bu konuyla baş etme, bizi kızdıran birinin burnunu sürtme işini yargıya havale ediyoruz.”Sonuç olarak yıllar süren davalar, tutukluluklar. Cabası ise karalama, aşağılama, itibarsızlaştırma.Tutuklu milletvekillerinin bir türlü serbest bırakılmamasının sadece yargının kararı olmadığını, iktidarın işaret vermesi halinde tutukluluk halinin kalkacağını, ısrarla ve inanarak yazıyorum.Buna karşı hep “Yargı bağımsız değil mi, iktidar nasıl olur da yargıya müdahale eder, talimat verir?” deniyor.Tamam, o kadar kabaca söylemiyorum zaten, durumu saptıyorum.Daha önce yazdığımı bir kere daha tekrarlayayım.Yandaşlara soruyorum, milletvekillerinin tutukluluk halinin devam etmesinde sadece hâkimlerin yetkilerini kullandığına inanıyor musunuz? Bunu gözümün içine bakarak, sesinizi titretmeden, gözlerinizi kırpıştırmadan söyleyebilir misiniz?Söyleyemiyorlar. Kaç kişiye sordum bir bilseniz. Ama “resmi konuşmalarda” duyduğumuz tek şey “Yargıya müdahale etmeyi hiç aklımıza getirmedik, getirmeyiz de, burası demokratik bir hukuk devleti.”Gerçi aynı isimler 12 Eylül 2010’da “halkın rızası ile” yargıyı tamamen hükümetlerin kontrolüne bırakırken de ne büyük bir demokrasi hizmeti yapıldığını söylüyorlardı, o da başka.Peki, hakkımda suçlama bile yapılabileceğini bilerek nasıl oluyor da “Yargı bu konuda bağımsız değil” diyebiliyorum?Söyleyeyim. Tutuklu milletvekilleri konusunda “hükümet nasıl karışırmış” diyenler, her nasılsa KCK operasyonlarının hükümet tarafından yapıldığını söylemekten çekinmiyorlar da ondan.KCK operasyonları başladığından bu yana, AKP’li olmayan ama yandaşlıkta da sınır tanımayan kalemşörlerin yazdıklarını, ekranlarda söylediklerini hatırlayın.“Bir tarafta çözüme giderken KCK operasyonları ile yapılmak istenen nedir, hükümet neden çözüm yolunu tıkayacak adımlar atıyor?”Bu ve benzeri cümlelerle KCK operasyonlarını eleştiriyor yandaşlar.Bir karar vermeleri gerek. Yargı hükümetin talebi ve siyaseti doğrultusunda mı harekete geçiyor yoksa yasalar ve hukukun emrettiği şekilde mi çalışıyor?Savcılar, tamamen kendi inisiyatifleriyle mi KCK soruşturması açtılar yoksa bunda iktidarın payı var mı?Evet yandaşlar, lütfen samimi, dürüst ve mantıklı bir cevap verin.Ergenekon, Balyoz, OdaTV ve benzerleri tamamen yasalara ve hukuka uygun olarak hiçbir baskı altında kalmadan yargı tarafından soruşturuluyorsa KCK davasında neden hükümet sorumlu tutuluyor?Bir cevap lütfen.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERHabertürk’te ego ağır bastıGünlerdir Habertürk’ün çıplak kadın sırtındaki bıçak fotoğrafı tartışılıyor.Gazetecilik ilkeleri açısından eleştiri getiren hatta bir yere kadar bunu mazur görenlerin yanı sıra fotoğrafı fırsat bilip Habertürk’e ve Genel Yayın Müdürü’ne ahlâk, nezaket ve vicdan sınırlarını aşarak saldıranlar da.Açıkçası çok uzun yıllar yazı işleri toplantılarına katılmış ve çoğunu yönetmiş biri olarak, fotoğrafın yayınlanmasındaki ana fikri tahmin ettiğim için “İyi niyetle de olsa bu fotoğrafın yayınlanması yanlıştır. Nitekim tepkiler de bunu gösteriyor” diyerek şu öneride bulunmuştum:Habertürk tüm ekibini toplayıp bir fotoğraf çeksin, bunu sürmanşete koysun ve altına özür diliyoruz yazsın.Böylelikle hem bu olaya bakıştaki gazetecilik kaygısı ortaya konmuş hem de yapılan bir hatadan dolayı erdemli davranılmış olacaktı.Ancak Habertürk’ün ve Genel Yayın Müdürü’nün egosu ağır bastı, özür dilemeye yürekleri yetmedi. Tam tersine, o fotoğraf çok etkili biçimde savunuldu.Sonuç şudur: Habertürk, inanarak yapmış olsa da bir hatayı düzeltmek yerine, durumu fırsat bilenlerin ateşli oklarını üzerine çekti. Gereksiz ve anlamsız bir medya savaşı başlattı.36 yıllık meslek yaşamımda şunu gördüm: Daha büyük olan saldırıya uğradığında hep kaybediyor. Ne yazık ki Habertürk’ün egosu yüzünden bir grup yandaş gazeteci kahramanlık taslayacak.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERKCK operasyonları sürdükçe PKK eylemleri azalıyorTerör örgütünün şehir kolu olduğu gerekçesiyle aralarında BDP’li yöneticilerin de olduğu yüzlerce kişi KCK davası adı altında tutuklanırken, dikkat çekici bir gelişmeyi daha görüyoruz.Operasyonlar başladığından bu yana gerek Güneydoğu’da gerekse başka bölgelerde PKK sokak hareketleri çok ciddi ölçüde azaldı.İster yargı bağımsız davrandı ister iktidarın talimatıyla başlatıldı deyin, KCK operasyonları ile sokak hareketlerinin belinin kırılması terörle mücadelede önemli bir adım.Bu elbette terörde geçici bir gerileme olarak görülebilir, örgütün toparlanması ve kent kadrolarına yeni liderler getirmesi büyük olasılıktır. Ancak bu süre içinde, temel sorunun çözümü için olumlu adımlar atılabilirse, hem KCK operasyonlarına devam etme gereği kalmaz hem de herkesi tehdit eden sokak hareketleri tamamen bitebilir.*****GİTTİM GÖRDÜMYaşam günlüğüYazılarımda yeni bir köşe açmak istiyorum. “Tatil günlüğü” başlıklı yazılarımın pek çok ilgi gördüğünü fark ettim.Her zaman tatil yazısı olmuyor tabii. Ama günlük yaşamımızla ilgili ayrıntı gibi görünse de hayatımızı kolaylaştıran birçok unsur pek yazılmıyor.Ya da gelişigüzel yazıyoruz.Gittiğimiz bir lokanta, bir eğlence yeri, bir müze, bir alışveriş merkezi, bir sinema, tiyatro, yollar, trafik, sosyal yaşam kesitleri gibi.Kimi yazarlar “yediğini içtiğini yazanlar var” diye bunları küçümsüyor, kimileri daha da ileri gidip aşağılamaya bile kalkıyor. Oysa bana göre bu tür yazılar çok önemli. Sosyal hayatın gelişmesi için çok yararlı. Bir pazar gününü nerede nasıl geçireceğini, canı güzel bir yemek istediğinde nereye gideceğini bilemeyen, çocuklarıyla birlikte nerede hangi aktivitelere katılabileceğini kestiremeyen, toplumda yaşam kurallarını bilmediği için komik duruma düşen, bazen mahcup olan o kadar çok ki.Bir lokantadan, bir parktan, bir tiyatrodan söz etmek, bazen görgü kurallarını hatırlatmak, kimi zaman kent yaşamı, trafik, yaşamın akışını olumsuz etkileyen kentsel bozuklukları yazmak neden yanlış olsun?Bu yeni köşede işte bunlardan söz edeceğim.Her gün, hem işim gereği hem de özel merakımdan ötürü başta İstanbul olmak üzere, gittiğim her yeri hiç üşenmeden ve yorulmadan gezerim, gözlemler yapar notlar alırım. Bunları paylaşacağım sizlerle.Asla davet üzerine bir lokanta, bir mağaza, bir mekân ya da herhangi bir başka etkinliğe katılarak yazmayacağım bu yazıları.Tamamen bana ve hatta tesadüfe kalmış.Bu hafta başlarım artık.

Devamını Oku

Serbest bırakmayacaksınız Apo ile neden görüşüyorsunuz?

9 Ekim 2011

Sevgili okurlar; geçen hafta yine terörle dolu günler yaşadık. Başbakan Erdoğan’ın “terörün reklamını yapıyorsunuz, vermeyin haberleri” isteğinin sonuç aldığını görüyoruz. Yaşanan irili ufaklı terör olayları medyada fazla yer almadı ya da çok küçük görüldü. Uzmanların görüşü ise “kış başlamadan daha kanlı olayların yaşanabileceği” doğrultusunda.Yeniden görüşmelerBaşbakan PKK ile yapılan görüşmelerin medyaya sızdırılmasından sonra daha “şahin” bir politik söyleme girmişti. Ancak geçen hafta yine “Gerekirse tekrar konuşulur” mesajı verdi. Bu da iktidarın bir yandan teröre karşı sert önlemler almayı sürdürürken, PKK ile görüşmelere yeniden başlanabileceği tahminlerine yol açtı. Yeni bir görüşme yakında olabilir.Apo’ya ne veriliyor?Başbakan’ın “Terörle mücadele, siyasetle müzareke” sloganı, özellikle yandaşlar arasında büyük ilgi gördü. Ancak, “siyaset” olarak tarif edilenin kim olduğu konusunda muğlak bir durum var. Eğer görüşmeler yine Apo ve adamları ile yapılmaya başlanacaksa, bundan Apo’nun nasıl bir çıkarı olduğunu da bilmemiz gerekiyor. Püf noktası buradadır.Apo yardım ederseİmralı’da mahkûmiyetini çeken Apo bizzat Başbakan’ın görevlendirdiği kişilerle görüşmeler yapmış. Buna şimdi tekrar başlanabilir. PKK tarafından “Önder” olarak tanımlanan Apo elbette Kürt halkının esenliği için elinden geleni yapabilir, buna karşın herhalde hep hapiste kalmak istemeyecektir ve kendisi için de bir şey istemesi son derece doğaldır.Mantığa aykırıEğer bir devlet, siyasi muhatap olarak 40 bin kişinin ölümünden sorumlu tutularak ömür boyu ağırlaştırılmış hapisle cezalandırılan birini alıyorsa, karşılığında mutlaka ona da bir şey teklif etmiş olmalıdır. İşin doğası ve mantığı budur. O halde Başbakan’ın temsilcilerinin Apo’ya ne vaat ettiklerini öğrenmek Türkiye’de yaşayan herkesin hakkıdır.Özgürlük isterApo, kendi halkının sorunlarının çözümü için elinden gelen her türlü fedakârlığı yapabilir ama “Siz sorunu çözün, halkım dilediğine kavuşsun, ben burada ölünceye kadar kalmaya razıyım” demez. Devletin resmi görevlilerinin Apo’ya onun için çok cazip gelecek bir teklifte bulunmadığını söylemek akıl ve mantıkla bağdaşmaz. Önemli olan vaadin ne olduğudur.Karayılan’ın açıklamasıCumartesi günü bugüne kadar Kürt açılımı adı altında PKK’ya büyük destek veren Taraf Gazetesi’nde, PKK’nın liderlerinden Murat Karayılan’ın mektubu yayınlandı. Karayılan hayli uzun mektubunda Taraf Gazetesi’ni iki taraflı davranmakla ve devletin şahin kanadını desteklemekle suçluyor. Ancak Karayılan’ın cümlelerinde pek çok ifşaat da var.Protokoller yapılmışKarayılan’ın mektubundan anlaşıldığı kadarıyla, Başbakan adına Apo ve diğer yöneticilerle görüşen heyet bir takım sözler vermiş. Heyet “özerklik, anadilde eğitim ve Apo’nun serbest bırakılması” konularını bu protokole yazmış... Ancak Başbakan Erdoğan bu protokolü hiç ciddiye almadığı gibi yazılanları kabul de etmemiş. Tam tersine şahinleşmiş.İzinsiz yapılamaz kiApo ile görüşen heyetin “özerklik, ana dilde eğitim, Apo’nun serbest bırakılması” konularında sözler verdiği yandaş medyada sürekli yer aldı. Çünkü belli ki yandaşlar, işin buraya gideceğini artık tahmin ediyordu. Şimdi durum farklı belki ama o zaman şu soru gerekli oluyor: Apo heyeti bu talepleri Başbakan’dan izinsiz iletebilir miydi?O zaman değişen ne?Herhalde Başbakan’ın özel temsilcisi hiçbir onay almadan Apo’ya “Bize yardım et seni serbest bırakalım” diyemez. Heyetin Başbakan’a sürpriz yaparak “Sorunu çözüyoruz ama Apo’yu da serbest bırakıyoruz” demiş olması akla ve mantığa aykırıdır. Peki işler gizlice bu aşamaya kadar getirilmişken, ne oldu da Başbakan değişip bir anda şahinliğe geçti?Başbakan riske giremezdiAslında pek bir şey değişmedi. Muhtemelen Başbakan’ın gerçek düşüncesi, vaat edilmesine izin verdiği protokol maddelerindeki gibi değil. En başta AKP’nin kitle tabanının bunları desteklemesi çok zor. Ki zaten Habur olayından sonraki ani dönüşün altında yatan gerçek de AKP örgütlerinin isyanıydı. Açıkçası AKP o badireden zor sıyrılmıştıKandırmaca mıydı?O halde yine Karayılan’ın ifşaatlarına bakmak gerekiyor. PKK’lı lider Başbakan’ın PKK’lı liderlere heyet göndererek risk aldığını söyleyenlere cevap olarak şöyle diyor “Altını çizerek belirtiyorum, Başbakan sorunu çözmek için degil seçimi kazanmak için bu riski aldı.” Ne ilginç değil mi? Zamanında bu şüpheyi dile getirenlere hakaretler edilmişti.Devam da ediyorKarayılan devam ediyor ve Başbakan’ın 2009 yerel seçimlerinden ve 12 Eylül referandumunda da aynı riske girdiğini ama bunların asıl amacının seçimlerden başarılı çıkmak olduğunu ileri sürüyor. Karayılan her üç seçimde de iktidara destek vererek eylemsiz kaldıklarını söylüyor ve ekliyor; “Erdoğan’ın tek amacı Kürt oylarını partisine kaydırmaktı.”Olan Apo’ya olduTabii bütün bu gelişmelerden sonra en büyük sıkıntı İmralı’daki Apo’nun başına geldi. İddialara göre Apo 6 aydır ailesiyle görüştürülmüyor. Karayılan bunu “Başbakan (herkes karşımda diz çöktü, PKK da karşımda diz çökecek) dayatması yapıyor” diye tanımlıyor. PKK’lı lider Karayılan garip biçimde Fethullah Gülen’i de anarak çok ilginç bir cümle sarfediyor.Fethullah Gülen’e atıfKarayılan “Eğer AKP ve Fethullah Bey şiddette ısrar eder, bizi yok etmekten vazgeçmezse savaş tırmanır ve biz kazanmak için kararlıca direnmek durumunda olacağız. Yine de bu işi savaşla değil barışla çözmek istiyoruz. Bunu söyleyince bize hemen (o zaman silahı bırak) deniyor. Biz bunları 8 kere yaptık, hepsi yanıtsız kaldı.”Bilmediğimiz şeylerElbette bir terör örgütünün liderinin, kendisine yandaş olan, son zamanlarda PKK’yı da şaşırtan eleştirilerde bulunan bir gazeteye gönderdiği mektuptaki her ifadeyi doğru kabul edecek değilim. Buna karşı iktidarla PKK arasında garip ilişkilerin sürdüğü ve başka çıkarların ön plana alındığı konusunda da şüphelerimizin oluştuğunu söylemeliyim.Bir şey gizlenmesinDoğrularla yanlışlar iç içe geçse bile, somut gerçek şudur: Gizlilik içinde yürütülen çalışmalarda herkesten gizlenen pek çok konu var. Oysa eğer demokratik çözüm ve Türkiye’nin daha demokratik ülke olması isteniyorsa, artık sis bulutları dağıtılmalı, gizlenen gerçekler ortaya çıkmalı. Yoksa biz daha çok uzun yıllar tartışır sonuç alamayız.Başsağlığı mesajıSevgili okurlar, cumartesi günü Başbakan annesini kaybetti. Cenaze töreni sırasındaki duygularını saklayamaması, çok sevdiği annesi için gözyaşı dökmesi oy veren vermeyen herkesi çok etkiledi. Ben de bu köşeden Tenzile Erdoğan’a rahmet, Sayın Başbakan’a başsağlığı, Erdoğan ailesine de sabırlar dilerim.Hepinize iyi haftalar.

Devamını Oku