Kaçımız ev alırken zemin etüdünü, statik hesabını, depreme uygunluk belgesini sormayı düşünüyoruz?

26 Ekim 2011

Gazeteler ve ekranlar birbirinden harika konut, iş yeri, iş merkezi reklamından geçilmiyor. Rakamlara baktığımızda bunların neredeyse tamamının satıldığını öğreniyoruz. Üstelik fiyatı 200-300 bin liranın altında olanı da yok.Bir ev ya da iş yeri alırken ilk sorduğumuz, “Kaç metrekare, kaç oda?” Binanın diğer özellikleri sonra geliyor. Manzarası, otopark, spor salonu, alışveriş yapılabilecek yerler, bakım-onarım destekleri...Çok merak ediyorum, acaba kaç kişi beğendiği evi gezerken “Bu binanın zemin etüdü yapıldı mı, statik hesapları iyi kontrol edildi mi ya da depreme uygunluk belgeniz var mı?” diye soruyor.Dün bazı satış ofislerine sordum, sadece “Depreme dayanıklı değil mi?” sorusuyla karşılaştıklarını söylediler. Diğer sorular neredeyse hiç sorulmuyormuş. Deprem konusunda da “belge gösterin” diyen çok azmış. Evi beğenen “Tabii ki depreme dayanıklı, zaten 1999’dan beri bu yönetmeliğe göre yapılıyor” beyanını yeterli buluyormuş.Demek ki bir ev alırken deprem konusunda vatandaş olarak bize düşen görevi de layıkıyla yerine getirmiyoruz. Bunu bir kenara yazmak gerek.Önceki günkü yazımda deprem yönetmeliğine uygun inşaatların büyük kentlerde yapıldığını, küçük yerleşim birimlerinde denetimlerin savsakladığını, bunun Van’da ortaya çıktığını yazmıştım.Bu yazım üzerine AKP’li olmayan bazı belediye başkanlarından mesajlar aldım. Diyorlar ki “Siz her yerde denetimi aynı sanın. Eğer AKP’li belediye değilseniz işiniz çok zor.”Neden? AKP’li belediyeler denetim yapmıyor mu?Elbette yapıyorlar. Ama iktidar partisinden olmamak burada da etkisini gösteriyormuş.Bir CHP’li belediye başkanı “Kılı kırk yarıyoruz. O nedenle müteahhitler bizim alanlarımızda çalışmaktan pek hoşnut değil. Çünkü öncelikle deprem konusunda çok duyarlı davranmak zorundayız hem de AKP’li Büyükşehir Belediyesi’nin şerrinden kurtulmak için çok daha sıkı çalışıyoruz” dedi.Aslında bu iyi haber. Çifte denetim gibi bir şey. AKP’li olmayan bir belediye, bağlı olduğu büyükşehrin ya da Bayındırlık Bakanlığı’nın korkusundan daha özenli çalışıyor.Peki bu, AKP’li belediyelerin daha duyarsız olabileceğini mi gösteriyor?Elbette hayır. Ama aldığım bu bilgi üzerine konuştuğum bir müteahhit “AKP’li belediyeler usulsüzlüğe göz yumuyor diyemem ama, istismara açık uygulamaları var” dedi.Nasıl olduğunu sordum, anlattı. “İstanbul’un birçok yerinde inşaatlarım var. Hem AKP’li hem de diğer partilerden belediyelerle işim oluyor. CHP’li bir belediye bize hayatı zindan ediyor. Tam eski devlet çarkı gibi işletiyorlar sistemi. Ama AKP’li belediyelerde, hele işini üstlendiğimiz mal sahibi AKP’li ise işimiz çok daha kolay. Onay ve izinleri çok rahat alıyoruz. Biz düzgün çalışıyor olabiliriz, ama başka müteahhitler AKP’li belediyelerle çok içli dışlı, birbirlerine çok güveniyorlar, buna karşı aynı özeni gösterip göstermediklerini bilemem. Aralarından kötü niyetliler de çıkabilir.”Demek ki İstanbul’daki yapıların gerçekten düzgün olup olmadığını ancak Van depremi gibi bir depremde öğrenebileceğiz.*****Ülkemizdeki “kötü yapı stoğu”nu, depremlerle ve binaların içinde insanlar varken eritmekten daha akılcı bir yöntem olmalı! (Gani Yıldız)*****64 yıllık mezun babamla Pertevniyal’de pilav günüYaşam günlüğüAllah uzun ömürler versin babam 83 yaşına girdi. İstanbul Fatih’te, Horhor Caddesi’nde doğmuş. İlk ve ortaokulu mahallesindeki okullarda, liseyiyse yine eve çok yakın olan Pertevniyal’de. Sonra Kimya Fakültesi, o da Laleli’de. Derken Vatan ve Millet caddelerinin açılması için yapılan istimlâkte evleri gitmiş. Aksaray’a veda etmişler.Bir yıl önce kardeşim Cem’le bana “Pertevniyal Lisesi’ni bir kere daha görmek istiyorum” demişti. Pertevniyal İstanbul’un en eski liselerinden. 1872’de açılmış. Gelecek yıl 140’ıncı yılını kutlayacak.“Pilav günü yapıyorlar, o güne denk getiririz” dedim ama geçen yıl kaçırdık, bu yılsa zamanında davrandık. Babamıza sürpriz hazırladık. Pazar günü “hazır olmasını” söyledik. Saat 11.30’da babamla annemi aldım. Annem durumu biliyor ama babam bilmiyor “Ne o yahu, kız istemeye gider gibi hazırlattı annen beni” dedi.Okulu önceden aramıştım. Müdür Yardımcısı Fatma Çiçekli “babamı getiriyoruz” dediğimde çok sevindi. 64 yıllık bir mezun bulmak kolay değil ki böyle özel günlerde.Babam tam okulun önünde durduğumuzda anladı sürprizi. Fatma Çiçekli ve bir öğrenci heyeti kapıda karşıladı bizi. Annem de babam da dinç ama yürümeleri biraz zor. Merdivenler çok olunca, içeri girmeleri biraz eziyetli oldu.İnsan yürümekte zorlanan yaşlıların ve sakatların her gün kullandığımız ortak alanlarda nasıl sıkıntılar çektiğini böyle durumlarda öğreniyor işte.Pertevniyal’in en eski mezunu mimar-yazar Aydın Boysan. 90 yaşında. 1938 mezunu. Hiçbir pilav gününü kaçırmazmış. Yine oradaydı. Tiyatro sanatçısı Zihni Göktay da hayli eski mezunlardan. Annem babam tiyatroya çok meraklıydı. İstanbul dışında yaşadığımız yıllarda her yıl en az 15 gün İstanbul’da kalır ve bütün oyunları izlerdik. Zihni Göktay’la “tiyatroların altın dönemini” konuşup anıları tazelediler uzun uzun.Pertevniyal’ın ünlü mezunları arasında Halit Kıvanç ve Metin Akpınar da varmış.Çok güzel bir gün geçirdik. Okulun gencecik müdürü Aziz Yeniyol, 60 yılın üstü mezun sıfatıyla babama bir de plaket verdi ki bu hepimiz için sürpriz oldu. Çıkışta yine gelmek üzere söz verdik. Ben de artık bir fahri Pertevniyalli olduğunu söyledim. İlk görevimi de yapayım; İstanbul’un bu en eski ve köklü liselerinden Pertevniyal, mezunlarının ilgi ve desteğini bekliyor. Tüm eski mezunları plyd.org adresine girmeye ve kayıtlarını yaptırmaya çağırıyorum. Plyd: Petevniyal Lisesi’nden Yetişenler Derneği.*****Hesap sormak zor değilVan’daki depremde yerle bir olan yeni binalar deprem yönetmeliğinin düzgün uygulanmadığını, denetimlerin de iyi yapılmadığını bir kere daha gösterdi.Şimdi yine “hesap sorulsun” sesleri yükselecek ama biraz zaman geçince unutulup gidecek. Halkın canıyla oynayarak milyonlarca lira kazananlar da bıraktıkları yerden devam edecek.Bu sefer böyle olmamalı. Gerçekten hesap sorulmalı. Çünkü hesap sormak o kadar da zor değil.Nereye inşaat yaparsanız yapın, mutlaka bir kaydı var. İmar planı, zemin etüdü, statik hesabı, kullanılacak malzeme ile ilgili izin ve onaylar mutlaka verilmiştir. Yani her inşaatın belgelerinde izinleri kimin, ne zaman verdiği, inşaatın nasıl ve ne zaman denetlendiği belli. İmzalar ortada. Demek ki geriye doğru giderek en azından sorumluların ortaya çıkmasını sağlamak mümkün.Bunlar belki güzel öneriler ama gerçek biraz daha farklı. Dün konuştuğum bir belediye imar yetkilisi “Aslında o imzaları izleyerek de sonuç alamayabilirsiniz çünkü kâğıt üzerinde her şey doğru ve düzgün olabilir. Önemli olan uygulama aşamasındaki denetimlerdir.”Çünkü, onay için getirilen bir projede, demir, çimento evsafı, elektrik, su, doğalgaz malzemeleri tek tek sayılıyor. Ama inşaatta belirtilenden daha ince ve daha az demir, daha ucuz çimento karışımı ve tesisatlar için projedeki malzeme yerine başkaları kullanılabiliyor.İşte asıl denetim inşaat sırasında gerekiyor ki, ne kadar yapılabiliyor, bunu tam söyleyebilen yok. İleri demokrasi bunu da başarabilmek aslında. Bizim sözde demokratlara bir anlatabilsek.

Devamını Oku

Birlik ve beraberlik terörü

25 Ekim 2011

Eskiden iktidarlar başı sıkıştığı an “milli birlik ve bütünlüğe en ihtiyaç duyduğumuz şu anda” diye klişe nutuklar atmaya başlardı. Ne zaman “Milli birlik ve beraberlik ruhu” lafları duysam “Tamam” derdim, “İşler iyice sıkıştı, ihaleyi halka yıkmak istiyorlar.”Şimdilerde “Milli birlik ve beraberlik” klişesindeki “milli” kelimesi artık kullanılmıyor. Alerji yaratıyor çünkü. “Milli” dediğiniz anda sizin “ırkçı, faşist, darbeci, statükocu” olduğunuz yaygarası koparılıyor.Önce 8 sonra 24 şehit ardından Van depremi ile birlikte “millisi” olmayan “birlik ve beraberlik” ruhu yeniden şahlandı. Üstelik bir terör gibi başımızın üstünde. Bu birlik ve beraberlik ruhu nedeniyle ne iktidara eleştiri yöneltebiliyorsunuz ne PKK teröründen söz edebiliyorsunuz. İktidar yalakalığı için önce açılımı destekleyen, başarısız olunca bu kez şiddet kullanılmasına alkış tutan sözde demokratlar Van depremi ile üzerlerindeki şoku atlatıyor. Bu kesimin sözcüleri tekrar özlerine dönerek depremden siyasi rant elde etmeye çabalıyorlar.Türkiye ilk kez doğal bir afetle sarsılmıyor. Daha nice badireler atlattık. Ve her seferinde Türk halkı engin gönlünü ortaya koyarak yaraları sarmak için seferber oldu. Ama hiçbirinde bugünkü kadar “İşte buuu, kardeşlik ve dostluk buuu” yaygaraları ile karşılaşmamıştık.Oysa gerçek başka. İktidar PKK’nın kanlı eylemleri nedeniyle çok sıkıntılı günler yaşıyor. Art arda şehitler verilmesi nedeniyle kabaran öfkeyi şimdilik orduya talimat vererek imha operasyonu başlatmakla dindirmeyi düşünen iktidar, bir süre sonra ne olacağını bilmiyor.O halde iktidara destek vermek gerek. Van depremi bunun için çok iyi bir fırsat. Bir taraftan PKK terörü ikinci plana atılırken diğer taraftan “çok başarılı” bir iktidar profili çizilmek isteniyor. Anında yardıma koşan, bölgeyi yardım malzemesine boğan, hiçbir dış desteği bile kabul etmeyecek kadar güçlü görünen iktidarın herkes tarafından alkışlanması için çaba harcanıyor.Üzerine biraz da “kibir” kokan “İşte dostluk ve kardeşlik” sosu eklenince herkes kendini kurtarmış oluyor.Türkiye Kürt sorunu konusunda artık üzerindeki psikolojik baskıyı atmak zorunda. Van’daki depremde ölen, yaralanan, acı çeken, sıkıntıya düşen herkes önce insandır, Türk Cumhuriyeti vatandaşıdır, sonra Türk’tür, Kürt’tür veya başka bir şeydir.İkide bir yok kardeşlik kokuyor, yok barış için fırsat, yok teröre karşı alternatif gibi söylendiğinde kulağa hoş gelebilen ama hiçbir anlam taşımayan hamaset edebiyatına gerek yok.Türk halkı doğal refleksiyle hareket ederek zor durumda olanlara yardıma koşuyor. Gönderdiği yardımın bir Türk’e veya Kürt’e gitmesi hiç önemli değil onun için. Bundan önce de olmadığı gibi...O nedenle, Türkiye’nin başına musallat olmuş iktidar bağımlısı bir azınlığın, avazları çıktığı kadar bağırarak hepimize insanlık dersi vermesine hiç gerek yok.*****Yardımlar iyi de şu telefon vergileri nerede?Van’da ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde yaşanan afetler sonunda zora düşen yurttaşlarımıza yardım elimizi uzatmamız bir insanlık görevi. Nitekim Erzincan’da, Bingöl’de, Adana’da, Gölcük’te, Simav’da olduğu gibi Van’daki depremden sonra da Türk halkı engin gönlünü açarak yaraları sarmaya koşuyor.Devlet de elbette elinden geleni yapıyor, yapacaktır.Yine de insanın aklına takılan bir soru var. 1999 Marmara depreminden sonra cep telefonları üzerinden “bir kerelik” denilerek toplanan bir “deprem fonu vergisi” vardı. Bir kerelik denmişti ama 1999’dan beri o vergi kesilmeye devam ediyor. Burada toplanan paranın 50 milyar lirayı geçtiği söyleniyor.Bu para nerede? Gerçekten bu tür doğal afetlerde mi kullanıyor, yoksa bütçe veya cari açık için mi kullanıldı?Çünkü iktidar mensupları devletin her şeyi yaptığını söylüyor ama yine de yardımların yapılmasını istiyor. Eğer 50 milyar o fonda duruyorsa belki yardıma bile gerek kalmayacak.Ayrıca çanta içine 300 milyon dolar koyup Kaddafi’yi linç edenlere götüren iktidarımız deprem için neden vatandaşın yardımına muhtaç kalıyor, onu da anlamak mümkün değil.*****Haydi Müge ile Duygu’yu linç edelimMüge Anlı başarılı bir gazeteci, televizyon programcısı. Yaptığı program herkesin yapabileceği cinsten değil. Çok sert. Çok acıklı. Çok ibret verici. Müge Anlı da karakterini ortaya koyarak çok sert bir sunuculuk yapıyor.Van depreminden sonra söylediği sözler, hepimize insanlık dersi vermeye soyunan Türkiye’nin başına musallat olmuş bir avuç iktidar yalakasının diline dolandı.Anlı’ya karşı bir “linç” kampanyası başlatıldı. Ne faşistliği kaldı, ne insanlık suçu işlediği. Kimi “hemen işinden atılmasını” istiyor kimileri “çek git bu ülkeden” diyor.Anlı’nın söylediklerini beğenmedim. Ama biliyorum ki o sözleri ırkçı olduğu için söylemedi. Milyonlarca kişinin hemen aklına geliveren ama kendisinin de asla onaylamayacağı sözler onlar.Bu kampanyadan nasibini alanlardan biri de Duygu Candaş. Son derece başarılı bir televizyoncu olan Duygu Candaş’ın Van’ın en uzak noktada olmasına rağmen depremin hepimizi derinden yaraladığını anlatmak isterken dili sürçerek yanlışlıkla söylediği sözleri diline dolayanlar aynı linç kampanyasını yürütüyor.Ayrıca hemen her gece her TV ekranından Türkiye’ye, Türklüğe, Cumhuriyet değerlerine en ağır hakaretler edilirken, genç nesle Türk olmanın bir onursuzluk, utanılacak bir şey olduğu anlatılırken hiç ağzını açmayanların Müge Anlı ve Duygu Candaş’a tepki göstermesi en hafif deyimle ayıptır.*****Vatandaşımızı, “depremde ilk kurtarılacaklar” listesinden çıkarıp “deprem öncesi kurtarılacaklar” listesinin başına yazarsak bu kadar çok sayıda insanı kaybetmeyiz belki... (Gani Yıldız)*****Uğur Dündar’ın durumuna düşmekMedyadan bir yıldız daha kaydı. Star televizyonunun satılmasından sonra Doğan Grubu’nda “boş koltuk” kalmadığı için Uğur Dündar da “işsizler” kervanına katıldı.Doğan Grubu gerçekten bütün koltukları dolu olduğu için mi Uğur Dündar’a yer bulamadı yoksa “fırsat bu fırsat, muhalefet olarak nitelenen biri daha gitti” fikri mi ağır bastı bilemem.Ama bildiğim şu ki Uğur Dündar gibi bir ismin medyada olmaması bir eksikliktir.Tabii Uğur Dündar’la birlikte Star TV Haber Merkezi de ağır bir darbe yedi. Onların çoğu haber bile olmayacak, kendi başlarının çaresine bakacaklar.Uğur Dündar’ın ayrıldığı haberinin öğrenilmesinden sonra bütün yazılarımda değindiğim malum kesimlerden yoğun mesajlar almaya başladım. Çok sevinmişler Uğur Dündar’ın gitmesine, bana da dokunduruyorlar. “Her gün medyaya baskı olduğunu yazıyorsun ama aslında senin yazman bile bu iddianı çürütüyor. Merak etme sıra sana da gelecek, Uğur Dündar’ın durumuna düşeceksin” diyorlar.Güzel, sevinin işte.

Devamını Oku

Van depremi demokrasi sahtekârlarını kurtardı

24 Ekim 2011

Bir acıyı dindirecek çareyi bulamadan bir başkasının içine düşüyoruz. Bir hafta içinde 40’a yakın vatan evladını kurban alan terör saldırılarının hemen ardından gelen Van depremi yüreklerimizi dağladı. Depremle birlikte yine gördük ki, aslında öldüren deprem değil çarpık kentleşme, bilgisizlik ve bilinçsizlik; ve en önemlisi hırsızlık, sahtekârlık.Van depremi hepimizi acıya boğarken, Kürt sorunu konusunda iktidar yalakalığı için her türlü sahtekârlığa kalkışan sözde demokrasi âşıklarının da imdadına yetişti aslında.Eğer Van depremi olmasaydı, dünkü ve muhtemelen bugünkü yandaş gazete manşetlerinde yine iktidarın nasıl imha operasyonu yaptığını okuyacak, televizyonlarda izleyecektik.Düne kadar Apo’nun serbest bırakılmasını, özerk yönetim olmasını, Kürtçe’nin eğitim dili olarak kullanılmasını isteyen ve “demokrasi aşkı” ile Türkiye’yi yerden yere vuranlar bir anda intikamcı kesiliverdi.Bu ne şehvettir böyle anlamak mümkün değil.Akıllı bombalar teröristlerin korkulu rüyası olmuş örneğin.Cellat’ın peşine düşen askerimiz destan yazıyormuş.Katiller kıskaca alınmış, birer birer öldürülüyormuş.Kesin netice alınana kadar imha operasyonu sürecekmiş.Tepenin hesabını ovada görmüşüz.Bir gün öncesinin “demokrasi âşıkları” toplumda esen öfke rüzgârının önünde yelkenlerini açan ilk kişiler oluverdi bir anda.“Analar ağlamasın” diyenler bir anda “Sonuna kadar” çığlıkları atmaya başlayıverdi.Neden? Çünkü iktidar içi boş Kürt açılımı yapmaya kalktı ve çuvalladı. Sıfır terörden her gün 10 şehit aşamasına gelindi. Çaresiz kalınca “şahin” politikalar devreye girdi. Halkın kabaran öfkesini dindirmek için “gaz alma” operasyonlarına hız verildi. Yandaş ve yalaka medyanın bunu desteklemekten başka çaresi var mı?Yok tabii. Durumdan vazife çıkararak hepsi birden “kana kan, intikam” pozisyonuna geçti.Van depremi yandaş medyada oluşan bu yeni faşist zihniyeti şimdilik ve kısmen önledi. Depremin acısı öne çıktı. Ceset ve kan görmek isteyen haberlere ara verildi.İktidara artık hiç kızamıyorum bile. Çünkü en azından terörle mücadele ile ilgili hiçbir fikirleri olmadığını itiraf ediyorlar. Sürekli muhalefete çağrı yaparak “Öneri getirin” diyorlar. Çünkü kendi çapları ancak devletin olağan refleksleri kadar. Başka bir alternatif düşünmüyorlar, düşünseler de bulamıyorlar.Ama sürekli “çözüm” diye tutturan, “demokratik açılım” diyen, her gece halkın kafasını muhallebi gibi yapmak için Türkiye’yi yerden yere vuran, sorunu çözmek için kafa patlatanları faşistlikle, darbecilikle suçlayan bir güruh var ki, işte onlar işledikleri günahların bedelini bir gün mutlaka ödeyecekler.*****Kurallar büyük kentlerde geçerliymişAğustos 1999 depremi hepimize ders olmuştu. Güya tabii. Ama o günden bu yana iktidarda olanların haklarını da yemeyelim. Hiç olmazsa inşaat sektörüne bir çekidüzen geldi.Yeni kurallar oluşturuldu, inşaat yöntemleri yeniden belirlendi ve çok sıkı denetimler başladı.Öyle ki yeni bir bina yapmak mimar ve mühendislere özellikle de müteahhitlere hayatı zehir eder hale geldi.Hepsi doğruydu, gerekliydi. Ve bizler yeni binaların yeni kurallara göre yapıldığına, gerçekten sıkı denetim uygulandığına inandık.İstanbul’un ve birçok kentin her yanından mantar gibi biten dev inşaatların 10 şiddetindeki bir depreme bile dayanacağından emin olduk.Ama gelin görün ki, bu kurallar sadece büyük kentler için uygulanıyormuş. Denetimler buralarda yapılıyormuş.Van depremi bu acı gerçeği bir kere gözümüzün içine soktu.Van ve çevresinde yıkılan yüksek katlı binaların hepsi 1999 depreminden sonra yapılmış. Ama hepsi yerle bir oldu. Demek ki ne yeni kurallar uygulanmış ne de denetimleri yapılmış.Geçmiş yıllarda böyle büyük depremlerden sonra “fakirlik, cehalet, duyarsızlık” konuları ön plana çıkar, derme çatma yapılan evlerin yıkılmasının kaçınılmaz olduğu anlatılır, kamuoyu “zavallı halkın” acısına ortak olurdu.Oysa şimdi görüyoruz ki kerpiç evler yerinde dururken deprem yönetmeliğine göre yapılmış yepyeni binalar un gibi dağılmış.Demek ki büyük kentlerde uygulanabilen kurallar, küçük yerlerde oy kaygısıyla bir kenara bırakılıyor.Büyük bir olasılıkla Van depreminden çıkaracağımız en büyük ders bu olacak.Peki bir ders almak için bu kadar ağır bedeller ödetilmesinin bir sorumlusu yok mu?*****Psikolojik baskı herkesi ezdiHakkari ve Çukurca’daki kanlı PKK saldırısının üstüne gelen Van depremi, öncelikle medyanın, ama genelde tüm toplumun üzerinde ağır bir psikolojik baskı yarattı.Şimdi herkes “duyarlılık” yarışında. Medya bu işin öncüsü. 24 şehitle birlikte yayınlar ağırlaştırıldı, oynak havalı, göbek danslı, şen şakrak kadın programları yayından kaldırıldı. Eğlence programlarının yerine diziler kondu.Van depremiyle birlikte medyanın tamamı daha önce yapılan “felaketler İstanbul’a yakın yerlerde değilse medya ilgilenmiyor” eleştirilerine nispet olarak anında olay yerine yetişti.Tabii bu kez de “en duyarlı ben olacağım” veya “en iyi haberi ben vereceğim” telaşıyla bazı enayilikler yapılmadı değil.Medya kendi gündemini ağırlaştırırken şirketler ve kuruluşlar da niteliği ne olursa olsun her türlü etkinliklerine ara verdi. Ödül törenleri bile iptal edildi hatta Cumhuriyet baloları da.Bunların hepsi son yıllarda kamuoyunda yine bizzat medya tarafından biriktirilen tepkilerin psikolojik baskısı yüzünden. Yine de bu tepki garip biçimde dinmiyor. Televizyonlar bütün eğlence programlarını kaldırdı bu kez de “Herkes diziye sarıldı” eleştirileri yapılıyor.Açıkçası şimdi de aslında rekabet adına kendi yarattığımız “kamuoyu vicdanı” altında eziliyoruz.*****Van depremi ders mi?Van’daki depremden sonra “sosyal medya” denilen alanda kıyamet kopmuş. Ben izleyemiyorum ama internet sitelerinden gördüğüm kadarıyla kimileri bu depremi “24 askerimizin şehit olmasının Allah tarafından verilmiş karşılığı” olarak değerlendiriyormuş. Densizliğin bu kadarı yani.Buna karşı bana da ulaşan ve ilk bakıldığında “aynı” gibi görünen benzer bazı mesajlar var ki, çok ince tepki örneği bunlar.Çünkü, 1999 depreminden sonra bazı kendini bilmezler “7.4 yetmedi mi?” pankartları açarak, Marmara bölgesinde fuhuş ve zinanın çok arttığını, dinsizlerin cirit attığını ileri sürerek “Bu size Allah’ın uyarısıdır” demişlerdi. Bunu en ileri götüren ise cüppeli diye tanımlanan bir hocaydı. Her fırsatta “kâfirlerin cezalandırıldığını” söylüyordu.İşte bana gelen mesajlarda bu densizlik hatırlatılarak “Gölcük’te askerler zevk ve sefaya dalmıştı, peki Van’da ne oldu?” diye soruluyor.Yani burada bir art niyet veya düşünce yok, sadece daha önce densizce söylenmiş sözlere gösterilen bir duyarlılık var. Bu tür mesajları abartanları uyarmak istedim.*****Bir doğal afet sonrasındaki, “Nerde bu devlet?!” feryadının artık cevabı var: “Terör örgütüyle konuşuyor.” (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Demokrasi sopasını kaldırın da konuşalım artık

23 Ekim 2011

Sevgili okurlar; geçen haftayı son yılların en büyük acısıyla geçirdik. Üst üste gelen terör saldırıları sonucu 40’ın üzerinde evladımızı kalbimize gömdük. En büyük kaybı ise Hakkari ve Çukurca’da aynı anda yapılan saldırılar sonunda verdik. Tüm Türkiye yasa boğuldu. Ama tekrar çok büyük bir tartışma başladı.Saldırıların anlamıKamuoyunun hiç akıl erdiremediği bir gerçek var; Kürt halkının hakları konusunda herkes çabalarken, bu konuda en şahin olan siyasi örgütler bile “çözümden yana” olduklarını söylerken, PKK neden şiddet ve kandan bu kadar medet umuyor? 24 askerin daha şehit olması ana dilde eğitimi sağlayacak mı?Kürt açılımı projesiSorunun kaynağını AKP’nin büyük olasılıkla Amerika’dan aldığı tavsiye ile başlattığı “Kürt açılımı” oluşturuyor. İktidar açılıma kalkıştı ama, ortaya hiçbir somut öneri koymadı. Önerileri muhalefetten ve Kürt siyasi hareketinden bekledi. Onlardan gelen önerilerin de hiçbiri hakkında yorum yapmadı.Başıboş kaldıAKP iktidarı açılımın içini doldurmayınca, sorun serseri mayın gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. Habur bozgunuyla iktidar ne yapacağını şaşırmış hale geldi. Meydan, iktidar adına konuşan maskeli liberallere ve biat etmiş yandaşlara kaldı. Onlar da çözüm üretmek yerine demokrasi sopasını kullanmaya kalktı.Demokrasi ile dövmekAslına bakarsanız maskeli liberallerin de biat etmiş yandaşların da çözümle ilgili hiçbir somut önerileri yok. Ama adeta sopa gibi kullandıkları demokrasi, hukuk ve insan hakları kavramlarıyla kendileri gibi düşünmeyen herkesi dövmeye kalkıyorlar. Hiçbir konuda net bir fikir söyleyemiyorlar.En güzeli müzakereParlak sözlerle demokrasi nutukları çekenler, somut çözüm önerileri önlerine geldiğinde topu hemen taca atarak “müzakere yapılmalı” diyorlar. Müzakere son dönemlerde siyasetin sihirli kelimelerinden biri. Başınız sıkıştığı an müzakereden söz edersiniz ama neyi müzakere edeceğinizi söylemezsiniz.Ana dilde eğitimÖrneğin bazı Kürt siyasetçileri “ana dilde eğitim-öğretim” konusunda çok ısrarcı ve kararlı. İktidar adına Kürt sorununu tartışan sözde demokratlar bu talebin altından girip üstünden çıkıyorlar ama şu ana kadar hiçbiri “Evet bu yapılmalı” ya da “Hayır böyle bir şey olmaz” demedi, diyemedi. Garip değil mi?Kafaları karıştırmakÇünkü amaç kafaları karıştırmak. Hiçbiri cesur ve kararlı olmadığı için somut bir fikrin arkasında duramıyor. Her yerde ve her fırsatta ısrarla soruyorum “Çözüm elinizde olsa ne yapardınız?” diye. Ekranlardan da tanık oluyorsunuzdur, bu soruma henüz hiç cevap almış değilim. Ama hep soracağım.Soru sorarsanBunların dayattığı konuların dışına çıkıp Kürt sorunu hakkında sorular sormaya çalıştığınız an organize bir şiddetle karşılaşıyorsunuz. Demokrasi düşmanı, ırkçı, faşist, darbeci, statükocu ilan edilmeniz kaçınılmaz. Medyadaki hâkimiyetleri nedeniyle bu saldırılara karşı koymak da hayli zor oluyor.Aklıma takılanlarÖrneğin benim gibi milyonlarca kişinin anlamadığı bir şey var. Kürtler ne istiyor? Ne yapılırsa tatmin olurlar? Bugüne kadar yapılanlar neden küçük görülüyor? Bunları sorduğunuzda malum kesimin dudaklarında aşağılayıcı bir gülümseme beliriyor. Cevap vermek yerine “Kürtlere niye düşmansın?” deniyor.Çözüme giden yolOysa bu soruları sorarak sonuca ulaşacağımıza inanıyorum. Önce 1990’ların sonlarından itibaren elde edilen kazanımlardan başlamak gerek. Bu ülkede bırakın Kürtçe konuşmayı Kürt kelimesini kullanmak bile dava nedeni oluyordu. Kürtçe kasetler gizli gizli dinlenir, yakalanan kendini hapiste bulurdu.Kürt kimliği sorunuArtık kimse Kürtçe konuştuğu için soruşturmaya uğramıyor. Devletin Kürtçe yayın yapan televizyonu var. Kürt kimliğini taşımak kendini Kürt hisseden herkes için bir gurur kaynağı. Hiç kimse Kürt olduğu için itilip kakılmıyor, Kürt olmak okumaya, çalışmaya, ticaret yapmaya engel değil, değildi de zaten.Demokratik çözümKürt siyasetçilerin dillerinden düşürmediği, malum kesimin de hararetle desteklediği demokratik çözüm, eşit haklar gibi kavramları anlamak da mümkün değil. Demokratik haklar konusunda Kürtlere yönelik hangi kısıtlama var? Bunu Kürt olmayan diğer vatandaşlar kavramakta gerçekten zorluk çekiyor.Sempati bulmuştu amaKürt olmayan vatandaşlar, geçmişte Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşların çektiği bazı sıkıntıları göz önüne alarak Kürt açılımı kavramına sempati ile bakıyordu ama, gelinen noktada milyonlarca kişi “Daha ne istiyorlar, beğenmiyorlarsa çeker giderler” demeye başladı ki, işte bu büyük tehlikedir.Bitmek bilmiyorKürt siyasetçiler demokratik çözüm istiyorlar ama son 15 yıldaki kazanımların hiçbirini de görmeye yanaşmıyorlar. Bu da diğer vatandaşlarda “Ne verilirse verilsin asla yetinmeyecekler, her seferinde bir başka şey daha isteyerek sorunu bitirmeyecekler” düşüncesine neden oluyor.İktidar şahinleşecekGörünen köy kılavuz istemez. Son saldırılardan sonra iktidarın daha da şahinleşeceği ve bunun çok sayıda ölüme yol açacağı kesindir. Nitekim ben bunları yazarken öldürülen PKK militanı sayısı 100’e yaklaşmıştı. İktidar başkasını yapamaz. Eğer devlete karşı isyan bayrağı açılmışsa bunu bastırmak zorundadır. Çaresizdir.Devlet budur işteSırf bu iktidarı destekleyerek kendi çıkarlarını artırmak isteyenler, geçmişe dönüp terörle mücadele eden herkesi hain ilan eder, uyduruk belgelerle hapse atarken bugünleri düşünmemişlerdi herhalde. Oysa devlet budur işte. Başında kim olursa olsun ayaklanmaya karşı göstereceği refleks hep aynıdır. Bunu durduramazsınız.Gelin namuslu olunŞimdi bir çağrı yapmak istiyorum; gelin biraz namuslu olun, dürüst davranın. Barış, demokrasi sloganlarının arkasına sığınıp sağı solu demokrasi sopası ile dövmeye kalkmak yerine sorunun çözümü için somut sözler söyleyin. Cesur olun. Biraz ahlak, vicdan açısından bakın olaylara. Sizin yüzünüzden nice gençler ölüyor çünkü.Ve gerçek demokratlaraTürkiye’nin gerçek demokratları, hukuka ve insan haklarına bağlı gerçek aydınları da artık üstlerindeki ölü toprağını atarak seslerini yükseltmelidir. Türkiye’ye musallat olmuş bir avuç kendini bilmezin demokrasi sopası ile hepimizi dövmesine artık izin vermemelidir. Gerçek aydınların da korkmadan, çekinmeden, namuslu ve dürüstçe ortaya çıkması artık tarihi bir görev olmuştur.Deprem felaketiHaftanın son günü Van’dan gelen deprem haberiyle sarsıldık yine. Van ve özellikle Erciş’te çok sayıda bina yıkıldı pek çok vatandaşımız hayatını kaybetti. Onca uyarıya rağmen yeni yapılan çok katlı blokların çökmesi ise üzerinde çok durulacak bir konu. Tüm halkımıza başsağlığı, yakınlarını kaybedenlere sabırlar dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden şu anda.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Batı demokrasisinin çözümü: Son kullanma tarihi geleni öldür

22 Ekim 2011

Önce Saddam olayında yaşadık. Başta Amerika olmak üzere tüm batılı ülkeler Irak’ın lideri Saddam’ı “dünyanın en kanlı diktatörü” ilan etti.Hepsi Saddam’a silahları veren, ülkesinde diktatör olmasının yollarını açan, komşularına saldırmasına göz yuman ülkeler olduklarını unutup Saddam’ı hedef seçtiler.Ardından Amerikan ordusu Irak’ı işgal etti. Irak halkının Saddam heykellerini yıkması, terliklerle dövmesi büyük keyifle tüm dünyaya izletildi.Türkiye de bundan payını aldı. Hepimiz müthiş birer Saddam karşıtı kesildik. Amerikan askerlerinin neden olduğu olaylar nedeniyle 1 milyona yakın Müslüman’ın öldürülmesine de alkış tuttuk.Başbakanımız Amerikan askerlerinin başarılı olması için dua ettiğini bile söyledi.Sonunda Saddam yakalandı. Güya bir Irak mahkemesi tarafından yargılandı. İdama mahkum edildi. Saddam Amerikan televizyonlarının görüntü almasına izin verilen bir infaz töreniyle asıldı. Öldürüldü.Sonra sıra Bin Ladin’e geldi. Afganistan’da Amerikan ajanları tarafından yetiştirilen, Sovyetler Birliği’ni devirmek için düzenlenen operasyonlarda yüzlerce kişiyi öldürmesine izin verilen Usame Bin Ladin, komünist sistemin yıkılmasından sonra “kullanma süresi bitmiş mal” muamelesi görerek kenara atıldı.Oysa Ladin ve ekibi hem büyük para hem de silah gücüne sahipti. Üstelik “inançları kullanıyordu” ve bir emirle canını verecek büyük bir militan ordusuna da sahipti.Amerika’nın tavrına çok öfkelendi, daha önce komünistlere yönelttiği gücünü bu kez Batı’ya yöneltti.Doğal olarak “eli kanlı katil” ilan edildi. Tüm dünya buna inandı ve Ladin’e lanetli gözüyle bakmaya başladı.Bir gün öğrendik ki Amerika Ladin’in yerini öğrenmiş ve baskın yapmış. Sonuç Ladin öldürüldü.Libya lideri Kaddafi bir zamanlar batının en sevdiği diktatördü. Onun diktatörlük yolu adeta kırmızı halılarla döşendi. Günün birinde Kaddafi kendini gerçekten güçlü sanarak Batı’ya baş kaldırdı.Ve tabii ki hemen “kanlı diktatör” ilan edildi. Çevresi sarıldı, ambargolarla sıkıştırıldı. Ama olmadı. Bu kez ülkedeki muhalefet Batı’nın jetleriyle bombalarıyla, füzeleriyle desteklendi. Muhalefet “özgürlük ve demokrasi” için yaratılan “Arap Baharı’nın” baş döndüren şehvetiyle Kaddafi’ye saldırdı. Sonunda Kaddafi sıkıştırıldı.Kendi halkı Kaddafi’yi linç ederek öldürdü.Batı demokrasisi şimdi çok mutlu. Keyifli. Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya özgürlük ve demokrasi geldi.Demokrasiyi getirmek için çaba harcayanlar da Wall Street’te, Picadilly’de, Champellese’de, Königstrasse’de viskilerini yudumlayarak “Sonunda en ilkel insanları bile demokrasi ve özgürlükle tanıştırdık” diyerek kadeh tokuşturuyor ve sıranın Esad’a ardından Ahmedinecat’a geldiğini söylüyorlar.Bize düşen ise “Arap Baharı Tayyip Erdoğan yönetimini örnek alıyor” diyerek sevinmek.NOT: Batı’nın savunduğu demokrasi ve özgürlük değerlerine karşı değilim. Ama güzel bir atasözümüz vardır. İmamın dediğini yap yaptığını yapma. O geldi aklıma.****Avrupa’yı şikâyet ediyoruz ama teröristle görüşen bizizBaşbakan Erdoğan terörle mücadele konusunda Avrupa’nın çifte standart uyguladığını söyleyerek “Teröristler buralarda ellerini kollar ını sallayarak geziyorlar” diye şikâyet etti.Avrupa’nın bu tavrı bilinmeyen bir gerçek değil.Ancak bu Avrupa ülkelerinden biri “Bize öfkeleniyorsunuz ama o teröristlerle gelip görüşme yapan da sizsiniz” dese, Başbakan’ın buna verilecek cevabı var mı?Açılım adı altında hem İmralı’daki terör liderine hem de Avrupa’da ellerini kollarını sallayarak gezen teröristlere “özel temsilci” gönderen bizzat Başbakan.O “özel temsilci” Avrupa’daki terör örgütü liderleriyle pazarlık masasına oturursa, Avrupa ülkeleri neden bu teröristlerle ilgili bir yaptırım uygulasın?Başbakan da herhalde bu gerçeği biliyordur. Ama Türkiye’de her söylenene inanan, hiçbir gerçeği öğrenmek istemeyen, merak etmeyen, sormayan, sorgulamayan milyonlar olunca bunları söylemek de kolay oluyor.Hele buna bir de medya desteği eklenince alkışın dozu daha da artıyor.****Gani Yıldız’danBaşmüzakereci Egemen Bağış, “Türk basını, tarihinin en özgür dönemini yaşıyor!” demiş. Sayın Bakan’ın “özgürlük”ten kastı, tutuklu gazetecilerin cezaevi avlusunda geçirdikleri fazladan on beş dakika olsa gerek!***Yola, “Güzel şeyler olacak!” diyerek çıkanlar şimdi, “İntikamımız büyük olacak!” diyor. Artık “açılım” denilince akıllara, şehitlerimizi toprağa vermek için açılan mezar yerleri geliyor.***İsrail-Hamas takas anlaşması sonucu ülkemize gelen Hamas militanlarını bile MİT koruyacakken, kendi askerimizi dağlarda ölümle baş başa bırakmamızda, “Bir Mehmetçik gider, bin Mehmetçik gelir!” mantığının etkisi olabilir mi?***The Guardian gazetesi, “Türkiye, sahte ürün cumhuriyeti ve sahte ürün pazarı geçen yıla göre iki katı arttı” demiş. Bu artıştaki en büyük pay, “gerçek” diye yutturulan “ileri demokrasi”ye ait olsa gerek!Pazar fıkralarıYıldırım Tuna’dan bu hafta da çok sayıda fıkra geldi elbette. Ancak şu günlerde kimsenin içinden gülmek geleceğini sanmadığım için fıkraları bu hafta yayınlamıyorum.****Sarıyerli kadınlardan 24 saatlik “çığlık” eylemiSarıyer CHP İlçesinin kadın üyeleri yarın çok ilginç bir eyleme hazırlanıyor. Genç kız, ev kadını, çalışan kadın, emekli kadın, eğitimci, öğretmen kadın, yani tüm kadınların pekçok şikayeti olduğunu ama seslerinin çıkmadığını söyleyen Sarıyerli kadınlar “çığlık” adını verdikleri 24 saatlik eyleme yarın 12.00’de başlıyor. Özel tişortlerle metroda gidip gelecek olan kadınlar geceyi de Hacıosman metro istasyonu önüne kuracakları çadırda geçirecekler. Sarıyerli CHP’li kadınlar “Hakkını arayan ama sesini çıkaramayan tüm kadınları bu eyleme bekliyoruz” dediler.****Genelkurmay: “Şehit sayısı doğru”PKK’nın son saldırılarında şehit olan asker sayısının 24’ten çok fazla olduğu yolundaki yoğun dedikoduları dile getiren yazım üzerine Genelkurmay Halkla İlişkiler Başkanlığı’dan Tuğgeneral Baki Kavun aradı. Tuğgeneral “Yaptığımız açıklama doğru, maalesef 24 askerimizi şehit verdik, ölü sayısının fazla olduğu ve gizlediği haberleri gerçek değildir” dedi. Baki Kavun toplu tören yapılmamasını ise “Sayı çok olunca otopsiler de uzuyordu, bu nedenle otopsisi biten askerimizi hemen toprağa verilmelerini sağlamak için memleketlerine gönderdik” diye konuştu.

Devamını Oku

Şehit sayısı doğru mu?

21 Ekim 2011

Hakkâri ve Çukurca’da PKK’nın 8 ayrı noktadan yaptığı kanlı saldırılarda aralarında subay ve astsubayların da bulunduğu 24 askerimizin şehit olduğu açıklandı.Ancak kamuoyundaki söylentiler sayının 24 değil çok daha fazla olduğu yönünde. Şehit sayısının 40’ın hatta 50’nin üzerinde olduğunu bile ileri sürülüyor.Normal koşullarda “fısıltı gazetesine” itibar etmemeye çalışırım. Çünkü dolaştırılan söylentilerin bir amaca hizmet etmesinden çekinirim.Bu kez de “şehit sayısı daha fazla” söylentilerine itibar etmedim önce. Ancak söylentiler çok fazla. Önce Twitter ve Facebook’ta binlerce mesaj dolaşıyor.Elbette sosyal medyanın bu tür manipülasyonlara ne kadar açık olduğunu biliyorum. Yine de şüphe çekici bazı durumlar var. Örneğin şehitlerin cenazeleri Van’a gönderildi. Burada toplu bir tören yapılacağı duyuruldu. Sonra törenden vazgeçildi.Neden acaba?İlk aklıma gelen devletin zirvesinin toplu törenden kaçındığı idi. Doğaldır, teröre karşı etkili biçimde önlem alamayan ve gencecik evlatlarımızın sürekli şehit olmalarının önüne geçemeyenlerin 24 tabutun arkasında durması hoş bir görüntü olmayacaktı.Başbakan Erdoğan’ın askeri birliğe bile onlarca koruma ve zırhlı araçlarla girmesi de rahatsız edici bir manzara olacaktı. Bu nedenle toplu tören iptal edilmiş olabilir.Alınan kararla tüm cenazeler şehitlerin memleketlerine gönderildi. İşte şüphem burada oluştu. Toplu tören yapılmayıp cenazeler ailelere gönderildiyse, toplam sayıyı öğrenmemiz çok zor.Gerçekten 24 cenaze mi teslim edildi yoksa daha fazlası mı? Bir gazetecinin tek tek nerede şehit cenazesi kalktığını bulması çok zor.Artık Genelkurmay mı olur, Savunma Bakanlığı mı, şehit sayısı konusunda akıllara düşen şüpheleri gidermelidir. Şehit sayısının saklandığı iddiası doğru ise ve bu günün birinde ortaya çıkarsa, sorumluları altından kalkamazlar.*****Mustafa Mutlu’yu bugün yalnız bırakmayınYeni romanı “Sonra hayat yeniden başlar”ı kendi için yazdığını söylüyor Mustafa (Mutlu) ama ben de kendim için okudum. Kendimi buldum romanda.Roman, bir evde, küçük gibi görünen evde geçiyor gibi ama tüm Türkiye’yi yansıtacak kadar büyük bir ailede yaşananlar, müthiş diyaloglar, hem bugünümüzün hem yakın geçmişimizin aynası niteliğinde.Hepimizin kullandığı argo sözler, kadın erkek fark etmeden ortak mekânlarda yaptığımız belden aşağı olarak niteleyebileceğimiz konuşmalar, kısacık ama geçmişten günümüze siyaseti analiz eden sohbetler, hiç bilinmeyen bazı tarihi gerçekler kitabın okunmasını eşsiz bir zevk haline getiriyor.“Sonra hayat yeniden başlar” bir solukta okunabilecek, ders alınabilecek, çok eğlenceli, yer yer çok hüzünlü, bilgi dolu bir roman olmuş. Mustafa Mutlu’yu ilk kitabından sonra bize kazandırdığı yeni romanı nedeniyle kutlamak isterim.Siz de kutlamak isterseniz bugün Mustafa’yı yalnız bırakmayın. Çünkü bugün kitabını Suadiye D&R’da imzalıyor. Saat 15.00’ten itibaren orada.*****Hikmet BilâHayat ne garip. Aynı gün çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın mutlu gününe sevinirken, bir başka çok sevdiğiniz arkadaşınızın hayata veda edişinin hüznünü yaşıyorsunuz.Hikmet Bilâ’yı kaybettik.Aynı yaşlardaydık. Ayrı gazetelerde çalıştık çok uzun yıllar. Birbirimizi hep tanıdık ama bir araya gelemedik.Vatan’da bir araya geldik. Hikmet’le çok kısa sürede çok iyi anlaştık, kaynaştık, dost olduk. Sonra bir anda gazeteye gelmez oldu. İzinde zannettim. Uzayınca sordum, meğer hastalanmış. Hemen aradım, “çok iyiyim, tedavi iyi sonuç verdi, yırtacağım inşallah” dedi.Gelip görme dileğime “Hiç gelme, nasıl olsa ben geleceğim” dedi. Belki tedavi sonuçları nedeniyle öyle görünmek istememişti. Israr etmedim.Dün sabah aramızdan ayrıldığını öğrenince “Niye zorlamadım ki gidip görmek için” diyerek çok öfkelendim kendime.Çok iyi bir gazeteci, çok iyi bir yazardı. Adamdı. Öteki dünyada da yerinin ışıklar içinde olacağını biliyorum.Güle güle sevgili arkadaşım, dostum...*****“Hedefler” varmış ama vurulmamışHain saldırılardan sonra iktidar “harekete” geçti. TSK da 22 taburdan oluşan güçle kara harekâtını başlattı. Medya sınır ötesi harekâtı olarak verdi. Meğer yanlış anlamışız. Genelkurmay operasyonların büyük bölümünün Türkiye sınırları içinde olduğunu, zaman zaman uçaklarla sınırın aşıldığını bildirdi.İçerde ya da dışarıda; Genelkurmay açıklamasına göre “belirlenen hedefler” vurulmaya başlanmış. Anlaşılan Genelkurmay PKK teröristlerinin saklandığı, konuşlandığı, gizlendiği hedefleri biliyormuş ki, şimdi hepsi tek tek vuruluyor.O halde daha önce neden hiçbir şey yapılmadı? Bu hedeflerin vurulması için ille de bir seferde bu kadar gencimizin şehit olması mı bekleniyordu?Açık söyleyeyim; ne bu kara harekâtına ne de vurulan hedeflere ve imha edilen PKK’lı teröristlere inanıyorum. Kandırıldığımız hissine kapılıyorum. Yine bize doğruların söylenmediğini düşünüyorum.Çünkü daha önce bunları yaşadık. Kanlı bir terör baskınından sonra iktidarlar halkın öfkesini yatıştırmak için her seferinde bir kara harekâtı ya da sınır ötesi bombalama yaptı. Genelkurmay her seferinde “gururla” vurulan, yok edilen hedefleri açıkladı.Sonuç aynı: Operasyonların bitmesinden hemen sonra yeni bir saldırı, yeni şehitler. Bu kez de böyle olmasından korkuyorum.*****İstihbarat eksikliğiTerör eylemleri karşısında ne yapacağını bilemez halde kalan iktidar yandaşları Silahlı Kuvvetleri yıpratmaya devam ediyor. Artık kimsede bir endişe ve utanma da kalmadı, ekranlara çıkanlar “Bu orduyla savaşılamayacağını” açıkça söyleyip son saldırıları yine “darbe heveslilerine” bağlamaya çalışıyor. Gözünü karartıp “Bu saldırılar PKK’nın içindeki Ergenekon’un marifeti” diyenler de yok değil.Bir de istihbarat eksikliğinden söz ediliyor: “Hiç mi istihbarat yapılmaz, bunlar nasıl önceden bilinemez?”Gerçekten de nasıl bu kadar istihbarat eksikliği olur ki?Ülkedeki herkes dinleniyor. Bunlar yazılı olarak dökülüyor. Genelkurmay Başkanı bile dinleniyor. Komutanların, siyasetçilerin, akademisyenlerin, üniversite hocalarının evlerine kameralar yerleştiriliyor, gittikleri yemekler bile fotoğraflanıyor.Bir teğmenin evindeki buzdolabının sol arka bacağının içini oyup suikast planını yerleştirdiği bile saptanıp bulunuyor.Deniz Kuvvetleri’nde darbe belgelerinin yerdeki hangi karonun altına saklandığı da öğrenilip ortaya çıkarılıyor.Ama bir erin bile baktığında gördüğü PKK hazırlıkları, günlerce katır sırtında silah taşınması fark edilemiyor.Teröristler telsiz ve telefonlarla açık biçimde haberleşiyor, saldırı anını bile bildiriyorlar, istihbarat yine uyuyor. İstihbarat dediğimiz şey sadece ülkesi için çabalayan vatanseverlere karşı mı yapılıyor acaba?*****İktidar, terörle “mücadele“ ettiğini söylüyor. Muhalefet, iktidarı terörle “müzakere” etmekle suçluyor. Vatandaş ise oturmuş, bu “müsamere”yi izliyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Bu bir terör saldırısı değil

19 Ekim 2011

Telefondaki ses “Bu saldırıyı eskiler gibi değerlendirmeyin, bu çok farklı” dedi. Kendisi uzun yıllar terörle mücadelede görev almış, bu uğurda canını ortaya koymuş bir isim.Devam etti: “Aynı anda 8 noktada birden saldırıya geçiyorlar. Son derece planlı programlı bir saldırı. Dağdaki teröristin düşünüp planlayamayacağı kadar kurmay işi.”Şaşırdım. “Kurmay işi derken neyi kastediyorsunuz?” diye sordum.Telefondaki ses “Bu saldırı planlı ordu saldırısı gibi. Arkasında başka güçler olduğunu tahmin ediyorum” diye karşılık verdi.Yine sordum “Arkasında kimler olabilir?” Acı bir gülüşten sonra cevabı geldi; “Çevrendeki ülkelere bir bak. Son zamanlarda iktidarın bu ülkelere yönelik politikalarını da hatırla.”Ve şu son cümleyi söyledi: “Bu klasik bir terör saldırısı değil. Bir tür ordu saldırısı. Bunun adı isyandır, terör değil.”Telefondaki sesin söylediklerini yabana atamam, çünkü geçmişteki deneyimlerini çok iyi biliyorum.Son saldırı da gerçekten öncekilerden çok farklı. Hedef sınırdaki veya ücra bir tepedeki karakol değil. Emniyet binaları, kent içi karakollar ve en önemlisi koca bir tugay hedef alınmış. Saldırıya katılan teröristlerin sayısı tam bilinmiyor. “Ağır silahlar” kullandıkları belirtiliyor ki hasar da bunu gösteriyor.Saldırı çok iyi planlanmış ve komplike bir lojistik destek sağlanmış. Ortada ne baskına katılanlar var ne “ağır” silahlar. Oysa saldıranların ne zırhlı araçları, ne helikopterleri var. Ona rağmen en azından bulundukları yerden hiçbir kayıp vermeden geri çekilebiliyorlar. Yani olağanüstü bir organizasyon.PKK’nın bu saldırısını Suriye organize edilmiş olabilir mi? Bu olasılık ciddidir. Suriye’nin Apo yakalanana kadar terör örgütüne yardım ve yataklık ettiği biliniyor. PKK’nın en güçlü kampları bu ülke sınırları içindeydi.Son zamanlarda iktidar Suriye’ye yaptırımlar uygulanması hevesinde. Rusya ve Çin Birleşmiş Milletler’de veto haklarını kullanmasalar belki de şu an Suriye’ye yönelik askeri bir operasyonun içindeydik. O nedenle Suriye’nin elinin boş durmayacağını tahmin etmek yanlış bir değerlendirme olmaz.Ya da İsrail? Sanıyorum Başbakan da “taşeronluk yapıyorlar” diyerek üstü kapalı olarak İsrail belki de Suriye’den söz ediyordu.İktidar aylardır İsrail’e karşı gürlüyor, her yerde ve fırsatta İsrail’i suçluyor. Gerçi somut olarak hiçbir adım atılmadı ama İsrail’in “Sen sadece esip gürlersin, ama ben seni istediğim an zora sokarım” demediğinden de kimse emin olamaz.Ve tabii ABD. Irak’taki ABD güçleri önümüzdeki yıl ortasına kadar çekilmiş olacak. Bölgede güvenliğin sağlanması için Türkiye’ye ihtiyacı var. Kimbilir belki de fiili durum yaratılarak Türk askerinin Irak topraklarında konuşlanması sağlanmak isteniyordur.Olmadı mı, o zaman kurarsın bir Kürt devleti...*****Devlet intikam almaz hesap sorarKanlı saldırılardan sonra iktidardan henüz bir açıklama gelmemişken, Cumhurbaşkanı’nın herkesten önceki açıklamasını şaşırarak izledim.İlk defa bir Cumhurbaşkanı “intikamdan” söz ediyor “cevabın misliyle verileceğini” söylüyor ve “yataklık yapanların neticesine katlanacağını” açıklıyor.Ama demokratik bir hukuk devletinde bir cumhurbaşkanı intikamdan söz edemez. Çünkü demokratik bir hukuk devleti intikam almaz, hesap sorar, suçluları bulur, yargılar.Öyle sanıyorum ki Cumhurbaşkanı hem biraz ön almak hem de iktidarı zor durumdan kurtarmak için söyledi bu sözleri. Art arda gelen terör saldırılarının hükümeti sıkıntıya sokacağını çok iyi biliyor. Bu sözler sabahın erken saatlerinde halkta oluşacak öfkeyi dindirmek ve hükümetin elini biraz rahatlatmak için söylendi gibi geliyor bana.İntikam ucu açık bir kavram. Ne yapılırsa intikam alınmış olacak? Bunlar Apo ve adamlarıyla pazarlığa oturmadan önce düşünmeliydi. Bakarsınız intikam olsun diye, bundan sonraki ilk görüşmede MİT Müsteşarı tokadı patlatıvevir.*****Reuters olmasa haberimiz olmayacaktıPKK’nın son kanlı saldırıları Türk medyasının içinde bulunduğu “acıklı” durumu bir kere daha gözler önüne serdi.Reuters Ajansı olmasaydı herhalde Türk medyası 8 noktada yapılan saldırıları çok daha geç saatlerde duyacaktı. Neyse ki Reuters var da, önceki gece 01.00’den itibaren Hakkari ve Çukurca’da saldırılar olduğunu öğrendik. Sonra TSK’nın sınır ötesi harekâta başladığını ve vurulan bazı kamplarda 14 PKK’lının öldürüldüğünü de yine Reuters’tan öğrendik.Nedeni basit; Türk medyası gazetecilik reflekslerini yitirdi. Şimdi kimileri haberi Reuters’ten önce aldıklarını söyleyebilirler, ama Başbakan’ın “Terör haberlerini vermeyin, terörün reklamını yapıyorsunuz” uyarısından etkilendikleri çok açık.Beş polisin ve biri çocuk üç yurttaşın öldürülmesini bile “çekinerek” duyurdu medyamız. Çünkü korkuyor, başına bir şey gelmesinden çekiniyor. Çok şükür Reuters ve benzeri yabancı ajanslar var da, haberi onlar yayınlayınca rahatlıyoruz.Terör zirve yaptığı zaman yapılan terör zirvelerinin bir işe yaramadığını anlamamız için daha ne kadar şehit vermemiz gerekiyor? (Gani Yıldız)Ne yazık ki terörle mücadelede tek “kırmızı çizgimiz”, bayraklara sarılarak arka arkaya konmuş şehit cenazeleri oluyor... (Gani Yıldız)*****Bayrak asalımTerör konusunda sorumluluk iktidar ve emrindeki güvenlik kuvvetlerinde. Terörle nasıl mücadele edileceğini biliyor olmaları gerek. Biz vatandaşların yapabileceği fazla bir şey yok. Ama hiç olmazsa teröre ve terörün yarattığı dehşete karşı duyarsız olmadığımızı gösterebiliriz. Sokaklara dökülüp, anlamsız “intikam” sloganlarıyla öfke patlamaları yaşamayalım ama teröre karşı olduğumuzu, terörden korkmadığımızı, gösterebiliriz.Bunun sembolik ifadelerinden biri evlerimize ve iş yerlerimize bayrak asmak olabilir. Önümüzde Cumhuriyet Haftası var. Ev ve iş yerlerimizi bayraklarla donatacağız. Hemen şimdiden başlayabiliriz. Bayraklar teröre karşı öfkemizin sembolü olarak dalgalanır. Teröre, yandaşlarına, şakşakçılarına karşı bu büyük ülkenin milyonları “Size pabuç bırakmayacağız” mesajını bu yolla verebilir.*****Olağanüstü HalKamuoyunda üzerinde pek durulmayan bir gerçek var. Terör saldırılarında şehit olan gençlerimiz için kısaca “asker” deyip geçiyoruz. Oysa bu şehitler askerin sadece bir kısmına; jandarmaya bağlı. TSK’nın diğer güçleri terörle mücadelede yer almıyor. Jandarmaya da talimatı İçişleri Bakanlığı veriyor. Jandarma teröristin yerini saptasa bile ancak valiler “çık” derse kışlasından, karakolundan çıkabiliyor.Durum böyle olunca jandarma teröristin gelip saldırmasını bekliyor. Ve şehit oluyor.Terörle mücadelede askerin tümüyle devreye sokulması bir çözüm olabilir. Ama bu da ancak Olağanüstü Hal ya da Sıkıyönetim’le gerçekleşebilir. İktidarın bu riski göze alması ise mümkün değil.

Devamını Oku

Cezaevi ziyaretlerinin çetelesini tutmak

18 Ekim 2011

CHP Deniz Feneri sanıklarının, aralarında bakanların da bulunduğu 100’ü aşkın AKP’li milletvekili tarafından ziyaret edildiğini açıklayınca, AKP karşı atağa geçti. Onlar da Ergenekon sanıklarını ziyaret eden CHP’li milletvekillerini açıklıyor.Kurnazlık ya, millet nasıl olsa hep salak yerine konuyor ya.İkisi çok farklı oysa.Ergenekon ve türevleri tamamen hayale dayanan, Türkiye’de demokrasiyi, hukuku iktidarın amaç ve dileklerine göre şekillendirmek isteyen zihniyetin yarattığı intikam duygusu öne çıkan bir dava.Sanıklarının pek çoğu neyle suçlandıklarını bile bilmiyorlar. Önceden verilmiş bir cezayı “tutuklu” sıfatıyla çekiyorlar.Bütün bunların ötesinde Ergenekon ve benzeri davalar tamamen siyasi davalardır.Deniz Feneri olayı ise iddiaya göre vicdanları yaralayan, dünyanın bile büyük tepkisini çeken, insanların şefkat duygularını sömürerek yapılan hırsızlığın davasıdır.Özünde siyasi tarafı yoktur ama sonuçları iktidar partisi için çok yıpratıcı olabilir.Bu nedenle iktidar mensuplarının üstelik bakanların topluca gidip sanıkları ziyaretler etmeleri yargı üzerinde bir baskı oluşturma amacını taşır. Ki zaten iktidar mensupları kendilerine bağlı olsa bile yargıyı böyle kuşatarak herhangi bir arızanın olmasına izin verilmemesini sağlamaya çalışıyorlar.Böyle bir kuşatma altında kalan yargı, bağlı olduğu iktidarı rahatsız etmemek güdüsüyle bu davaya karşı çok gönülsüz olacaktır. Ayrıca davaya daha tarafsız gözle bakmak isteyenlerin başına gelenler de bilinmektedir.Ergenekon ve benzeri davalar ise bizzat iktidarın emrindeki yetkililer tarafından zaten belli bir amaca hizmet ederek yürütülüyor.CHP’nin ya da başkalarının cezaevi ziyaretleri bırakın yargı üzerinde baskı oluşturmayı tam tersine hukuksuz uygulama yapma iştahını daha da artırmaktadır. Ergenekon sanıkları siyasi partilerden destek gördükçe davaya yönelik, akıl, mantık, vicdan, hukuk ve demokrasi ihlalleri ilgililer tarafından daha keyifle yapılmaktadır.Bu nedenle iki davayı ve siyasilerin “ziyaret” ilgisini asla karıştırmamak gerek.****Sadece 20 liraya 10 bin çocuğun ayağını, 30 liraya yüreğini ısıtınVan Atatürkçü Düşünce Derneği geçen yıl yaptığı 10 bin çocuğa bot ve mont kampanyasını bu yıl yeniden düzenliyor. Doğuda soğuk kış günlerinde ayağını koruyacak bir botu, sırtını ısıtacak bir montu bulunmayan 7-13 yaş arası öğrenciler için açılan kampanyadan 10 bin öğrenci yararlanmıştı.Dernek yöneticileri bu yıl sayıyı daha da artırmayı amaçladıklarını belirterek “Sadece 20 liraya çocuklarımızın ayaklarını, 30 liraya da yüreklerini ısıtalım” diyerek herkese çağrıda bulunuyor.Arzu edenler Türkiye İş Bankası Van Beşyol Şubesi’ne 20 lira ya da 30 lira yatırarak bu kampanyaya katılabilir. Hesabın IBAN numarası şöyle:TR92 0006 4000 0018 9020 1091 02.Birden bastıran soğuk günlerde ayağına giyecek ayakkabı, sırtını saracak bir giysi bulamayanları düşünün lütfen...****Yeni tanıdıklarınızdan cep numarası istemeyinYaşam günlüğüTeknolojinin gelişmesiyle birlikte hayatımıza giren yenilikler, görgü kuralları konusunda da bazı yeni değerler oluşturuyor.Cep telefonları hayatımızın artık değişmez ve vazgeçilmez araçlarından biri oldu. Tabii cep telefonu kullanımı da bazı yeni “görgü kurallarının” işlemesi gerekliliğini getiriyor yaşamımıza.Örneğin cep telefonları ilk çıktığında kalabalık yerlerde yüksek sesle konuşulurdu, kendiliğinden oluşan bir görgü kuralı ile bu yüksek sesli konuşmalar çok azaldı. Yine sekreterle cep telefonu aranıp bağlatılmaz. Ne yazık ki bu kurala uyan sayısı çok az.Bugün sizlerle “olması gerektiğine” inandığım bir görgü kuralından söz etmek istiyorum.Bir toplantıya katılıyorsunuz, ya da bir davette birileriyle tanışıyorsunuz. Karşınızdaki üç beş kelimelik sohbetten sonra cep telefonunu çıkarıp “numaranızı verir misiniz?” diye soruyor.Bu olmaz.Çünkü cep telefonu “genel” bir telefon değil. Kişiye özel. O halde özenli davranmak ve ancak karşı taraf teklif ederse cep numarasını almalıyız.Tesadüfen tanıdığınız birinin hiç olmadık zamanda sizi aramasını istemeyebilirsiniz. Bu telefon sizin özeliniz olduğuna göre buna da hakkınız vardır.Tanışır tanışmaz “Cep numaranızı alayım” diyenler ayrıca sıkıntı da yaratıyor. Durup dururken telefon numarasınızı vermek istemediğiniz ya da gerek görmediğiniz birine karşı “Hayır size neden cep numaramı vereyim” diyemeyebilirsiniz de, nezaket gereği.Bu nedenle tavsiyem, yeni tanıdığınız bir kişiden, cep telefonunu vermesi için asla ısrarcı olmayınız.Bunlar artık çağımızın görgü kuralları.Müstahaksınız ama!Birkaç gündür zamları tartışıyoruz. İktidarın “güncelleme” adını verdiği ÖTV zamlarından sonra asıl furya mal ve hizmetlere yapılan zamlarla yağmur gibi üstümüze geliyor. Doğal olarak pek çok kişi bu zamları eleştiriyor.Ancak bu kez hiçbir ülkede görülmeyecek biçimde kendini “halk yerine koyan” kişiler zamları savunma telaşına kapıldılar.İktidarın yarattığı biat kitleleri, kendilerini öylesine kaptırmışlar ki, neredeyse “bu zamlar az” diyecekler.Gazetelerin internet sitelerindeki haberlere yazılan yorumlarda görüyorum bunları. Diyor ki bir yorumcu “Hastane, okul, yol, elektrik, su istiyoruz, peki bunların için para gökten mi yağacak?”Başbakan’ın üslubu böyle. Öyle söylüyor, “biz parayı nereden bulacağız?” diyor. Saf vatandaşım da buna inanıyor.Kendini iktidara bu kadar kaptıranlara şunu söylemek gerek; “Bugün yaratılan gelir kaynakları zengin fakir gözetilmeden herkese uygulanan dolaylı vergilerdir. Amaç hastane okul yapmak değil, cari açığı kapatmaktır. Bu vergiler de zincirleme reaksiyon göstererek diğer mal ve hizmetlere zam olarak yansır. Dolaylı vergi en kolay yoldur, devletin görevi asıl vergileri toplayabilmektir. Bunu yapamadıkça halkın üzerine dolaylı vergilerle çullanır.”Saf vatandaşlardan bazıları da “Sanki eskiden zam yapılmıyordu, yüzde 100 enflasyonları nasıl unuttunuz, üstelik hortumlar da kesildi” diyor. Artık enflasyon yoksa hortumlar da kesildiyse, peki aradaki fark nerede benim saf vatandaşım? Diyecek bir şey yok, zamlara da alkış tutuyorsa bu halkın bir kısmı, sürekli ezilmeye de müstahak demektir. Üstelik kendi oylarıyla, “milli irade” olarak.Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışından sonra da rahatça harcama yapabilenlerin,****“Allah vergisi bir serveti” olsa gerek! (Gani Yıldız)

Devamını Oku