İtalya sıkıntılı günler yaşıyor. Ama asıl hazin olanı Başbakanlıktan istifa eden Silvio Berlusconi’nin hazin durumu.İtalya Başbakanı’nın 2005’te verdiği servet beyanında 12 milyar doları olduğu görülüyordu. Bu rakam günümüzde belki daha da artmıştır. Berlusconi dünya zenginler sıralamasında 74’üncü. Hem medya patronu, hem siyasetçi olarak dünyanın en güçlü isimleri arasında gösteriliyor.Berlusconi’nin sağcı “Forza Italia” adlı bir partisi vardı. Ancak bu parti “tek başına iktidar” olmasına yetmemişti. 2008 seçimlerine Forza Italia ile Gianfranco Fini’nin neo-faşist Ulusal İttifakı’nın birleşmesiyle meydana gelen Özgür Halk Partisi’yle katılmıştı.İtalya halkının yüzde 47’si tek çatı altında birleşen bu partiye destek vermiş ve Berlusconi özlediği “tek başına iktidara” kavuşmuştu. Ona göre İtalya’da “milli irade” kendini göstermiş ve kendisine “sarsılmaz” bir iktidar vermişti.Ama işler öyle gitmiyor hep. Ülke ekonomik sıkıntıya girince, halkın önemli bir bölümü bırakın eski gelirini elde etmeyi, işsiz kalıp açlıkla sınanmaya başlayınca o “sarsılmaz” sanılan iktidarlar da çatırdıyor.İstifasının ardından İtalya’da yaşananları izlerken insan garip bir ruh haline giriyor.Sokaklarda ellerinde şampanya kadehi olan binlerce kişi şarkılar söylüyor, danslar ediyor ve “güle güle soytarı” diye bağırıyor. “Defol hırsız” sloganları yeri göğü inletiyor.Oysa aynı kalabalıklar bir yıl, iki yıl, üç yıl önce “Yaşa” diye bağırıyor, Berlusconi’nin seks skandallarına bile hoşgörü ile bakıyordu. Şimdi “defol” söylenen en hafif hakaret olmuş.Demek ki seçimlerde yüzde 47 oy almak, tek başına iktidara gelmek, bunun milli irade olduğunu söylemek ve en önemlisi “seçimle gelen seçimle gider, demokrasi budur” demek de bir an geliyor ki para etmiyor.Berlusconi seçimle geldi ama seçimle gitmedi. İtalya demokrasisi başbakanını seçime gerek görmeden hem de teneke çalarak gönderirken hiç yara almadı, tam tersine bu gidiş demokrasinin zaferi olarak da tanımlandı.İtalya’da yaşananlardan iktidar sahibi herkes gereken dersi çıkarmak zorundadır.Mısır’da, Tunus’ta, Yemen’de, Irak’ta sarsılmaz, yıkılmaz sanılan iktidarlar yerle bir oldu. Ne kurulurken, ne yıkılırken demokrasi vardı. Buralara demokrasinin geleceği de varsayımdan ibaret.Ama İtalya’da, haydi bir ülke daha söyleyeyim, Yunanistan’da iktidarlar demokrasiye uygun biçimde gitti. Oradaki iktidar sahiplerinin hiç akıllarına bile gelmiyordu böyle gitmek zorunda kalacakları.Atalarımız ne güzel söylemiş, “mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diye. Kulaklara küpe olmalı.*****Kurbanlar toptan kesilince yoksullara et kalmadıBayram günü “kurban geleneklerini” yazmıştım. Oysa artık günümüzde bu geleneklere pek uyan yok, kurban parasını bir kuruma veren kendisini kurban kesmiş sayıyor. O hayır kurumları toplanan paraları nasıl değerlendiriyor, bu kimseyi pek ilgilendirmiyor.Tabii gelenekler yok olunca olan Kurban Bayramı’nı bekleyen yoksullara oluyor. Çünkü kimse onlara kestiği kurbandan et vermiyor.Bir okurumun ibret verici mesajından söz etmek istiyorum. Okurumun çocuğu bronşit olmuş. Doktorlar iyi bakılmazsa zatürreye çevirebileceğini söylemişler ve bir beslenme diyeti vermişler. Tabii içinde bol protein var. Protein de en çok et ve balıkta.Okurum “Et almaya gücümüz yok. Bayram gelince biraz umutlandık, çevreden hiç olmazsa et gelir, bunları kavurma yapar saklar ve sadece evladımıza yediririz diye düşündük. Ama yarım kilo bile et gelmedi çevreden, oysa mahalleli de halimizi biliyor” diyor.Okurum, bayramdan sonra kendine yakın bulduğu mahalleli dostlarına sormuş “Ne oldu kimse mi kurban kesmedi?” diye. Demişler ki “Bu yıl apartmanlar birleşip kurbanlarını bir dernek aracılığıyla Somali, Bosna Hersek, Pakistan, Nijerya, Burkina Faso’ya gönderdiler.”Okurum “Nereden biliyorlar kurbanların oraya gittiğini, bu ülkede bu kadar muhtaç insan varken onca kurban neden dışarı gönderilir ki, tabii ki gitsin ama Peygamberimiz yardıma en yakınından başlayacaksın demiyor mu?” diye isyan ediyor.Ne diyeyim, haksız mı?*****Başbakan da nihayet gördüVan depresinden sonra “hükümet hiçbir şey yapmadı” diyebilir miyiz? Hayır diyemeyiz. Canla başla koştular, çırpındılar, çırpınmaya da devam ediyorlar.Ama bu konuda acemilik yaptıkları, iyi organize olamadıkları, kaynakları israf ettikleri de gerçek.İşte ilk günden beri gelen şikâyetleri dikkate alarak bunları da belirtmeye çalışıyoruz. Ama nedense iktidar ve yandaşları eleştirilere öfke duydu, bunları hükümeti yıpratma çabaları olarak gördü.İktidara göre Başbakan depremden bir iki saat sonra bölgeye gitmişti, bakanlar ordu gibi çıkarma yapmıştı, her bakan neredeyse tüm bürokratlarını felaket yerine yığmıştı, daha ne olsundu. Ah bir de işler iyi organize olsaydı, yardımlar adil ve düzenli dağıtılsaydı, insanlar günlerce buz gibi soğukta açıkta kalmasaydı.İşte Başbakan bölgeye son gidişinde durumu kendisi de fark etmiş ve bölgedeki görevlileri fena halde haşlamış. Hatta basın toplantısı yapmayıp Ankara’ya dönmüş.Başbakan’ın durumu yerinde ve kendi gözlemiyle saptaması iyi bir şey. Herhalde gereği de yapılacaktır.*****Parlayan yıldız Türkiye, cephe ülkesi mi olacak?Yabancı şirketlerin hukuk işlerini yapan bir hukukçu dostumla karşılaştık dün. “Son zamanlarda işimiz hafifledi” dedi. Çünkü bir süredir Türkiye’de şirket kuran yabancılarda gözle görünür bir azalma olmuş.“Neden?” diye sordum. “Çok basit” dedi, “Türkiye’de artan terör olayları ve ayak seslerini duymaya başladığımız savaş bulutları yabancıları tedirgin ediyor.”Savaştan kastı Suriye ile ilişkilerin gerilmesi. Üstelik dünkü gelişmelerle bu gerilmeyi “kopma” olarak da niteleyebiliriz.Peki nedir Türkiye’nin Suriye ile derdi? Ne oldu da düne kadar kucaklaştığımız, sınır kapılarını açtığımız, karşılıklı olarak bakanlar kurulunu ortak toplama kararları bile verdiğimiz Suriye ile bu kadar düşman hale geldik?Esad halkına zulmediyormuş. Muhalifleri eziyormuş.Şimdi elinizi vicdanınıza koyun. Aylardır Suriye olayları devam ediyor. Bu ülkede bir muhalefet var. Bu muhalefet ne istiyor, başında kim var, belli bir hedefi var mı, Esad devrilirse nasıl bir Suriye çıkacak ortaya? Gazeteler, televizyonlar, sosyal medya hep Suriye olaylarını yayınlıyor, ama sorduğum bu soruların cevabını verebiliyor musunuz? Gazete ve televizyonlardan bu sorulara tatmin edici bir cevap alabildiniz mi bugüne kadar?Açık söyleyeyim, ben gazeteci olarak bile bilmiyorum bunların cevabını. Bildiğim tek şey var, ABD Suriye Başkanı’nı devirmeyi kafasına koymuş, Türkiye bu işte öncü ve hevesli bir girişimci pozunda.Lafa gelince Türkiye’nin “parlayan bir yıldız” olduğunu söylüyoruz. Sonra bu yıldızı söndürmek için olmadık işlere kalkışıyoruz.Türkiye’deki Suriyeli muhalifler kimlerdir, ne isterler, Hatay sınırları içinde ikide bir Suriye’ye geçip eylemler yapan örgüt elemanları var mı?Dışişleri Bakanı “sabrımız taşıyor, gerekeni yapacağız” diyor ama hiç olmazsa halk da bu konularda bilgilensin artık.*****İktidarın Suriye’deki yeni stratejisinin adı, “Rejimin Uluslararası İzolasyonu”ymuş. Türkiye Amerika’nın izolasyon malzemesi mi oluyor şimdi? (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk’ün ölüm yıldönümü 10 Kasım nedeniyle Türkiye sevgisizi bir güruhun “eleştiri” adı altındaki saldırılarını izlemeye maruz bırakıldık. Elbette ilk kez olmuyor ama işin tadının kaçtığını söylemeliyim. Buna tahammül etmek artık çok güçleşiyor.Tarihi kişiliklerÇok açık ve net söylüyorum. Atatürk eleştirilemez. Sadece Atatürk mü? Fatih de, Kanuni de, Abdülhamit de eleştirilemez. Hazreti Muhammed de, Hazreti İsa da, Galile de, Abraham Lincoln de, Churchill de eleştirilemez. Çünkü bunlar tarihi kişiliklerdir, eleştirilmezler ama yaptıklarının sonuçları irdelenebilir.Yaşayan eleştirilirEleştiri, henüz yaşayanlara, icraatı olanlara yöneliktir. Çünkü eleştiri devam etmekte olan hayatın bir parçasıdır ve hatayı düzeltmeye yöneliktir. Yaptıklarıyla toplumda iz bırakmış olanları eleştiremezsiniz çünkü o eleştirilerin bir sonucu olmaz. O zaman yapılan eleştiri değil karalamadır, aşağılamadır, sevgisizliktir.İnsan AtatürkTürkiye sevgisizi güruhun en kolay sarıldığı kavramlardan biri “Atatürk de insandı” söylemi. Bu kavrama dikkat ediniz. Eğer biri söze “Atatürk de insandı” diye başlıyorsa biliniz ki ona hakaret edecektir, aşağılamaya kalkacaktır. “Atatürk de insandı” sözü bu çirkin zihniyetin bir sembolü olmuştur. Bunu biliniz.Sonuçlar önemlidirTarihe mal olmuş, ülkelerinin kaderlerini tayin etmiş kişiler yaptıklarının sonuçlarıyla değerlendirilir. Batmış bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir Cumhuriyet yaratan kişinin sigara ve içki içiyor olmasının hiçbir önemi yoktur. “İnsan Atatürk” yaratmaya ve bunun üzerinden tartışmaya kalkışmak ahmaklıktır.Tarih neyi yazar?Tarih insanlık için önemli işler yapan, çağ değiştiren, devrim gerçekleştiren insanların “özelini” irdelemez, yaptıklarının sonuçlarına bakar. Fatih “evlat katline icazetle” değil İstanbul’u fethetmesi ve İslam’ı Batı sınırlarına dayamasıyla anılır. Churchill’in cinsel tercihi değildir önemli olan 2. Dünya Savaşı’ndaki stratejisidir.Atatürk’ün yaptıklarıAtatürk 600 yıl “kul” olarak yaşamış bir toplumu “vatandaş” a dönüştürmüştür. Kurtuluş Savaşı’nı seçilmiş üyelerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla yapmıştır. Cumhuriyet’i kurmuş, Osmanlı döneminde denenen ama filizlenemeyen demokrasiyi canlandırmak için varını yoğunu ortaya koymuştur.Büyük aldatmacaİktidarın yarattığı iklim sayesinde palazlanan ve iktidardan nemalanmak için Türkiye aleyhine olabilecek her şeyin üzerine atlayan bir güruh, sözde demokrasi adına “her şey konuşulmalı” veya “tarihimizle yüzleşmeliyiz” aldatmacasıyla halkın kafasını karıştırmaya çalışıyor. Bunu da “eleştiri” diye adlandırıyor utanmadan.Neyin eleştirisiBu güruh “Demokratik bir ortamda eleştiriden korkmamalıyız” diyor. Kulağa doğru gibi gelen ve karşı çıkılması zor bir söylem bu. Peki, eleştiri adı altında söylenen nedir? “Atatürk demokrat değildi. Bir diktatördü. Cumhuriyet’i halka sormadan kurdu. Dini yok saydı. Üst yapı devrimleri yaptı.” Sadece saçmalık.Geldiğimiz noktaAtatürk’ü eleştiri adı altında karalamaya çalışanlar bunları söyleme hakkını bile Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ve demokrasi sayesinde bulduklarını unutuyorlar. Eğer Atatürk diktatör olsaydı, demokrasiye inanmasaydı Türkiye bugünkü demokratik hukuk devleti aşamasına gelebilir miydi? Gelemezdi tabii.Cumhuriyet’i kurmakSözde eleştiriler konusunda kafama takılan bir nokta var. Bu güruh diyor ki “Atatürk Cumhuriyeti kurarken halka mı sordu?” Buna “Yok bir de sorsaydı bari” demeyeceğim ama “siz ne yapmasını tercih ederdiniz” diye sormak isterim. “Atatürk Cumhuriyet yerine saltanatı mı sürdürseydi” demek istiyorsunuz?Sakın prim vermeyinSon günlerde Atatürk’ü karalamak için ortalığa salınan kimilerinin eleştiri adı altındaki bu saldırılarına Cumhuriyet’e sahip çıkan, devrimleri savunan, Atatürk’ü devrimciliği, ilericiliği nedeniyle seven herkesin asla prim vermemesi ve tuzağa düşmemesi gerekir. Bırakın onlar kendi hezeyanları ile baş başa kalsın.Acımız çok büyükSevgili okurlar; Van depreminde yaşadığımız büyük acıya, iki gazeteci arkadaşımızın şehit olmaları da eklenince acımız daha da katmerlendi. Sadece halkın gerçekleri öğrenebilmesi için doğa koşullarına bile karşı çıkarak fedakârca çalışan iki arkadaşımızın yerlerinin cennet olduğuna inanıyorum.Ders çıkarmalıyızBu yaşadığımız büyük trajediden medya olarak da ders çıkarmak zorundayız. En azından daha büyük yayın organları bu tür felaketlerde, yerel olanaklardan yararlanma yerine kendi olanaklarını seferber etmelidirler. Her medya kuruluşu kendi çalışanının can güvenliğinden de sorumludur, bunun bilincinde olmalıdır.Otel yerine karavanÖrneğin bu tür doğal afetlerde medya kuruluşları bölgelere gönderdikleri muhabir ve yazarların donanımlı bir karavanda çalışmasını ve konaklamasını sağlayabilir. Günümüzde bu tür olanakları kullanmak hiç de zor değil. İki arkadaşımız için artık çok geç ama hiç olmazsa bundan sonraki olaylarda bu uygulanabilir.Akılsızca eylemSevgili okurlar, bu pazartesi son olarak hafta sonu yaşadığımız “akılsızca” terör eyleminden söz etmek istiyorum. Meczup sayılabilecek genç bir teröristin yarattığı deniz otobüsü kaçırma eylemi yüreklerimizi ağzımıza getirdi ama korkulan olmadı. Keşke o terörist de sağ yakalanabilseydi, ama olmadı işte.Terörün propagandasıAncak bu olayla “medyada otokontrol” sisteminin de etkili biçimde ilk kez çalıştığına tanık olduk. Başbakan’ın dayatmasını “emir” kabul eden medyanın büyük bölümü deniz terörünü “terörün reklamını yapmamak” için neredeyse görmezden gelmeye çalışması da basın tarihine geçecek nitelikteydi.Ne oldu yani?Bu aslında uzun bir tartışma. Bir terör olayını görmezden gelince ya da küçültmeye çalışınca terör duruyor mu? Terör örgütleri güç mü yitiriyor? Emin değilim. Ama deniz terörü sonuçlandığında medyanın bu konudaki güya sorumlu tavrının da ne kadar saçma sapan olduğu da ortaya çıktı. O gece vatandaş sağlıklı bilgi almadı, o kadar.Görmüyoruz da ne oluyor?Sizlere hafta sonunda bir okur mektubundan söz etmiştim. Bir okurun “Kentlerdeki terör olaylarında azalma olmadığını, bir gecede 4 yere molotof atıldığını 20 araç yakıldığını” bildirdiğini yazmıştım. Sonra araştırdım, hepsi doğruymuş. Oysa bu haberler medyada yer almadı. Ne oldu, terör azaldı mı?Devekuşu misaliMedyanın güya sorumlu davranış adı altında terör olaylarını görmezden gelmesinin pratikte hiçbir yararı yok. Şehit cenazelerindeki dramatik sahneler belki terör örgütlerine moral veriyordur ama olayları sakladıkça, teröristlerin daha çarpıcı eylemlere yöneleceğini de görmemiz gerek. Devekuşu olmanın âlemi yok.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Bugün pazar, bu köşenin önemli bölümünü Yıldırım Tuna’nın fıkraları kaplıyor. Büyük bir okur kitlesi fıkraları keyifle okuyor, hatta pazarı iple çektiklerini söyleyenler de var.Ama herkesi memnun etmek de mümkün değil. Bazı okurlarım da “fıkralara karşı.” Diyorlar ki “Bunca önemli konu varken, bir günü fıkralara ayırmak da ne oluyor?”Haklı tarafları olabilir, ama insanız, bırakın da haftanın bir günü tüm dertlerden, sıkıntılardan birkaç dakikalığına da olsa sıyrılalım. Nasıl olsa kaldığımız yerden devam etmiyor muyuz?Bunun dışında fıkralarla ilgili övgü ve eleştiriler de var, bunu da belirteyim. Bazı okurlar fıkraların bir bölümünü komik bulmuyormuş. Bazıları “Fazla belden aşağı fıkra oluyor, ara sıra rahatsız oluyoruz” diyorlar. Tabii bir de “Fıkralar güzel de, biraz da politik fıkralar olsa, günümüzle ilgili fıkraları da okumak isteriz” diyorlar.Bilemiyorum artık, fıkrada da politika yapalım mı, ama mizahın temelinde eleştiri olduğuna göre neden olmasın. Duydunuz mu Yıldırım Bey?Neyse, bu hafta iki olay var ki, ikisi de fıkra gibi. Yıldırım Bey kusura bakmasın artık, fıkra gibi olayları fıkraların üzerine çıkaracağım.Meclis’te bir ilk yaşandı biliyorsunuz. (Zaten AKP döneminde ne yaşıyorsak hep ilk oluyor.) Kamer Genç, belki iç tüzüğü biraz zorlayarak uyarılara rağmen çıktığı Meclis kürsüsünden inmek istemedi. AKP’li Başkanvekili “Hatibin susturulmasını” Meclis’in üyelerinden “demokratik” biçimde talep etti. Meclis’in AKP’lileri “Susturun şu adamı” diyerek parmak kaldırdılar. Ama Kamer Genç susmadı. Bunun üzerine “Meclis İdare Amirleri” devreye girdi. Meclis’in yenilerinden eski sendikacı Salim Uslu ünvanının içinde “İdare amiri” sıfıtı olduğu için bunu polislikle karıştırdı herhalde ve Kamer Genç’i karga tulumba kürsüden indirdi.Doğal olarak bu davranış tepki yarattı. Muhalefet ayağa kalktı. AKP’li Meclis Başkanı bile “Ayıp oldu“ dedi. Yani Salim Uslu’yu kınadı. Ama AKP’li milletvekilleri ortada “ayıp olmadığına” karar verdiler. Yine parmaklar kalktı ve “Biz bu adamı kınamıyoruz” dendi. Demokrasi olduğu için oy çokluğuna bakıldı, böylelikle Salim Uslu’nun “ayıp bir şey yapmadığı” kayda geçirildi. Fıkra gibi değil mi?Ama durun bitmiyor ki fıkra gibi olay. Meclis’in AKP tarafınının yani “milli iradenin!” yani “demokrasinin!” kendisini ayıplamamasından cesaret alan Salim Uslu karşı atağa geçti.Kendisine yönelik eleştirileri “vandalca” bulduğunu söyledi. Meğer Uslu’nun yaptığı doğruymuş, fırsat bulan muhalefetin asıl amacı AKP’yi yıpratmakmış. Ülkede demokrasi gelişirken kendisinin Meclis Kürsüsü’nden adam indirmesinin eleştirilmesi komikmiş.Yıldırım Tuna Bey; hiçbir fıkranız bu kadar komik olamaz, biliyorsunuz değil mi?Gelelim ikinci olayımıza. Hırvatistan’a fena halde yenildik. Futbolu da ele geçirmek isteyenlerin şike iddiaları ile ortalığı karıştırmalarının bunda etkisi var mı, ona da bakmak lazım ama, sanki bu yenilgi bağıra bağıra geldi. Günlerdir “Hırvatistan intikam alacak” diye yazılıyor, futbolcuların morali bozuluyor, mağlubiyet sanki dünyanın sonu gibi tanımlanıyor, eh, becerdik işte.Maçtan sonra Spor Bakanımız konuşuyor. Noktasız virgülsüz konuşmasıyla zor izlenen Suat Kılıç’ı, bizim meslekten olduğu için hep ayrı bir sempati ile izledim, konuşmalarıyla beni de delirtse de hukukumuzun iyi olduğunu söylemeliyim.İşte Suat Kılıç noktasız virgülsüz konuşurken “Beklemediğimiz bir yenilgi aldık” dedi. Tamam doğru. Ama konuşma bitmiyor. Devam ediyor “Millilerimizin bir mucize gerçekleştireceğine inanıyorduk.” İyi mi. Spor Bakanına göre zaten maçı kaybetmişiz baştan, bir mucize gerekiyordu. O mucize olmamış. Bazen cümleler bir türlü bitmeyince böyle komik ifadeler de çıkıyor ortaya.*****İşte haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demetle hepinize iyi pazarlar dilerim...Pizza dilimiMidede bulunan bir dilim pizza sindirilmeyi beklerken önünden bir duble viski geçmiş, birkaç dakika sonra bir duble daha, arkasından bir duble daha.. 3. duble mideye gelince “Heyy, ne oluyor yukarıda?” diye sormuş bizim pizza dilimi. “Bilmiyor musun?” demiş viski, “Acayip bir parti var acayip .” Pizza dilimi “Hadi ya?” demiş “Birazdan yukarı çıkıp bakayım o zaman..! ”Her şey varJimnastik salonuna yeni bir makine yerleştirmişler, sadece yarım saatçik kullandım, anında rahatsızlandım.. Makinede yok, yok.. Her şey var.. Kit kat’lar, çubuk çikolatalar, krik krak’lar, muzlu batonlar, her şey..Şüpheİki mahkum hapishaneden koyun kılığına girip kaçmışlar, “Salaklar..!” diye köpürmüş hapishane müdürü ve “Nasıl şüphelenmediniz yahu!” demiş. “Saçmalamayın efendim” demiş görevli memur, “Hücreden yan yana yürüyerek çıkan iki koyundan kim şüphelenebilirdi ki?.. ”Harika adamErkek arkadaşımı ailemle tanıştırdım, birlikte güzel bir yemek yedik, sohbet ettik, daha sonra o evine gitmek üzere evimizden ayrıldı, babam elini omzuma koyup “Kızım bu çocuk doğanın içinde yaşayan çok iyi bir koruyucu, bakıcı, sorumlu biri” dedi. “Ooo, canım babam” dedim, “Nasıl anladın? Babam “Şeyy” dedi yüzünü ekşiterek, “Hayvan gübresi kokuyordu bir tanem, burnumun direği kırıldı..! ”TorunlarPolis memuru 80 yaşındaki adamın arabasında 200 kilo kokain yakalamış, “Aferin” demiş müdürü, “Adamdan nasıl şüphelendin?” diye sormuş. “Normal trafik kontrolü için durdurmuştum” demiş polis, “Onunla konuşurken bana hiç torunlarından bahsetmeye başlamadı..! ”Sormuşlar kiDeveye sormuşlar “Boynun neden eğri?” diye. “Medula spinalisin merkezi ilk omurun miyeli sinirlere yaptığı lokal baskıdan ötürü dorsal ve ventral motorik sinirler sıkıştığı için” demiş...****Gani Yıldız’danPolisin, Van Valisi’ni protesto eden depremzedelere müdahalesi çok sert olmuş. Yani, “Deprem öldürmez, bina öldürür. O da halledemezse devreye polis girer!” mi diyeceğiz artık?***Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Van’da baştan sona hasar tespit çalışması yapılacak!” demiş. Hangi hasar, depreminki mi yoksa sorumluların verdiği mi?***Van’a yardım için gelen Dr. Atsushi Miyazaki, ikinci depremde yıkılan otelin enkazı altında kalarak yaşamını yitirmiş. “Gerçek bir Japon gibi yaşayıp gerçek bir Türk gibi ölen” bu kahramanı asla unutmayacağız!***CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Silivri için, “Muhalifleri bu kampa toplamışlar!” demiş. Zaten ileri demokrasimiz dört işleme benziyor: Muhalifleri Silivri’ye toplama. Ülkenin yapısından “milli” kavramını çıkarma. Farklı düşünenin bu durumunu bir hataymış gibi yüzüne çarpma. Toplumu etnik kökenlere göre bölme.***Yunanistan’da krize giren lüks otomobilini yakıyormuş. Maazallah biz benzer duruma düşsek o meşhur gururumuzla, “Ne krizi, ısınmak için yakıyoruz!” deriz!
Başbakan müjdeyi Amerika’daki Birleşmiş Milletler toplantıları sırasında vermişti. Kendisini her fırsatta kucaklayan Başkan Obama’ya sert çıkmıştı; “Terörle mücadelede bize yeteri desteği vermiyorsunuz” demişti ve eklemişti “Bizdeki insansız hava araçları terörist imha edemiyor, şu Predatörlerden verin artık.”Başkan Obama da elini Başbakan’ın omzuna koyarak “Merak etme göndereceğim” demişti.Predatör denilen şey, insansız hava aracı. Üzerinde türlü çeşitli kameralar var. Ama en önemlisi silah da yüklü. Kameraları bir kalabalığı tespit ettiğinde ateş açıp imha da edebiliyor.Eğer “tespit edilen” kalabalık saldırı hazırlığındaki teröristlerse sorun yok da, kasabaya giden ya da tarlada çalıştıktan sonra ayran içmek için bir ağaç altında toplanan köylüler de olabilir. Predatör “makine” olduğundan iyiyi kötüyü ayıramıyor, gördüğünde vuruyor.Bu cihazlar Afganistan’da kullanılmış. Orada fark etmiyor tabii, hareket eden her şey vurulabilir, nasıl olsa herkes düşman ya.Neyse Başkan Obama sözünü tutmuş ve sessiz sedasız 4 Predatör Türkiye’ye gelmiş.Ama nereye? Adana’daki İncirlik’e. Yani Amerikan üssüne. Türklerin giremediği, herhangi bir Türk generalinin bile içeri girme hakkının bulunmadığı ünlü üsse.Predatörler hesapta Türkiye’ye verilmiş ama kullanacak olan bizim ordumuz değil. Amerikalılar “gerek görürse” uçuracaklar bunları. Asıl önemli olansa, bu insansız hava araçlarının algıladığı görüntüler önce Amerika’ya gönderilecek. Değerlendirmeyi onlar yapacak. Biz aynı anda bilgi alamayacağız.Ne oluyor bu durumda, Predatörler Türkiye’ye mi verilmiş oluyor. Başbakan’ın müjdesi(!) gerçekleşmiş mi oluyor?Yoksa “Predatörler Türkiye’ye geldi” bahanesiyle Amerika bölgede üstelik silahlı insansız hava taşıtlarıyla kendi istihbaratını mı toplayacak?Anladığım kadarıyla asıl amaç bu. Son günlerde İran’a yönelik bir “yaptırım” sözünden geçilmez oldu. Bölge giderek ısınacak. Amerika’nın en küçük bir istihbarata bile ihtiyacı var.Tamamen Amerikalıların kontrolünde olan bu Predatörlerin PKK terörüne karşı değil, Amerikan çıkarları doğrultusunda kullanılacağı ihtimali çok daha yüksek görünüyor.İşe bakın ki “PKK terörüne karşı Amerika’dan büyük destek” sevinciyle kendi topraklarımızı Amerika’nın hizmetine açmış gibi oluyoruz.1 Mart 2003’te Amerikan askerlerinin Anadolu toprakları üzerinde konuşlanmasına izin vermemiştik. Tezkere AKP’nin büyük desteğine rağmen yeterli sayıyı bulamadığı için “kabul edilmemiş” sayılmıştı.Şimdi bu Predatörler Pentagon’un gözü gibi olacak. Tamam, bölgede belki hiç Amerikan askeri olmayacak ama tüm Pentagon hemen birkaç yüz metre tepemizden bizi izliyor olacak.İyi mi oldu yani?*****Helal olsun(!) böyle poliseDeprem felaketi geçiren ve hâlâ da yaşamaya devam eden Van’da elbette devletin bir valisi var. Ancak ilk günden beri belli ki bu valimiz işinin ehli değil. Bu nedenle büyük tepki çekiyor.Bölgeye giden gazetecilerden, sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden, parti yetkililerinden ve hatta kendini tutamayıp konuşan kimi iktidar mensuplarından edindiğimiz izlenim bu.Hatta ilk gün, henüz ortalık toz dumanken bir TV kanalı canlı yayın yapıyordu. Bir anda çok galiz bir küfür sesi yükselmişti kalabalıktan. Valiye yönelik inanılmaz bir küfür savurmuştu bir vatandaş. TV kanalı ne yapacağını şaşırmıştı. Çok acı bir olayın tam ortasında yaşanan bu olayın şoku ile yayın bir dakika kadar “sessiz” olarak devam etti. Neyse ki bölgedeki sunucu da, TV yönetimi de şoku çabuk atlatıp “hiçbir şey olmamış gibi” yayına devam etmişlerdi sonra.Yani Van’daki Vali, sadece deprem anında değil, demek ki genelde tepki çeken bir isim.Daha ilk gün protestolara hedef olan Van Valisi’nin intikamını (!) sonunda aldılar.“Vali istifa” diye bağıran; evet sadece bağıran, ne taş, ne molotof atan, ne de saldıran kalabalığa polis acımasızca müdahale etti, coplar havada uçuşurken, biber gazı yine devreye girdi.Olay anından bir dakika önce orada Devlet Bakanı Beşir Atalay da var. Hemen yanında duran Vali’nin protesto edilmesi üzerine “Siz beni dinlemeyecekseniz ben de giderim” diyor ve gerçekten de valisini de yanına alıp gidiyor.Polisin saldırısı işte ondan sonra başlıyor.Aslında manzara bildiğimiz manzara. Her kim ki iktidarı veya ona bağlı kişileri ulu orta eleştirmeye, protesto etmeye yeltenirse dayağı yiyor, gözünün içine biber gazı sıkılıyor, itilip tekmeleniyor. Bir kısmı da yaka paça, ağzı kapatılıp bacak arasına tekmeler atılarak gözaltına alınıyor.Türkiye’nin başka yerlerinde artık olağan hale gelen bu tür “anında cezalandırma” yöntemi acı içinde kıvranan ve Türkiye’nin dört bir yanından yapılan yardımlarla ayakta durmaya çalışanlara karşı olunca insanın içi bir garip oluyor.Demek ki iktidarı eleştirmek veya protesto etmek öyle bir şey ki, “yetkililer!” depremmiş acıymış, ölüm kokusuymuş hiç aldırmadan “görevlerini!” yerine getiriyor.Her olaydan sonra artık tekerleme haline gelen “İşte ileri demokrasi” sözü bile artık yetersiz kalıyor.İstemiyorum bu kadar ileri giden demokrasiyi artık.*****Suriye “Kürt kartını”açmış. Daha düne kadar “komşularla sıfır sorun” diyerek birbirimize “sevgi mesajı dolu kartlar” atarken kendimizi “kumar masasında” bulduk! (Gani Yıldız)*****Demokratik molotofkokteyliGeçen hafta pazartesi sohbetimizin bir bölümünde KCK operasyonlarından sonra PKK’nın çeşitli kentlerdeki eylemlerinde azalma gözlemlediğimi yazmıştım.Hemen ertesi gün bir okur mesajı geldi. Şöyle diyordu;“Yanılıyorsunuz. KCK operasyonları Kürt halkının bilincini daha da yükseltiyor. Yazınızın çıktığı gün İstanbul’da 4 molotoflu saldırı oldu, 20 araç yakıldı. Sandığınız gibi bir azalma yok.”Buraya kadarı iyi. Son cümle müthişti. “Bu demokratik eylemlerimiz hakkımızı alana kadar sürecektir.”Mesajda bana yönelik bir tehdit de vardı ama onu geçelim.Cevap yazdım. “Molotof atmak, araç yakmak demokratik eylem midir?”Ertesi gün onun da cevabı geldi. “Tam demokratik olmasa da, hakkımızı başka türlü alamayız.”*****Bir dakika bile tahammül edemedilerAtatürk’ü kaybettiğimiz 10 Kasım saat 09.05’te Türkiye ona saygısını gösterdi. Milyonlarca insan saygı duruşunda bulundu ve sembolik olarak o büyük önderi andı.Televizyonlar da bu anlamlı anı Türkiye ile paylaşmaktan çekinmedi. Bir ikisi hariç.Elbette her TV kanalı kendi meşrebine göre yayın yapacaktır. Kimsenin bir TV kanalına “10 Kasım’da saat 9’u beş geçe Atatürk’ü an” deme hakkı yoktur.Ama vatandaş olarak bunu beklemek hakkımızdır. Hepsi hepsi bir bilemedin iki dakika. Anıtkabir’den, Dolmabahçe’den veya Türkiye’nin herhangi bir yerinden canlı yayın yapılabilir ya da tam o sırada normal yayın akışı kesilip “o an” paylaşılabilir.Örneğin Türkiye’nin ilk özel kanalı Star TV AKP yandaşı bir grubun eline geçince Atatürk’ü unuttu, o dakikalarda verdiği parayı kazanmak için reklama gitmişti. Yine en çok izlenen kanallardan Show TV de yoktu o anda. Flaş TV’de neyse ki o anda Cübbeli Ahmet Hoca’yı yayınlanmıyordu bari, mal pazarlanıyordu. Kanal 7 de zaten hiçbir zaman o anda Atatürk’ü anmamıştı.Bir dakikaya tahammül etmek bu kadar mı zor?
Her geçen yıl Atatürk’ü anmak biraz daha hüzün veriyor bana. İktidar güdümündeki yeni yetmelerin, ülke sevgisizlerinin, dini siyasete alet edenlerin peşinde hırsla koşarken Atatürk’ü aşağılamaya kalkmaları, bizzat devlet eliyle Atatürk’ün armağan ettiği ilke ve devrimlerin hızla erozyona uğratılması insanın içini karartıyor.Atatürk’ü anlamak ve sevmek zordur.Bir kere insan olacaksınız.Yüreğiniz temiz olacak.Ülkenizi seveceksiniz.Demokrasiye inanacaksınız.Hukukun üstünlüğünü kabul edeceksiniz.Namuslu, dürüst, ahlâklı olacaksınız.İnsan haklarına saygılı olacaksınız.Bilimin yol gösterici ışığının peşinden gideceksiniz.Çağı yakalayacak, hep daha ileri gitmeyi düşüneceksiniz.Bu nitelikleri taşıyacaksınız ki Atatürk’ü önce anlamayı becerecek sonra da seveceksiniz.Diyorlar ki “Atatürk eleştirilmez mi?” Neden eleştirilmesin ki, ama adam gibi eleştir. Sırf iktidarın nimetlerinden yararlanabilmek için kapıldığın hırsın uşağı olup da şirin gözükmek adına saçma sapan sözler söyleme, yeter.Atatürk çağının en önemli askeriydi öncelikle, sonra yine kendi çağının en önemli devlet adamı oldu. Ama en önemlisi Atatürk çağının en demokrat lideriydi.Her şeyi unutuyor ya da bugünden bakarak değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu da bizi derin bir yanlışa götürüyor.Bakın bakalım 1920’li, 30’lu yıllarda dünya nasıl bir yerdi. Hanedanların çöktüğü Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiş, paylaşım üstünkörü yapılmış, her yerde faşist yönetim anlayışları fışkırmıştı.İtalya Mussolini’ye, Almanya Hitler’e, İspanya Franko’ya, Portekiz Salazar’a hazırlanıyor, Çarlık Rusyası Marksizmin sınıf diktatörlüğünü amaçlayan rejime geçiyor, Amerika ise demokrasi ve insan haklarını önde tutuyormuş gibi görünerek geleceğin dünya jandarmalığına ilk adımlarını atıyordu.Türkiye ise Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le, 600 yıl kul olarak yaşayan insanlarını vatandaşlıkla, seçme ve seçilme özgürlüğü ile tanıştırıyordu. Kadınlar benliklerini buluyor, eğitim softaların gerici baskılarından arındırılıyor, devlet çarkı modern anlayışla donatılıyor, üretimin artması, ülkenin zenginleşmesi için yurdun dört bir yanı fabrikalarla donatılıyor, demir ağlar tüm yurdu örüyordu.Bilim ve teknolojinin gelişmesi için binlerce genç vatan evladı dünyanın birçok ülkesinde eğitime gönderilirken, o yoksul ülke dünyanın pek çok ülkesinden bilim adamı, mühendis, sanatçı, akademisyen getiriyordu.Sınıfsız, imtiyazsız bir toplum kurabilmek için Atatürk ve genç Cumhuriyet Nesli geceli gündüzlü çalışıyordu.Hatalar, eksikler, yanlışlar olmadı mı? Olmaz mı? Bir ülkenin 600 yıllık kaderini değiştiriyorsunuz, halkı kulluktan vatandaşlığa geçiyorsunuz, padişah fermanından millet iradesine atlıyorsunuz, kolay mı?Üstelik çıkarları bozulan, imtiyazları biten, egemenliklerini kaptıran hatırı sayılır bir kesim de, içte ve dışta genç Cumhuriyet’i devirmek için en hain planları yapmaktan geri kalmıyor. Buna rağmen Cumhuriyet ayakta durmayı başardı.Bugün Atatürk’e, ilke ve devrimlerine saldıranlar bilmelidir ki, o gücü bile işte Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten almaktadır.Bunlar, sıkıştıklarında “gerçek Atatürkçülüğün kalmadığından” yakınır utanmazca. Sözde Atatürk’ü çok severler ama “Ah ondan sonra gelen statükocular, gardırop Atatürkçüleri her şeyi bozmuştur.”De ki bozdular. Sen Atatürk’e ve devrimlere sahip çık.Peki Atatürk neydi, Atatürkçü olmak ne demektir?Atatürk çağının en ileri demokratıydı. O halde ilkemiz bugünün en ileri demokratı olmaktır.Atatürk çağının hukuka en saygı duyan devlet adamıydı. O halde bugün hukuka en saygılı bizler olmalıyız.Atatürk çağının bilime, teknolojiye en değer veren lideriydi. O halde bilim ve teknoloji bugün nereye ulaştıysa ondan ileri gitmeliyiz.Atatürk çağının en barışçı önderiydi. O halde barış bizim sarsılmaz hedef ve inancımız olmalı.Atatürk kendi çağında halka güvenirdi. O halde rehberimiz halk ve ona hizmet olmalı.Kısacası Atatürk kendi çağının ötesindeydi. O halde bizler de kendi çağımızı aşmak zorundayız.İşte Atatürk’ten anladığım budur.Onun için Atatürk’ü seviyorum, onun için Atatürk’ü özlüyorum, onun için Atatürk’e dil uzatılmasını hazmedemiyorum.*****Atatürk’le ilgiliBüyük önder için sağlığında, öldüğünde ve ölümünden yıllar sonra pek çok yabancı devlet adamı, tarihçi, sosyolog, siyaset bilimcisi ve asker onun değerini ve önemini anlatan sözler söylemişlerdi. İşte bunlardan pek yayınlanmamış olan 4’ünü sizler için seçtim:“Kemal Atatürk ile binlerce yılın derinliğinden kahraman bir ruh aydınlığa yükseliyor ve bu ruh, dünyanın esirliğe düşmüş kısımlarındaki uluslara özgürlük ve kurtuluş yolunu gösteriyor. Onun kişiliği, Nil kıyılarından eski Çin denizlerine kadar uzanan bir efsane olmuştur. O, kendi ulusu ve insanlık için beslediği sevgi ile bir dâhinin neler yaratabileceği konusunda cihana görülmedik, işitilmedik bir sahne seyrettirmektedir.”Prof. Herbert MELZIG Alman tarihçi“Türk devriminin bütün Doğu dünyasının ilerleme ve gelişmesindeki rolü, Batı dünyasını kültür ve uygarlık yoluna yönelten Fransız devrimi kadar önemli ve etkilidir. Devriminizin kıvılcımlarından çıkacak olan ateş, bütün Doğu uluslarını aydınlatacak, kamaştıracak ve gerçek nuru yaratacaktır.”General Ho-YAO-SUÇin Elçisi“Atatürk, yalnız Türk ulusunun değil, özgürlüğü uğrunda savaşan bütün ulusların önderiydi. Onun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.”Madam SUCHETA KRİPALANİHint Parlemanto Heyeti Başkanı“Mustafa Kemal’in kişiliği halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelerinin ölçüsü olmuştur. Bu mücadeleler onun ölümünden sonra genişlemiş, Doğu ve Batı blokları arasındaki üçüncü dünyaya da sirayet etmiş ve onu sömürge tahakkümünden kurtarmıştır.”Habip BURGİBATunus Devlet Başkanı*****Gidin bulutlar gidinErhan Tığlı 10 Kasım nedeniyle yazdığı bir “taşlama” göndermiş. Birlikte okuyalım:Gidin bulutlar gidinAtama selam edinTürbana kurban ettikKıyafet devriminiÜslerle donatıldıYurdumuzun her yeriDeğerini bilmedikKutsal emanetininKulu kölesi oldukYabancı sermayenin.Amerika paşadırBiz de onun eriyizAvrupa kapısındaNöbet beklemekteyiz...Gidin bulutlar gidinAtanın ruhunu getirin!***Her 10 Kasım; saat 09.05’te, “Ülkede hayat durdu” deriz. Umarız bugünkü duruş, “Atatürk’ü yeniden düşünmeye başlamak için” iyi bir fırsat olur. (Gani Yıldız)
Kürt sorunu yepyeni bir aşamaya geldi. Daha önceki yazılarımda PKK’nın peşine takılan Kürt hareketinin değerleri kendinden menkul sözde demokrat maskeli faşistlerin de verdiği destekle bir tür intihar eylemine sürüklendiğini belirtmiştim.HÜSRAN OLUR: Eğer PKK ve destekçileri aklı selimin dediğini yapmayarak Türkiye Cumhuriyeti ile başedeceklerini zannetmeye devam ederlerse müthiş bir hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Sorumlusu terör örgütüdür ama sıkıntı çekecek olan Kürt halkıdır.KANLI VE ACILI: Elbette bu hüsran, biraz kanlı biraz da acılı olacaktır ama sonuçta Kürt olayı başladığı noktanın çok gerisine düşerek gündemden çıkacaktır. Kürt halkı kazandıklarını elbette geri vermeyecektir ama başını kaldırması artık zor olacaktır.İKTİDARIN HATASI: Şunu söylemeliyim ki,durumun bu noktaya gelmesindeki bir numaralı sorumlu AKP iktidarıdır. Başbakan içi boş bir açılım kampanyası başlattı, ama belli ki asıl talep yurtdışından geldiği için başarılı olmadı ve duvara çarptı.BELKİ SAMİMİYDİ: Aslına bakarsanız Erdoğan iktidarına da çok fazla haksızlık yapmak istemiyorum. Çünkü açılımın içi boş da olsa Erdoğan ve kurmayları sorunun samimiyetle çözüleceğine inanıyordu. Sadece ellerinde bir plan program yoktu. Hata burada.TERÖRLE MÜCADELE: İktidar sorunu çözmek için “terörle mücadele” konusunu en düşük baza indirdi. Sorunu demokratik yoldan çözebileceğini düşündü. Terör saldırıları karşısında metanetini korudu, bu nedenle toplumun ağır eleştirilerine göğüs gerdi.KAN DÖKÜLMESİN: Bana göre başka niyetler olsa da iktidar öncelikle kan dökülmesinin önüne geçmek istiyordu. PKK’nın üzerine aynı şiddetle gidilmedi. Bu zaafı maskeli faşistler fırsat görüp “ordu düşmanlığı” yaparak istismar ettiler ve başarılı da oldular.ASKER YAPIYOR: PKK saldırılarına karşı etkili bir eylem yapılamaması, maskeli faşistlerin yoğun propagandası sonucu vatandaşın zihninde “Asker hükümeti zora düşürmek için kılını kıpırdatmıyor, hatta bu saldırıları bile kendisi düzenliyor” fikri oluşmaya başladı.KÜRTLERİN PLANI: Halk terör konusunda kendi ordusunu düşman olurken, aslında Kürt önderlerinin de bir planı olmadığı anlaşılıyordu. “Demokratik eşitlik” adı altında ne olduğu belli olmayan, sonuçta Türkiye’nin diğer bölgelerini de kızdıracak bir dizi talep gelmeye başladı.İNİYİSATİF ALMAK: Böyle olunca meydan Kürt hareketini dışarıdan yöneten terör örgütü PKK ile Kürt olmadıkları halde sözde demokrasi adına ortaya dökülen maskeli faşistlere kaldı. Onların derdi ise sorunu çözmek değil Türkiye’yi zora sokmaktı.NE İSTİYORLAR?: Bugün Kürt olmayan 60 milyonun üzerindeki vatandaşın anlayamadığı bir gerçek var; Kürtler ne istiyor? Sıradan vatandaşların anlamakta zorluk çektiği bir konu bu. Üstelik Kürtler’in giderek Türkleri aşağılaması da herkesi şaşırtıtığı gibi giderek öfkelendiriyor.HER ŞEYİ YAPIYORLAR: Kürt olmayanlar şöyle düşünüyor; Kürtler eşitlikten söz ediyor ama hangi konularda eşit değiller. Belli bir bölgede oturmaları için zorlanmıyorlar, eğitim olanakları kısıtlanmıyor, istedikleri iş kolunda özgürce çalışabiliyor, istedikleri yere gidebiliyor, yerleşip iş kurabiliyor.SEÇİLEBİLİYORLAR: Kürtler mahkemelerde Kürt olduğu için ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüyorlar, istedikleri partiden seçilip milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı da olabiliyorlar. İsteyen Kürtçe de konuşur, gazete de çıkarır, film de çekebilir, Kürtçe TV de varPEKİ O HALDE?: İşte sorulan soru şu; O halde istenen ne? Öyle sanıyorum ki zaten yarısı AKP’ye oy veren Kürtler de “daha başka ne istediklerini” bilmiyorlar. Yıllardır şikayet edilen konuların neredeyse tamamı çözülmüşken bu gürültü niye çıkıyor?ÖRGÜT RAHATSIZ: Taleplerin yerine getirilmesi Kürt halkı için iyi ancak kendilerini Kürtler’in önderi ilan edenlerin de varlık nedenini ortadan kaldıracak bir durum bu. O halde halkın bu durumu benimsememesi için terörün yeniden tırmandırılması gerekiyor.ANAYASAL VATANDAŞLIK: Terör örgütünün alınan tavizlerin hepsini yok sayarak hergün yeni bir taleple ortaya çıkmaya başlaması bu yüzden. Kürtçe yetmiyor ana dilde eğitim isteniyor, eşitlik yetmiyor anayasaya da konması isteniyor. Toz dumana karıştırılıyor.DEVLET REFLEKSİ: Ancak terör örgütünün hesaplayamadığı şu; Erdoğan Kürt sorununu Türkiye’nin lehine olmayan bir şekilde çözmeye çalışsa bile, terör tırmanırsa devlet refleksini devreye sokmak zorunda kalacaktır. Nitekim artık bunu yaşamaya başladık.NE YAPACAKTI?: “Terörle mücadele” kavramı basit bir kavram değildir. Terörle terörist gibi mücadele edilir. Sen askeri polise bomba atar, can alırsan, devlet de aynını yapar. Üstelik çok daha güçlü olduğu için kaybeden terör örgütü ve onlara destek verenler olur.BAŞKA ÇARE YOK: Devletler, eğer hergün aldırıya uğruyor, askerini polisini, sıradan vatandaşlarını kaybediyorsa, terörle mücadele aşamasında demokrasi ve hukuk kuralları normal zamandaki gibi işlemez. Ayrıca bunu talep etmeye de kimse cesaret edemez.KCK OPERASYONLARI: Yine Başbakan’a haksızlık yapmayalım. Terörle mücadeleyi sürdürürken yine de iyiniyetli davranmaya çalışıyor ve PKK’nın yapılanmasına hukuki olarak müdahale etmeye çabalıyor. Yoksa çok daha ağır karşılık verebilir. Yine de yapmıyor.KİM NE YAPACAK?: Türkiye törerle mücadele kapsamında PKK kamplarını birkaç günde yerle bir edebilir. Yüzlerce belki binlerce kişi ölebilir. Hatta bazı siviller de kaybedilebilir. Ama PKK da ortadan kalkar. Bunu yapan Türkiye’ye kim ne diyebilecek? Hiçbir şey.AHMAK POLİTİKALAR: Bütün bu gerçeklere rağmen PKK ve destekçileri hala ahmakça politikalarını sürdürmeye çalışıyor. Anlamadıkları Türkiye’nin herşeye rağmen demokrasi ve hukuk kurallarına uymaya çalışması. Ama bunun da bir sonu var, bilmek zorundalar.MÜTHİŞ ÖZGÜVEN: PKK ve yandaşları iktidarın yanlışlarını Türkiye’nin zaafı olarak gördüklerinden büyük bir özgüven içinde Türkiye Cumhuriyeti ile başa çıkabileceklerini hayal ediyorlar. Türkiye’nin “tahrik edildikçe” daha da zayıflayacağını sanıyorlar.TAM TERSİ OYSA: Şurası bir gerçek ki, Türkiye son 30 yıldır Kürtler’i yok etmek çabasında olmadı. Kontrollü bir terörle mücadele planı yürüttü. Elbette bu planda pekçok aksaklık yaşandı. Terör yok olmadıysa bu Kürtler’in gücünden değil Türkiye’nin iyi niyetli yaklaşımındandır.SABIR TÜKENİYOR: İşte aylardır anlatmaya çalıştığım gerçek budur. Kimi Kürt önderler “Türkiye’yi yangın yerine çeviririz” diye tahriklere devam edebilirler, ama devletin sabrının taşması halinde bunların ham hayalden öte geçmeyeceğini herkes bilmelidir.ASLINDA BİTİYOR: Birkaç hafta önce yazmıştım. KCK operasyonlarının genişlemesinden sonra sokak eylemlerinde ciddi azalma olduğunu gözlemlediğimi belirtmiştim. Bu gerçek şimdi daha iyi gözüküyor. Terör aslında hızla geriliyor, bu görmek gerek.ARTIK SUSUN: Son olarak PKK terörüne destek veren kimi Kürt önderlerle maskeli faşistlere bir hatırlatma yapmak istiyorum. Türkiye’yi çok zayıf zannedip sürekli tahrik politikası yürütmenin Kürt halkına hiçbir yararı yoktur. İktidar dönüşü olmayan bir yoldadır.BOŞA KÜREK: Bu nedenle KCK operasyonlarına karşı çıkmak, KCK’lıları korumak, hele buna demokrasi ve hukuk sosu katmayı düşünmek safdilliktir. PKK bir an önce silah bırakmalı, kendini devlet gibi görmemeli ve Kürt halkının esenliği için üzerine düşeni yapmalıdır.İKTİDARA DÜŞEN: İktidar da gelinen noktadan payını ve dersini almayı bilmelidir. Terörle pazarlık eilmeyeceğini artık anlamalı, terör örgütü ve destekçilerini bertaraf ettikten sonra herkesin kabul edeceği bir gerçek açılımı başlatmalıdır. Bu onun tarihi görevidir.****Deprem bölgesinde yaşayan ve Kurban Bayramı’na buruk giren vatandaşlarımıza, “Nerede o eski bayramlar?” diye sorsak ne yazık ki alacağımız cevap, “Enkaz altında!” olacak... (Gani Yıldız)
Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün’le sohbet ettik bayram öncesi. Akgün neredeyse ilk gençlik yıllarından beri hep siyasetin içinde. Hayatını Büyükçekmece’ye adamış bir siyasetçi. Dördüncü kez başkanlık yapıyor bölgede.Özellikle şehircilik konusunda kendini çok yetiştirmiş, bu konuda doktora da yapmış. Yani asli görevi olan belediyeciliği bilimsel olarak da taçlandırmış.Konumuz depremdi. Depremle ilgili çok “ürkütücü” bilgiler verdi. “Bunları paylaşmaktan çekinmemeliyiz, aksi halde yaşacağımız felâkete asla hazırlanamayız” dedi.Van depremi olduğu anda, İstanbul’daki diğer CHP’li belediyelerle birlikte neredeyse olay anında yetişmişler. “İktidar bizden fazla söz etmek istemedi, ama biz oradaydık, üstelik hiç şov da yapmadık” dedikten sonra anlattı;“Öncelikle durum tespiti yaptık. Nelere gerek var, kaç vatandaş açıkta, öncelikle yapılmak durumunda olanları ortaya çıkardık. Eş zamanlı olarak çadır ve gıda yardımı taşıyan kamyonlarımız da bölgeye vardılar. Ardından geri dönüp yardımları koordine ettik, ihtiyaç mallarını düzenli biçimde bölgeye ulaştırdık.”Başkan Hasan Akgün “İktidar depreme yetişmekte geç kaldı, organize olamadı” dedikten sonra “Ama şunu da söyleyeyim, depremde öncelik çadır değil, kalan canların kurtarılmasıdır. İnsanlar yiyecek, içecek, barınacak yer bulur. İlk gün bunlar olmasa da herkes kendini idare eder, ama enkaz altında kalanların tahammülü yoktur, öncelikle onların kurtarılması gerekir” dedi.Akgün’e göre çadır konusunda yetersiz kalan iktidar asıl ilk gün arama kurtarma çalışmalarında çok başarısız oldu. Sivil toplum örgütleri olmasa ilk gün kurtarılanların çoğu ölebilirdi.Akgün’le sohbetimiz daha sonra olası İstanbul depremine geldi. Akgün “İstanbul’da büyük bir deprem olma olasılığı tahmin değil bir bilimsel gerçek” dedikten sonra devam etti; “Dileğimiz bu depremin çok uzun yıllar sonra olması, ama olması kaçınılmaz. Bugünden hazırlanmazsak İstanbul’da büyük bir facia yaşanır” diye konuştu.Akgün “Unutmayalım ki, bugünkü yapısıyla eğer İstanbul’da 7’nin üzerinde bir deprem yaşanırsa çadırdan çok ceset torbasına ihtiyaç duyarız. Bilimsel tahminlere göre böyle bir depremde hayatını yitirecek olanların sayısı 500 bin ile 1 milyon arasında olacaktır. Demek ki bir karar vermemiz gerek, ya çürük binalar yıkılacak ya da şimdiden ceset torbası stoku yapacağız” diyerek gelen tehlikenin sinyalini verdi.Tayyip Erdoğan hükümetinin geç de olsa İstanbul’u kurtarmak için adım attığını kaydeden Akgün “İnşallah bu lafta kalmaz. İlgili yasalar hemen çıkarılır ve aslında birer tabut niteliğinde olan binaların yıkımına hemen başlanır” dedi.Akgün İstanbul’da büyük bir yıkıma gitmenin kolay olmadığını belirterek “Bu nedenle insanlar tahrik ve teşvik edilmeli. Çıkacak yasalar ile evleri yıkılacak olanlara avantajlar sağlanmalı. İnsanlar canlarını ve geleceklerini düşünerek bu işe gönül rızasıyla ve şevkle sarılmalı” dedi.Hasan Akgün’e “İstanbul’un nereleri çok riskli?” diye sordum. Bir çırpıda depremle birlikte yerle bir olabilecek bölgeleri saydı, sonra da “Bunların isimlerini yazmamak gerek, en azından yasa çıkmadan önce bir panik yaşanmasın, ama ne yazık ki gerçek bu” karşılığını verdi.****Kasaptaki et nerede kesiliyor?Yazılarında bir bilgi ya da fikir vermekten çok ilginç olmaya çalışan kimi yazarlar Kurban Bayramı’nı bahane ederek toplumda nifak tohumları saçmaya çalışıyor.Neymiş; beyaz Türkler diye birileri varmış, Kurban Bayramı’nı küçümsüyormuş, sokaklardaki kanlı görüntülere kafayı takıyormuş, bunlar sanki hiç et yemiyormuş gibi hayvanlara eziyetten söz ediyormuş.Milletin kafasını muhallebiye çevirip saf ve temiz duygularla uyguladığı dini kuralları ve ritüelleri dejenere edip softalığı yükselen değer haline getirenler şimdi onu bile bozuyor.Kurban kesiminde “daha dindar olduğunu göstermek” için ortalığı kan gölüne çevirenlere öfkelenmekle et yemek arasında hiçbir ilgi yoktur.Kasaptaki et mezbahada uzmanlar tarafından kesilir.Beyaz ya da değil, pek çok kişinin tepkisi; kendini daha Müslüman sanıp dini bir vecibeyi sokak ortasında şov yaparak göstermek isteyen ve bu nedenle inanılmaz görüntülere neden olanlara karşıdır.Bunu yazanlar da biliyor ama, ilginç olacaklar ya.Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın içi rahat mı?Bir cevap vereceklerini beklediğimden yazmıyorum, sadece okurlarımla paylaşmak istiyorum, çünkü günümüzün modası, ne olursa olsun sorulan bir soruya cevap vermemek.Tabii bu iktidar adına iyi bir taktik. Sorulara cevap vermezseniz, konunun tartışması uzamaz, unutulur gider.Ama kişisel olarak Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın ruh halini çok merak ediyorum.Huzurlu mu, geceleri rahat uyuyor mu, gelişmeleri izledikçe yüreğini ferah tutabiliyor mu?Örneğin kendi komutanlığını ilgilendiren ve doğru olmayan söylemlerle ilgili ne düşünüyor acaba?Başbakan Gazze’ye yardım gemisi göndermekten çekinmediklerini söylemiş ve yeni bir Mavi Marmara olayı yaşanmaması için gidecek yardım gemilerine Türk donanmasının savaş gemilerinin eşlik edeceğini söylemişti.Ülkenin yarısı buna inanmıştı. Sonunda gemiler bizim limanlarımızdan hareket etti. Yanlarında Türk donanması yoktu. Olmadığı gibi tesadüfen bir Amerikalı yetkilinin “Türk hükümeti bize savaş gemisi göndermeyeceği yolunda taahhütte bulundu” demesiyle gerçeği öğrendik.Demek ki İsrail yine Mavi Marmara’daki gibi saldırsaydı, o gemilerdekiler yine kaderleriyle baş başa kalmış olacaklardı.Sonra ikide bir Piri Reis’i soruyorum. Rumlar Amerikalı şirketle birlikte petrole ulaştılar, bizim Piri Reis hâlâ mı sondaj yapıyor? Yanında donanmanın savaş gemileri var mı? İsrail ve Rum tarafı Piri Reis’i taciz ediyor mu?Cevap yok tabii. Ama diyorum ya, iktidar siyaset yapıyor belki, peki Deniz Kuvvetleri Komutanı da mı hiç rahatsızlık duymuyor?****Ekranlarda Twitter nezaketsizliğiYazarlar arasında çok moda oldu ama benim Twitter’la ilgim yok. Adıma açılmış Twitter hesapları olduğunu duyuyorum ama benim yok bilesiniz.Her gün yazı yazanların neden bir de bu yola başvurduklarıı da anlamıyorum. “Anlık durum saptaması” yapıyorlarmış. Kim bilir belki iyidir de, ben yokum bu işte.Ama Twitter’ı olan bazı yazarlarımızın bunu canlı tartışma programlarında da kullanmaları bana hiç hoş gelmiyor.Tartışmayı izliyorsunuz. Ekranda 4 kişi. Biri konuşuyor. Doğal olan diğerlerinin onu dinlemesi değil mi?Hayır bazı yazarlar öyle yapmıyor. Önlerinde ya iPad ya da cep telefonu var. Kafaları onun üzerinde parmakları çalışıyor. Çünkü kendilerine gelen mesajları cevaplıyorlar.Konuşan kişiyi dinlemiyorlar bile, arada tesadüfen aykırı bir söz duyarlarsa kafalarını kaldırıp lafa giriyorlar. Sıra kendilerine gelince konuşup tekrar Twitter’a dönüyorlar.Bu izleyiciye hakarettir, nezaketsizliktir.Bir gün benim katıldığım bir programda da Twitter başında olan bir başka konuk olursa, öyle bir oyun oynayacağım ki, görecekler...
Sevgili okurlar; üst üste yaşadığımız acı ve felâket dolu günlerden sonra bayram sevincinin hepimize umut vermesi diliyorum öncelikle. Ne gariptir ki kan ve acıyla yoğrulduğumuz 15 günden sonra sevinç ve huzuru da bu sefer başka tür bir kanla bulmaya çalışıyoruz. İronik bir durum bu değil mi? Bu sohbetimde sizlerle Kurban Bayramı’nı dini olduğu kadar geleneklerimiz ve yaşam biçimiz açısından da paylaşmak istiyorum.Cumhuriyet nesliBugün dini siyasete alet edenler ve sözde demokrasi adına onlara destek verenler, bu zihniyetlerini Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine saldırarak açığa çıkarıyorlar. Cumhuriyet ve devrimlerinin dini bir kenara ittiği, inananların sürekli baskı altında tutulduğu yalanına sarılıyorlar. Oysa Cumhuriyet’in yetiştirdiği ve ona bağlı olan nesil dini de İslamiyeti de bugün egemen olanlardan çok daha iyi anlıyor ve yaşıyor.Halk barışıktıTürkler Anadolu’ya ilk girdikleri 1071 yılında da Müslümandı, Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923’te de, bugün de. Neredeyse bin yılı bulan bu tarih kesitinde Anadolu coğrafyası İslam dininin en iyi anlaşıldığı ve yaşatıldığı yerdir. Cumhuriyet’in ilanıyla bu inanç yaşatılmaya devam etti. Müslüman olan halkın çok büyük kesimi Cumhuriyet ve devrimleriyle barışık olarak, dini inançlarını dilediği gibi yaşamayı sürdürdü.Üzülenler olduElbette bu süreçte Cumhuriyet devrimleriyle çıkarları gereği barışık olamayan bir kesim de vardı. Atatürk dinin bir baskı aracı olarak kullanıldığı tekke ve zaviyeleri kapatmış, dine gerçek özgürlüğünü veren laikliği ilke edinmiş, eğitimin pozitif bilimler ışığında yapılmasına karar vermişti. Halk bunun güzelliğini elbette anlamıştı ama din üzerinden egemenlik kuran küçük bir kesim bundan hiç hoşlanmamıştı, hoşlanamazdı da.Kırılgan noktaDin, eğitim seviyesinin yükseldiği, bilimsel sorgulamanın yapılabildiği toplumlarda akla, mantığa daha uygun yaşanır. Eğitim ve kültür seviyesi düştükçe hurafelere inanmak, yalanlara kanmak, din üzerinden egemenlik kurmak isteyenlerin amaçlarına bilmeden hizmet etme duygusu ağır basar. Toplumların inanç sistemlerindeki kırılgan nokta budur. Bu noktanın kurcalanması eğitimsiz kitlelerde şiddetli bir ters etki yaratır.Siyasetçinin keşfi1950’li yıllara kadar binbir türlü yokluğa ve sıkıntıya rağmen Türk halkının inanç sisteminde bir sarsılma olmamıştı. Ne zaman ki çok partili döneme geçtik, siyasi rekabet eskisine oranla keskinleşti, işte o zaman siyasetçi, toplumların en kırılgan noktası dini keşfetti. Bilimi, aklı, mantığı kullanmak, sormak, sorgulamak, kıyaslamak yerine en kolay yol olan “din üzerinden siyaset primi yapma” politikaları geliştirildi.Oy çokluğu oradaEsasında Cumhuriyet devrimleriyle barışık olan ve dinini de dilediği gibi yaşayan ama dinin çok kurcalanması nedeniyle çabuk kırılabilen eğitimsiz kitlelerin büyük nüfusa sahip olduğunu gören kimi siyasetçiler geleceği hiç düşünmeden istismar kapılarını açtılar. Bunun başarılı olmaması mümkün değildi. Saatlerce anlatılacak doğrular sadece “Bunlar Müslüman değil” sloganıyla yerle bir edilebilir. Zaten bu yapıldı.Çağdaş dinden softalığaBizden bir önceki nesil ve bizim neslimiz İslam dininin esaslarını, ibadet şekillerini, geleneklerini doğru öğrenerek ve yaşayarak yetişti. Hem çağın gereklerine uygun yaşayarak hem de dinimizin kurallarını elimizen geldiğince uygulayarak büyüdük. Belki tüm ibadetleri yerine getirmedik ama inancımız hiç eksik olmadı. Oysa şimdi yaratılan ortamda modernlik ve değişim adı altında ülkeyi geriye götüren bir “softalık” dönemine girildi.Farkında bile değillerGelişen dünya ve komünizmin çökmesinden sonra yaratılan küresel dünya gerçeği Türkiye’de de yepyeni bir neslin doğmasına yol açtı. 12 Eylül faşizminin bunda çok katkısı vardır. Yeni neslin, özellikle biraz parası olan, fazla sıkıntı çekmeyen kesimi inançlı olmayı değil inançlı gözükmeyi tercih eder hale geldi. Hiç bilmediği din kurallarını “softaca” uyguluyor görünen, böylelikle dertten kurtulduğunu sanan bir kesim çıktı ortaya.Modernlik diyorlar amaKimileri, zihnen ve yaşam biçimi olarak Türkiye’yi sıradanlaştıran, çizgisini aşağı düşüren güya İslama uygun yaşam biçimini, aslında yaşamadığı halde savunur durumda ve bunu “modernite” olarak satmaya çalışıyor. Yükselen binalar, alışveriş merkezleri, çılgın eğlencelerin yaşandığı mekânlar ve buralara da giden “dindar” insanlar “İşte gelişen, değişen ve normalleşen Türkiye” diye yutturulmaya çalışılıyor. Bu sanal bir gerçekliktir.Bizim bayramlarımızSevgili okurlar; bu konuda yüzlerce örnek verebilirim, ama yaşadığımız bayramdan söz etmek istiyorum, sadece tek konu, “kurban” üzerinde duracağım. Kurban sadece bizim dinimizde değil, pek çok dinde var. Kurban, sevdiğimiz, bağlılık duyduğumuz, ayrılamayacağımızı düşündüğümüz bir varlığımızı, inancımız gereği Allah’a sunmaktır. Bizim çocukluğumuzdaki kurban bayramları işte bu anlayışla kutlanırdı. Anlatayım.Kurban önceden alınırdıŞimdi özellikle kent yaşamında kurbanı bayramdan birkaç gün önce alıp beslemek pratik olarak mümkün değil. Ama bizim çocukluğumuzda kurban birkaç gün önce alınır, eve getirilir ve beslenirdi. Böylelikle o kurbana karşı bir bağlılık, bir sevgi çemberi oluşurdu. Ve bayram sabahı, bayram namazından sonra o koyun kurban edilirdi, göz yaşlarımızı tutamazdık, bizden bir parça giderdi. Ama dinen doğrusu budur.Kurban üçe bölünürHer dinde olan kurbanın bizdeki yeri ve önemi farklıdır. Kurban kesildikten sonra üçe bölünür. Bir parçası fakirlere gider, diğer parçası kurban kesmeye gücü yetmeyen, ama fakir de olmayan komşulara, yakınlara dağıtılılır. Geri kalan bölüm ise evde kalır ve herkes o kurban etinden mutlaka yer. Eğer kurban kestiyseniz tamamının fakirlere dağıtılmasında elbette sakınca yoktur ama doğrusu anlattığım gibidir.Kurban kesen görmeliKurban kesen eğer sağlıkla ilgili bir sorunu yoksa kesilirken kurbanın başında olmalıdır. Kurban kesen “tekbir” getirecek, kesimin ardından iki rekât namazını kılacaktır. Sonra da eğer mümkün olursa kurbandan ilk tadan olacaktır. Kimi yerlerde kurbanın tadılan ilk parçası sağ böbreğidir, bazıları bayram namazından sonra ilk lomayı tadana kadar hiçbir şey yemez, adeta kısa süreli bir oruç da tutar. Bunlar ritüellerdir elbette.Günümüzde kurbanDinin siyasete alet edilmesiyle, gerçek inancını aslında yaşamayan ama davranış biçimi “softalaşan” yeni tür dindarlar kurban konusunu da doğru uygulamıyor. Din adamları da tartışıyor gerçi, ama ben aldığım ilk bilgi ve deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki, bugün milyonlarca kişi aslında kurban kesmiyor, bu dini vecibeyi yerine getirmiyor. Yapılan kurban kesmek değil, basit bir hayır işidir, yardımlaşmadır.Vekâletle kurban olmazKurban için için elbette vekalet verilir. Örneğin yatağından kalkamayanlar, hastalar, uzak yerde seyahatte olanlar, Hacca gidenler vekâlet verebilirler. Ama kesebilecek durumda olanlar “parasını verip” tatile çıkarlarsa bunun adı kurban olmaz. Koyun parasını bir hayır kurumuna verip “bu yıl da kurbanımızı kestik Allah’a şükür” diyenler sadece kendilerini kandırır. Yine de yapılan bir hayır işidir, bu nedenle karşı da çıkmam.Dini cemaatlerBu konuda beni en şaşırtan, bazı dini cemaatler. Aslına bakarsanız şaşırmıyorum, çünkü kurban işinde çok büyük rant var. Ama dini kuralları bildikleri halde halktan kurban başına belli bir para alan cemaatler, aslında “inançlı görünmeye çalışan” ama “dini bilmeyen” milyonlarca kişiyi kandırıyor. Elbette o insanlar günaha girmiyor, dini bir kuralı yerine getirdiklerini sanıyorlar. Demek ki günahı o cemaatlerin boynuna.Hepinize iyi haftalar, iyi bayramlar...