Bayramın ilk günü fıkralar Yıldırım Tuna’dan.FalcıGeçen gün eşimle falcıya gittim, falcı bizi gülümseyerek karşıladı, “Oturun” dedi, içip ters çevirdiğim kahve fincanı soğuyunca kulpundan tutup ağır ağır kaldırdı, bir süre fincanı inceledikten sonra “2 çocuğunuz var ve çok başarılılar” dedi. “Oooo.. 2 çocuğumuzun olduğunu bildi” dedi karım kulağıma fısıldayarak. Falcı devam etti, “Hayatınızın aşkı ile birlikte yaşlanacaksınız.. Adının baş harfi ‘S’ ile başlayan bir kadın bu” Birden “Aman Tanrım!” dedim heyecanlanarak, “Si..Sibel bu.. Sekreterim.” Karım “Salak!” dedi birden ayağa kalkıp sinirlenerek, “Benim adım ‘Sevgi!’ aptal..!”İnternetUzun zamandır ‘Nadya’ diye bir kızla internet aracılığı ile ‘chat’leşiyoruz.. Geçen hafta bana bir park adresi verdi, “Buluşalım” dedi, “Gece yarısı gel, ağaçların altında biraz yaramazlık yaparız.” Heyecanla saat gece yarısına gelirken o parka gittim, 4 tane kar maskeli iri yarı adam ellerinde beyzbol sopaları ile söylediği yerde üzerime atladı, kırılmadık kemiğim kalmadı, arabamı ve cüzdanımı da alıp gittiler.. Hastaneden çıktığımdan beri Nadya’ya ulaşmaya çalışıyorum ama bir tek e-mailime bile cevap vermedi.. Acaba aynı çete ona da zarar verdi mi?.. Meraktan öleceğim yahu..!SapıkBirlikte yaşadığım kız arkadaşımla beraber semtimizdeki cafeye gittik, içeri girer girmez bütün herkes hep bir ağızdan bana “Sapık.. Sapık.” diye bağırmaya başladı. Sanırım ben 50, sevgilim 21 yaşında diye. Beraberliğimizin 10. Yıl kutlaması berbat oldu tabii..Hikaye aynı da2 dertli tekstil patronu öğle yemeğinde buluşmuşlar, birincisi “Geçen hafta hayatımın en kötü haftasıydı” demiş, “Karımla tatile gittik, kredi kartımdan binlerce lira harcadı, İstanbul’a döndük bacanağım milyonlarımı alıp kaçmış, bütün bunların üzerine pazartesi sabahı işe bir geldim ki oğlum baş modelimle masamın üzerinde aşk yapıyor.” Diğeri “Kötü hafta dediğin bu mu?” demiş “Benimki daha berbat.. Karımla tatile gittik, karım kredi kartımı patlattı adeta, döndüğümüzde bir baktım bacanağım bütün banka hesabımı üzerine geçirmiş, her şeyden önemlisi pazartesi sabahı işe bir gittim ki bizim oğlan mağazanın baş modeliyle masamın üzerinde o vaziyette.” Birincisi “Nesi farklı ki bunun?” demiş şaşırarak, “Benim olayın aynısı işte?” Of çeken diğeri “Saçmalama” demiş “Benim sadece erkek konfeksiyonu üzerine çalıştığımı unuttun galiba..!”Yapma ölürsünDoktorum “Aşk yapmaya devam edersem bir hafta içinde ölebileceğimi söyledi” demiş adam. “Aa?” diye şaşırmış arkadaşı, “Neden böyle dedi ki?” Adam “Yok.. Yok.. Doktor haklı kardeşim” demiş “Kaç aydır onun karısı ile çıkıyorum ya ondan..!”Çim biçme makinasıTemel’in işe girdiği mağazanın müdürü ilk gün “Politikamız ne olursa olsun malı başka malla satmaktır” demiş. O sırada içeriye giren adam çim tohumu isteyince “Bakın size ne demek istediğimi göstereyim” demiş ve adamın yanına giderek “Çim biçme makineniz yok değil mi?” diye sormuş, müşteri şaşkın bir şekilde bakınca devam etmiş “Tohumu ekeceksiniz, büyüyünce de onu kesmek için bir makineye ihtiyacınız olacak değil mi?” Müşteri de tohumlarla birlikte makineyi de satın alıp çıkmış mağazadan. “Hmm, anladım” demiş Temel ve o sırada dükkana giren müşterinin yanına gidip “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş. “Eşim için ‘Kadın Ped’i alacağım” demiş adam. “Tamam” demiş Temel o reyona doğru yürürken ve hemen sormuş “Çim biçme makineniz yok değil mi?” diye. Müşteri şaşırmış, mağaza müdürünün suratı düşmüş, Temel devam etmiş, “Hafta sonunuzun içine edildiğine göre sanırım hırsınızı çimlerden alırsınız diye düşünmüştüm!”AnlaşmaAdam köpeğini gezdirirken hayvan elinden kurtulup kaçmış, bahçenin birine girerek orada oturan bir kadını ısırmış. Acı içinde evine kaçan kadın köpek ve arkasında koşuşturan sahibinin ‘icabına bakması için’ kocasına haber vermiş, kadının kocası bahçeye inince telaşlanan köpeğin sahibi “Bu işi parayla çözsek?” demiş titreyerek, “50 liraya ne dersiniz?” Koca bir müddet düşünmüş, “Tamam” demiş cebinden cüzdanını çıkartırken, “Ama haftaya aynı gün yine saldırtacaksınız o şartla tamam mı?”Hep böyle olsunUzun bir aşk sonrası kız “Aşkım” demiş, “Evlendikten sonra da beni böyle sımsıcacık sevecek misin?” Delikanlı “Mmmm” demiş “Hiç şüphen olmasın tatlımÖ Evli kadınlardan acayip hoşlanırım..!”Çocukla dansOkulun “Kuru fasulye Günü”nde 1. Sınıf öğrencisi son sınıftaki bir kızı dansa kaldırmış “Hıh!” demiş kız “Çocukla dans edemem doğrusu!” Oğlan “Ooo, özür dilerim” demiş “İnanın hamile olduğunuzu fark etmemiştim..!”Basit tahminAdam bara girip oturunca barmen “Ne içersiniz?” diye sormuş. “Teşekkür ederim, bir şey içmem” diye cevap vermiş adam, “Bir kere içtim hiç hoşuma gitmedi, daha da ağzıma koymadım.” Barmen “O zaman size bir sigara armağan edeyim?” demiş barmen. “İçmiyorum sağ olun.. Bir kere denedim, ama beğenmedim, içemiyorum.” Barmen “O zaman sizinle bilardo oynayacak birini bulalım?” diye ısrar etmiş. “Yok” demiş adam, “Bir kere oynamıştım, sarmadı.. İşin aslı buraya oğlumla buluşmaya geldim.” Barmen bu kez “Bakın tahmin edeyim, o sizin tek çocuğunuz değil mi?” demiş. “Evet? Nereden bildiniz?” Barmen gülmüş “Eh işte” demiş dişlerini sıkarak, “Sadece basit bir tahmin işte..!”*****Gani Yıldız’danHükümete Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yetkisi veren kanunun iptali görüşmesinde oylar eşit çıkınca Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın oyu kanunun iptalini engellemiş. Kısacası, iktidarın “KHK”larının “HK”sı Haşim Kılıç desek?***Yeni yılda vergi zamları yüzde 10’u geçecekmiş. Bu, işin zam kısmı, kim bilir “güncellemeler” ile yüzde kaça çıkacak!***CHP Milletvekili Rıza Türmen, yeni anayasanın tamamen iktidara ait olacağı yönündeki eleştiriler için, “Biz tango yapmak istiyoruz, iktidar da isterse ortaya güzel bir dans çıkar!” demiş. Siyaset biraz da “kıvırma sanatı” olduğu için tango beklentisi boşa çıkabilir Sayın Vekil!***Cezaevindeki gazeteciler, Terörle Mücadele Yasası’ndan dolayı tutukluymuş. Peki gazetecinin “teröristliği” nasıl olur? Yaptığı bir haber ya da yazdığı bir kitap “bomba gibiyse” pekâlâ olur!***Kültür ve Turizm Bakanı Günay, “Biz Cumhuriyet Bayramı’nı içimizden büyük bir coşkuyla kutladık!” demiş. Demek ki bazı siyasetçilerimiz yeterince şeffaf değil. Zira içlerindeki bu coşkuyu görmekte zorluk çektik!***Kış geliyor; gündüzler kısalıyor. Yaz geliyor; geceler kısalıyor. Mevsimler gelip geçiyor ama uzun tutukluluk süreleri kısalmak bilmiyor!***Bakan Nihat Ergün, “Van depremi milattır. Hasarlı binaları yıkacağız. İlk kazma Adapazarı’na vurulacak!” demiş. Umarız verilen sözlerin gereği yapılır da, kazmanın ilk vurulduğu yer yine bir enkaz olmaz!Kurban Bayramınız kutlu olsun
İktidar halkı etkilemekte, heyecana getirmekte ve bunu oya çevirmekte çok usta. Özellikle dış siyaset konularında, çoğu eksik, doğru olmayan, gurur okşayan söylemlerle halkı etkilemesini biliyor.Örneğin İsrail konusunu hatırlayın. Başbakan nasıl esip gürlemişti. Gazze halkının üzerindeki ambargo kalkıp Filistinliler özgürleşinceye kadar İsrail’in tepesinde balyoz gibi duracaktık.Mavi Marmara olayına rağmen hazırlanacak yeni yardım gemileri yola çıkacaktı, bu gemilere de Türk donanması eşlik edecekti.Halkın yarısı buna çok sevindi. İsrail artık gününü görecekti.Ama Amerika Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland konuştu önceki gün. Söyledikleri çok garipti.Nuland diyor ki “Gazze’ye yardım gemilerine Türk donanmasının eşlik etmesi çok kötü bir fikir.”İnsan okuyunca “Sana ne” diyor içinden ama Nuland devam ediyor; “Zaten Türk hükümeti de böyle bir niyetin hiç olmadığını konusundaki güvencesini bize iletti.”Yani halkın yarısı “Yaşasın Filistinlilere gidecek yardım gemilerinin yanında savaş gemilerimiz de olacak, bakalım İsrail şimdi ne yapacak?” diye sevinirken, hükümetimiz Amerika’ya “Olur mu canım, bunun çok kötü bir fikir olduğunu biliyoruz, savaş gemilerimizin eşlik etmesi söz konusu bile değil” diyormuş.Sonuçta da öyle de oldu. İsrail, müdahale ettiği iki yardım gemisini Aşhod limanına çekerken Türkiye’nin güvencesi yardım gemilerinin değil ABD’nin yanındaydı.****Bu haberler doğruysa yaşadık yani!Başbakan önce Almanya’da “Türk işçilerinin göçünün 50’nci yılı” törenlerine katıldı, sonra da Cannes’a geçerek G-20 toplantılarında konuşmalar yaptı. Haberleri gazetelerden okuyup televizyonlardan izledim.Gerçi Başbakan’ın her yurt dışı gezisindeki büyük başarı öykülerine alıştık ama bu son geziyle ilgili haberler çok çarpıcı.Başbakan haberlere göre Avrupa’da yıldızlaşmış durumda.Papandreu Merkel’in önünde ellerini bağlamış adeta “yalvarır” gibi görünürken Erdoğan bacak bacak üstüne atmış Merkel’le şakalaşıyor.Obama ile sarmaş dolaş, uzun uzun sohbet ediyor, İspanya Başbakanı bir süre bu sohbeti dinleyip uzaklaşıyor.Erdoğan Avrupa Birliği’ne bu kez “tatlı sert” fırça atıyor, Yunanistan’ı kastederek “Gördünüz mü Türkiye’yi almayınca ne oluyor?” diye soruyor.Dünya devi şirketlerin CEO’larına ders veriyor, kulak çekiyor, uyarılarda bulunuyor.Sadece Başbakan değil, onunla birlikte bu toplantılara katılan iş dünyamızın önde gelenleri de her yerde ve her fırsatta Türkiye’nin nasıl yükseldiğini, krizi atlatacak güce eriştiğini anlatıyorlar. Dünya devlerinin lider ve yönetici kadroları da bu sözleri hayranlıkla izliyor, Türkiye’ye övgü üzerine övgü düzüyor.Türkiye ekonomisinin turbo motoru andırdığını, Türkiye’nin çok başarılı olduğunu söylüyorlar.Bunların hepsi bizim medyadan öğrendiklerimiz.Açıkçası insanın içi açılıyor, ruhu ferahlıyor, umudu artıyor.Tayyip Erdoğan başa gelinceye kadar hiç duymadığımız şeyleri duymak gururumuzu okşuyor, hepimizi sevindiriyor.Ama bütün bu haber ve yorumlar gerçekten doğru mu? Her şey doğruysa çok güzel.Tabii sonuçlara bakmak gerekiyor. Cannes toplantıları bitecek, herkes evine dönecek.Neler olup bittiğini sanıyorum ondan sonra görüp öğreneceğiz.Çünkü bu tür övgülü uluslararası her toplantıdan bir süre sonra Türkiye’nin “bir bedel ödemek” durumunda kaldığına tanık oluyoruz. O övgülü, şatafatlı temaslardan sonra hep “Türkiye’den bir şeyler istendiğini” anlıyoruz.Genellikle de çok parlak geçtiği anlatılan bu tür uluslararası toplantılarda Türkiye’nin Avrupa ve Amerika çıkarları için tavizler verdiği ortaya çıkıyor.Yakın bir gelecekte Suriye ve İran’la ilgili çok önemli gelişmeler olacağını söylemek kehanet sayılmaz. İngiliz basını İran’a bir askeri operasyonun şifrelerini vermeye başladı bile.Merak ediyorum, dünyanın en önemli ülkeleri bir araya gelmişken ve hep ekonomi konuşulduğu söylenirken kapalı kapılar ardında Türkiye’yi de ilgilendiren, İran, Suriye, Mısır, Afganistan konuları gündeme ne kadar geldi?Türkiye’nin başarı öykülerini izlemek çok güzel. Hepsi doğruysa yaşadık demektir. Ama dediğim gibi biraz bekleyelim ve görelim.****Aman çocuklar dikkatBaşbakan Erdoğan maskeli faşistleri uyardı. Dedi ki “Bu iş İmralı’ya uzanıyor, KCK’ya sahip çıkanların kendilerini gözden geçirmesi lazım.”Tam tercümesi şu oluyor herhalde: “KCK’ya sahip çıkıyorsunuz ama, bunu yaparken KCK’lı durumuna düşersiniz.”Sonuç: “Aynı durumla karşı karşıya kalabilirsiniz.”Tam anlamı: “Bak, dikkat et, sen de girersin içeri.”İki gün önce maskeli faşist güruhun paniğe kapıldığını yazıp, hukuk ve demokrasi konusundaki ikiyüzlülüklerini anlatmıştım.O yazıyı yazdığımda henüz Başbakan konuşmamıştı, ama uyarmıştım “Başınız derde girebilir” diye.Yazının mürekkebi kurumadan Başbakan tahmin ettiğim gibi yaptı.Bakın çocuklar; Başbakan sizi kara kaşınız kara gözünüz için desteklemedi. Sizin ülke sevgisizliğinizin çirkin biçimde dışa vurumundan yararlandı. AKP’nin çok akıllı, bilgili, entelektüel birikime sahip adamı fazla yok. Bu açığı sizle kapatıp halkın kafasını muhallebiye çevirmenizin rantını yedi.Ama bir yere kadar. Kontrolden çıkar ve güya demokrasi adına Başbakan’ı eleştirmeye kalkarsanız külâhlar değişir.Hiç kızmayın ama tavrınız Başbakan’a göre “döneklik” sayılıyor. Döneklik Başbakan’ın kitabında iyi bir şey değil.Bana göre oturun oturduğunuz yerde uslu uslu, demokrasiydi hukuktu gibi hiç ilginiz olmayan konulara girmeyin. Mücadelenize Mustafa Balbay’ın hücresinde 5 bininci günü geçirmesi için televizyonlarda propaganda yaparak, Atatürk’ü kötüleyerek, Cumhuriyetin ne beter bir şey olduğunu anlatarak, türbanın en kutsal değer olduğunu söyleyerek yapın.Size yakışan da bu zaten, nereden çıktı şimdi bu demokrasi hukuk söylemi?Dönekliğin alemi yok.****De ki kendi rızasıylaBu ülkede 16 yaşından küçük bir kızla (erkekle) cinsel ilişkiye girmek suçtur, suçun niteliği de tecavüzdür.Elbette şunu bilelim; tecavüz ille de elleri kolları bağlamak, boğazına bıçak dayamak, zor kullanmak değildir. O da tecavüzdür ama 16 yaşından küçük olunca ister zorla ister gönül rızasıyla olsun, cinsel ilişki tecavüzdür.Şikâyete bağlı bir suç da değildir, çocuklarımızı başka türlü koruyamayız yoksa,Evlenmek amacıyla 16 yaşından küçük kız kaçıran ve hapse düşen yüzlerce genç “tecavüz suçundan” yargılanıyor.Demek ki tecavüzün ‘rızası vardı’sı, ‘rızası yoktu’su olamaz.Hırsızlık yapıyorsunuz, “Ama mal sahibi çaldığımı gördü ve bir şey söylemedi” diyebilir misiniz?Önce bir yerel mahkeme sonra da Yargıtay’ın ilgili dairesi, hukuk için de Türkiye için de yüz karası niteliğinde bir karar verdi, bir genç kızımızın cinsel istismara uğramasının ardından.Yargıtay’ın kadını aşağılayan bu kararında, “yetmez ama” diyerek yargıyı iktidara bağlayan Anayasa değişikliği sayesinde yargı yönetimine gelen kişilerin zihniyetinin bir etkisi var mı bilemiyorum, ama bu rezilliğin bir an önce temizlenmesi gerekir.**** Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, eşit şart ve sürelerde çalışıp farklı emekli maaşı alanlar arasındaki haksızlığı giderecek intibak düzenlemesinin 2013’e kaldığını açıklamış. Anlaşılan emekli, yeni duruma “intibak” sağlayamadan öbür tarafa “intikali” gerçekleştirmiş olacak! (Gani Yıldız)
Kaç gündür önümde duran notlar var. Ana fikri şu: İktidar kime kafayı takarsa özel yetkili savcıları görevlendiriyor ve bu savcılar da gereğini hemen yerine getiriyor.Gereği dediğim, önce onurları kıracak biçimde ev baskınları, gözaltılar, arama adı altında evlerin altını üstüne getirmeler, sonra her nedense 4 tam günü dolduran güya polis sorguları, oradan loş koridorlarda saatlerce oturtularak adeta işkenceye dönen çok uzun savcılık ifadeleri, aynı yöntemin bu kez mahkeme kapısı önünde yaşatılması ve en sonunda tutukluluk.Bunları anlatacak başlık bulamıyordum, iki üç kelime ile konuyu özetleyemiyordum.Cumhuriyet’in dünkü manşeti kıskandıracak kadar güzeldi. Tüm oyunun temelini çok güzel ifade etmişler. Demişler ki “Terörist üreten yasa.” Kastedilen Terörle Mücadele Yasası. Bu yasa öyle bir yasa ki, özel yetkili savcıların da hakkını yememek gerek, Türkiye’de kimi istiyorsanız bulun, seçin, bu yasanın maddelerine göre hapse atabilirsiniz. Yani her türlü hukuksuzluk, kılıfına uydurulabiliyor bu yasayla.Yanisi şu ki yasa ile olmasa bile bir kişiyi terörist ilan etmek mümkün.Bu başlıkta değil ama neredeyse 4 yıla yakındır bunları yazıyoruz, ekranlarda nefesimizin yettiği kadarıyla söylüyoruz. Ama karşımızda iktidardan nemalanan ve bunu Türkiye sevgisizliği ile bütünleştirerek güç kazanan öyle bir güruh var ki, sonuçta elbette ezilmiyoruz ama ağır hasarlar alıyoruz.Bu güruhun azgın çığlıkları nedeniyle kaç aydın, gazeteci, akademisyen; emeklisiyle muvazzafıyla kaç subay hapse girdi, hesabını tutmak zor.Şimdi bu güruh korku ve panik içinde.Çünkü aynı yasa dönüp dolaşıp kendilerini arkadan vurmaya başladı. Haykırıyorlar “Ne oluyor böyle?” diye.Bir şey olduğu yok. Düne kadar o şehvet kokan çığlıklarınız iktidarın işine geliyordu. Çıkardığınız gürültü ile halkın duyarlı olmayan kesimlerinin beyni uyuşturuluyordu, iktidar hem içte hem de bölgesel olarak global dünyanın taleplerini yerine getiriyordu. Şimdi durum farklı galiba. Belli ki global güçler hedef değiştirdi, düne kadar “kullanılabilir” olanların “son kullanma tarihine” yaklaşıldı, iktidar da makas değiştirdi.Kürt sorununu “söylemde” bıraktı, terörü hedef seçti. Terörle mücadelenin yıkıcı ve yakıcı kurallarını uygulamayla yöneldi.“Biz elimizdeki palalarla herkesi keser biçeriz, canımızın istediği gibi at oynatırız” diyenler şimdi şaşkın.Zamanında “hukuka saygı gösterin, hukuk bir gün herkesin ihtiyacı olacaktır, sizin bile” diyor, yapılan hukuk dışı uygulamalara dikkat çekerek “Demokrasiden söz ediyorsunuz ama demokrasi ile zerre ilginiz yok, bunun adı faşizm” diye uyarıyorduk. Ülkenin “tek parti diktatörlüğüne doğru hızla yol aldığını” belirterek “Şimdi canhıraş destek veriyorsunuz ama bu iş bumerang gibidir, sonunda size dönecek” tahmininde bulunuyorduk.O bumerang şimdi geri geldi, atanı vuruyor.Bugüne kadar hiçbir konuda, samimi, namuslu, ahlaklı, ilkeli olmayanlar feryat ediyor.Yine de uyarayım, tavrınızın demokrasi ve hukukla yine ilgisi yok, sadece arkadaş dayanışması yapıyorsunuz, ama dikkat edin, Başbakan’ın eleştiriden hiç hoşlanmadığını biliyorsunuz. Üstelik ilkeli olanları sevdiğini ama döneklere asla tahammül edemediğini biliyor olmanız gerek. Ayağınızı denk atın. Sizin sandığınız “fazla demokrasi” sonunda “Başbakan usandırır” ona göre.****Nihat Behram’dan dörtlüklerNihat Behram taa 1976-77’de birlikte çalıştığım, ilkelerine, dürüstlüğüne, insan sıcaklığına hayran olduğum müthiş bir devrimciydi. 12 Mart’ın çilelerini çekmişti ben tanıdığımda, sonra 12 Eylül de canından bezdirdi. Türkiye’ye gidip geliyor ama artık dışarıda yaşıyor. Dün son kitabı geldi Nihat Behram’ın. 1980 ile 2010 arasında yazdığı çoğu hiç yayınlanmamış 250 dörtlüğü var kitapta. Bir solukta okunan, hepsi zihinde iz bırakan dörtlükler bunlar.Sadece birini sizlerle de paylaşmak istedim bugün;Dediler ki “Dikkat et düşman binbir maskesiyle ürüdüDöneklik ardı sıra ihaneti sürüdü”Dedim ki “Dikkat ettim en karanlık günde bileDirenenler ön saflarda mavzer gibi yürüdü”****Bedelli bekleyen AKP’liler arttı galibaAskerlikten sıyırmak isteyenler aylardır bir kampanya sürdürüyor. Sanki bugüne kadar hiç kimse işini gücünü, karısını çocuğunu, sevgilisini bırakıp da askere gitmemiş gibi “Bu yaşa geldik, işimizi kurduk, evlenip çoluk çocuğa karıştık, parası neyse verelim askerlik yapmayalım” diyenler “bedelli” askerlik için lobi oluşturmuştu.Türkiye sevgisizi güya demokrat bir kesim ise fırsat bu fırsat diyerek bu kampanyalara destek vermişti.Oysa Başbakan bu konuya hep uzak durdu. Gerçi seçimden önce “üç beş oy da oradan gelir” umuduyla bir havuç göstermeyi ihmal etmemişti ama, hemen seçimden sonra bedelli konusunda net bir tavır göstererek “olmayacak” demişti.İki gün önce Başbakan bu konuda yeniden yeşil ışık yaktı. Artık gerçekten bedelli çıkacak mı bu sefer, yoksa terördü, depremdi, ekonomik sıkıtılardı gibi konuları biraz arka plana itmenin bir başlangıcı mı onu bilmiyorum.Ama aklıma şu da takılıyor. Başbakan bu konuya soğuktu. “Acaba” diyorum, parti örgütünden “Efendim bizim arkadaşlardan bu yasayı bekleyen çok kişi var” mesajları mı geldi? Malum iktidar hemen her konuya “Bize yarar mı?” diye bakıyor. Eğer bedelli bekleyen AKP’li sayısı hayli fazlaysa, neden bedelli yasası çıkmasın ki?****Müteahhit Ali Ağaoğlu, “Eskiden inşaatlarda deniz kumu kullanılırdı” demiş. Bu denizi daha yararlı kullanmanın bir yolu yok mu? Ya kumuyla vatandaşın canını alıyor ya feneriyle parasını! (Gani Yıldız)****Oturmayın o zaman makamdaYÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan Akşam Gazetesi’ne konuşmuş. Yetkilerinin fazlalığından yakınmış. YÖK’ün 12 Eylül yönetimi tarafından “Üniversiteleri zapturapt altına almak” için kurulduğunu söylemiş.En güzeli de “Makul davranayım bunları kullanmayayım deseniz bile olmuyor” diyor.İşe bakın ki, YÖK Başkanı “yasal” yetkilerinden şikâyet ediyor, ama yasal olmayan bir biçimde üniversitelerde türban sorununu çözmüş kahraman edasını hiç elinden bırakmıyor. Üstelik “türbanlıyı alın ama isteyen hocalar rapor tutsun” diyecek kadar da herkesi zor durumda bırakacak biçimde yapıyor bunu.Tabii kimse Yusuf Ziya Özcan’ı silah zoruyla orada oturtmuyor. 12 Eylül üniversiteleri zapturapt altında tutmak istiyorduysa, bu görevi şimdi fevkalade yapıyor kendisi. Bu şikâyetleri ancak istifa edip “Ben böyle onur kırıcı bir görevi kabul edemem” derse samimi ve gerçekçi olur. Gerisi halkı kandırıp kafasını bulandırmaktan başka bir şey değildir.
Gündem mi çok hızlı değişiyor yoksa biz mi çabuk unutup konuları tüketiyoruz? Üst üste gelen terör olayları, doğal felâket deprem, siyasette her gün bir yenisine alıştığımız garip tartışmalar elbette zihnimizi karıştırıyor ama bu yine de önemli olayları unutmamıza engel olmamalı.Örneğin Piri Reis araştırma gemisi şu an nerede, biliyor muyuz? Oysa Piri Reis neredeyse harbe giden donanma gibi uğurlanmıştı. Başbakan ve iktidar üyeleri esip gürlüyordu. Rumların Akdeniz’de petrol aramaya kalkışmaları “provokasyon” olarak niteleniyordu.Biz de Rumların İsrail’le sahneye koyduğu bu oyunu bozacaktık. Piri Reis araştırma gemisi aynı bölgede sondaj yapacak ve eğer petrol izine rastlarsa biz de aramalara başlayacaktık.Üstelik Piri Reis bu tarihi görevine yalnız başına da çıkmamıştı. Yanında Türk donanmasının savaş gemileri vardı. Savaş gemileri hem bir saldırıya karşı koyacak hem de İsrail ve Rum tarafına korku salacaktı.Aradan hayli zaman geçti. Kimse Piri Reis’in nerede olduğunu, savaş gemilerimizin hâlâ İsrail’e ve Rumlar’a korku salıp salmadığını merak etmiyor galiba.İsrail’in ne zaman özür dileyeceğini de artık merak etmiyoruz. Oysa Başbakan az mı coşmuştu İsrail’e karşı. Milletin yarısı jetlerimizin İsrail’i bombalayacağını bile zannetmişti.O esmeler gürlemeler kesildi birden. İsrail özür mü diledi, tazminat ödemeyi mi taahhüt etti yoksa Gazze’de Hamas yönetmindeki halka yaptığı zulmü mü bitirdi?Sahi ne oldu da, İsrail gündemimizden kalkıverdi böyle?Gazze halkı da artık umurumuzda değil galiba. Kimbilir belki de bir İsrail askerine karşı 1000 Filistinli’nin serbest bırakılmasını kabul etmeleri Türk halkının gururunu kırmıştır. İktidar da bunu göz önüne alıp Gazze konusunu ertelemiştir.Yoksa Başbakan Gazze’ye gidecekti. Her ne kadar bahar yaşayan Mısır geçiş izni vermeye pek yanaşmıyorsa da bu ziyaretin ne zaman gerçekleşeceğini merak etmek hakkımız.Bir de yine unuttuğumuz Alman Vakıfları konusu var. Başbakan büyük bir yolsuzluk yapıldığını ima ederek Alman vakıflarından hem para hem de talimat alan belediyeler olduğunu ileri sürmüştü.Açıkçası bugüne kadar iktidarın uyguladığı yöntemleri göz önüne alarak bazı belediyelerin başının derde gireceğini düşünmüştüm.Galiba yanıldım. Çünkü hiçbir şey olmadı. Başbakan adeta sözlerinin üzerine yattı. “Acaba” diyorum “Alman vakıflarıyla ve belki de başka ülkelerin bu tür kurumlarıyla AKP’li belediyelerin mi daha içli dışlı olduğu anlaşıldı?”Başlıkta yazmadığım bir konu da Suriye. Ne oldu Suriye ile ilişkilere. Başbakan Suriye sınırına gidecek ve mültecilerle görüşecekti. Beklenti Esad’a karşı çok sert bir açıklama yapacağı yönündeydi.Araya Başbakan’ın annesinin vefatı girdi, ziyaret ertelendi, hâlâ ne zaman olacağını bilmiyoruz. Ama bu sırada Esad’ın sesi yükseliverdi ve hatta Türkiye’yi tehdit etmeye başlaması da dikkat çekiyor.Sahi söylenenler doğru mu, Suriye’deki muhalefeti Türkiye mi yönetiyor. Liderlerini Ankara’da, silahlı birliklerini de Hatay ’da mı konuk ediyor?Hep merak işte..*****Yaşam günlüğüMersin’i çok sevdimMersin’e yıllar önce bir kere gitmiştim. Hava karardıktan sonra kente girmiştik, gece bir toplantıya katıldıktan sonra sabah geri dönmüştük. Kenti görememiştim bile.TMMOB Makine Mühendisleri Odası Mersin Şube Başkanı Naci Erçolak halka açık bir sohbet toplantısına davet edince yolum tekrar Mersin’e düştü.Sonuçta yine çok kısa, sadece 24 saat kaldım Mersin’de ama, hem kenti gezdim, hem ülkemin duyarlı insanlarının aydınlık yüzlerini görerek Türkiye ve dünya üzerinde bir ufuk turu yapma şansı buldum.Mersin’i çok sevdim hatta bayıldım desem abartmış olmam. Tertemiz, yemyeşil, insanın içini açan bir kent. İnsanları yürek ferahlatıyor. Havası harika.TMMOB’un düzenlediği sohbet toplantısında 400 kişilik salon tamamen doluydu. Herkes dikkatle dinledi, çok ilginç sorular sordular, yorumlar yaptılar.Önce umutsuz söylemlerle başlayan sohbetler giderek ateşleniyor, umutsuzluğun yerini “Bu cumhuriyeti biz kurduk biz yaşatacağız, hiçbir engel tanımayız” inancı alıyordu.Toplantı öncesi Bahçeşehir Koleji öğrencilerinin davetini de kıramadım. Lise düzeyindeki 130 kadar öğrenciye demokrasi ve hukuku ve bunları günlük yaşamlarında nasıl kullanıp öğrenebileceklerini anlatmaya çalıştım.Çocukların dikkati, sordukları sorulardaki derinlik, öğretmenlerinin özeni umutlarımı artırdı, hepsine gerçekten hayran oldum.Mersin’deki kısa günümde hiç unutmayacağım ilginç lezzetleri de attım.İnanmayacaksınız ama, sabah kahvaltısında “ciğerciye” gittim. Ciğerci Hakan’da (en iyisi mi bilemem ama harikaydı, bir başka gelişte diğerlerine de giderim) günün ilk müşterisiydim. Ciğer sevenlere bu bölgeye özgü ciğer şişi tavsiye ederim. Ciğerle birlikte masaya getirdikleri domates, yeşillikler, baharatlar bile doymanıza yeter.Öğle yemeğinde ise Tantuni yedim. Tantuni’yi bir iki kere İstanbul ’da yemiştim, bana pek cazip gelmemişti.Ama Mersin’de başka. Göksel Tantuni’de yedik. Tantuni’nin ne olduğunu o zaman anladım işte. Önünüze konan tantuni dürümlerini leblebi çekirdek gibi yiyorsunuz ve bırakmak istemiyorsunuz. Patlayabilirdim.Mersin’den çok harika dostlar kazanarak ve küçük ama çok güzel anılarla döndüm.*****Hırsız yakalayan robotArık hırsızlıklara, yolsuzluklara alıştık, tepki bile vermiyoruz. Asrın dolandırıcılarından bile eser kalmadı. Malzemeden çalıyoruz, insanlarımız ölüyor, yardım malzemelerini çalıyoruz, yol kesip adam soyuyoruz. Uzatın uzatabildiğiniz kadar.İşte bunu anlatan küçücük bir fıkra. Japonya’da hırsız yakalama robotu icat etmişler. Robotu denemek için önce Almanya’ya götürmüşler, 50 hırsız yakalamış. Sonra Fransa’ya götürmüşler, 30 hırsız yakalamış; sonra Türkiye’ye getirmişler; robot çalınmış.*****“Cumhuriyet’i kutladılar”Başlıktaki cümle Türkiye’de yayınlanan bir gazetenin 30 Ekim tarihli sayısından alıntı. Bir gün önce “kısmen” kutlanan Cumhuriyet Bayramı ile ilgili haberi gazete okurlarına böyle duyurmayı tercih etmiş.Türkiye’den ve Cumhuriyet’ten “üçüncü şahıs” gibi söz ediyor.Bu gazeteyi ve yöneticilerini anlıyorum, Türkiye ile, Türkiye Cumhuriyeti ile, Atatürk’le sorunları var. Herkes ülkesini sevmek, demokrasiye inanmak, hukukun üstünlüğüne saygı duymak, insan haklarını yüceltmek zorunda değil.Ama en azından istemese de yaşadığı ülkenin diğer vatandaşlarına saygı göstermek zorunda. Artık sevgisizlikte öyle bir noktaya gelmişler ki, gözleri hiçbir şey görmüyor.Öfkelenmedim bile başlığı okuyunca. Sadece çok üzüldüm. Ne isterler bu ülkeden bu kadar?*****Başbakan Ulusa Sesleniş’te, “Bu millet imtihanı bir kez daha geçti ve deprem felaketinde birlik oldu!” demiş. Öyle ama, ne yazık ki yüzlerce vatandaşımızın buluştuğu o ortak nokta “enkaz altı” oldu!(GANİ YILDIZ)
Bazen soran oluyor “Bu iktidarı hep eleştiriyorsun, hiç mi iyi yaptıkları bir şey yok?” diye. “Olmaz olur mu?” diye cevap veriyorum. “Elbette yaptıkları pek çok iyi iş de var, ama bizim işimiz iyileri övmek değil ki, kamu adına gördüğümüz yanlışları, hataları söylemek.”Tabii bir başka konu daha var. Bazen çok canımın sıkıldığı oluyor. Yıllar öncesinden beri yazdığım, savunduğum, iktidarları yapmadıkları için eleştirdiğim bazı işlerin bu iktidar tarafından hayata geçirilmesine öfkeleniyorum.Bu öfke kızgınlık öfkesi değil. “Aklın yolu birken, üstelik defalarca hatırlatıldığı halde neden daha önce yapılmadı” öfkesi bu.Örneğin Başbakan’ın “Kaçak yapıları yıkacağız, seçim bile kaybetmeyi göze alırım” sözlerini sonuna kadar destekliyorum. Çarpık ve çürük yapıların yıkılması, yerlerine modern yapıların inşa edilmesi, bunun için “akıllı” bir projenin de ipuçlarının verilmesi beni hem sevindiriyor hem de aynı gerekçeyle öfkelendiriyor.Daha 1980’li yıllardı bunları yazmaya başladığımızda. O tarihlerde deprem tehlikesinden çok çarpık ve sağlıksız kent ana konumuzdu. İstanbul’un her tarafı gecekondularla dolmuştu.İstanbul’un konut haritalarının çıkarılmasını öneriyorduk. Sonra bunlar kendi içlerinde çok büyük adalara bölünecekti. Bu adalarda evleri bulunanlar bir şirket kuracaklar ve evlerinin değeri ölçüsünde hisse alacaklardı. Sonra isteyen yeni yapılardan eşdeğer bir ev alacak, isteyen hissesini satıp kendine başka bir yerde ev arayacaktı.Böylelikle birbiri üstüne yapılmış çarpık ve çürük binalar yıkılacak, yerine yaşam alanları olan modern kentler kurulacaktı. Ama olmadı, olamadı.Şimdi Başbakan çok geç kalınmış olsa bile eline neşteri aldı. Umarım ve dilerim yıllardır hiç değişmeyen hokkabazların kurnazlıkları ile bu projeden vazgeçmez.Ancak diyeceğim bir şey var. Başbakan Erdoğan 1994’ten beri fiilen İstanbul’un başında. “Çoğu kaçak” dediği o binalar Erdoğan’ın devr-i iktidarında yapılmış. Üstelik deprem anında yıkılan binalar da bu dönemde görüldü. Yoksa İstanbul zaten deprem hattında ve çocukluğumdan beri kimbilir kaç deprem yaşadık. Ama hiç bina çöktüğünü görmedim.1999 depreminde ise neredeyse tamamı yeni onlarca ev yerle bir olmuştu. Bu nedenle Erdoğan eğer gerçekten büyük bir yıkıma ve yeniden yapılanmaya gidecekse önceliği kendi döneminde yapılan binalara vermeli.Bu en azından hem samimi olduğunu gösterir hem de düzgün bir siyasetçi olarak kendisinin de neden olduğu hataların giderilmesinde bir tür günah çıkarma olarak kabul edilir.*****50 yıllık bir yardım hikâyesiBir aile büyüğüm aradı dün. “Can” dedi “Yardım kutularından çıkan garip şeyleri okuyunca aklıma tam 50 yıl önce yaşadığımız bir yardım hikâyesi geldi” dedi.Yıl 1961. O dönemde Amerika’nın büyük ilgisi var Türkiye’ye. Başta askeri olmak üzere gıda, ihtiyaç malzemeleri, tarım araçları yardımları geliyor Amerika’dan.Aile büyüğüm o dönemde İstanbul’da bulunduğu ilçenin ileri gelenlerinden. Bu nedenle devlet yetkilileri “Siz bu bölgedeki Kızılay yardımlarını koordine edeceksiniz” demişler.Derken halka dağıtılmak üzere koliler gelmeye başlamış. Hepsi Amerikan ve Türk bayraklı. Birinde Türk diğerinde Amerikan bayrağı olan iki el, tokalaşıyor, bilen bilir.Aile büyüğüm “kolileri açıyoruz” dedi “içlerinden her tür giyim eşyası çıkıyor.” Sonra devam etti “Ama bir de ne görelim giyim eşyası adı altında pis donlar, bumburuşuk ve dekolte gece elbiseleri, mayolar, yırtık sökük kazaklar gömlekler, pantalonlar var.”Ben de “Peki ne oldu?” diye sordum. Aile büyüğüm anlattı, “Önce bunları dağıtmayalım, yakalım diye düşündük. Ama devlet işi başımıza iş açılır. Kalktık vilayete gittik, vali muavinine durumu anlattık. Vali muavini şaşkın halde bunu mesele yapmamamızı, Amerika ile ilişkilerin bozulabileceğini, onlara çok ihtiyacımız olduğunu söyledi. Biz de işe yaramayan bütün giysileri atıp kurtulduk.”Aile büyüğüm son olarak şunu söyledi: “Ancak o zamandan beri içimizde bir kuşku var. O koliler burada açılıp mı değiştirildi yoksa Amerika’dan mı öyle geldi. Şimdi Van’a giden yardımlardan da böyle şeylerin çıktığını görünce aynı kuşkuya düşüyorum. Vatandaş mı öyle gönderiyor yoksa birileri kolileri açıp değiştiriyor mu?”*****Yardım dediğimiz vicdanları rahatlatmakGazetelerde Van’a giden yardımların hâlinin fotoğrafını gördünüz mü?Yüzlerce belki binlerce koli, naylon torba, kutular üst üste atılmış duruyor.İçlerinde ne var bilen yokBenzer bir manzarayı Marmara depremi sırasında Gölcük’te de görmüştüm. Gölcük’teki bir ilkokulun bahçesindeki “gömlek dağı” beni çok şaşırtmıştı. Hepsi buruş buruş olmuş binlerce gömlek, tişört ve benzeri giyim eşyası öylece atılmış duruyordu.Türk halkının zora düşene yardım elini uzatmasında, bunun için canını dişine takıp çırpınmasında bir sorun yok. Sorun yardım etmeyi bilmemek ve asıl önemlisi yardımları koordine edecek düzeye gelememiş olmakta yatıyor.Açıkçası, devlet devletliğini yapmıyor. Yüz binlerce vatandaş en halisâne duygularla toplayabildiği kadar malzemeyi toplayıp, kolilere, torbalara doldurarak gönderiyor. Ya ondan sonrası?Yardım giden yerde devlet olmayınca, gelen yardımları tasnif edip gerçekten ihtiyaç sahiplerine veremeyince işte ortaya böyle manzaralar çıkıyor.Yardımlar açıkçası yardım gönderenlerin vicdanını rahatlatmaktan öteye gitmiyor çoğu kez.Başımıza gelen her felâketten ders çıkarmaya ama almamaya çok meraklıyız.Van depremi devletin yardım toplama, gönderme ve dağıtma konusunda da ders almasına vesile olmalı.Nasıl arama kurtarmada büyük mesafe katettiysek, bu konuda da şimdiden hazırlıkları yapmalıyız.*****İşte aklın yolu Bir okurumun gönderdiği mesajı sizlerle paylaşmak istedim:“Can Bey merhaba. 1992’de Sakarya’da başladığımız bir projede inşaata başladık tam temel demirlerleri döşenmiş betonu dökülmek üzereyken Erzincan’da bir deprem oldu. Mühendisim derhal beni aradı ve “Gerçi yaptığımız projenin bir eksiği yok gel biz şu demirlere üç beş çubuk ilave edelim” dedi. Bu toplamda maliyeti yüzde on sekiz artıracaktı ve ben farkın büyüklüğüne itiraz ettim. Mühendisim de bana unutamadığım şu cevabı verdi. “Bu binanın kabası bitip ince işçiliğine sıra geldiğinde eminim ki fayansın, bataryanın, lavabonun en kalitelisini ve en pahalısını alıp binana kullanacaksın ama unutma, bir deprem sırasında binayı ayakta tutacak olan bunlar değil şu anda fazladan koyacağımız üç beş çubuk demirdir” İkna olmuştum. Gerçekten yıkıcı Marmara depreminde etrafımızdaki birçok bina yıkılırken veya ağır hasar alırken binamız dimdik ayaktaydı. Mühendisimizin bu sorumlu davranışı, hem canımızı hem de malımızı kurtarmıştı. Kendisine hep minnettar kaldık. Deprem bizleri öldürmemiş, komşularımızı ve yakınlarımızı usulsüz, kalitesiz ve ucuz malzemeden yapılmış binalar öldürmüştü. E. Ö.”*****Van’ı vuran “kayıp” bir faymış. Deprem ülkesi olmamıza vebinaların durumuna bakılırsa FAY halimize! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; bütün haftayı Van depreminin yarattığı acı ve yaşadığımız onca felâkete rağmen hâlâ yeterli dersi almadığımız ve gereğini yerine getiremediğimiz gerçeğinin hüznü ile geçirdik. Korkum yeni bir felâkete kadar yine her şeyi unutup hayatımıza devam edecek olmamız. Bu gerçeği artık değiştirmemiz gerekiyor.Deprem gerçeğiAcı ve hüznü bir haftadır konuşuyoruz ama, bana göre Van depreminin iktidarın “açılım” adı altında başlattığı içi boş projenin toplumda yarattığı asıl depremi ortaya çıkarması ne yazık ki en büyük gerçeklik. Depremle birlikte toplumda biriken “kin ve nefret” enerjisinin kendini göstermesi hepimizi derinden sarsmalı ve kendimize getirmeli.Nefret boşalmasıDepremin Van’da üstelik 24 askerimizin şehit edilmesinden hemen sonra medyana gelmesi, toplumun bir kesiminde oluşmuş nefret duygularının da boşalmasına neden oldu. Potansiyel olarak Van’da yaşayan herkesi Kürt kabul eden bir kesim depremi ilahi bir uyarı olarak niteleyerek akıl almaz bir insanlık suçuna da imza atmaktan çekinmedi.Haklı çıkmak üzücüToplumda hem üzüntü hem de tartışma yaratan bu durumun doğmasının tek suçlusu iktidarın başlattığı ama cesaret edip içini dolduramadığı Kürt açılımı projesidir. İlk günden beri sesimin çıktığı her yerde anlatmaya çalışıyorum bunu. Ne yazık ki bu konuda haklı çıkmış olmak beni ne sevindiriyor ne de onurlandırıyor. Sadece derin bir hüzne itiyor.Durup dururken düşmanlıkŞurası bir gerçek ki, çok uzun yıllar boyunca Doğu ve Güneydoğu’da kötü ve acı olaylar yaşadık. Pek çok insan yitirdik. Yine çok uzun yıllar sorunu konuşamadık, tartışamadık, yüreklerimizde yaşattık. Ama hiçbir dönemde Türk ve Kürt halkları birbirine düşman olmadı. Sorun ya devletle ilgiliydi ya da son yıllardaki gibi terörle. Şimdi artık öyle değil.Ayrımı hep bildikOnca tatsız olaya rağmen Türk halkı da Kürt halkı da terör belasını ayrı tutmayı başarmıştı. Yitirdiğimiz 30 bini aşkın cana rağmen insanlar birbirlerine düşmanlık hissetmemişti. Ama açılım aşamasına gelindiğinde terör bir kenara bırakıldı ve toplumlar arasına serpilen düşmanlık tohumları filiz göstermeye başladı. Bundan sonrası çok daha zordur.Tek taraflı değilDepremle birlikte baş gösteren düşmanca tavırlar tek taraflı değil. Kendini “fazla Türk” hissetmeye başlayanların yürüttükleri kampanyaya kendini “fazla Kürt” hissedenler de aynı şiddetle katıldı. Nefret dolu duygular aynı nefret dolu duygularla karşılık buldu. Ne yazık ki bunun asıl sorumluları hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor.Terör örgütü sahnedeToplum içinde düşmanlık tohumları yeşerirken terör örgütü de belki çok uzun yıllardır beklediği fırsatı geri tepmiyor. İnsanlık suçunu “benim” dediği kendi halkına “Kürt” halkına da uyguluyor. Deprem yardımlarının engellenmesi, yağmalanması, tahrip edilmesi herhalde hiçbir insanlık anlayışına sığmaz. Ama PKK bunu yapmaktan bile çekinmedi.Gerçeği görmeliyizTerörün 30 yıldır ulaşamadığı bir hedef depremle birlikte gerçekleşme yolunda. Eğer toplumdaki bu düşmanlık biraz daha körüklenirse, giderek kalıcı hale gelecek ve bırakın sorun çözmeyi bir arada yaşama şansımız bile olmayacak. Filizlenen düşmanlığı hemen önleyemezsek bunun bedeli büyük acılar, daha çok kan ve ölüm demektir. İstiyor muyuz bunu?Şimdi kına yakınKürt sorununu bir tür Türk düşmanlığı Kürt hayranlığı boyutuna getirip, demokrasi ve insan hakları gibi süslü sözlerle istismar ederek kendi çıkarları için kullananlara “yarattığınız tablo karşısında şimdi kına yakın” demekten başka bir çare bulamıyorum. Sözde demokratlar kişisel hırsları için ülkemizi nasıl bir ateşe attıklarının farkında mı bilemiyorum.Cumhuriyet BayramıSevgili okurlar; bu yıl en büyük gururumuz Cumhuriyet’i ne yazık ki çok buruk kutladık. Hükümetin anlamsız bir şekilde resmi törenleri iptal etmesi anlaşılır gibi değildi. Gerçi 1999 yılındaki 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları benzer gerekçeyle iptal edilmişti ama o günle bugün arasında büyük farklar var.1999 gerçeği farklıydıMarmara bölgesinde yaşadığımız korkunç depremde resmi rakamlara göre 16 bin kişi can vermişti. Gölcük Donanma Komutanlığı neredeyse tamamen yıkılmıştı. Buna rağmen iki önemli günümüzün kutlama törenlerinin yapılmaması bana yine yanlış geliyor. Cumhuriyetin temeli olan büyük zaferi ve kuruluş gününü hiçbir nedenle ihmal edemeyiz.İptal kasıtlı mı?Ecevit döneminde hiç kimsenin aklına gelmeyen “Cumhuriyeti mi istemiyorlar?” sorusu bugünkü iktidar döneminde açıkça soruldu. Neden? Çünkü bu konuda kamuoyunun önemli bir kesiminde oluşmuş şüphe var. Bugünkü iktidar zihniyetinin Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri ile tam barışık olmadığı kimsenin bilmediği bir sır değil.İlan eder gibiİktidar bu öngörüyü kanıtlarcasına, şatafatlı düğün törenlerinde boy göstermekten hiç çekinmedi. Bu tutum “asıl neden acı değil Cumhuriyet ve devrimlerine karşı yıllardır biriktirilen bir sevgisizliğin dışa vurumudur” yolundaki görüşlere ister istemez haklılık kazandırıyor. İtiraf etmeliyim ki düğün olayı gözü karalığın da bir kanıtı.Medya artık şaşırtmıyorBu hafta son olarak kendimize de eleştiri getirmek istiyorum. Normal koşullarda bir bakanın oğlunun düğünü bütün medya için önemli haberdir. Ama belki dikkat etmişsinizdir, birkaç gazete ve televizyon dışında bu haber hiç yayınlanmadı. Neden acaba? Çünkü sanıyorum medya iktidarı zora sokacak bir haberi yayınlamaktan çekindi.Otosansür budurCumhuriyet törenlerinin iptal edildiği aynı gün Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın şatafatlı bir düğüne katılmalarının toplumda da hoş karşılanmayacağı biliniyor. Galiba bu da otosansür mekanizmasını işletti ve pek çok yayın organı haberi hiç görmemeyi tercih etti. Peki haberleri görmeyerek kendimizi ve halkı kandırmayı daha ne kadar sürdürebiliriz?Medya toplantısıBaşbakan terör olaylarının tırmanması üzerine medya sahip ve üst düzey yöneticilerini çağırmıştı. Bu toplantıda başbakan şaşırtıcı biçimde medyayı eleştirmek yerine övmüştü. Çünkü başbakan medyaya baskı yapmak yerine oto sansüre zorlamanın daha iyi bir yöntem olduğunu biliyor. Toplantının iktidar adına çok başarılı olduğu kesin.En beteri otosansürBir gazeteci olarak yasakları ve baskıyı daha tercih ederim çünkü otosansür medyayı kontrol etmenin en beter yolu. Yasaklarda neyin yasak olduğunu bilir ve buna göre hareket edersiniz. Oysa otosansürde yasaklamanın da ötesinde bir başarı vardır iktidarlar adına. Otosansür iktidarların bile aklına gelmeyen “yağcılık” uygulamalarına yol açar.Karakterler yok olurOto sansürden iktidarlar çok memnundur ama medya da karakterini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Yaşadıklarınız, kendi kendinize yapmak zorunda kaldıklarınız ruhunuzu karartır, kendinizden bile utanır hale gelirsiniz. Çaresiz olmanız sorunu çözmez, içinizdeki fırtına benliğinizi siler süpürür. Yine de elinizden bir şey gelmez. “Geçecek bunlar” diye avutursunuz kendiniziHepinize iyi haftalar dilerim...
Van depreminin yarattığı bir moda var. Herkes ırkçılığa ve ayrımcılığa ne kadar karşı olduğunu söyleme yarışına girdi.Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, sosyal medya denilen twitter, facebook gibi yerlerde ünlü ünsüz pekçok isim ırkçılık karşıtı söylemlerini dile getiriyor.Çünkü yandaş ve yalaka medya, Van depreminden sonra iktidarın gösterdiği başarısızlığı örtbas etmek için hedef şaşırtıp, televizyonlarda söylenen bazı sözlerin üzerine atlayıp yeni bir “linç kampanyası” başlattı.Önce sunucu Duygu Candaş Van depremi nedeniyle zorunlu olarak çok uzun süre ekranda kalmasının etkisiyle olacak “Deprem Van’da oldu ama hepimiz çok üzüldük” dedi.Biraz aklı, izanı, vicdanı, namusu olan herkes kastedilenin “Deprem İstanbul’a çok uzak ama hepimizi derin acıya boğdu” olduğunu anladı. Ama beceriksizliğin paniğini yaşayan yandaşlar anında saldırıya geçerek Duygu Candaş’ı “Irkçı, ayırımcı” ilan edip çalıştığı kurumun patronunu da tehdit ederek “Atın bu kadını, medyada yeri yok” diye bağırmaya başladılar. Ne yazık ki Duygu Candaş’ı o günden beri ekranda göremiyorum. Bakalım bu hafta ne olacak..Ardından Müge Anlı’nın sözleri geldi ki, işte kıyamet o zaman koptu.İlk gün de yazdım, Müge Anlı’nın sözlerini hiç sevmedim. Ama “ırkçılık ayırımcılık yapıyor” safsatasına da inanmak mümkün değil.O zaten çok üzüntü veren bir depremden sonra düşüncesizce dile getirilen bir tepkiden öte değildi.Müge Anlı henüz sıcaklığını koruyan son terör olaylarını hatırlayarak “Taş attınız, polisi askeri öldürdünüz, şimdi polisten askerden yardım bekliyorsunuz” deyiverdi.Buraya nokta koyalım.Müge Anlı linç edildi. İşinden atıldı mı atılmadı mı bilmiyorum. Ama kendini demokrat, insan haklarına saygılı, ırkçılığa karşı, ayırımcılıktan nefret eden olarak sayan bir güruh aklına estikçe hala Müge Anlı’ya saldırmanın keyfini sürdürüyor.Şimdi gelelim, ırkçılığa karşı olduklarını söyleyenlerin haline.Günlerdir Van için yardımlar toplanıyor. Televizyonlar hararetli ortak canlı yayınlar yaparak adeta dilenir gibi para istiyor halktan. Verenler övülüyor vermeyenler ise yeriliyor.Ama ırkçı ve ayırımcı olmayan, gazeteler, televizyonlar, yüksek miktarda para yardımı yapan kişiler ısrarla ve üstüne basarak “Görüyorsunuz değil mi Türk milletinin yüceliğini, hiçbir ayırım yapmadan nasıl da koşuyor yaraları sarmak için” diyor “Tek yürek olmaktan” söz ediyor.Aslında ırkçılığa, ayırımcılığa karşı duruyormuş gibi yapıp, biliçaltından söylenen şudur: “Siz bize taş atıyorsunuz, askerimizi, polisimizi öldürüyorsunuz. Ama bakın biz size nasıl yardım ediyoruz.”Var mı ikisi arasında fark? Fark yok olmasına da, “ırkçı olmayanlar” bunun farkında bile değil.Önce şehitler sonra deprem felâketi nedeniyle bu hafta da fıkralara yer vermiyorum, ama tam yerine oturduğu için bir tanesini yazacağım.İki adam sohbet ediyormuş. Laf kızlarının ne iş yaptığına gelmiş. Biri anlatmaya başlamış. “Benim kızım” demiş “Büyük bir şirkette patronun özel asistanı. Kızım çok iyi bir aile babası olan patronunun sağ kolu gibi. O kadar başarılı ki patron kızıma gözü gibi bakıyor. Lüks bir daire satın aldı, altında arabası var. Patron nereye giderse onunla gidiyor, en lüks otellerin suitlerinde kalıyor. Maaşı da çok güzel.”Sonra dönmüş “Senin kız ne alemde?” Diğeri biraz iç geçirip cevaplamış; “Valla benimki de metres oldu ama, senin kadar güzel anlatamam.”***Bu ne çelişki böyle?Deprem felâketi nedeniyle Cumhuriyet bayramı törenleri iptal edildi. Bu kadar üzüntülüyken bayram kutlaması olmazmış. Niyet başka tabii, dün yazdım.Dün baktım özellikle yandaş medyada hiç tepki yoktu. Çok doğal karşılamışlar. Oysa Cumhuriyet bayramı törenleri çalgılı çengili törenler değil ki. Üstelik böyle acılı bir günde cumhuriyet değerlerine sahip çıkarak daha güçlü bir tablo çizebilirdik. Cumhuriyet törenleriyle birlikte devlete bağlı sanat kurumları da gösterilerini iptal ettiler. Opera ve bale de yok örneğin. Müzik var ya.Buna karşı bugün İstanbul’da bir Rock konseri yapılacak. Biletler bitmiş. Maçka ve çevresi bu gece müzikle inleyecek. Peki oraya gelecek olanlar “yardım” için mi geliyor? Hayır. paranın nereye gittiğinin önemi yok. Onlar rock müzik dinlemeye gidiyor.Kesinlikle karşı değilim, yaraları sarmak için ne yapılsa yanındayım.Ama “çok üzüntülüyüz” diyerek Türkiye’nin gururu Cumhuriyet’i kutlamayacaksınız, sonra rock konserini göklere çıkaracaksınız. Kendi kendimize çelişmemiz değil mi bu?Gerçi bunun da çaresi var. Madem çok üzüntülü olduğumuz için Cumhuriyet kutlamalarını bile kenara bırakabiliyoruz. O halde bu gece konsere katılacak sanatçılar sahneye çıksınlar, hiç müzik çalmadan halkı selamlasınlar ve yaptıkları yardım nedeniyle teşekkür etsinler. Sonra herkes dağılsın. Bakalım o kalabalık Van için mi toplanmış yoksa rock için mi?***Meğer deprem vergisi zaten yokmuşMaliye Bakanı 1999’da “bir kerelik” konan sonra kalıcı hale gelen deprem vergisinin yola, eğitime, sağlığa harcandığını söyledi. “Salak” muamelesine tabii tutulduğumuz için yedik yuttuk.Ama üstüne Hüseyin Çelik’ten gelen açıklama ile nutkum tutuldu. Meğer deprem vergisi hiç konmamış ki. Onun adı Özel İletişim Vergisi imiş. Normal vergilerden bir farkı yokmuş. Zaten vergi dediğimiz de yol, su, elektrik, sağlık, eğitim için harcanırmış.Pes bile diyemiyorum. Madem bir deprem vergisi yokmuş, o halde soluduğumuz havaya, attığımız adıma, uykuda geçen zamanımıza da vergi konsa, ama bu sefer adına gerçekten Deprem Vergisi dense, toplanan paralar da gerçekten böyle bir felâketle karşılaştığımızda kullanılsa.İnönü’ye atfen söylenen bir söz vardır. Demiş ki “Bu millet un çuvalına benzer, vurdukça tozu çıkar.” Bizde daha çok toz var. Vurun vurun. Çok hoşlanıyoruz.***Gani Yıldız’danUNESCO’nun araştırmasına göre, Avrupa’da en fazla okuma yazma bilmeyen nüfus ülkemizdeymiş. Bu kadar cesurca meydan okuyup bu kadar iyi hikâye yazmamızın kaynağı anlaşılmış oldu... ***Hadi diyelim “Toprak Ana” çocuklarına sert davrandı. Peki ya “Devlet Baba”? Çocuklarını korumak için üstüne düşeni yaptı mı Van’da?***Deniz Feneri e.V. davasında tutuklu bulunan altı kişi tahliye edilirken ortaya, “Şahıslar dört aydır tutuklu. Tutukluluğun devamı halinde tedbir cezaya dönüşebilir.” gerekçesi konmuş. Doğru! Maazallah sonra Silivri’de yatanlar gibi olurlardı!***AB 2011 yılı İlerleme Raporu’nda Türkiye, çocuk hakları konusunda sınıfta kalmış. Sadece sınıfta mı? Parasız eğitim isteyen çocuklar aylarca hapiste kaldı!***Her deprem sonrası, “Deprem öldürmez, bina öldürür!” cümlesini duyuyoruz. Gelişmiş ülkelerde “akıllı bina” yapımında kullanılan insan zekâsı, ülkemizde ne yazık ki “katil bina” yaratıyor.***Van depreminde, yeni deprem yönetmeliğine göre yapılan binalar bile yıkılmış. Anlaşılan şehirciliği, “çürük bir sistem üzerine bina etme huyumuz” bir türlü değişmiyor!***Dış basın, deprem bölgesine dış yardımların geri çevrilmesini eleştirmiş, “Türkiye gururu bırakıp yardımları kabul etmeli!” demiş. Zaten öyle; gururumuzu, depremlerden ders çıkarmayıp vatandaşı bu durumlara düşürdüğümüz için enkaz altında bıraktık!
Bugün 29 Ekim. Büyük önder Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in 88’inci yılını kutluyoruz.Cumhuriyet’e, Atatürk ilke ve devrimlerine yürekten bağlı, çağdaş ve gerçek vatanseverler bu günü elbette hakkıyla kutlayacaklar.Ama her biri oturdukları makamı Cumhuriyet’e borçlu olan resmi kişiler ve temsil ettikleri kurumlar bu yıl, ilk kez, Cumhuriyet’i kutlamayacaklar.Çünkü tüm Türkiye’de kutlama törenleri iptal edildi. Kim etti? Başbakanlık. Öneri de Cumhurbaşkanı ile baş başa konuşan Genelkurmay Başkanı’ndan geldi.“Acımız büyük, o halde Cumhuriyet Bayramı gibi ayrıntı ile uğraşamayız.”İşin öncülüğünü Cumhurbaşkanı Gül yapmıştı. Çankaya Köşkü’ndeki, yani Atatürk’ün makamındaki resepsiyonu iptal etmişti Cumhurbaşkanı.Milletçe acı içindeyken resepsiyon verilmesi uygun görülmemişti.Sanki o resepsiyon denilen şey çalgılı, türkülü, dansözlü, eğlenceli bir toplantı.Ama içki servisi var. İçki ise herhalde eğlence, sefahat olarak algılanmış ki resepsiyon iptal edilmiş.Ancak asıl bomba dün geldi. Tüm Cumhuriyet Bayramı törenleri iptal edildi.Türkiye büyük bir felâket yaşayabilir. Hepimiz acı içinde olabiliriz. Terör canımızı çok yakmış olabilir. Bunların hiçbiri Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümünü yok saymamız için bahane olamaz.Bu karar iyi bir karar değil. Türkiye’nin götürülmek istendiği hedef doğru bir hedef değil.“Acımız büyük” bahanesi ile Cumhuriyet’i kutlama törenlerini iptal etmek ayrıca milyonlarca kişiye inandırıcı da gelmeyecektir. En azından bana gelmiyor. Cumhuriyet’in kuruluşunu kutlamak ile yaşadığımız acının ne ilgisi var. Cumhuriyet’i kutlama törenleri bir eğlence festivali değil ki.Tamam, her yıl yapılan büyük havai fişek gösterileri, konserler, danslı balolar ve hatta fener alayları yapılmayabilir.Ama devlet kurumlarının, öğrencilerin, halkın katıldığı törenleri aynı kaba koyarak toptan iptal edilmesi anlaşılır gibi değil.Bu zihniyet yakın bir gelecekte “Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e gerek kalmadığını” da söyleyebilir. “Cumhuriyet de iptal edilsin” diyenler çıkabilir.Eğer acımız nedeniyle Cumhuriyet Bayramı törenlerini iptal ediyorsak, birkaç gün sonra kutlamaya başlayacağımız Kurban Bayramı’nda ne yapacağız? Küslerin barıştığı, birbirini görmeyenlerin buluştuğu, ailelerin kaynaştığı, fakirlerin karnının doyduğu bir şenlik havasında kutlanan Kurban Bayramı’nı da mı iptal edeceğiz?Kurban Bayramı’nı bilemiyorum tabii de, hemen iki gün sonra saltanatın kaldırılışının yıldönümü var. Saltanatın kaldırılışı her yıl sembolik törenlerle kutlanır. Öyle sanıyorum ki o da iptal edilecektir.Sonra 3 Mart’ta hilafetin kaldırılmasının yıldönümü var, bir bahane ile iptal edilebilir.Onu bunu bilmem, ama sanki Türkiye’nin üzerine kalın bir yorgan örtülmüş gibi. Herkes korkmuş, sinmiş halde. Sessizlik hâkim. Sesi çıkanlar sadece iktidarın nimetlerinden yararlanan ve bunun kesilmemesi için yırtınırcasına destek verenler.***Salak yerine bile konmuyoruz, düpedüz salak diyorlar bizePek çok kişi gibi ben de sordum; 1999 depreminden sonra bir kerelik diye çıkarılan deprem vergisi 12 yıldır kesintisiz alınıyor. Toplanmış olması gereken para 50 milyar lira dolayında. Peki bu para ne oldu?Sorunun muhatapları bir süre sustu. Sonunda Maliye Bakanı konuştu.Meğer o paralar yol olmuş, köprü olmuş, sağlık hizmetlerinde kullanılmış.Daha önce, zamlara güncelleme denmesi üzerine “bizi salak yerine koyuyorlar” diye yazmıştım. O ifade hatalı. Salak yerine koymuyorlar, düpedüz “siz salaksınız” diyorlar.Deprem için toplanan paralar yola, suya, kavşaklara gittiyse, işçinin, memurun, emeklinin henüz almadığı maaşından kesilen vergiler nereye harcandı?Her yıl açıklanan “İlk 500 firma” listelerinde gördüğümüz milyonlarca liralık vergilerle ne yapıldı peki?Bir işte çalışan, azıcık mürekkep yalamış herkes bilir ki devletin hangi adla olursa olsun topladığı vergiler kasalarda nakit olarak saklanmaz. Bunlar kayda girer. Sonra ihtiyaçlar saptanır. İhtiyaçlar mal niteliğindeyse ya satın alınıp saklanır ya da üretilir. Hizmet ihtiyacı içinse gerekli birimler kurulur ve toplanan paralar buraların bütçesine aktarılır.Bakandan öğrendiğimiz kadarıyla bunların hiçbiri yapılmamış. Deprem fonu için toplanan paralar normal vergi gibi bütçeye eklenip harcanmış. Deprem için mal alınmadığı gibi hizmetler için de hazırlık yapılmamış, destek sağlanmamış.İşte bu nedenle Van’da çadır yok, başta gıda olmak üzere tüm ihtiyaçlar halkın yardımları sayesinde sağlanabiliyor.Bakan ise bize “Ey salaklar, deprem için vergi topladıysak depreme harcayacak değildik ya, açıkları kapattık” diyor.Ülkeye bak.***Televizyon kanalları, deprem bölgesine yardım toplamak için “ortak yayın” yapmış. Sanki normal zamanda “çok sesli” bir görsel medyamız vardı da! (Gani Yıldız)***Kaçak sigara içmeyin parası PKK’ya gidiyormuşMaliye Bakanı açıkça bize “salak” diyor dedim ya, alın size bir haber daha, aynı mantık, aynı yöntem.Kaçak sigara ile ilgili bir toplantı yapılmış. Maliye Bakanı kaçak sigaradan yakınmış. Vatandaşı da “can evinden vuracağını” zannederek uyarıda bulunuyor. “Kaçak sigara işini terör örgütleri yapıyor. Kaçak sigara alırsanız bu para terör örgütlerine gidiyor.”Terör ögütünden kastın PKK olduğunu biliyoruz. Yıllardır bu tür kaçakçılıklarla silah ve patlayıcı aldıkları sır değil.Ama garip olan bizim bildiğimizi bu ülkenin istihbaratının, güvenlik güçlerinin de bilmesi. Biliyorlar ama yakalayamıyorlar.Maliye Bakanı aslında bilerek bilmeyerek bir ayıbı da itiraf ediyor ki, o işin başka acıklı tarafı.Ancak şunu söylemeliyim; Maliye Bakanı herhalde ekonomi işlerini benden daha iyi biliyordur. Kaçakçılık nasıl oluşur.Bir: Bir mal sizde yoksa ya da çok az varsa.İki: Bir mal normalden çok pahalı ise.Birinci madde bizim için geçersiz, çünkü sigara var. Var ama, devlet sigara üzerinden çok para kazanmak için vergi üstüne vergi bindiriyor. Bu durumda hemen yanıbaşımızdaki bir ülkede çok daha ucuz olan sigara, kaçakçılar için bulunmaz nimet haline geliyor.O halde Maliye Bakanı sigara paralarının terör örgütlerine silah ve patlayıcı olarak kaynak yaratmasını istemiyorsa, sigara fiyatlarını kaçakçılar için cazip olmaktan çıkarmalıdır.Efendim, pahalı sigara aynı zamanda sağlığımız için yararlıymış, böyle yazarak sigara lobilerine destek veriyormuşum.Geçiniz, kaçakçılara sigarayı da o lobiler sağlıyor zaten. Siz milyonlarca liranın terör örgütüne silah olarak gitmesini istiyor musunuz istemiyor musunuz?İstemiyorsanız alın önlemi. Yapabiliyorsanız kaçakçılığı kurutun. Kurutamıyorsanız ağlaşmayın.***Ya yıkılmayan binalarVan depreminde hep yıkılan binalar üzerine konuşuyor ve yazıyoruz. Oysa bir de yıkılmayanlar var. Örneğin Van 100. Yıl Üniversitesi kampüsünde hiçbir hasar olmadığını öğrendim. Binbir entrika ile hapse atılan, onuru ve kariyeri ile oynanan eski rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın Deprem Evleri Projesi kapsamında yaptırdığı ahşap evlere de hiçbir şey olmamış. Oysa bu projede Yücel Aşkın’ın büyük yolsuzluk yaptığı ileri sürülmüştü. Gerçi sonra beraat etmişti ama ne fayda.Her nedense Van için çok gerekli olan bu proje iktidar Yücel Aşkın’dan kurtulduktan sonra rafa kaldırılmıştı.İşini doğru dürüst, namusluca, ahlaklıca yapanların eserleri dimdik ayakta duruyor, ne deprem ne başka bir şeyden etkileniyor. Yapanlardan intikam alınıyor.Diğerleri ise gözlerimizin önünde, üstelik bizlere alay ederek bakıyorlar. Yoksa müstahak mıyız?