Risk yok ki Erdoğan riske girsin

Haberin Devamı

Risk kelimesinin ne anlama geldiğini herkes biliyordur da, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünden tam tanımını vermek istiyorum önce.

Birincisi: “Zarara uğrama tehlikesi, riziko.”

İkincisi: “İktisadi karar birimlerinin verecekleri kararlar sonucunda ortaya çıkacak getiriyi olumsuz etkileyebilecek olayların gerçekleşme olasılığı, diğer bir deyişle olayların gerçekleşme olasılığının bilindiği durum. Belirsizlik.

Üçüncü risk tanımı da şöyle: 1- Bir olayın meydana gelme olasılığı. 2- Epidemiyolojik çalışmalarda, bir bireyin, belli bir toplum ve dönem içinde belli bir hastalığı taşıma olasılığı. 3- İnsan sağlığına zararlı olma olasılığının ölçüsü.

Nereden aklıma geldi “risk” kelimesinin üzerinde durmak.

Hükümetin terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’la sürekli müzakereler yaptığının resmen ortaya çıkmasından sonra AKP yandaşı koro “Önemli olan hükümetin terör örgütüyle pazarlık yapması değildir. Ayrıca bu hareket çok doğru ve yerindedir. Başbakan bir risk üstlenmiştir” diyor.

Oysa ortada iktidarı etkileyecek, onu zarara sokacak hiçbir risk yok. Korkulan “halkın 40 bini aşkın kişinin ölümünden sorumlu tutulan bir terör örgütü ile görüşme yapmayı hoş karşılamayacağı.”

Böyle bir risk var mı? Eğer Türkiye gerçekten demokratik bir hukuk devleti olsaydı, halkın ve halkı etkileyen kurumların üzerinde korku bulutları dolaşmıyor olsaydı, evet böyle risk vardı.

Ama şu anda böyle bir risk yok. Tam tersine, Erdoğan ve iktidarı adeta “dikensiz bir gül bahçesinde” dolaşıyor gibi.

MEDYA: İktidarın yanlış bir adımında “risk” yaratacak faktörlerin başında medya gelir. Bu nedenle demokratik hukuk devletlerinde iktidarlar medyadan çekinir. Medyada çıkacak olumsuz bir haberin halk üzerinde etkili olacağını bilirler çünkü.

Oysa Türkiye’de durum tam tersine. Medya iktidarın yanlışlarını eleştirmek bir yana, hataları örtbas etmeyi bile görev edinmiş durumda. Medya açısından bir risk yok.

ORDU: Uzun yıllardır terörle mücadele eden, binlerce şehit veren ordu, ülke güvenliği konusunda hassas olduğu için bir terör örgütüyle kendisini devre dışında bırakan bir pazarlıktan aslında rahatsız olur ve hukuk çerçevesinde gerekli uyarılarını yapar. Ancak bırakın tepki göstermeyi, ağzını açamaz hale getirildiğine göre ordu açısından da bir risk yok.

YARGI: İktidar bir terör örgütüyle pazarlık ediyorsa, üstelik bu pazarlığın terör tarafının sözcüleri sürekli olarak Türkiye’ye hakaret sayılacak söylemlerde bulunuyorsa, demokratik bir hukuk devletinde yargı harekete geçer. Ama yargı “halk oylarıyla” iktidara bağımlı hale getirildiğine göre yargı açısından da bir risk yok.

HALK: Seçimlerden önce AKP iktidarı Kürt sorununu yeni anayasa ile çözüleceğini söyledi ama detayları vermedi. Buna karşılık Kürt sözcüleri ve Kürtler adına konuşanlar Anayasa’daki Türklük tanımının kaldırılacağını, Kürtlere özerklik tanınanacağını böylelikle Kürtlerin ana dilde temel eğitim verebileceklerini ve hatta Apo’yu da kapsayan bir af çıkarılacağını söylediler. Halkın yüzde 50’si bunları bilerek iktidara oy verdi. Demek ki halk açısından hiç risk yok.

O halde AKP yandaşlarının “Erdoğan büyük riske girdi, bunu alkışlamak gerek” demeleri anlamsız.

*****


Datça ve Knidos Tatil günlüğü

Bozburun’da kaldığım sırada bir günümü Datça Yarımadası ve taa ucundaki Knidos’a ayırdım. 25 yıl önce gitmiştim aynı yerlere, ama o zaman Datça’ya giden yol çok dar ve virajlıydı, Datça’dan Knidos’a giden yol ise topraktı. Arabanın canına okunmuştu. İçi, bagajı, her köşesi bir parmak tozla kaplanmıştı.

Şimdi Datça yolu çok güzel olmuş, yine virajlı ama geniş ve araç sürüşüne elverişli. Datça’dan sonrası ise asfaltlanmış.

Knidos 3 bin yıllık tarihi barındırıyor. Denize her taraftan açılabilen, karadan ise iyi korunan dünün Knidos’u bugünün bir arkeoloji ve turizm cenneti. Tamamı bir açıkhava müzesi olan Knidos teknelerin de uğrak yeri. Denizi harika. Yarımadanın uç noktasındaki tek lokantada ise her türlü balığı bulabileceğiniz gibi, akvaryumda canlı tutulan karavidaların tadına doyum olmuyor. Ama yine de siz pişirilirken görmeyin.

Knidos’tan Datça’ya yarımadanın güney sahilinde birbirinden güzel inanılmaz koylar var. Palamutbükü, Hayıtbükü, Ovabükü hem cazip fiyata yiyecek bulunan hem de denizi harika yerler.

Tabii hepsinin tepesindeki Mesudiye. O muhteşem manzara nedeniyle o kadar çok ev (malikâne) yapılmış ki insan şaşırıyor. Mesudiye’nin çok önemli bir özelliği, aynı anda hem güneşin batışını, hem de ayın doğuşunu (ayın belli günleri) izleyebiliyorsunuz.

Datça eski “şirin sahil kasabası” özelliğini biraz yitirmiş. Çok kalabalıklaşmış, çok ev yapılmış. Ama yine de Bodrum gibi üst üste yığılı siteler yok, hiç olmazsa mimariye biraz daha özen gösterilmiş.

Ancak Datça’nın önemli bir sorunu var. Bu güzel sahil kenti tarih boyunca “oksijen-nem oranı” açısından dünyanın en önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilmiş. Datça tarih boyurca hastalıkların tedavi merkezi olmuş. Ancak son 20 yılda yapılan siteler ve sitelerdeki geniş çim alanların korunması için yapılan sürekli sulama nedeniyle ekolojik durum değişmiş, nem oranı yükselmiş. Yani Datça’nın havası eskisi kadar iyi değil.

Datça’ya gidince Can Yücel’in evini görmeden de gelmeyin sakın.

Yarın sizlere yarımadanın Gökova tarafındaki Amazon’dan söz etmek istiyorum.

*****


Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılmasıyla ilgili konuşan Bakan, “İcraatlarımda ideolojik kaygı göremeyeceksiniz” demiş. İktidar, bu bakanlıkta yapmayı düşündüğü değişiklikleri “Yeşil Kitap” adıyla basınca insan ister istemez kaygı arıyor! (Gani Yıldız)

*****


Sarkozy ve Cameron rol çalmıyor

Başbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya gezilerinde gördüğü ilgi elbette hepimizin göğsünü kabartıyor. Tabii bu manzaralar güzel de, “sanal” olması ihtimali de yüksek. Yani halk sizi çok sever de, sonuçta o ülkeleri “Arap Baharına” rağmen yöneten güçler farklı.

Dün çok değerli bir meslek büyüğümle konuşurken “Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile İngiltere Başbakanı Cameron’un gezileriyle alay ediyoruz ama, sonuçta biz çırak çıkarız” deyince “Hep muhalif bakma, hiç mi olmayalım orada, vatandaş böyle böyle bakıyor” diye hafif de azarlayarak konuştu.

“Elbette” dedim, “Ama benim kastım başka” diye sürdürdüm. “Neymiş o?” diye sordu.

Cevabım basit; Kaddafi ve ailesinin Fransa ve İngiltere bankalarındaki parasının 37 milyar dolar olduğu söyleniyor. Ayrıca Libya’nın petrol gelirlerinin on milyarlarca doları da yine Avrupa ülkelerindeki bankalarda. Libya’da durum karışık olduğu sürece bankalar bu paraları verip vermemekte çok güçlü konumda. Daha doğrusu bu parayı kime verirlerse o iktidar olur Libya’da.

Gelelim Türkiye’ye. Din kardeşiyiz, birbirimizi seviyoruz ama Libya’nın Türkiye’de hiç parası yok. Tam tersine, bizim Libya’dan dünya kadar alacağımız var.

Şimdi düşünün, Libya’da yönetime oynayanlar milyarlarca doları mı tercih ederler, yoksa borçlu oldukları din kardeşlerinin engin sevgisini mi?

Bu tabii ki Türkiye’nin tamamen çırak çıkacağı anlamına gelmez. Ama kaymağı “megafonla seyirci aradılar” diye dalga geçtiğimiz Fransa ve İngiltere yer, onu da bilelim.

DİĞER YENİ YAZILAR