Bu ülkenin gerçek demokratları, hukuka, insan haklarına saygılı duyarlı insanları Hrant Dink’in öldürülmesine ilk andan itibaren çok büyük bir tepki gösterdi.Bu nedenle mahkemeden çıkan “bu işin arkasında terör örgütü yok” kararına tepki de çok büyük.Sahici insanlar büyük bir üzüntü içinde. Kararın ne kadar kötü olduğunu görüyorlar ama bunun nedenini de biliyorlar.Buna karşı, kimliğini yitirmiş aydınlar, yıllar boyu AKP iktidarına payanda olmanın hiçbir rahatsızlığını duymadan şimdi timsah gözyaşı dökerek ortalığa saçıldılar.Hepsinde müthiş bir öfke, müthiş bir saldırganlık.İktidarı bunların eline verseniz parça parça edecekler.Neden?Çünkü bir anda kendileriyle ters düştüler.Son 10 yıldır yaptıkları yalakalıklar, şirretlikleri, ettikleri hakaretler, aşağılamalar, iftiraları bir anda yüzlerine gözlerine bulaştı.“Yetmez ama evet” çığlıkları atarak iktidarın Türkiye’yi dönüştürme planına ortak olanlar şimdi şaşkınlık içinde dövünüyorlar.Asıl korkuları “son kullanma tarihlerinin” artık çok yakın olduğunu anlamalarıdır. Bugüne kadar yaptıkları yalakalıklarla sağladıkları avantaların kesilmeye başlayacağını görmeleridir.Hrant Dink sadece üç beş kendini bilmezin kurbanı mı olmuştur?Bu mümkün mü? Arkasında büyük güçler olmadan kimsenin böyle bir eyleme kalkışamayacağı kesin.Ama o güç nedir? Sorun bu.Kimliğini yitirmiş aydınların hevesi, bu cinayetin de Ergenekon’a yüklenmesiydi.Öyle olmadı.Hesap bozuldu.Şimdi çılgınca soruyorlar “Herkesi susturan bu büyük güç nedir?”Evet, sahi, nedir bu büyük güç?Ergenekon değil demek ki. Bir genelkurmay başkanını bile tutuklamaktan çekinmeyen iktidar, nasıl oluyor da Hrant Dink’in katilleri karşısında bu kadar çekingen olabiliyor?Ergenekon’dan bile büyük bir örgüt var o halde.Başbakan’ın kendisine “Beni de öldürmek istiyorlar” dediğini söyledi geçen akşam televizyonda Oral Çalışlar. Sonra da eklemiş Başbakan “Siz kim olduğunu bilirsiniz.”Bu oyun artık bitmeli.Beş yıldır iktidarın yürüttüğü bir “intikam operasyonu” kimliğini yitirmiş aydınların cazgır korosu eşliğinde Türkiye’ye nefes aldırmadı.Nice aydınlar gazeteciler, akademisyenler, rektörler, askerler bu cazgırlığın yarattığı psikolojik iklim yüzünden acılar çekiyor.O acılara hiç kulak asmayan, demokrasiyi, hukuku, insan haklarını ayaklar altına alanlar bugün bir dava ile duvara çarptılar.Şimdi “derin devlet” arıyorlar.Oysa burunlarının ucunda belki.Elbette hemenuyanmayacaklar.Ne zaman ki iktidar, bunların tamamını tarihe gömecek, ozaman anlayacaklar belki amane çare?*****Aferin be jandarmaHrant Dink’i öldürtmeye azmeden isimlerden biri olarak sayılan “Büyük abi” Erhan Tuncel mahkemeye göre “masum” çıktı.Meğer o “büyük abi” bir şey yapmamış. Ama yine de bir suç bulmuş mahkeme. Büyük Abi’nin geçmişte bomba attığı McDonald’s olayı akıllarına gelmiş. O yüzden ceza vermişler. Yattığı süre de yeterli görülünce “abi” serbest bırakıldı.Ama kahraman jandarma hemen devreye girmiş ki bu yüreklerimize su serpti.“Abi” meğer askere de gitmemiş henüz. Jandarma’dan kaçar mı? “Abi” hapisten çıkar çıkmaz almışlar götürmüşler merkeze.Oysa o “abi” hergün jandarmaya gidiyordu geçmişte, oturup konuşuyorlar, çay içip memleketi kurtarmaktan söz ediyorlardı.Hiçbirinin mi aklına gelmemiş o zaman “Yahu sen askere gitmiş miydin?” demek.Çok merak ediyorum; Jandarma’dan Genelkurmay’a atlayan paşamız, adamlarının “abiyi” cezaevi kapısından alıp götürmesiyle “Çok şükür bugün de vazifemizi yapmış olmanın huzuru içindeyim” diyerek başını yastığına koymuş ve huzur dolu bir uyku çekmiş midir?*****Piri Reis karaya bağlıNe zamandır “Piri Reis’in nerede olduğunu” soruyorum ya. Cevabı geldi. Resmi olarak değil, vatandaştan geldi cevap.Piri Reis Urla’ya çekilmiş, rıhtıma bağlanmış sakin sakin duruyormuş.Oysa biz Piri Reis’in, Akdeniz’de korsan olarak petrol arayan Rumların ve onların adına iş yapan Amerikan şirketinin ve dahi hepsini koruyan İsrail savaş gemilerinin karşısında kahramanca dikildiğini sanıyorduk.Donanmamızın da Piri Reis’in hemen yanıbaşında Rumlara, Amerikalı şirkete ve İsrail savaş gemilerine karşı bir abide gibi durduğunu düşünüyorduk.Hiçbiri değilmiş. Büyük gürültülerle sefere çıkarılan Piri Reis sessiz sedasız dönmüş.Bu arada Rumlar petrol bulmuş, doğalgazı çıkarmaya başlamış, ne gam.Bize sadece hava atmak, efelenmek yarar. “İktidar kükredi, Rumları, Amerika’yı, İsrail’i hizaya getirdi” zannediyor bu mazlum halk.*****Mehmet Altan olayıMehmet Altan Star’dan ayrılmış. İstifa etmiş olduğunu düşünmek istiyorum.Çünkü iktidar kaynaklı dedikodulara göre Mehmet Altan son zamanlarda yazdığı yazılar nedeniyle zaten sürekli uyarılar alıyormuş. Son olarak bir Kürt televizyonuna verdiği demeçte kendi gazetesini rahatsız edecek sözler söylemiş.Star yönetimi kendisinden bu sözlerini düzeltmesini istemiş. Altan buna yanaşmayınca da klasik “Hayatta başarılar” mektubu masasının üzerine konulmuş.Umarım bu doğru değildir, Altan’ın “istifa etmiş olma onurunu” taşımasını isterim.Ancak bunun kaçınılmaz son olduğunu da söylemeliyim.Mehmet Altan ve onun gibi bazı isimlerin AKP iktidarıyla ve hele hele zihniyetiyle hiçbir ilgileri yok. Hatta AKP zihniyetinin aslında hiç tahammül edemeyeceği görüşlere sahipler.Ancak, Türkiye’yi dönüştürme planında iktidarın bazı müttefiklere ihtiyacı vardı. Karşılıklı bir alışverişti bu ve doğal olarak güçlü olan da iktidardı.İktidarın zihninde bir “son kullanma tarihi” vardı.Bugüne kadar “son kullanma tarihleri dolan” bazı aydınların nasıl harcanıverdiğini gördük.Şimdi bu süreç hızlanabilir, çünkü iktidar da hedefine çok yaklaştığına inanıyor.Yakın dönemin “heyecan veren yeni operasyon dalgası” işte bu “son kullanma tarihi gelenlerin tasfiyesi” olacaktır.Elbette bugüne kadar cazgırlık yapmayı başaranlar bir süre çırpınış içinde olacaklar, “AKP ayağına kurşun sıkıyor” diye kabadayılık da yapacaktır. Ama kısa sürede seslerinin kesileceğinden de kimsenin şüphesi olmasın.
İstanbul Boğazı’na “üçüncü köprü” yapılması için açılan ihaleye kimse katılmadı. Artık para mı çok geldi, yoksa geri dönüş garantisi mi az bulundu bilemem, ihale yok.Ancak iktidar bundan şikâyetçi değil. “Madem kimse ihaleye girmedi, kendimiz yaparız” deyip geçtiler.Olabilir. Sonuçta devletin görevi yollar köprüler yapmak değil mi, bugüne kadar bütün yolları köprüleri ihaleyle mi yaptık ki...Ancak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın sözleri beni biraz kuşkulandırdı.Bakan Bey diyor ki “Ballı ihale yapılacak diyorlardı, nasıl ballıysa kimse girmedi.”Haklı mı? Haklı tabii. İhaleye kimse girmediğine göre demek ki birileri önceden haberdar edilip kayırılmamış anlamı çıkıyor bundan. Kulağa da hoş geliyor.İyi de, yeni bir ihale açılmadan işi bizzat devletin kendi kaynaklarından yapacak olması acaba daha mı iyi olacak?Bence sorun burada.Ballı değil derken bu sefer de çifte kaymaklı olmasın sakın.Köprü ihale yolu ile yapılacak olsa verilen fiyatı önceden bileceğiz. Yapacak şirket gelecek, fiyatı söyleyecek, bunun karşılığı için öngördüğü işletme süresini kabul edecek sonra kolları sıvayacak.Kamuoyu olarak ballı da olsa balsız da olsa cebimizden ne çıkacağını bileceğiz en azından.Oysa iş devletin kendi kaynakları tarafından yapılırsa denetimi baştan kaçıracağız.Artık o köprü 5 milyara mı mal olur yoksa 20 milyara mı, bilemeyeceğiz.Devlet ihale ile değil de kendi kaynaklarını kullandığında ne yapacak? Bu işi kime istiyorsa ona verecek öncelikle.“Sen başla, al iki milyarı” diyecek örneğin. İşi alan başlayacak, bir süre sonra “o para bitti, devamını gönderin” diyecek.Derken “Şurada kaya çıktı ortadan kaldırmak pahalıya çıktı, işi çabuk istediniz şu kadar fazla adam çalıştırdık, köprünün parçalarını getiren gemiler fazla para istiyor” türü bahaneler çıkmayacağı ne malum.Devlet işi başlatmış, yarıda mı kesecek ya da işi başkasına mı devredecek o saatten sonra, tabii ki gelen faturalar hep ödenecek.Ayrıca işin kime yaptırıldığını da tam olarak öğrenemeyebiliriz. Ayak dikmek için birine, köprü parçaları için başkasına, telleri çekmek için ötekine, elektrik düzeni için berikine, sinyalizasyon için ve saireye iş verilmeyecek mi?Bunların hangisinin iktidara yakın hangisinin uzak olduğunu öğrenme, öğrensek bile sorma şansımız olacak mı?Tabii ki hayır.Bütün bunları yazdıktan sonra “İlle iktidara muhalefet etmek için henüz yapılmadık işlerde bile yolsuzluk olacağını mı söylüyorsun” diyen çıkacaktır.Elbette bu iş hiçbir yolsuzluğa bulaştırılmadan adam gibi yapılabilir.Ama Bakan Bey’in “Hani ballıydı” diye sorması yanlıştır. Çünkü bu kez de çifte kaymaklı olma ihtimali vardır.Lütfen madem bu lafı ettiniz bari işi sıkı tutun da üç beş yıl sonra “Ben dememiş miydim” diye bir yazı yazdırmayın bana.*****Kendini savunurken ceza alan tek kişi Perinçek değilCumartesi günkü yazımda Ergenekon sanığı Doğu Perinçek’in başına geleni anlatmıştım sizlere. Perinçek hakkında savunması sırasında suç işlediği iddiasıyla çeşitli davalar açılmıştı. İşçi Partisi Lideri bu davalardan sonuçlanan 5’inden toplam 16 yıl ceza almıştı.Yazıyı yazdıktan sonra öğrendim ki, Doğu Perinçek bu uygulamanın ilk kurbanı değil. İkinci Ergenekon sanıklarından avukat Emcet Olcaytu da benzer bir dava nedeniyle 4 yıl hapis cezası almış.Olcaytu hakkında 24 Kasım 2009’daki savunmasında savcılara hakaret ettiği gerekçesiyle dava açılmış. Gariptir ki; TCK’da hakaret suçuna 3 aydan 2 yıla kadar hapis öngörülüyor. Hâkim cezayı üst sınırdan, yani 1.5 yıl olarak veriyor, ardından hakaret edilenler kamu görevlisi diye cezayı yarı oranında artırıyor, yetmiyor, hakaret edilen kişi birden fazla diye cezayı bir de dörtte bir oranında artırıyor. Bu da toplam 3 yıl 11 ay 7 gün hapis cezasına dönüşüyor.Ben bunda pek iyi niyet göremiyorum.Bu cezalar hukuk tarihimize nasıl geçecek bilemiyorum, ona hukukçular karar verecek ama bunun adaletli olmadığı da kesin.Konuyu anlatan yazımdan sonra bazı çevrelerden “olumsuz” tepkiler aldım. Özetle diyorlar ki “Birine hakaret edilmesini nasıl savunursun, savunmada da olsa isteyen istediği gibi hakaret edebilir mi?”Elbette kimsenin hakaret etmesini savunamam.Buna karşı şöyle düşünün; Birini suçluyorsunuz. Hapse atıyorsunuz. Aylar sonra mahkeme önüne çıkarıyorsunuz. O kişi kendini savunmak için çabalıyor. Siz ise bu savunmaları dikkate almıyorsunuz, davayı bir türlü bitirmiyorsunuz ama savunmada suç arıyorsunuz. Kendinizce de buluyorsunuz ve her nasılsa o konuyu hızla karara bağlıyorsunuz.Belki gün gelecek o sanık beraat edecek. Bu kez de savunurken işlediğini öne sürdüğünüz suç nedeniyle hapisten çıkamayacak.Burada adalet olduğunu kimse söyleyebilir mi?Bu konunun en güzel örneklerinden biri Hitler mahkemelerinde yargılanan Bulgar devrimci Georgi Dimitrov’un savunmasıdır.Dimitrov Alman parlamento binası Reichstag’ı yakmakla suçlanmaktadır. Mahkeme heyeti de bilmektedir ki yangını çıkaran Dimitrov değildir, ama yukarıdan gelen emir nedeniyle saçma sapan da olsa yargılamayı sürdürürler.Dimitrov bu mahkemede çok ciddi ideolojik bir savunma yapar. Hitler’in, o emirle iş yapan hâkimleri bile Dimitrov’un savunmasında suç aramaya kalkmazlar.Keza daha önce yazdığım gibi, 12 Mart’ta ideolojik savunma yapan Dev Gençliler için de kimse “savunmada suç işliyorsun” davası açmamıştı. 12 Eylül askeri mahkemelerinde de bu gündeme gelmemişti.Yeni Türkiye’nin “yetmez ama” hukuku ne yazık ki böyle işte.*****Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, birkaç gün önce yaşanan büyük elektrik kesintisiyle ilgili açıklama yaparken, “Elektrik sistemi tahterevalli mantığıyla çalışır” demiş. Öyle ama bizde tahterevalli hep sabittir: Ağır basan faturalar yüzünden vatandaş ayağını yere basamaz.*****O geminin bir önceki seferine katılan Türk yolcusu: “Batacağını düşünmüştük”İtalya’da batan Costacruises Concardio gemisinin bir önceki seferine katılan bir Türk yolcudan ilginç bir mesaj aldım. Adının yayınlanmasını istemeyen Türk yolcu ve eşi yeni yılı bu gemide karşılamışlar.Okurum diyor ki “Yıllarca bu tür gezilere katıldık, çok tecrübemiz var yani, ama o gemiye bindikten sonra eğer bir kaza yaşanırsa kurtulma şansımızın olmayacağını düşünmüştüm.”Sonra sıralamış o gemiye bindiği andan itibaren yaşadıklarını.1- Bu dev gemilerde, yolcuların bindiği ilk gün kaza ve kurtarma operasyonu yapılırmış. O yapılmamış.2- Kurtarma çalışması sadece videodan gösterilmiş.3- Gemideki personelin büyük bölümü Uzak Doğu kökenli imiş ve yarısından fazlası İngilizce bilmiyormuş.4- Gemide hiç tanıtma turu yapılmamış.5- Tahlisiye sandallarının 3’üncü katta olduğunu ancak gemiden ayrılış gününde öğrenmişler.“Benim de bir teknem var ve iyi kötü denizcilikten anlarım” diyen okurum, “en küçük bir kaya parçasını veya sığlığı detaylarıyla gösteren teknik donanımı olan geminin böyle bir kazaya uğraması da ayrıca akla mantığa uygun değil” görüşünü iletmiş.Okurum son olarak da “Bu işler artık para basma işi haline gelmiş, gemi sahipleri ve kaptanlar belli ki teknolojiye çok güvenerek hiçbir şeye aldırmıyor, o çok heveslendiğimiz Batı medeniyetinin düştüğü durum da bu” yorumunu eklemiş.
Bugün Kıbrıs davasının kahramanını uğurluyoruz.Sadece Kıbrıs davası da değil, Rauf Denktaş aynı zamanda bir Türkiye sevdalısı olarak Türkiye’nin de kahramanıydı.İktidarın yarattığı iklimin etkisindeki genç neslin çok önemli bölümü ne yazık ki Rauf Denktaş’ı hiç anlayamadı.Günümüz genç neslinin Rauf Denktaş’la ilgili aklında kalan tanımlamalar “Statükocu, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün mimarı, Türkiye’de darbecilerin yanında yer alan” sloganlarından ibaret.Oysa Rauf Denktaş ömrünün 70 yılından fazlasını varlık ve kimlik savaşı vererek geçirdi. Gün geldi aç susuz kaldı, gün geldi esir düştü, gün geldi motoru bile olmayan küçücük bir kayıkta kürek çekerek canını kurtarmaya çalıştı, gün geldi elde silah cepheye koştu.En yakınlarını yitirdi bu uğurda, can dostları yanıbaşında öldürüldü, dava arkadaşları işkenceler gördü, toplu mezarlara gömüldü.Ama o hep dimdik ayakta kalmayı başardı. Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin rahatı, huzuru, güvenliği ve özgürlüğü için bir ömür tüketti.Günümüz genç nesli bunları tam olarak bilmiyor.Çünkü demokrasiyi bir sos olarak kullanıp asıl amaçları Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürmek olanlar Rauf Denktaş’ı da bir tehlike olarak gördüler hep. Bu nedenle her fırsatta hırpaladılar, önünü kesmeye çalıştılar, Kıbrıs’ı verip Avrupa Birliği’ne girecekleri yalanını yaydılar.Ama gerçeklerin üzerini ne kadar örterseniz örtün, hileyle, desiseyle insanları ne kadar karalarsanız karalayın, iftira, aşağılama, hakaretlerle ne kadar alçaklık yaparsanız yapın “adam gibi adamların” değerini yok edemezsiniz.Rauf Denktaş gerçek bir mücadele adamıydı.Rauf Denktaş gerçek bir vatanseverdi.Rauf Denktaş gerçek bir demokrattı, hukuktan yana bir savaşçıydı.Rauf Denktaş adam gibi adamdı.Şimdi onu uğurluyoruz.Öteki dünyada da bir kahraman olarak karşılanacağından zerre kuşkum yok.Bakıyorum da sağlığında olmadık hakaretleri edenler bile şimdi onun onun önünde eğilmek zorunda hissediyorlar kendilerini.Rauf Denktaş’ın hiç eleştirilecek bir tarafı yok mu? Olmaz olur mu? Bu yazıyı yazan ben de zamanında az eleştiri yöneltmedim Rauf Denktaş’a. Ama bunların hiçbiri Denktaş’ın değerinden bir şey eksiltmez.Elbette 70 yılı aşkın süren bir çetin mücadelede yapılan pek çok yanlış, alınan pek çok hatalı karar olduğu gibi kırılanlar, dökülenler, haksızlığa uğrayanlar da olmuştur.Bütün bunlara rağmen varılan nokta önemlidir. Eğer bugün Kıbrıs’da on binlerce Türk hâlâ huzur ve güven içinde yaşıyor, varlıklarını ve özgürlüklerini koruyabiliyorlarsa, bunu Rauf Denktaş’a borçludurlar.Bunu kimse unutmamalıdır.*****O anneyi bugün yalnız bırakmayınAdı Fadime Kılınç. Henüz hayatının baharında, 18 yaşındaki Ayça Kılınç’ın annesi. Ayça 7.5 aydır hapiste. Çünkü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde pankart açmış, kadın haklarını savunmuş. Parasız eğitim istemiş, yoksulluktan kırılan bir köydeki genç kardeşlerine destek vermek için kalkıp oralara gitmiş. Dahası Grup Yorum’un konseri için kurulan stantta bilet satmış.Devletimizin polisi bunu bir suç olarak görmüş, bu genç kızın terör örgütü üyesi olduğuna karar vermiş, yakalamış, yargı önüne çıkarmış. Yargı da onu tutuklayıp hapse atmış.Ayça Kılınç’ın bugün Malatya’da duruşması var. 7.5 ay sonra ilk kez hâkim önüne çıkacak. Hâkimler belki serbest bırakacak belki “tutukluluğunun devamına” kararı verecek.Fadime Kılınç “Kızımın ne suçu var, parasız eğitim istemek suç mu, köylü kardeşlerine yardım etmeye çalışmak suç mu, konser bileti satmak suç mu?” diye haykırıyor ve bir anne için olabilecek en dramatik sözü söylüyor “Bilsem doğurmazdım.”Yeni Türkiye işte bu.Sormak, sorgulamak, karşı çıkmak, eleştirmek, direnmek yasak.Baş eğeceksin, efendi olacaksın, sözden dışarı çıkmayacaksın.Aksi takdirde teröristsin, darbecisin, statükocusun.Fadime Kılınç bugün Malatya Adliyesi’nde olacak. Kızının geleceği için verilecek kararı bekleyecek. Onu yalnız bırakmayalım.*****Piri Reis nerede?Soruyorum soruyorum, cevap yok. Tamam, beni ciddiye almıyorlar, ona bir şey diyemem, ama koca millet merak ediyor.Anlı şanlı törenlerle uğurladığımız Piri Reis nerede? Ne yapıyor? Petrol buldu mu?Ya Piri Reis’i korumak için denize açılan donanmamız ne yapıyor? Hâlâ görevde mi?Rumlar bizim yine “kendin çal kendin oyna” misalindeki gibi “Petrol falan aramayın fena olur haaa” uyarımıza kulak asmadı, daldılar denizin dibine, buldular doğal gazı çatır çatır çıkarıyor, biz ne zaman çıkaracağız?Piri Reis neredeeeeee?Tabii bir şey daha var. Doğu Akdeniz’de “seyrüsefer” yapacağı açıklanan gemilerimizin durumu nedir? Akdeniz’e Rus donanması indi, bizimkilerle karşılaşıyor mu?Merak işte...*****Yer altıOkurlarımdan Selçuk Tınaz göndermiş. Şöyle: Bugün gazetenizin 16’ıncı sayfasında haberiniz pazar fıkralarını aratmayacak nitelikte. Habere göre, “Marmaray’da ilk ray kaynağı töreni”ne katılan Başbakan, KCK ve Kılıçdaroğlu için, “Eğer işini yeraltında yürütürsen, karşısında yargıyı bulacaksın” dedikten sonra yeraltındaki tünele inerek, ray kaynağı yapan makinenin düğmesine basmış.*****Güle güle büyük adamKaderin cilvesine bakın ki, Kıbrıs’ta Rum faşizmine karşı direnen Rauf Denktaş’la, Türkiye’de 50 defa milli formayı giyen Rum kökenli Lefter Küçükandonyadis aynı gün aramızdan ayrıldılar.Büyük Lefter’i toprağa verdik, bugün de büyük kahraman Denktaş’a son görevimizi yapacağız.Lefter benim çocukluk yıllarımın sembolüydü. Rum’du. Ama çocukluk anılarımda bunun vurgulandığını hiç hatırlamıyorum. Tıpkı bir komşumuzun Ermeni, diğerinin Yahudi olmasının bize bir şey ifade etmemesi gibi.Devlet poltikası olarak belki bazı yanlışlar yapılıyordu, ama bizlere, aynı mahalleyi, aynı bakkalı, aynı kasabı paylaşan, aynı havayı soluyan sıradan insanlar için bu hiç önemli değildi.Lefter milli formayı şerefle taşıdı.Türk halkı da o milli formayı şerefle taşıyan Lefter’i aynı şerefle omuzlarında taşıdı.6- 7 Eylül’de, 1964 Kıbrıs olaylarında, 1973 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bir takım kendini bilmez dangalaklar Lefter’i rahatsız etmedi mi? Ettiler de, en büyük cevabı yine bu halktan aldılar.Lefter, elbette bir azınlık mensubu olarak gerek bu dönemlerde gerekse başka dönemlerde sıkıntı çekti. Bugünkü bakış açımızla o günler hepimize acı veriyor.Ama en güzel cevabı da yine Lefter verdi. Ne demişti? “Her ülkenin geçmişinde bu tür olaylar yaşanabilir, bırakın unutalım bunları.”Güle güle büyük adam.Senin de öteki dünyada tıpkı uğurlandığın gibi karşılanacağına inanıyorum.*****Soru: Yıllardır tutuklu olarak yargılanan birçok kişinin durumunu nasıl özetleriz? Cevap: Onlar, uzun tutukluluk sürelerine mahkûm oldular. (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle 10 yıla yaklaşan AKP iktidarının Türkiye’yi dönüştürme çabaları üzerine sohbet etmek istiyorum. Değişim adı altında demokrasi sosuyla sunulan büyük dönüşümün başarıya ulaşması halinde yaşayacağımız tehlikeye dikkat çekmek gerektiğine inanıyorum. Halkın üzerindeki ölü toprağı kalkmazsa zengin görünümlü ama özünde bir Arap şeyhliğinden farklı olmayan bir ülke haline geleceğiz.Fikir-inanç senteziŞurası kesin ki, iktidarın çekirdek kadrosunun zihniyeti “dini inanç” temeli üzerine oturmuş bir devlet düzenini ve onu yöneten bir hukuk sistemini esas alıyor. Ancak bu zihniyetin önündeki engel 1923’te kurulmuş olan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesidir. İktidar zihniyeti bu engeli aşabilmek için bizzat bu sistemi araç olarak kullanıp, fikir-inanç senteziyle kafaları bulandırarak hedefine varmayı amaçlıyor.İnanç demokrasisiDemokrasinin tanımında fikir ve inanç özgürlüğü vardır elbette, ama iktidar zihniyeti bunlardan sadece inancı önemseyerek, sözde bir demokrasi mücadelesi veriyor. Oysa demokrasi inançlar için mücadele vermez, inançları korur. Mücadele fikir üzerinden verilir. Çünkü fikirler insana aittir gerektiğinde ya da istendiğinde değiştirilir, inançlar ise ilahi gücün eseridir, tartışılması, değiştirilmesi söz konusu değildir.Aynı potada olmazBu nedenle değiştirilebilir fikirlerle, değiştirilemez inançlar aynı pota içine konulup tartışılamaz. Daha ileri demokrasi için değiştirilemeyen inançların görünür ya da görünmez biçimde devlet yönetimine sokulması, hukuk sistemine egemen olması talep edilemez. Eğer inançlar yönetim ve hukuk sistemlerine egemen hale getirilirse bunun adı demokrasi olmaz. İşte Türkiye bu belirsiz yolda hızla ilerlemektedir. Tehlike budur.Aydınların ihanetiİktidarın çekirdek zihniyetine güç ve cesaret veren en önemli destek aydın ihanetidir. İnançlarla fazla ilgileri olmayan, ancak geçmişte fikirleri nedeniyle uğradıkları haksızlıkların hesabını soramamış kimi aydınlar iktidarın tuzağına çok kolay düştüler. İnanç sistemini, zamanında kendi savundukları fikirlerle özdeşleştiren aydınlar demokrasiye geçileceği zannıyla iktidara olağanüstü bir destek sağladılar.İktidarın eksiğiİktidar zihniyetinin eğitimli, bilgili, kültürlü, entelektüel kadroları hiç olmadı, olması da zaten teknik olarak mümkün değil. Bu zihniyetin kendini anlatma alanı ibadethaneler ve kimi cemaatların oluşturduğu toplantılardan ibarettir. Halkın geniş kesimine ulaşmaları bu nedenle zordur. Oysa kendilerinden olmayan ama halka ulaşma olanağı olan “kimliği bozulmuş” aydınlar bu iş için biçilmiş kaftandır.Bir gerçeğin saptanmasıHemen bir ara saptama yapmak istiyorum. Türkiye’de halkın yüzde 99’u Müslümandır, inançlıdır, dinine, gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Ama bu halkın ezici çoğunluğu laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti ile barışıktır. Namazını kılar, orucunu tutar, kurbanını keser, haccına gider, ama laikliğin sağladığı yaşam biçimini de benimsemiştir. Gericiliğe, din istismarına, yobazlığa prim vermez.Bu engeli aşmak içinİktidarın çekirdek zihniyetinin bilgi birikimi ve kadrosu halkın gönlünde yer etmiş laik demokratik hukuk devleti ilkelerini değiştirmeye yetmez. Bu zihniyet çok uzun yıllar ezildiği, yasaklandığı için değil, yetersizliği nedeniyle içine kapanmıştı. Bu zihniyetin temelinde ne demokrasi, ne insan hakları, ne özgürlükler, bunların hiçbiri asla olmadı. O nedenle örneğin kadın hep aşağılandı, dışlandı, adeta yok sayıldı. Ama bir gün geldi...Kadının keşfiBu çekirdek zihniyet dünyada ve Türkiye’de gelişen demokrasiyi fark etti. Demokrasinin aynı zamanda sayısal bir anlamı olduğu da anlaşılınca “kadın faktörü” keşfedildi. Evine kapatılan, okutulmayan, ikinci sınıf gibi görünen kadının aslında “sayısal” bir değerinin olduğu görüldü. “Türban” adı verilen kavganın ve bunun güya demokrasiye monte edilmesinin temelinde yatan işte budur. Kadının bu kez başka türlü kullanılmasıdır.Sıra geldi aydınlaraDönelim tekrar konumuza. Çekirdek zihniyet ile kimliği bozulmuş aydınların çakışması bu noktada yaşandı. Bilgi birikimi olmayan ama kurnazlıkta çok mahir olan bu çekirdek zihniyet kimliği bozuk aydınları çok kolay tavladı. Onların talebi demokrasi, hukuk, özgürlüklerdi. O halde “alın size demokrasi, hukuk, özgürlükler” dendi. “Türban özgürlük değil mi?” Ya da “inançlı insanın hâkim olması demokrasi değil mi?”İhanet aşamasıYıllarca savundukları fikirler yüzünden itilip kakılan, 12 Eylül’den sonra da kimliklerini iyice yitiren aydınlar, iktidarın sağladığı bu geniş özgürlük alanını hoyratça kullanma yolunu seçti. Fikirler ve inançlar birbirine girdi, giderek kimliksizlikten ihanete dönüş yapan aydınlar temel sorunu unutup demokrasi ve özgürlük savaşını iktidarın çekirdek kadrosunun istediği türde ve şekilde vermeye başladılar.Değerlerden soğutmaBilgi birikimi olmayan ama kurnaz çekirdek kadro verdiği destekle çok ince bir planı devreye sokmayı başardı. Türkiye’nin tanınmış aydınları, akademisyenleri, gazetecileri, yazarları demokrasi ve özgürlükleri sınıfsal, ekonomik sistemler ve hukuk açısından değil inançlar üzerinden daha da ötesi dinci zihniyetin yıllardır savaştığı milli değerler üzerinden yapmaya başladı. Bu tam bir beyin yıkama operasyonuydu.Çekirge sürüsü gibiİhanet ordusu gibi çalışan bu kimliği bozuk aydınlar başta ordu olmak üzere iktidarın tehdit olarak gördüğü her şeye çekirge sürüsü gibi saldırdı. “Ordu darbecidir, Türkler Ermenileri kestiler, Yahudileri aşağıladılar, Alevilere nefes aldırmadılar, bütün komşularına düşmanlık beslediler, Kürtleri yok ettiler, dindarları ezdiler.” Bunlar son 10 yıldır dinlediğimiz sloganlardan sadece bir kısmı. Genç nesle böyle bir Türkiye anlatıldı.Şimdi dönüşüm zamanıÇekirdek kadro zihniyetinin demokrasiyi kullanma mayası artık tutmuş görünüyor. 12 Eylül’ün zaten pelteye çevirdiği geniş toplumların son 10 yılda maruz bırakıldığı beyin yıkama operasyonu ile artık her şeyin kabul ettirilmesi kolaylaştı. İklim hazır. Toplum için artık ne 29 Ekim kutlamalarının kaldırılması, ne 19 Mayıs’ta havanın soğuk oluşunun bahane edilmesi bir şey ifade ediyor. “Yeni Türkiye” kurulması için fazla engel kalmadı.Bu karşı devrimdiŞimdi bunun adını koyalım. Bu bir karşı devrimdir. Erbakan’ın o çok eleştirilen 28 Şubat döneminde söylediği “Kanlı mı olacak kansız mı?” sözü bugün hayata geçiriliyor. Yaratılan parlak görünümlü sanal dünyanın etkisindeki milyonlarca insanın gözünün içine baka baka gerçekleştiriliyor bu. Batmış bir imparatorluğun küllerinden güneş gibi doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirmek istiyorlar.Gecenin en karanlık olduğu anAma bütün bunlardan sonra, aydın ihanetinin, yıkanmış beyinlerin, zavallılaştırılmış bir genç neslin aymazlığına rağmen, laik demokratik hukuk devletine, çağdaşlığa, bilimin yol göstericiliğine, insan hak ve özgürlüklerine inanan milyorlarca kişi var. Onlar bugün sessiz duruyor. Sessizliğe kimse aldanmasın. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı. O kadar kolay da teslim olmayacaktır. Zaten gelinen bu noktaya rağmen hâlâ zafer çığlıkları atılamamasının nedeni de budur.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Hepimiz Silivri’de tutuklu olan Ergenekon sanıklarının “silahlı örgüte üye olma, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı silahlı isyana tahrik etme” gerekçesiyle yargılandıklarını biliyoruz, ama Silivri’de sadece bunlar olmuyor.Oradaki tutuklular -ki çoğu suçlarının ne olduğunu bile hâlâ tam olarak bilemiyor, nereden geliyorsa sürekli yeni belgelere ulaşıldığından(!) davalar bitemiyor- bir de cezaevi koşullarıyla mücadele etmek durumundalar.Örneğin Mustafa Balbay tam 1246 gündür hapiste ve bunun 322 gününü tek başına 8 metrekarelik bir hücrede geçirdi. Üstelik milletvekili seçildi. Milletvekili sıfatıyla hücrede geçirdiği gün sayısı 218. Tuncay Özkan’ın durumu da aynı. O milletvekili değil ama.Elbette cezaevi, adı üstünde, normal koşulların yaşandığı bir yer değil. Ama herhalde bunun da bir ölçüsü olmalı değil mi?Şimdi anlatacağım olay evlere şenlik bir cezanın hikâyesidir:İbrahim Özcan ve Durmuş Ali Özoğlu Silivri sakini tutuklulardan ikisi. 30 Aralık 2011’de bu iki tutuklu cezaevi yönetiminin bahşettiği “yasal sportif faaliyet” amacıyla saat 16.00’da B Blok’un olduğu yerdeki halı sahaya çıkarılıyor.İki tutuklu halı sahada spor faliyetlerini yaparken, sahanın hemen kenarında “hüda-i nabit” yani “kendiliğinden çıkmış” olan otları görüyorlar. Aylardır yeşile ve toprağa hasret kalmış olan Özcan ve Özoğlu bu otları koparmaya başlıyorlar. Amaçları bu otları bir süreliğine koğuşlarına götürmek ve koklamak, toprağın kokusunu almak.Ancak o sırada tutukluları izlemekle görevli gardiyanlar aynı görüşte değiller. O otlar “yasak” kapsamında ve koparılamaz gardiyanlar için.Sesleniyorlar tutuklulara, “koparmayın otları” diye. Ama yeşile hasret iki tutuklu umursamıyor bu seslenişi.Vay sen misin beni dinlemeyen, gardiyanlar koşuşturuyor, tutuklular itiraz ediyor, karşılıklı bir ağız dalaşı yaşanıyor.Ama orası cezaevi, gardiyanlarla ağız dalaşı yapılır mı? Yapılmaz elbette.Hemen bir “disiplin tutanağı” hazırlanıyor. İki tutuklunun görevli memurların uyarısına rağmen ot toplamaya devam ettikleri ve uyarılara karşı gelmenin ötesinde uygunsuz sözler söyledikleri ve hakaret ettikleri belirtiliyor.Cezaevi müdürlüğü iki tutukludan “savunma” istiyor. Ama iki tutuklu herhalde “Böyle saçma bir şey için savunma verilir mi?” diye düşünmüş olacaklar ki, savunma vermeye yanaşmıyorlar.Cezaevi müdürü de iki tutukluya tam iki ay “açık görüşme yasağı” koyuyor.Yasak konuyor ama o da şarta bağlı, çünkü bu süre içinde “iyi hal kazanmaları” da gerekiyor.*****Bedelli geyikleriErkeğin ahmağının askerlik anısı hiç bitmezmiş. Başka anlatacak bir şey olmaz da ondan. Gerçi bu sefer ahmaklıktan değil, şu bedelli ile ilgili geyikler hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Şaka bir yana, onca kıyamet koparıldıktan sonra bedelli için başvuranların sayısının beş bini zor bulması bile başlıbaşına bir “geyik” değil mi?Belli ki “bedelli de bedelli” diye tutturanların büyük çoğunluğu 30 bin lirayı görünce biraz tırstı, ama bedelli ile ilgili geyikler tükenmiyor. Belki birçoğunu duymuşsunuzdur ama son bir haftada bana gelen geyiklerden birkaç örnek sunmak istiyorum:- Eveeeet oğlumuz askerliğini yapmış mı?-Tabii ki efendim.. İşte makbuzu..- Aslında herkes “Bedelli” yapar askerliği. Kimi parasını verir, kimi de kolunu, bacağını..- Henüz 30’undan gün almamış olanların günahı ne? Kapsam genişletilsin. Beşik kertmesi de olsun..- Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı, ver 30.000’i fukara kurtarsın vatanı..- Askerliğin 1. taksidini internetten bankaya havale yaparken parmağını inciten vatandaşa düzenlenen törende ‘’gazi’’ unvanı verildi.- Normal asker: Kınalı kuzu. Bedelli asker: Paralı kuzu. Ömür boyu kaçmayı başaran: Anasının gözü..- Eskiden askerlik yapmayana kız vermezlerdi, şimdi askerlik yapana kız vermeyecekler, çulsuz diye.- Askerliğin açılımı: Zenginsen paranı ver canın sağolsun, fakirsen canını ver vatan sağolsun...- Bas bas paraları devlete, bir daha mı gelicez askere, hayde eller havaya.- Vatan borcu namus borcuysa bedelli askerlik yapanların namusunun bedeli 30.000 TL mi oluyor?- 14.000 lira denkleştirdik diyelim, üstünü birazcık askerlik yaparak ödeyebiliyor muyuz?*****En son moda İn’ler Out’larAslında her yılın başında yapılırdı eskiden “İn’ler Out’lar” listeleri. Ya da daha anlaşılır şekliyle “Moda olanlar, Demode olanlar.” Birkaç yıl 1 Ocak’ta bir önceki yıl İn ya da Out olanlar listelerinden ben de yapmıştım. Son zamanlarda kimse bu değerlendirmeleri yapmaz oldu. Kimbilir belki zülfiyare dokunur diye çekiniyordur herkes.Henüz yılın ilk ayında olduğumuza göre son zamanlarda öne çıkan “İn” ve “Out” olanlardan kısa bir liste düzenledim. Herkes bu listeye eklemeler yapabilir elbette. Bana da gönderirseniz pazar günleri devam ederim.İşte bu yılın ilklerinden birkaç örnek:Out: Ali topu atİn: Ali Umre’ye gitOut: Ayşe ip atlaİn: Ayşe türban takOut: Eğitim şartİn: Cuma şartOut: Noel Babaİn: Rüyadaki ak sakallı dedeOut: Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamakİn: Cumhuriyet Bayramı’nda düğüne gitmekOut: 19 Mayıs’ta spor gösterisiİn: 19 Mayıs’ta üşümekOut: Çanakkale’de Mehmetçik destanıİn: Çanakkale’de gökten inen melekler destanıOut: Teröristleri etkisiz hale getirmekİn: Kaçakçıları etkisiz hale getirmekOut: İtirafçı PKK’lılardan istihbarat almakİn: İsrail Heron’larından istihbarat almakOut: Gazetecinin soru sormasıİn: Gazetecinin soru sormamasıOut: Gazeteci dayanışmasıİn: Gazetecileri gammazlamakOut: Çekinmeden eleştirebilmekİn: Yalakalık yapmak*****Gani Yıldız’danMilli Eğitim Bakanlığı’nın yayımladığı genelgeyle 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı törenleri stadyumlardan çıkarılmış. Zaten bir süredir “Atatürk’ü Anma” kısmını unutmuştuk, şimdi de “Gençlik ve Spor” kısmı ortadan kaldırıldı. 19 Mayıs esas şimdi birileri için “bayram” oldu!***Dokunulmazlığın kürsüyle sınırlandırılması hep konuşulsa da vekiller buna yanaşmıyor. Konuyu son ayların popüler ifadesiyle anlatırsak acaba “Dokunan yanar” misali, “Dokunmayın, yanarım” mı demek istiyorlar?***Economist Intelligence Unit’in demokrasi endeksine göre, Türkiye’de “melez” bir rejim varmış. Hükümet muhalefete baskı uygularken yolsuzluk yaygın, hukukun üstünlüğü ise zayıfmış. Anlaşıldı; bu endeks son 10 yılın verileriyle hazırlanmış. ***Bach dinlemek en iyi ağrı kesiciymiş. Ne diyelim, umarız “bahtsız vatandaş”ın derdine “Bach’lı ilaç” iyi gelir!***Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “CHP Meclis’i mahkemeye döndürdü” demiş. Tutuklu vekilleri düşünürsek bu durum, “Cezaevlerinin Meclis’e döndürülmesi”nden çok daha masum duruyor.***Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Medya mensuplarının görev sırasında karşılaştıkları güçlükleri ortadan kaldırmak ve çalışma koşullarını iyileştirmek için çalışıyoruz” demiş. Anlaşılan daha konforlu cezaevleri geliyor.***ABD Başkanı Barack Obama, orduyu küçültme kararı almış. Bizdeki gibi “orduyu küçük düşürme kararı” alınmadığı sürece kulağa mantıklı bir ıslah çalışması gibi geliyor.
Hukuk açısından çok garip bir durumla karşı karşıyayız. Ergenekon davası nedeniyle yıllar önce tutuklanan Doğu Perinçek, bu dava nedeniyle henüz bir hüküm giymedi ama yaptığı savunmalar nedeniyle 16 yıl hapse mahkûm edildi.Kısacası, Perinçek yaptığı savunmayla belki Ergenekon davasından beraat edebilir ama yine de 16 yıl hapis yatacak.İş bununla da bitmiyor. Perinçek hakkında savunmalarında sarfettiği sözler nedeniyle açılan 5 davaya da devam ediliyor. Şu ana kadar karara bağlanan davalarda verilen cezalar 16 yıl, üzerine bir o kadar daha eklenebilir.Başka bir ülkenin hukukunda bu var mıdır, bilemem, ama garipliğe bakın ki, yıllardır Perinçek’in “terör örgütü üyeliği konusunda karar verip bir hükme varamayan” mahkemeler savunmalarda işlenen suçlar konusunda çok hızlı davranabiliyor.Peki bir savunmada söylenen sözler suç oluşturur mu? Bunun için dava açılabilir mi? Mahkûmiyet verilebilir mi?Demek ki oluyormuş.12 Mart ve 12 Eylül darbe dönemlerini hatırlıyorum.Örneğin Dev- Genç davası sanıkları öyle savunmalar yapmışlardı, ortaya öyle ideolojik gerekçeler koymuşlardı ki, bunlar çoğu kez haklarında dava açılmasına neden olan ideolojik suçlamaların bile çok üzerine çıkıyordu.Dev- Genç savunması daha sonra kitap haline getirilmiş ve “sol ideolojinin” temel kaynaklarından biri bile olmuştu.Savunma hakkı kutsal olduğuna göre, suçlanan kişinin suçsuzluğunu kanıtlamak için mahkeme önünde her şeyi söyleyebilmesi gerekir.Ayrıca ana dava devam ederken savunmada söylenen sözler hakkında dava açılması ve bunların çok hızlı biçimde sonuca ulaştırılması da bana pek adil gelmiyor.Elbette mahkemeler, Perinçek’in savunma yaparken pek çok kişiye hakaret ettiğini varsayabilir, ki zaten açılan davaların hepsi Perinçek’in savunması sırasında Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na, devletin manevi şahsiyetine yönelik hakaret ettiği gerekçesini taşıyor, bu aynı aynı zamanda sanıkların savunma hakkını da elinden almakla eş değerlidir.Devleti ilgilendiren bir davada sanık kişi savunmasında mutlaka devletten ve devletin yöneticilerinden de söz edecek, hele işin bir de ideolojik tarafı varsa bunu da ortaya koyacaktır.İşte bu andan itibaren neyin hakaret olduğuna karar vermek çok zordur, yargıçlar ancak kendi kanaatlerini ortaya koyarak bir sonuca varabilir.Bu da savunma yapacak herkesi tedirgin eder, korkuya iter, savunmaları zayıflatır.Ama en önemlisi, bir itham karşısında olan kişi, içinde hakaret bile olsa eğer yaptığı savunma ile beraat ederse ne olacağıdır. Düşünsenize, suçlanıyorsunuz, ama bir suçunuz yok, bunu kanıtlamak kendinizi savunurken, bilerek bilmeyerek bir suç işliyorsunuz ve bu yüzden belki de asıl suçlandığınız konuda alacağınızın çok üzerinde bir ceza alıyorsunuz.Buna adalet denilebilir mi?*****28 Şubat ve 27 Nisan’a da sıra gelecekmişBayılıyorum iktidar sözcülerinin herkesi aptal yerine koyan çifte standartlarına.Hüseyin Çelik yine çıktı konuştu. Nasıl demokrat, nasıl hukuka bağlı?“Ergenekon’u biz mi başlattık” diyor. Mahkemeler, incelemiş, soruşturmuş ve dava açmaya karar vermişler.“İlker Başbuğ’un tutuklanması da” tamamen yargının tasarrufu. Savcılar oturmuşlar, bakmışlar, karar vermişler dava açmışlar, mahkeme de bunları ciddi bulmuş ve eski genelkurmay başkanını tutuklamış.Balyoz da öyle, Odatv de öyle. Aklınıza ne gelirse artık, şike de öyle.Hüseyin Çelik iktidar adına “Biz nasıl müdahale edeceğiz ki?” diye soruyor en masum ifadesini takınarak.Ama sonra kendisini tutamıyor, “28 Şubat’tın da 27 Nisan’ın da hesabı sorulacaktır” deyiveriyor.Peki nasıl oluyor bu? Hani açılan davalarla hiç ilgileri yoktu, davaların açılacağından haberleri yoktu? Hani savcılar kendiliklerinden inceleyip soruşturma açıyorlardı?Savcılar 28 Şubat ve 27 Nisan’ı soruşturuyor mu zaten, yoksa Çelik’in bu konuşması “Tamamdır, artık açın bu davaları” anlamına mı geliyor?*****Kaldırın bütün milli bayramları, rahat edinAslında işi kolay yoldan da halledebilirler. Kaldırsınlar bütün milli bayramları, Cumhuriyet’in temel taşları olan tarihleri bir iki demeçle “hatırlama gününe” çevirsinler olsun bitsin.Böyle garip gerekçelerle, halkın bir bölümünü de sanki mantıklı gibi gelen açıklamalarla oyalamayı da bıraksınlar.“Yok artık 19 Mayıs’mış, 23 Nisan’mış” desinler. Herkes rahatlasın.19 Mayıs törenlerini “havalar soğuk oluyor, çocuklar üşüyor, hem derslerinden de kalıyorlar” gibi gerekçelerle iptal etmek halkı kandırmaktan başka bir şey değildir.Asıl amaç Cumhuriyet’in değerleri ve devrimleriyle hesaplaşmak. Yargı bitti, ordu sindi, medya kontrol altında, iş dünyası el pençe divan, bürokrasi zaten emir eri, daha ne korkarlar, çekinirler ki?Zaten “Yeni Türkiye” adı altında darbe dönemlerini gölgede bırakacak bir tür sıkıyönetim altında yaşıyoruz, milli değerler ayaklar altında, Atatürk adından söz etmeye kalkmak aşağılanmanın temel dayanağı olmuş, bari milleti oyalamasınlar.“Bitirdik artık Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti” desinler olsun bitsin.Hiç olmazsa milli günlerin örselenmesini abuk sabuk savlarla televizyon ekranlarında “çok iyi bir şeymiş” gibi gösterenlerin saçmalığından kurtuluruz.*****Dokunulmazlık kalktı mı?Polis Leyla Zana’nın da zaman zaman kullandığı bir evi basmış, söylentiye göre kapı kırılmış, resmi açıklamaya göre çilingir marifetiyle açılmış, içerde arama yapılmış.Evdeki bilgisayarlara, bazı dokümanlara ve telefonlara el konulmuş.Peki nerede kaldı milletvekili dokunulmazlığı?Cumhuriyet savcılığı “O evde Leyla Zana oturmuyor, sahibi başka biri, bu nedenle arandı” diyor. Leyla Zana ise evi kiraladığını, kendisinin kaldığını söylüyor.Haberin duyulmasından sonra yapılan tartışmaları izledim. Hayretler içinde kaldım. Israrla, Cumhuriyet savcılığının “O ev başkasının” açıklamasına sarılarak operasyonu haklı göstermeye çalışanlar vardı.Hukuk ya herkes için geçerlidir ya da hiç yoktur.Türkiye’de birileri galiba hukukun olmadığını kanıtlamak için yarış halinde.Leyla Zana’yı, izlediği siyaset, ideolojisi, rahatsız ve tahrik edici konuşmaları nedeniyle beğenmeyebilirsiniz, ama unutulmamalı ki Leyla Zana bir milletvekilidir, milletvekilleri için geçerli kuralları aynen işletmek zorundasınızdır.
Yıllar önce başlayan Ergenekon, ardından Balyoz ve türevleri Odatv, andıç gibi davalar nedeniyle tutuklanan yüzlerce kişi için özellikle AKP’liler ve yandaş-yalaka kesimden hemen her gün bir “uzun tutukluluklar olmamalı” demeci dinliyoruz.İlk bakışta son derece samimi, hukuka bağlılığı, demokrasinin gereğini savunmak gibi görünse de durum asla öyle değil. Kimse gerçek fikrini söylemiyor. Daha “hoş” ve “demokratik!” göründüğü için yapıyorlar bu açıklamaları.Çünkü biliyorlar ki, ne kadar “timsah gözyaşı dökseler de” durum asla değişmeyecek.Çünkü biliyorlar ki, uzun tutukluluklar mahkemelerin değil siyasi iktidarın yaptırımı.Çünkü biliyorlar ki tutukluluk bir önlem değil, kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanması, karalanması, aşağılanması için uygulanıyor.Ve hepsi bunlardan son derece memnun, mutlu.Zaten öyle olduğu için artık gündemimizde “yargı, adalet, karar” gibi kavramların hiçbiri kullanılmıyor, yerlerine tutukluluk konuldu.Tutuklamak adaleti yerine getirmek için uygulanmıyor, kişiden intikam almanın bir yolu.Bunları bizzat iktidar sözcülerinin ve yandaş-yalakaların söylediklerinden çıkarıyorum.Ekranlar, gazete köşeleri ve malum internet siteleri “O da tutuklanacak, o da görecek gününü, yakındır, çember daraldı” türü çığırtkanlıklardan geçilmiyor.Ama bakıyorsunuz aynı isimler “Uzun tutukluluk cezaya dönüşmemeli, insanlar tutuksuz yargılanmalı” diyorlar hiç utanmadan.Kimileri de farkında olmadan tutukluluk konusunun aslında bizzat iktidarın en tepesinin kararı olduğunu itiraf ediyor örneğin.Geçenlerde bir TV kanalında iktidar payandası bir profesörü izliyordum ibretle.Hesapta “sosyal demokrat” kesimden. Ama ona göre bu iktidar o kadar demokrasiden ve hukuktan yana, Türkiye’yi o kadar ileri götürüyor ki, çaresiz o da bunları destekliyor.Bakıyorum o da uzun tutukluluktan yakınıyor. Ama sunucunun “Muhtıra yazan Yaşar Büyükanıt’ın da adı gündeme gelebilir mi?” sorusuna karşılık “Dolmabahçe görüşmesinde ne karar alındı onu bilmiyoruz” diye cevap veriyor.İnanılır gibi değil. Sözde sosyal demokrat olan bir profesör “Tutuklamalara aslında Başbakan’ın karar verdiğini” söylüyor.O demokrasi kahramanı profesör bir hukuk devletinde başbakanla genelkurmay başkanının gizli görüşme yapamayacağını, hukuku yok sayan pazarlıklar yapıp kendi istekleri doğrultusunda kararlar alamayacaklarını söylemiyor bile. O demokrat profesöre normal geliyor bu.Çünkü durum, herkesin bilinçaltına işlemiş zaten. Herkes biliyor, herkes anlıyor oynanan oyunu. Sadece, bu işte figüran olmayı içlerine sindirenler ekranlardan beyin yıkamaya devam ediyorlar.Profesörlerimizin bazılarının hâli budur işte.*****Çay üreticileri de kaçaktan mağdurUludere’deki trajediden sonra iktidar ve yanlıları “kaçakçılığı meşru göstermeye” çalıştı biliyorsunuz. Anladığımız kadarıyla kaçakçılık adeta bir devlet politikası haline gelmiş, ne karışan varmış ne görüşen.Güya “bölgedeki yoksul vatandaşların tek geçim kaynağı” olarak sunuluyor ama ülkenin başka yerlerinde yaşayan yüz binlerce kişinin nasıl mağdur edildiğinden hiç bahis yok.Muz üreticilerinin durumunu kendi ağızlarından aktarmıştım. Bugün de Rize’den gelen bir mesajı size sunmak istiyorum. “Meşru hale getirilen” kaçakçılığın Rize’ye vurduğu darbeyi görün. O okur mesajı şöyle:Merhabalar Can Abi;Son yazılarınızda kaçakçılığa değinmişsiniz. Rize Güneysu’da çay üreticisiyiz. Çay üretimi de birkaç yıla kalmaz bitme noktasına doğru ilerliyor.Bilinçsiz politikalarla suni gübrelemeyle toprak özelliğini yitirmek üzere ve ülkeye giren kaçak çay ile birlikte çay üretimi ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.Annem ile çay üzerine sohbet ederken şöyle der; eskiden 1 kilo yaş çay ile 3 kilo şeker veya 2 kilo zeytin alırdık. Şimdi ise 9 - 10 kilo yaş çay ile ancak 1 kilo zeytin alabiliyorsun.Durum bu işte. Herhalde çay üreticisinin hâlini bundan daha iyi anlatan cümle olamazdı.Konuyla ilgilendiğinizden dolayı sizi kutlarım ve çok teşekkür ederim. Zaten yazılı medyada bütün yazarlar siyasi yazılarla gündemi oyalıyorlar. Vatandaşın gerçek sorunlarıyla ilgilenen yazar pek kalmadı. Halkın gerçek sorunlarını daha çok gündeme getirmelisiniz. Bu son cümlemi tekrar yazmak istiyorum. HALKIN GERÇEK SORUNLARINI DAHA ÇOK GÜNDEME GETİRMELİSİNİZ...*****Ah canııım,yeni mi fark ettin!Ufak boylu bir gazete bir “sanatçı” ile röportaj yapmış. Ne sanatçısı olduğunu bilmiyorum. Röportajın hiçbir yerinde geçmiyor. Gazete kısaca “sanatçı” diye tanıtmış. Açıkçası merak edip de ne sanatı yaptığını araştırmadım bile.Bu zat “yarı yolda bırakıldıklarından” yakınıyor.Meğer demokrasi ve hukuk yolunda iktidar partisinin çok iyi işler yaptığına inanıyormuş. Bu nedenle oyunu AKP’ye vermiş. 12 Eylül referandumunda da “yetmez ama” diyerek evet demiş. Bununla da gurur duyuyormuş.Sonra bir İçişleri Bakanı çıkmış her şeyi tarumar etmiş.Meğer iktidar bugüne kadar sanata ve sanatçıya çok saygılıymış, ama yok mu o İçişleri Bakanı!..Bu “sanatçı” Türkiye’ye uzaydan mı geldi acaba? Yalakalık yapmayan sanatçılara edilen hakaretleri bilmiyor herhalde. Sanatın içine tükürüldüğünden, ucube denildiğinden, asalaklar diye tanımlandığından haberi yok belli ki.Sırf iktidara karşı konumlandıkları için aşağılanan, karalanan, haklarında dava açılan sanatçılardan da bihaber.“Yetmez ama” diyen mantık bu işte.Konjonktürel bunlar konjonktürel. Ağababaları kavga ediyor ya iktidarla, pay kapacaklar.*****Yardım eder misiniz?Bir yardım talebini sizlere aktarmak istiyorum. Umarım bu sese kulak veren çıkacaktır.“Bizler Güneydoğu’nun ücra bir yerinde Mardin’in Midyat İlçesi Efeler İlköğretim Okulu’nda okuyan bilgiye aç, öğrenmeye susamış öğrencileriz. Okul müdürümüzün ve öğretmenlerimizin insanüstü çabalarıyla, kendi yaşamlarından verdikleri ödünlerle bilgiyi keşfe çıktık. Bu büyük yolculukta siz büyüklerimizin desteğine ihtiyacımız var. Okulumuzun kütüphanesinde ne bir roman ne de bir öykü kitabı var.Romansız öyküsüz büyüyoruz biz! Sadece eksiğimiz bunlar değil tabii ki; yardımcı ders kitaplarımız da yok... Türkülerde olduğu gibi Ilgaz Anadolu’yu keşfetmek daha sonra dünyaya açılmak at gözlüğünü atıp evrensel bakabilmek için bilgisayarımız da!Siz büyüklerimizin okuyup bir kenara bıraktığı kitaplarına, kullanmadığı pergeline, cetveline, doğru ya da yanlış işaretlediğiniz test kitaplarınıza hatta fazla silgilerinize bile talibiz.Eğer bunlar olursa sizlere söz “Mardin’de Oxford vardı da okumadık mı?” demeyecegiz!Yardımlarınızı Efeler İlköğretim Okulu’na verilmek üzere Mardin Midyat İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gönderebilirsiniz.”
Silivri savcılarının CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu yargılamak için fezleke hazırlamaları çok ilginç gelişmelerin ilk adımı olabilir.Öncelikle AKP, hiç ihtimal vermiyorum ama, Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığını kaldırabilir. Bu, sahte demokrasi havarilerinin çok hoşuna da gidebilir. “İşte demokrasi, sivil iktidar bir ilki daha gerçekleştirdi ” türü çığlıklarla bu kararı destekleyebilirler.Ancak, AKP ’de de aklıselim sahibi insan yok değil ki, böyle bir “ilk” anlamsız olduğu kadar demokrasiye de vurulmuş darbe olacaktır kuşkusuz.Bu nedenle Silivri savcılarının fezlekesi büyük olasılıkla havada kalacaktır.Buna karşı CHP ’nin yapabileceği başka şeyler olabilir.Özellikle iki milletvekilini hapisten kurtaramayan CHP, bu fırsatı iyi değerlendirirse, hem milletvekillerini kurtarabilir hem de yargıya karşı başlattığı kampanyayı ayakları üzerinde durur hâle getirebilir.Biraz fantastik olacak ama son günlerde rastladığım bazı CHP milletvekillerine şu öneride bulunuyorum: “Genel Başkan ya da herhangi biriniz milletvekillerini serbest bırakmayan hâkimlere yönelik ağır hakaretlerde bulunun. Size kişisel dava açmalarını sağlayın. Dokunulmazlığınız olsa da hakaret davalarını etkilemiyor, yani mahkemeye gidebilirsiniz. O hâkimler de mahkemeye gelecek, her ne kadar konu hakaret davası olsa da hâkimler milletvekillerini neden serbest bırakmadıklarını hukuki olarak anlatmak zorunda kalacaklar. Eğer bunu açıklamakta zorluk çekerlerse gündem bir anda değişir. Sonuçta siz davayı kaybetseniz bile ödenecek tazminat parti için fark etmez.”Hukuku biraz zorlayan ama etkili bir sonuç alınabilir böyle bir girişimden. Çünkü tutuklu milletvekilleri konusunda kesin bir hukuki bağlayıcı unsur yok ortada.Yasa tutuklu milletvekilleri hakkında “kararı mahkeme verir ” diyor ama bunu takdire bırakıyor.Demek ki Silivri hâkimleri aslında bir hukuki müyyideye göre değil kendi kanaatlerine göre karar veriyorlar. Kısacası, tutukluluğun devamı hukuki olmaktan çok kanaate dayanıyor.Kılıçdaroğlu ’na fezleke ile aslında benim biraz dolambaçlı yoldan yaptığım öneri kendiliğinden devreye gidebilir. CHP Genel Başkanı hakkında fezleke düzenleyen Silivri savcılarına karşı dava açabilir. Aynı şekilde Silivri hâkimlerine de “görev ve yetkilerini aşmak” iddiasıyla dava açılabilir.O zaman Silivri savcı ve hâkimleri iki satır olarak yazdıkları serbest bırakmama gerekçelerini gelip mahkeme huzurunda da anlatmak ve savunmak durumunda kalabilirler.Tutuklu milletvekillerinin durumundan Cumhurbaşkanı da, Meclis Başkanı da, siyasi partiler de, vatandaş da rahatsız.O halde bu davalar şimdiden yılın davası haline gelmez mi?*****Hâkim ve savcıların büyük sınavıSonunda Başbakan Erdoğan da tutukluluklardan şikâyet etti.Gerçi Başbakan konuyu sadece İlker Başbuğ açısından dile getirdi ama sonuçta “tutukluluklardan yakınanlar halkasının kalan tek parçası” olan Başbakan da bu konuda görüşünü bildirmiş oldu.Cumhurbaşkanı rahatsız, Meclis Başkanı rahatsız, siyasi partiler rahatsız, sivil toplum rahatsız, hatta yandaş yalakaların önemli bölümü de rahatsız (Bu konuyla ilgili yarın bir yazım olacak) ama sorun bir türlü çözülmüyor.Bir tek Başbakan eksikti. Şimdi o da kısmi de olsa rahatsızlığını beyan etti.Başbakan bugüne kadar konuşmadığı için toplumda oluşan yargı şöyleydi:“Tutuklamalar ve bunların çok uzun sürmesi hâkim ve savcıların değil Başbakan’ın iradesiyle oluyor. Eğer Başbakan talimat verse en azından tutuklu milletvekilleri serbest bırakılır.”Şimdi garip bir noktaya geldik. Bugün yarın İlker Başbuğ hakkındaki tutuklamaya itiraz edecektir. Bakalım bir üst mahkeme ne karar alacak?Başbakan’ın “rahatsızlık” ifadesini talimat olarak algılayıp Başbuğ’u serbest mi bırakacak yoksa “Ben bağımsız yargıyım, hukuk ne diyorsa onu yaparım” diyerek kararının arkasında mı duracak?*****Haydi hayırlısıBundan 30 yıl önce darbe yapan orgenerallerden sağ kalan ikisi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi. Çok hayırlı bir gelişmedir bu.Ancak merak ettiğim birkaç nokta var:Bugün olmamış bir darbenin soruşturması yürütülüyor. 300’ün üzerinde sanık var.12 Eylül de sadece beş komutanın bir gece yarısı aldıkları kararla gerçekleşmemişti. Hazırlanan Bayrak Planı’na çok sayıda komutan onay vermiş ve daha sonra plan uygulamaya konulmuştu.Oysa biz sadece iki kişiyi yargılıyoruz. Buna karşı 12 Eylül’ün hukuk ve insanlık dışı uygulamaları yüzlerce hatta binlerce subayın katkılarıyla gerçekleşti.Onun da ötesinde 12 Eylül uygulamalarına on binlerce sivil de katkı sağladı. Örneğin “demokrasi abidesi” olarak sunulan rahmetli Turgut Özal, 12 Eylül’cüler tarafından ve darbeden bir hafta sonra Başbakan yetkisiyle hükümete atanmıştı.Özal sadece bir örnek. Diğer siviller askeri darbenin başarıya ulaşması için canla başla çalıştılar, hukuk ve insanlık dışı uygulamaların yerine getirilmesini sağladılar.Sonuçta büyük yaralar açan 12 Eylül olayını sadece iki kişi ile mi sınırlandıracağız? O günlerde darbeye hizmet eden ama bugün demokrasi kahramanı kesilenleri bir kenarda mı bırakacağız?Evren’e “Keşke sizin döneminizde birlikte çalışabilseydik, Türkiye’yi uçururduk” diyenler hiç mi vicdan azabı çekmeyecek?*****CHP’deki parti içi muhalefet fezlekeye öfkelendiSilivri savcılarının Kılıçdaroğlu hakkında fezleke hazırlaması gündeme bomba gibi düşerken, CHP’de parti içi muhalefet herkesten daha fazla öfkelendi.Tüzük kurultayı için imza kampanyası düzenleyen kişilerden bazıları aradı.“Savcılık Kılıçdaroğlu’nun imdadına yetişti, can simidi attı” diyen muhalifler “CHP’de parti içi demokrasiyi sağlamak için partinin adeta ayağa kalktığı bir süreçte savcılar fezleke hazırlayarak Kılıçdaroğlu’nu mağdur durumuna düşürdüler” diyor.Muhalifler “Savcılık gündemi bir anda değiştirdi. Elbette CHP’ye yönelik bir saldırı olarak gördüğümüz bu fezlekeye karşı hepimiz karşı duracağız, ama Kılıçdaroğlu da bundan yararlanarak parti içindeki demokratikleşme hareketlerini bir süreliğine engelleyecektir” görüşünde.Muhaliflere göre tüzük değişikliği il ve ilçe kongreleri başlamadan önce tamamlanmalı. Aksi takdirde Kılıçdaroğlu’nun istediği gibi antidemokratik tüzüğe göre seçilecek delegeler ile Kurultay yapılacak ve tüzüğü de bu delegeler değiştirecek.*****Çin’de 9 büyüklüğünde depreme dayanıklı 30 katlı bir bina sadece 15 günde tamamlanmış. Depremler sonrası binalarımızın hâlini ve Van depremi sonrası hâlâ çadırda yaşayan vatandaşlarımızı görünce ünlü Türk sözünü değiştiriyoruz: “Çin işi, Japon işi; bunu yapmak akıl işi.”(Gani Yıldız)