İstanbul Boğazı’na “üçüncü köprü” yapılması için açılan ihaleye kimse katılmadı. Artık para mı çok geldi, yoksa geri dönüş garantisi mi az bulundu bilemem, ihale yok.
Ancak iktidar bundan şikâyetçi değil. “Madem kimse ihaleye girmedi, kendimiz yaparız” deyip geçtiler.
Olabilir. Sonuçta devletin görevi yollar köprüler yapmak değil mi, bugüne kadar bütün yolları köprüleri ihaleyle mi yaptık ki...
Ancak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın sözleri beni biraz kuşkulandırdı.
Bakan Bey diyor ki “Ballı ihale yapılacak diyorlardı, nasıl ballıysa kimse girmedi.”
Haklı mı? Haklı tabii. İhaleye kimse girmediğine göre demek ki birileri önceden haberdar edilip kayırılmamış anlamı çıkıyor bundan. Kulağa da hoş geliyor.
İyi de, yeni bir ihale açılmadan işi bizzat devletin kendi kaynaklarından yapacak olması acaba daha mı iyi olacak?
Bence sorun burada.
Ballı değil derken bu sefer de çifte kaymaklı olmasın sakın.
Köprü ihale yolu ile yapılacak olsa verilen fiyatı önceden bileceğiz. Yapacak şirket gelecek, fiyatı söyleyecek, bunun karşılığı için öngördüğü işletme süresini kabul edecek sonra kolları sıvayacak.
Kamuoyu olarak ballı da olsa balsız da olsa cebimizden ne çıkacağını bileceğiz en azından.
Oysa iş devletin kendi kaynakları tarafından yapılırsa denetimi baştan kaçıracağız.
Artık o köprü 5 milyara mı mal olur yoksa 20 milyara mı, bilemeyeceğiz.
Devlet ihale ile değil de kendi kaynaklarını kullandığında ne yapacak? Bu işi kime istiyorsa ona verecek öncelikle.
“Sen başla, al iki milyarı” diyecek örneğin. İşi alan başlayacak, bir süre sonra “o para bitti, devamını gönderin” diyecek.
Derken “Şurada kaya çıktı ortadan kaldırmak pahalıya çıktı, işi çabuk istediniz şu kadar fazla adam çalıştırdık, köprünün parçalarını getiren gemiler fazla para istiyor” türü bahaneler çıkmayacağı ne malum.
Devlet işi başlatmış, yarıda mı kesecek ya da işi başkasına mı devredecek o saatten sonra, tabii ki gelen faturalar hep ödenecek.
Ayrıca işin kime yaptırıldığını da tam olarak öğrenemeyebiliriz. Ayak dikmek için birine, köprü parçaları için başkasına, telleri çekmek için ötekine, elektrik düzeni için berikine, sinyalizasyon için ve saireye iş verilmeyecek mi?
Bunların hangisinin iktidara yakın hangisinin uzak olduğunu öğrenme, öğrensek bile sorma şansımız olacak mı?
Tabii ki hayır.
Bütün bunları yazdıktan sonra “İlle iktidara muhalefet etmek için henüz yapılmadık işlerde bile yolsuzluk olacağını mı söylüyorsun” diyen çıkacaktır.
Elbette bu iş hiçbir yolsuzluğa bulaştırılmadan adam gibi yapılabilir.
Ama Bakan Bey’in “Hani ballıydı” diye sorması yanlıştır. Çünkü bu kez de çifte kaymaklı olma ihtimali vardır.
Lütfen madem bu lafı ettiniz bari işi sıkı tutun da üç beş yıl sonra “Ben dememiş miydim” diye bir yazı yazdırmayın bana.
Kendini savunurken ceza alan tek kişi Perinçek değil
Cumartesi günkü yazımda Ergenekon sanığı Doğu Perinçek’in başına geleni anlatmıştım sizlere. Perinçek hakkında savunması sırasında suç işlediği iddiasıyla çeşitli davalar açılmıştı. İşçi Partisi Lideri bu davalardan sonuçlanan 5’inden toplam 16 yıl ceza almıştı.
Yazıyı yazdıktan sonra öğrendim ki, Doğu Perinçek bu uygulamanın ilk kurbanı değil. İkinci Ergenekon sanıklarından avukat Emcet Olcaytu da benzer bir dava nedeniyle 4 yıl hapis cezası almış.
Olcaytu hakkında 24 Kasım 2009’daki savunmasında savcılara hakaret ettiği gerekçesiyle dava açılmış. Gariptir ki; TCK’da hakaret suçuna 3 aydan 2 yıla kadar hapis öngörülüyor. Hâkim cezayı üst sınırdan, yani 1.5 yıl olarak veriyor, ardından hakaret edilenler kamu görevlisi diye cezayı yarı oranında artırıyor, yetmiyor, hakaret edilen kişi birden fazla diye cezayı bir de dörtte bir oranında artırıyor. Bu da toplam 3 yıl 11 ay 7 gün hapis cezasına dönüşüyor.
Ben bunda pek iyi niyet göremiyorum.
Bu cezalar hukuk tarihimize nasıl geçecek bilemiyorum, ona hukukçular karar verecek ama bunun adaletli olmadığı da kesin.
Konuyu anlatan yazımdan sonra bazı çevrelerden “olumsuz” tepkiler aldım. Özetle diyorlar ki “Birine hakaret edilmesini nasıl savunursun, savunmada da olsa isteyen istediği gibi hakaret edebilir mi?”
Elbette kimsenin hakaret etmesini savunamam.
Buna karşı şöyle düşünün; Birini suçluyorsunuz. Hapse atıyorsunuz. Aylar sonra mahkeme önüne çıkarıyorsunuz. O kişi kendini savunmak için çabalıyor. Siz ise bu savunmaları dikkate almıyorsunuz, davayı bir türlü bitirmiyorsunuz ama savunmada suç arıyorsunuz. Kendinizce de buluyorsunuz ve her nasılsa o konuyu hızla karara bağlıyorsunuz.
Belki gün gelecek o sanık beraat edecek. Bu kez de savunurken işlediğini öne sürdüğünüz suç nedeniyle hapisten çıkamayacak.
Burada adalet olduğunu kimse söyleyebilir mi?
Bu konunun en güzel örneklerinden biri Hitler mahkemelerinde yargılanan Bulgar devrimci Georgi Dimitrov’un savunmasıdır.
Dimitrov Alman parlamento binası Reichstag’ı yakmakla suçlanmaktadır. Mahkeme heyeti de bilmektedir ki yangını çıkaran Dimitrov değildir, ama yukarıdan gelen emir nedeniyle saçma sapan da olsa yargılamayı sürdürürler.
Dimitrov bu mahkemede çok ciddi ideolojik bir savunma yapar. Hitler’in, o emirle iş yapan hâkimleri bile Dimitrov’un savunmasında suç aramaya kalkmazlar.
Keza daha önce yazdığım gibi, 12 Mart’ta ideolojik savunma yapan Dev Gençliler için de kimse “savunmada suç işliyorsun” davası açmamıştı. 12 Eylül askeri mahkemelerinde de bu gündeme gelmemişti.
Yeni Türkiye’nin “yetmez ama” hukuku ne yazık ki böyle işte.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, birkaç gün önce yaşanan büyük elektrik kesintisiyle ilgili açıklama yaparken, “Elektrik sistemi tahterevalli mantığıyla çalışır” demiş. Öyle ama bizde tahterevalli hep sabittir: Ağır basan faturalar yüzünden vatandaş ayağını yere basamaz.
O geminin bir önceki seferine katılan Türk yolcusu: “Batacağını düşünmüştük”
İtalya’da batan Costacruises Concardio gemisinin bir önceki seferine katılan bir Türk yolcudan ilginç bir mesaj aldım. Adının yayınlanmasını istemeyen Türk yolcu ve eşi yeni yılı bu gemide karşılamışlar.
Okurum diyor ki “Yıllarca bu tür gezilere katıldık, çok tecrübemiz var yani, ama o gemiye bindikten sonra eğer bir kaza yaşanırsa kurtulma şansımızın olmayacağını düşünmüştüm.”
Sonra sıralamış o gemiye bindiği andan itibaren yaşadıklarını.
1- Bu dev gemilerde, yolcuların bindiği ilk gün kaza ve kurtarma operasyonu yapılırmış. O yapılmamış.
2- Kurtarma çalışması sadece videodan gösterilmiş.
3- Gemideki personelin büyük bölümü Uzak Doğu kökenli imiş ve yarısından fazlası İngilizce bilmiyormuş.
4- Gemide hiç tanıtma turu yapılmamış.
5- Tahlisiye sandallarının 3’üncü katta olduğunu ancak gemiden ayrılış gününde öğrenmişler.
“Benim de bir teknem var ve iyi kötü denizcilikten anlarım” diyen okurum, “en küçük bir kaya parçasını veya sığlığı detaylarıyla gösteren teknik donanımı olan geminin böyle bir kazaya uğraması da ayrıca akla mantığa uygun değil” görüşünü iletmiş.
Okurum son olarak da “Bu işler artık para basma işi haline gelmiş, gemi sahipleri ve kaptanlar belli ki teknolojiye çok güvenerek hiçbir şeye aldırmıyor, o çok heveslendiğimiz Batı medeniyetinin düştüğü durum da bu” yorumunu eklemiş.

