De ki büyük ikramiye sana çıktı

31 Aralık 2011

Bu yazıyı okuyanların belki de tamamı şu anda biletine büyük ikramiyenin vurup vurmadığını biliyordur. Ama kimbilir belki de aranızdan biri (ikisi, dördü de olabilir) şu anda içi içine sığmaz biçimde yarın olmasını ve Ankara’ya koşacağı anı bekliyordur. Ne güzel olurdu değil mi?10 ya da 20 milyon lira da çok büyük para ama, eğer bu yıl 40 milyon tam bilete vurup da bir kişiyi zengin ederse tavsiyelerim olacak.Aslında eğer büyük ikramiye bana çıkarsa (Aaaah keşke) bu öneriler kendime.Bir numaralı kural; büyük ikramiyenin çıktığını gördüğün an hemen bir sakinleştirici al.Bu, bağırıp çağırmanı, ikramiye kazandığını cümle aleme ilan etmeni önlleyebilir.Ne yap ne et, sakın kimseye söyleme, en yakınına bile.Bunun için bir bahane bul ve etrafında kim varsa onlardan hemen uzaklaşmaya çalış.Çünkü istediğin kadar söylemesen de, yüzünde beliren iğrenç sevinç maskesi ve ağzından akan suyu saklaman mümkün olmaz.Biletini iyi sakla. Yerini senden başka kimse bilmesin. Ama saklarken de sakın abartma, ki sonra nereye koyduğunu unutma.Parayı almak için pazartesi günü fırlayıp Ankara’ya gitme. O işi salı ya da çarşambaya sakla.Pazartesi günü varsa tanıdığın bir banka müdürüne git. “Bir arkadaşıma çıktı 40 milyon lira, size getirse ne kadar faiz verirsiniz?” diye sor. Hatta renk vermemek için “Eğer onu size getirirsem benim de bir avantam olur mu?” diye sor.Bir kerede 40 milyon getiren her müşteri dğerlidir. Hatta fıkrası bile vardır, Yıldırım Tuna alınmazsa anlatayım.Adamın biri bankaya girmiş. Müşteri ilişkilerine bakan genç kadının yanına sokulup “Bu ağzına ettiğiminin bankasına para yatıracağım” demiş. Genç kadın kaşlarını çatarak “Siz nasıl konuşuyorsunuz böyle beyefendi” demiş. Adam aynı lafı tekralamış. Genç görevli yine nezaketi bozmadan “Sizi terbiyeye davet ederim beyefendi” karşılığını vermiş. Adam aynı lafı tekrarlayınca çok sinirlenmiş genç kadın ve doğru müdürün odasına koşmuş, durumu anlatmış.Müdür hışımla gelmiş “Buyrun beyefendi ne istiyorsunuz?” diye sorunca adam yine “Ağzına ettiğiminin bu bankasına para yatıracağım” demiş. Müdür daha da sinirlenmiş tam “Defol git” diyecekken birden durup “Ne kadar yatıracaksınız ki?” diye soruvermiş.Adam “40 milyon” cevabını verince müdür aynı hışımla genç görevli kadına dönüp “Ne yani bu ağzına ettiğiminin karısı size hesap açmıyor mu yoksa beyfendi” demiş.İşte böyle. Fıkradaki kadar kaba olmasa da 40 milyonunuz varsa önemlisiniz ona göre.Bir şey daha var, her ihtimale karşı banka müdürünü yanınıza alarak bir notere gidin ve biletin sizde olduğunu da tescil ettirin. Ne olur ne olmaz.Sonra gidersiniz Ankara’ya. Milli Piyango İdaresi’ne de sakın şakıyarak girmeyin. Alelade bir hava verin kendinize. Parayı havale ettirin. Sonrası size kalmış artık.Büyük ikramiye bana çıksa bunları yapabilir miyim bilmiyorum. Nasihat vermek kolay nasıl olsa..*****En taze yeni yıl fıkralarıYıldırım Tuna ağırlıklı olarak Yılbaşı fıkraları gönderdi bu hafta. yeni ylın ilk gününde, muhemelen büyük ikramiyeyi kazanamamış ve hatta amorti bile tutturamamış olmanın keyifsizliğini bu fıkralarla giderin;Noel BabaYılbaşında 5 yaşındaki oğlumu uyutmak için koynuna girdim, sırtını göğsüme sevgiyle bastırdım, “Bak sana başımdan geçen güzel bir öykü anlatacağım” dedim “Bir yılbaşı gecesiydi, saat tam 12 yi çaldı, bahçedeki kardan adam birden canlandı ren geyikleri şarkı söylerken ben de onunla kol kola dans etmeye başladııım.” Oğlum “Baba?” dedi endişe ile hafif bana dönerek “90’l ı yıllarda uyuşturucu almanız serbest miydi?..”Yılbaşı hediyesiYılbaşı gecesi arkadaşlarla buluştuğumuz bardan çıkıp eve giderken karımı aradım “Aşkım işten anca çıkabildim geliyorum” dedim, “Dükkanlar da maalesef kapanmış sana bir şey alamadım.” Karım “Boş ver” dedi, “Eve gelirken marketten bir şey alır gelirsin.. Adettir..”Paketi açtığında market arabasını görünce yüzünün nasıl bir hal aldığını görmeliydiniz..!Böyle TürkçeAfrika’nın büyük kabilelerinden birinin şefi ülkemizi ziyaret için Esenboğa Havalimanı’na inmiş, onu VIP salonunda karşılayan Dışişleri görevlisine Türkçe “Zzzzz, cırrrrr, Beni karşıladığınız için brrrr bizzat teşekkür ederim zzt.. ” demiş. Onun Türkçe konuşmasına çok şaşıran görevli “Çok ilginç “ diye cevap vermiş. “Lisanımızı nasıl öğrendiniz?..” Kabile şefi cevaplamış “Bzzz kolay. Z-z-z-z ciiikkk Bizim köyde her dakika sizin crrrr kısa dalga radyonuzu z-z-z-dinliyoruz trrr..! ”Yanlış anlamaGenç rahibin kız kardeşi evlenmek üzere, kilisedeki nikahını ağabeyinin kıymasını istemiş. Daha önce hiç nikah kıymamış olan tecrübesiz genç rahip, yaşlı-tecrübeli bir rahibe danışmak istemiş, “Kız kardeşim nikah törenini benimle yapmak istedi, ne yapacağımı bilemiyorum.. ” diye. “Zor bir durum bu evlat” demiş yaşlı rahip “İşe yarar mı bilemiyorum ama, ona kardeş arkadaş olarak kalmanızın daha doğru olduğunu söyle..!”Özel mektupBir tanem, Kocam, Erkeğim...Senin kalbini kırdığım için dünden beri uyuyamıyorum... Çok haksızdım... Unutup beni affeder misin?.. Yokluğunu her an, her saniye içimde hissediyorum... Aptalın biriyim ben... Hiç kimse senin yerini dolduramaz... Seni seviyorum, Aşkımmmm...Karın...Not: Milli Piyango’nun yılbaşı büyük ikramiyesini kazandığın için tebrikler...*****Yıldırım Tuna’dan Keşan Müftüsü’ne mektupSevgili Keşan Müftüsü;Sizin “Kapı varken bacadan girilir mi?.. Günah “ diye kızdığınız Noel Baba Coca Cola’nın Kuzey ülkelerine girmek için kullandığı, 1931’de ressam/karikatürist Haddon Sundblom isimli kişi tarafından yaratılmış bir imaj. İmaja kızılır mı?..İşin aslı sizin açınızdan daha da vahim.. Noel Baba aslında St. Nicholas örnek alınıp yaratılmış bir imaj. St Nicholas Patara doğumlu, Anadolulu yani. Varlığını insanlara adayan zengin bir Anadolulu.. Evlenemeyen komşusu için bacasından aşağı altın attığı, altınların bacanın hemen altındaki şöminenin üzerinde kaynayan çorbanın içinden sürpriz olarak çıktığı bilinir. “İyiliğin doğrusu gizli olandır” erdemi yani..Din adamları ile toplumun arasındaki uçurumun nedeni bu işte.. Okuyup araştırmamanız, size ezberlettirilmeyen, öğretilmeyen her şeye baştan karşı olmanız. Devir hızla değişiyor, araştırın.. Bir kıssanın binlerce yıldan süzülüp günümüze ulaşmışsa mutlaka bir “hisse”si vardır.***Gümrük memuruYılbaşı için ailece Avrupa’ya gittik, saatler sonra uçaktan indirilip pasaport kuyruğunda hayli bekletildik, bizi ailece oradan aldılar ve başka bir bölüme götürdüler, bavullarımız, karım, ben ve 2 çocuğumuzu yan yana dizdiler, Havaalanı güvenlik görevlisi “Bu çocuklar ve bavullar sizin mi?..” diye sordu, “Evet” dedik, “Pekiii” diye devam etti, “Yanınızda uyuşturucu, silah ve patlayıcı madde var mı?..” Karım sakince “Memur bey..” dedi, “Şayet bu saydığınız şeyler yanımızda olsaydı inanın onları şu anda tereddütsüz ardı ardına kullanırdım..!” Bizi hemen bavullarımıza bile bakmadan bıraktılar, dışarı çıktık..!*****Gani Yıldız’danKeşan Müftüsü Süleyman Yeniçeri, “Noel Baba doğru dürüst birisi olsa bacadan değil kapıdan girerdi” demiş. Ne diyelim, keşke kapıdan her giren doğru dürüst birisi olsaydı da, ülke bu durumda olmasaydı!***Yeni yılda yürürlüğe girecek yasa ile semt pazarlarında satıcılar artık, “Domatese geeeel”, “Elmanın iyisi burdaaaa” diye bağıramayacakmış. İsabet olmuş; vatandaş da “Para yoook” diye bağırmaktan bıkmıştı!***Türkiye’de yüz nakli yapabilmek için gereken düzenlemeler tamammış. Ülkemizde çok sayıda bulunan “yüzsüzler” için iyi haber. Bol bol “yüz değiştirip” yüzsüzlüğe yeni yüzlerle devam ederler!***AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi, “AK Parti’de çatlak olmaz” demiş. Doğru! İnandığını söyleyip iktidardan uzaklaşma tehlikesini göze alacak bir “çatlak” yok AKP’de!***Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Türkiye’nin “yolsuzluk algı endeksi notu”nu düşürmüş. Bu kadar çok “yolunu bulanın” olduğu ülkenin notu düşer tabii!***Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Demokrasi paketi ile şiddet içermeyen düşünceye özgürlük getirmeye çalışıyoruz” demiş. Güzel bir gelişme. Bu paket sonrasında insanlar düşüncelerinden dolayı “paketlenip” içeri atılmayacak.

Devamını Oku

Silahlı Kuvvetler’i bu kadar hor kullanırsanız olacağı da budur

30 Aralık 2011

Üç hafta önce Kanaltürk’te Tarık Toros’un sunduğu Merkez Siyaset programında sorulan bir soruya verdiğim cevap nedeniyle kıyamet kopmuştu. E-mail ve Twitter trafiği birden hızlanmış, özellikle AKP’lilerden ama benzer biçimde AKP’li olmayanlardan da ağır küfürler gelmişti.“Kansız” diyorlardı örneğin, “PKK uşağı, git Kürtlerin yanına” diyenler de cabası.Suriye konuşuluyordu ve ben de “Başbakan Esad’a esip gürlüyor, onu halkını öldürmekle suçluyor, ama şu anda ülkemizde benzer bir durum yaşanıyor. Tunceli ve Uludere’de jetlerimizin teröristleri bombaladığı haberleri Genelkurmay tarafından ihftiharla açıklandı” demiştim.İşte kıyamet koparan sözlerim bunlardı. Nasıl Suriye’deki olaylarla Türkiye’deki PKK terörüne karşı mücadeleyi aynı kefeye koyabiliyordum.Elbette ikisini aynı kefeye koymuyordum ama sonuçta suçlu takibi ve yakalaması için görevlendirilen güvenlik güçlerinin kendi topraklarını bombalayarak bu görevi yürütmesinin de insanın içini acıttığı gerçeğini görmezden gelemeyiz.Geçen hafta yine çok ses getiren bir yazım daha oldu. “Onca şehidimizin hesabını kim verecek?” diye sormuştum. AKP iktidarının başlattığı içi boş açılımdan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis teşkilatı hep savunmada kaldı. Askerlerimiz mayınlara basarak, polislerimiz kurşunlarla şehit edildi sürekli. Buna karşı güvenlik güçlerimiz teröristlere karşı tek bir etkili operasyon bile yapmadı bu yıllar içinde.Sonra birden durum değişti. Başbakan fikir ve strateji değiştirdi. 90’lı yılların taktiklerine dönüldü, güvenlik kuvvetlerine uygulanan ambargo kaldırıldı, operasyonlar başladı.Güneydoğu’nun her yanından operasyon haberleri ve “etkisiz hale getirilen teröristler” haberleri almaya başladık. 100’ün üzerinde teröristin jetlerin bombalaması sonucu etkisiz hale getirildiği belirtiliyordu. Yani güvenlik güçleri zaten ellerinde olan bilgiler doğrultusunda ve yine zaten nerede olduklarını bildikleri teröristleri havadan bombalayarak imha ediyordu.Hiçbir sorun çıkmıyordu. Sonuçta “teröristler etkisiz hale getirildiğine göre” bunun nasıl yapıldığının hiçbir önemi de yoktu.Ta ki, terörist sanılan 35 kişinin bombalanarak öldürülmesine kadar.Güvenlik güçleri elinde ne kadar istihbarat olursa olsun, çok büyük ve kapsamlı bir alanda böyle bir hataya mutlaka düşecekti. Ve sonunda düştü de.Şimdi de kalkıp “failler ortaya çıksın, bombalama emrini veren bulunsun” çığlıkları atıyorlar.Türk jetlerinin Türkiye sınırları içinde bir yeri sadece kendi komutanlarından emir alarak bombalamaları yasal olarak mümkün değildir. Kararların mutlaka siyasi otoriteye danışılarak alındığı bilinmektedir.Bunun yeri de Milli Güvenlik Kurulu’dur. Orada bu tür bir karar alınmadıkça hiçbir Türk jeti yere bomba bırakamaz.Şimdi kimse kalkıp askeri suçlamasın. Ordu bu kadar hor kullanılırsa, bu kadar örselenir, aşağılanır, itibarı yerle bir edilirse olacağı da budur.***Yeni yıla 96 gazeteci parmaklıklar arkasında girecekmiş. Uzun tutukluluk sürelerini düşünürsek sormamız gereken soru: “Hangi yeni yıla, 2012’ye mi, 13’e mi yoksa 14’e mi?”(Gani Yıldız)***Kabile devleti gibiHaberi Hürriyet gibi amiral gemisi niteliğindeki bir gazetede okuyunca çok şaşırdım. Başbakan Erdoğan Genelkurmay Başkanlığı’nı süresi bitmeden bırakarak emekli olan Işık Koşaner’e “makam arabası jesti” yapmış.“Nedir?” diye açıp okuyorsunuz, meğer Işık Koşaner emekli olduğundan beri makam aracı kullanmıyormuş, kendi satın aldığı bir Ford Focus aracı yine kendisi kullanıyormuş.Bunu öğrenen Başbakan hemen talimat vermiş ve eski komutana Renault ’nun lüks sınıfından bir araç, bir şoför tahsis edilmiş. Ama Koşaner buna rağmen o makam aracını hâlâ kullanmıyormuş.Bu nasıl şey böyle? Burası kabile devleti mi?Devletin önemli görevlerinden ayrılanların emeklilik hayatları ile ilgili yasal düzenlemeler vardır. Kullansa da kullanmasa da eski genelkurmay başkanları na araç, şoför, konut ve hizmetli tahsis edilir.Koşaner’e bunların hiçbiri yapılmamış mı da öğrendiğinde Başbakan araç tahsis ettiriyor? Eğer varsa bir suç, bunların zamanında yapılmamış olması değil mi? Devletin yapması gerekenleri yapmaması ancak Başbakan müdahalesi ile mi çözülebiliyor? Kabile devleti dediğim bu işte.Gerçi bir gün sonra Koşaner hakkında “terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı” gerekçesiyle dava açılacağını öğrendik.Kabile devleti gibiyiz ya “hem severim hem döverim” misali gibi.Peki Koşaner hakkındaki “terör örgütüne yardım ve yataklık” iddiası neye dayanıyor?Koşaner Genelkurmay Başkanı olarak Balyoz sanığı muvazzaf subayları ziyaret etti ya. Balyoz davasına göre oradaki komutanlar terörist sayılıyor ya. Buradan kurulan bağlantıya.*****Ergenekon savcılarına tazminatGazeteci Güler Kömürcü Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından. Adı bir şekilde Ergenekon davasına karıştırıldı ve Güler Kömürcü’nün de hayatı karardı. Artık bir işi yok, çünkü olamıyor. Güler Kömürcü kendi adına kurduğu ve para kazanamadığı bir internet sitesi üzerinden yazılarını yazıyor.Önceki gün küçük bir haber dikkatimi çekti. Güler Kömürcü Ergenekon davası soruşturması sırasında, yaptığı telefon konuşmalarının basına sızdırılması üzerine savcılar Zekeriya Öz, Nihat Taşkın, Mehmet Ali Pekgüzel hakkında tazminat davası açmış.Sonunda dava bitmiş ve üç savcı Güler Kömürcü’ye 1000’er (Bin) lira tazminat ödemeye mahkûm olmuş.İlginç bir durum. Savcılar ellerindeki telefon konuşmalarını ve bazı belgeleri henüz gizlilik aşamasında basına veriliyor ve bundan ötürü mahkûm ediliyorlar.Gerçi bunun sanıklara pek bir yararı yok ama savcıların iyi niyeti konusunda çok ciddi bir ipucu değil mi bu?*****Hemen yapılması gerekenUludere’de 35 vatandaşımızın Türk jetlerinin bombalaması sonucu öldürülmeleri tarihe geçecek nitelikte bir skandaldır.Kimse “bir hata oldu, yanlışlık yaptık, önceki olayların yarattığı psikoloji nedeniyle bu oldu” diye bahane uydurmaya kalkmasın.Öyle bir olay yaşanmıştır ve Kürt halkını kışkırtmaya hazır o kadar çok haine sahibiz ki, hemen bir şeyler yapılmazsa bu olay kapanması mümkün olmayan başka yaralar açabilir.Hem Türk hem de Kürt halkının yatıştırılması için acilen yapılması gereken şudur:İçişleri BakanıMilli Savunma BakanıGenelkurmay BaşkanıHava Kuvvetleri KomutanıJandarma Genel KomutanıMİT Müsteşarı derhal görevden alınmalıdır. “İstifa etmeliler” demiyorum, “derhal görevden alınmalı” diyorum.*****Özrü kabahatinden büyükGenelkurmay 35 kişinin bombalanarak öldürülmesi üzerine bir açıklama yaptı. Öyle bir açıklama ki, özrü kabahatinden büyük. Genelkurmay diyor ki “O bölge PKK militanlarının bulunduğu sivillere kapalı bir bölgeydi.”Allahaşkına? Öyle mi?Peki siz bostan korkuluğu musunuz? Madem orada sivil yok, sadece PKK var, ne diye sarıp kuşatıp ne kadar PKK’lı varsa yakalamıyorsunuz da bombalıyorsunuz?Sonra açıklamada yine deniyor ki “Bu bölgede yıllardır kaçakçılık yapanlar oduğu biliniyor.”Allahaşkına? Öyle mi?O zaman yine soralım; Siz bostan korkuluğu musunuz? Madem biliyorsunuz, ne diye engel olmuyorsunuz?“Bölge halkı çok yoksul, böyle geçiniyorlar” safsatasına inandırmak istiyorlar milleti. Sen suça göz yumacaksın, sıkışınca “Ama bu böyle” diye işin içinden çıkmaya çalışacaksın.Var mı öyle yağma?

Devamını Oku

Bırakın sadece işimizi yapalım

28 Aralık 2011

Sevgili okurlar; bugün Vatan çalışanları olarak hepimizin canını sıkan ama ondan da önemlisi asıl mesleğimizi yapmamızı artık engellemeye başlayan bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.Herhalde artık hepiniz biliyorsunuzdur, hem gazetemizVatan’ın hem de Milliyet’insahibi değişi bir süre önce.Aydın Doğan’ın önceki yıl aldığı “küçülme kararı” sonucu gazetemizin satılma olasılığının çok büyük olduğunu hepimiz biliyorduk. Tek endişemiz gazetenin yeni sahibinin kim olacağı sorusuna bir cevap bulamamamızdı.Elbette endişeliydik, gazetemizi alacak olan kişi gazeteci mi olacaktı; baskılara boyun eğmeyecek, bizlere onurlu çalışma alanı yaratacak biri mi olacaktı?Sonunda hepimizi sevindiren bir gelişme oldu ve AydınDoğan Vatan’la Milliyet’iDemirören-Karacanortaklığına devretti.Çok sevindik. Çünkü bir tarafta Türkiye’nin mali olarak en büyük ve güçlü gruplarından biri, diğer tarafta da Milliyet’in eski sahibinin yine baba mesleğini televizyon alanında sürdüren oğlu vardı.Mesleğimiz adına yüreğimiz rahattı.Ancak ne yazık ki beklediğimiz gibi olmadı. Gazetemizi devralan ortaklardan Ali Karacan, ayrıntılarını pek anlayamadığım bir pürüz çıkararak ortaklığı mahkemelere taşıdı, her nasılsa mahkemeler de Vatan ve Milliyet’in kayyuma devredilmesine karar verdi.Bu karardan sonra Karacan tamamen kenara çekilirken, Demirören Grubu, Vatan ve Milliyet’in yaşaması için gazete üzerinde bir tasarruf hakları olmamasına rağmen bütün mali yükü üstlendi.Başta hepimizin maaşlarıolmak üzere bu gazetenin aylık tüm masraflarını ödediler.Gazete bu sayede ayaktakalmayı başardı.Ancak anlıyoruz ki, Ali Karacan’ın asıl amacı Vatan ve Milliyet’i yaşatmak, daha da büyütmek değil, fırsattan yararlanıp yüklü bir para almak.Milliyet 60 yıllık bir gazete, Vatan’ın ise nasıl fedakârlıklarla kurulduğunu herkes biliyor. Bu iki gazetenin de hem basın özgürlüğü hem de demokrasimiz açısından mutlaka yaşaması gerek.Buna karşı gördüğümüz kadarıyla Ali Karacan’ın tavrı gazeteleri yaşatmaya değil yok etmeye yönelik.Oysa biz onurumuzla, kendi mesleğimizi yapmak, bu gazeteleri daha da yukarılara taşımakistiyoruz.Milliyet’i kuran Ali Naci Karacan’ın torunu Ali Karacan, en azından babasının onurunu yaşatmak için artık elini buradan çekmeli.Hepimizin dileği budur. Birbüyük gazetecinin torununa ikigazeteyi batırmak yakışmaz.*****Gül, 5 mi 7 mi bilmiyormuşCumhurbaşkanı Abdullah Gül önceki gece bir yandaş kanalda yandaş isimlerin çanak sorularına cevap verdi.Bu arkadaşlar soru soruyormuş gibi yapıp aslında “Bu ülkeye ne güzel hizmetler verdiniz, Allah devam ettirsin” tadında konuşmayı nasıl beceriyorlar gerçekten şaşırıyorum. Bu da eşsiz bir yetenek.Gül’ün konuşmasını Vatan dahil bütün gazetelerde okudunuz. Genel yorumlar sanki Gül’ün siyasete devam etmeyeceği mesajı verdiği yönünde, ama ben aynı kanıda değilim.Tam tersine, Gül’ün yeniden Cumhurbaşkanı olmak için çabaladığını, seçimin 2012’de olabileceğini ve zaten Cumhurbaşkanı’nın bu nedenle adeta bir seçim kampanyası başlattığını düşünüyorum.Gül’ün söylediklerinde en ilgimi çeken nokta, görev süresini bilmediğini söylemesi oldu. “5 mi 7 mi olacak, karar verilsin” diyor.Oysa Cumhurbaşkanı olarak o makama kaç yıl için seçildiğini bilmek durumundadır. 550 milletvekilinin kabul ettiği bir yasayı bile hukuk açısından inceleyip gerektiğinde veto etme yetkisi olan bir Cumhurbaşkanı’nın, görev süresini hukuken ortaya koyacak bir görüşünün olmaması mümkün mü?Gül parlamentodan gelen yasaları nasıl inceletiyorsa, görev süresi ile ilgili hukuki durumu da inceletmek ve bir sonuç açıklamak durumundadır. “Vallahi ben de bilmiyorum, kim karar verecekse versin artık” sözü toplumda bir mağduriyet izlenimi yaratmak ve yeniden cumhurbaşkanı olmak için zemin hazırlamaktan başka bir şey değildir.*****Cumhurbaşkanı’nın zor kararıŞike yasası ile ilgili değişikliği “cezalarda fazla indirim yapılmış, bu kamu vicdanını rahatsız ediyor” diyerek veto eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sanıyorum milletvekili emeklilerine yüzde yüzlük zam getiren yasa nedeniyle çok sıkıntı yaşıyordur.Bu zam herhalde kamuoyunun vicdanında şike yasasından daha fazla rahatsızlık yaratmıştır. Gelen tepkilerden anladığım bu.Önceki gece Kanaltürk’te katıldığım Tarık Toros’un sunduğu Merkez Siyaset programındaki “milletvekillerinin maaşlarını çok görmeyelim” sözlerime gelen olağanüstü tepkilerden bile bunu çıkarmak mümkün.Yasaları kamuoyu vicdanına göre de değerlendiren Cumhurbaşkanı, vatandaşlar arasında neredeyse hiç taraftar bulmayan bu yasayı onaylayabilecek mi?*****BMW’nin imajıBMW (Borusan) sponsorluk yaptığı bir kişinin arabasında türbanlı kadınla görünmesinin marka imajını sarstığı gerekçesiyle anlaşmayı bozmuş.Yandaş medya buna çok öfkelenmiş. Şimdi BMW aleyhine bir kampanya başlatıldı. Yandaş gazetelerde ve internet sitelerinde “BMW’ye büyük tepki-öfke” haberlerinden geçilmiyor.Türbanlı kadın BMW’nin marka imajını bozar mı bozmaz mı bilmiyorum ama her yerde pıtrak gibi biten AVM’lerde türbanlı çalıştırılmıyor. Çünkü “müşteri kaçıyormuş.”Bütün AVM yönetimlerinin aldığı ortak karar bu ve bu nedenle hiçbir AVM’de türbanlı çalışan göremiyorsunuz.Bu AVM’lerin sahiplerinin çoğu da AKP’nin yeni zenginleri. Aynı yandaş medya acaba neden “AVM’lere tepki” manşetleri atmazlar?Aklıma gelmişken yine sorayım. AB Bakanı Egemen Bağış TÜSİAD Başkanı’na hitaben “Lüks mağazalarda da türbanlı çalışan görmez istiyoruz artık” demişti. Eşinin sahibi olduğu Vakko mağazaları var, sahi başladı mı o mağazalarda türbanlılar çalışmaya? Yoksa “imaj” endişesini Egemen Bey’in eşi de taşıyor mu?*****Bu da mı gazetecilikSalı günkü Yeni Şafak’ın neredeyse tam sayfa olan manşetini görünce çok şaşırdım.Milletvekili emekli maaşlarına AKP oylarıyla yüzde yüz zam yapıldı ama Yeni Şafak manşetten, başka yandaş gazeteler de yine birinci sayfalarından CHP’yi suçluyor.Neden? Çünkü CHP zam için imza vermiş ama halktan gelen tepkiyi görünce aradan sıyrılıp tüm sorumluluğu AKP’ye yüklüyormuş.Ne kadar ayıp. Bir yalan haberi manşete taşımak ne zamandan beri gazetecilik.İşin aslı şu: Milletvekilli emeklileri arasında daha önce SSK’lı, Emekli Sandığı’na tabi ya da Bağ-Kur’lu olmaktan ötürü maaş farkları vardı. Uzun zamandır bu farklılık konuşulur ama bir türlü düzeltilemezdi.İşte yasa teklifi bu farklılığı gidermek için düşünüldü.AKP’liler “Madem hepimizi ilgilendiriyor o halde bütün partiler bu teklife imza atsın” diyor.Diğer partiler bunu makulbuluyor.Yasa bu haliyle görüşülürken AKP’liler mevcut metne yeni önerge vererek yüzde 100 zammı sıkıştırıyor.CHP bunun üzerine “Olmaz, bizim konuştuğumuz bu değildi, bu önergeyi kabul edemezsiniz” diyorlar. AKP diretince oylamaya geçiliyor ve o sırada Meclis’te bulunan CHP’lilerin biri hariç hepsi ret oyu veriyor. Ama AKP’nin 200’ü aşkın milletvekili önergenin lehinde oy kullanınca teklif yasalaşıyor.CHP ertesi gün bu durumu anlatmak için kamuoyunun önüne çıkınca, zorda kalan AKP “Ama senin de imzan vardı” diyerek üste çıkmaya çalışıyor.

Devamını Oku

Onca şehidimizin hesabını kim verecek?

27 Aralık 2011

Dikkat ediyor musunuz, bir taraftan KCK davası adı altında yüzlerce kişi tutuklanıyor, diğer taraftan hemen her gün PKK terörüne karşı yeni bir operasyon yapılıyor ve pek çok terörist ya öldürülüyor ya teslim alınıyor.Oysa 2007’den bu yana Silahlı Kuvvetler sürekli şehit veriyor, her gün pek çok ailenin ocağına ateş düşüyordu.PKK terörü 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce tırmanmaya başlamıştı. Güneydoğu’nun her tarafında mayınlar patlıyordu.Seçimlerden sonra Kuzey Irak’a yönelik bir sınır ötesi operasyon başlatılmıştı. Ama daha haftası dolmadan ABD Başkanı Bush’un “Get out” yani “defolun” sözü üzerine Silahlı Kuvvetler apar topar geri dönmüştü.Olay tamamen hükümetin sevk ve idaresi altındaydı ama dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Başbakan’ı zor durumdan kurtarmak için “Operasyonun bitmesine ben karar verdim” demişti.Ondan sonra şu bir iki ay öncesine kadar PKK saldırıları hep tek yanlı sürdü. Gerek mayın patlamalarıyla gerekse karakollara saldırılarla 200’ün üzerinde askerimiz ve polisimiz şehit oldu.Ama bakıyoruz da şimdi durum değişti. Önce KCK davası açıldı ve olağanüstü bir tutuklama kampanyası başladı.Ardından Silahlı Kuvvetler nokta operasyonlarına girişti. Son bir aydır boş çıkan hiçbir operasyon yok. Güvenlik kuvvetleri teröristleri adeta elleriyle koymuş gibi buldukları teröristleri etkisiz (!) hale getiriyor.Gökten bilgi yağmadığına göre demek ki güvenlik güçlerimiz terörle ilgili bütün istihbarata sahipti.Hangi teröristin nerede olduğu, kimin hangi eylemleri yaptığı, muhtemel bir terör saldırısının nereye yapılacağı önceden biliniyordu.Ki zaten aksini düşünmek bile abestir. Güvenlik birimlerinde istihbarat olmadığını söylemek saçmalıktır.Ama buna rağmen yıllardır hiçbir şey yapılmadı. Adeta askerlerimizin şehit edilmesine göz yumuldu.Bu belli ki bir devlet politikasıydı. Açılım adı altında teröristlerin rahatsız edilmemesi tercih ediliyordu.Şimdi durumun değiştiği anlaşılıyor. Güvenlik birimleri zaten bildikleri bütün terör yuvalarını dağıtıyor. Kış sonunda PKK’nın ayakta duracak hâlinin kalmayacağı çok açık.Demek ki olan son 5-6 yılda şehit olan vatan evlatlarına oldu. Devletin sözde açılım politikası uğruna onlarca gencimizi feda ettik.Şimdi belki “terörün beli tamamen kırılıyor” diye sevinebiliriz ama o şehitlerin hesabını da biri vermeyecek mi?Evet “faili meçhulleri” araştıralım. Peki onca şehidin faili kim?*****Digiturk’te kesin reytingler varPatlak veren skandal yüzünden artık televizyonların reytingleri ölçülemiyor. Yeni bir ihale yapılıncaya kadar da reytingleri ölçmek mümkün değil.Ancak aslında Digiturk açıklama yetkisi olmasa da kendi abonelerinin ne izlediğini biliyor.Hem de hepsinin.Çünkü her Digiturk abonesi merkeze bir dekoderle bağlı ve merkezdeki sistem kimin ne izlediğini görebiliyor.Hatta öyle ki kimin hangi programları banda kaydettiğini bile saptayabiliyor.Açıkçası eğer güvenilir bir reyting ölçümü yapılmak isteniyorsa, Digiturk sadece deneklerle değil tüm izleyicisiyle yapabiliyor bunu.Gerçi Digiturk abonelerinin büyük çoğunluğu AB grubuna mensup, tüm üyeleriyle de olsa ülke genelini veremeyebilir.Ama reytingler reklam verenler için ölçülüyor. Reklam verenin asıl hedef kitlesi de AB grubu.Eğer yasalar izin verirse reklam verenler kısa bir süreliğine Digiturk platformundan yararlanabilir.Aslına bakarsanız ben Digiturk’ün bu tablosunu görmeyi çok isterim. Çünkü AB grubunun asıl neyi izlediğinin en iyi göstergesi bu olur.*****Mele olayının aslı ortaya çıktıHaberi Yeni Şafak Gazetesi’nden öğrendik. Meleler yani diğer adıyla mollalara maaş bağlanmasının altındaki asıl amaç başkaymış.Habere göre meleler “Biz maaş istemiyoruz, itibarımızın iadesini istiyoruz” demişler.Mollalar medrese öğretmenleridir bir anlamda.Atatürk devrimleriyle medrese, tekke ve zaviyeler kapatılmıştı. Çünkü buralarda bilimsel olmayan din dersleri veriliyor, eğitim amacından saptırılıyordu.Ancak görüyoruz ki yasak olmasına rağmen aslında bazı medreseler başka adlar altında faaliyetlerine devam etmişler.Şimdi iktidarın sağladığı iklimden yararlanarak bunu tekrar resmiyete çevirmeye çalışıyorlar.Atatürk Kurumu’nun başına Atatürk’ü sevmeyen birisinin atandığı Türkiye’de yakında medreselerin yanı sıra tekke ve zaviyelerin açılmasına da izin verilir.Menemen olayından bile özür dilemeyi düşünen bir zihniyetin hâkim olduğu Türkiye’de bunlar artık normal.Yeni Türkiye bu işte.*****Emin Şirin’den serzeniş: GünaydııııınPazar sabahı eski milletvekillerinden Emin Şirin aradı. “Önce sana günaydın diyeyim” dedikten sonra “Senin aracılığınla bir de Şükrü Elekdağ’a günaydıııııın demek istiyorum” diye ekledi.Cumartesi günkü yazımda eski büyükelçi ve eski CHP milletvekili Şükrü Elekdağ’ın Fransa’ya karşı yapmamız gereken hukuki mücadele yöntemlerini içeren “twitter” yazısını yayınlamıştım.Emin Şirin “Evet, Şükrü Elekdağ çok haklı noktalara temas etmiş ama, üzülerek söylüyorum ki, 2005’te ben bu öneriyi kendisine söylediğimde elinin tersiyle itmişti” dedi.Şükrü Elekdağ ve CHP’lilerle iktidar partisi AKP’nin o tarihlerde sadece lobicilik yaparak çeşitli ülkelerin parlamentolarından soykırım yasalarını engellemeye çalıştığını söyleyen Şirin “Soykırıma mahkemenin karar vermesi gerektiği gerçeğini o sıralarda ciddiye almıyorlardı” diye konuştu.Emin Şirin, daha o tarihlerde ortaya koyduğu önerileri şöyle sıraladı;1- Önce 1915’te ne olduğu çok taraflı belgelerle ortaya konmalı.2- 1915’in bir tanımı yapılmalı. Bu bir soykırım mı, katliam mı, savaş zayiatı mı, bu belirlenmeli.3- Kimin ne kadar taksiratının olduğu ortaya çıkarılmalı. Osmanlı hükümeti, bölge halkı, Kürtler, ordu, Ermeniler, bölgedeki gayrı Müslimler bu olaylara ne kadar karıştı, bu bilinmeli.4- Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konudaki sorumluluğu da ortaya konmalı. 1923’te kurulan bir devlet geçmişten sorumlu mudur sorusuna cevap bulunmalı.Emin Şirin, “Eğer daha o zaman bunlar ciddiye alınsa birçok ülkenin parlamentosundan kararların geçirilmesi engellenebilirdi. Ama o tarihlerde Dışişleri Bakanı olan şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bu konuda hiçbir çalışma yapmadı” dedi.

Devamını Oku

DYP’liler: Menderes’i Meclis Başkanı yapalım. Çiller: Orası Atatürk’ün makamıydı, unutmayın

26 Aralık 2011

Asla kaderci değilim ama, kimilerinin “bahtının hep kara olduğunu” da düşünmeden edemem bazen.Bu konuda Menderes ailesinin hazin hikâyesi herhalde herkes tarafından kabul edilecektir.Adnan Menderes ailesinin son ferdi Aydın Menderes’i de uğurladık sonsuzluğa.Cenaze töreninin televizyonlardaki canlı yayınında hüzünlü bir ailenin tüm ömrü dram içinde geçmiş ferdi hakkında söylenen sözleri içim burkularak izledim.Elbette ölünün arkasından kötü konuşulmaz ama, inanmayan yüzlerin sahte sözlerini dinlemek de insana acı veriyor.Ama bir sahne var ki, yazmadan edemeyeceğim. Bir cenazeye bembeyaz mantosuyla gelen eski başbakanlardan Tansu Çiller Emine Hanım’ın yanında poz veriyordu.Aklıma birden 1995 yılı ve dinlediğim bir anı geldi.1995 seçimleri siyaset tarihimizin en ilginç seçimlerindendir ve seçim sonuçlarının Türkiye’yi bu noktaya getirdiğini söyleyebilirim.O seçimden Erbakan’ın Refah Partisi birinci çıkmıştı ama tek başına hükümet kuramıyordu. DYP ve ANAP yüzde yarımlık farkla ikinci ve üçüncü olmuşlardı.Hükümet kurmak çok çetin bir işti. Normal olarak Refah Partisi’nin koalisyona giderek hükümeti kurması gerekiyordu. ANAP koalisyona yatkın gibi görünüyordu ama DYP “Bunun ülkeye ihanet olacağını” söyleyerek engel olmaya çalışıyordu.Yeni meclislerin ilk işi Meclis Başkanı’nı ve Başkanlık Divanı’nı seçmektir. Yazılı kural olmamasına rağmen teamüllere göre iktidar olsun olmasın Meclis Başkanı en çok oy alan partiden seçilir.O dönem DYP’den milletvekili seçilen Bahattin Yücel ve Mehmet Köstepen Genel Başkanları Tansu Çiller’e giderler ve “Teamül gereği Meclis Başkanı Refah’tan olmalı. Bunun için de en elverişli isim Aydın Menderes. Hem Menderes soyadı etkili olur hem de demokratik olarak bir şıklık sergilemiş oluruz” derler.Çiller’in cevabı kesin ve net olur; “Teamülleri ben de biliyorum, böyle de olması gerek, ama söz konusu makam Atatürk’ün makamıydı, bunu unutmayın.”Çiller’in gönlü bir Refahlı’yı Meclis Başkanlığı’na oturtmaya razı gelmiyordu.Yanlış hatırlamadığımı teyit etmek için Bahattin Yücel’i aradım. “Evet, zaten bunu ben sana anlatmıştım, olay aynen böyleydi” dedikten sonra şunu ekledi:“O sırada ANAP-Refah diyaloğu vardı ama meğer Tansu Hanım ANAP’la gizliden anlaşmış, Meclis Başkanlığı’na bir ANAP’lıyı Mustafa Kalemli’yi getirmeye karar vermişler, Tansu Hanım ayrıca ilk dönem başbakanlığı da Mesut Yılmaz’a vermiş, anlaşma sağlanmış.”Bahattin Yücel, “Manzara çok ilginçti tabii” dedi ve sürdürdü: “Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Meclis Başkanı Mustafa Kalemli, Başbakan Mesut Yılmaz. Tansu Hanım o zaman zaten kaybetmişti. O zaman bunun farkına bile varamadı, belki iyi niyetliydi ama siyasette bu hiç geçerli olmadı ki.”Yazının başında “kader” dedim ya, Menderes o tarihte Meclis Başkanı olsa belki o meşum trafik kazasını da geçirmeyecekti.***Emekli milletvekili maaşlarına yapılan zam nedeniyle vatandaşlar Cumhurbaşkanı’nın Facebook sayfasına şikâyet yağdırmış. Onlar da haklı; vekilleriyle face to face (yüz yüze) görüşemeyince çareyi Facebook’ta arıyorlar!(Gani Yıldız)*****Başbakan racon kesince etekler suya eriyorİbrahim Şahin’in TRT Genel Müdürü yapılmasındaki ısrarı hiç alamamıştım. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bu ismi defalarca veto etmişti. Ne zaman ki Gül Cumhurbaşkanı oldu İbrahim Şahin de nihayet asaleten o koltuğa oturabildi.Çok mu yeteneklidir? Bilemem. Ama sadece elektrik faturalarından yıllık 550 milyon lira geliri olan bir kurumu yönetmek çok da zor olmaz. Hele kimse sizden zararın ve kalitesiz yayınların hesabını sormazsa, sıradan insanlar bile o koltukta oturabilir.İbrahim Şahin bir Kürt şarkıcıya “Aşüfte” dediği için geldi gündeme son olarak. O konuşmada ayrıca “psikopat” deyimini kullandığını da öğrendik.İbrahim Şahin haberi yayınlayan gazeteye tekzip gönderdi, üste çıkmaya çalıştı ve özür de dilemedi.Ama sonra bir baktık ki Şahin özür dileyivermiş.Sonra yine öğrendik ki Başbakan ve eşi Kürt şarkıcıya söylenen sözlerden çok üzüntü duymuşlar ve kendisini arayıp özür dilemişler, onu teselli etmişler.Tesadüfe bakın, İbrahim Şahin bundan sonra özür dilemiş. Belli ki Başbakan raconu kesince, Şahin’in etekleri suya ermiş.Bu arada ilginç bir durum daha var. Şahin özür dilemiş ama haberi yayınlayan gazeteyi arayan bir TRT yetkilisi esip gürlemiş. “Haberi sormadan yaptınız” demiş, “Bizim de 14 kanalımız var, sizin gazeteniz için Amerikancıdır dersek doğru olur mu?” diye sormuş.Yandaşların bazen birbirlerine bozulduklarında verdikleri örneklerle de kendilerini ortaya çıkarırlar işte böyle.*****Neden Anıt Mezar?Adnan Menderes 27 Mayıs döneminde idam edilmişti. 30 yıl sonra itibarı iade edilmiş ve İmralı’ya gömülen cenazesi İstanbul Edirnekapı’da yapılan Anıt Mezar’a nakledilmişti.O Anıt Mezar, gerekçesi ve sonuçları ne olursa olsun, yapılan bir haksızlığın düzeltilmesi ve özür dilenmesini amaçlıyordu.Şimdi Aydın Menderes de Anıt Mezar’a defnedildi.Peki neden?Elbette Aydın Menderes’e de büyük saygı gösterilecektir. Ama Anıt Mezar bir aile mezarlığı değil ki.Bu açıdan bakılırsa, Allah uzun ömürler versin ama, Özal ailesinin fertleri de vefat ettiklerinde Turgut Özal’ın Anıt Mezar’ına mı defnedilecektir?Anıt mezarlarla ilgili bir kanun, bir yönetmelik yok mudur?*****De ki Erdoğan AB’nin başına geçtiBaşbakan Yardımcısı Ali Babacan, Sarkozy’yi eliştirdiği konuşmasında “Erdoğan AB’nin başına geçse çok iyi olur” demiş.Öneriyi çok yerinde bulan okurlarımdan Gülçin T. (Soyadını vermiyorum, başına iş açılmasın) Erdoğan’ın Avrupa Birliği’nin başına geçmesi halinde neler olabileceğini hayal etmiş:Avrupa’da ki gazetecilerin yarısını Nibelungen örgütü üyesi olmakla suçlar ve büyük bir dava açtırır.Aydınları, bilim adamlarını, askerleri Nibelungen örgütü üyesi olmaktan Marsilya cezaevine atar.Sarkozy’nin manken karısına türban giydirir.ABIK (TÜİK’in eşdeğeri) ile verilerle oynayarak Avrupa ekonomisinin Çin, Japonya ve ABD’yi geçtiğini kanıtlar(!)Oxford, Cambridge başta, bütün üniversitelere molla (mele) rektörler atar.Uzay araştırmaları yapan Aerospace için kurban kestirir, kanını çalışanların alnına sürer.Uçak kazası ya da maden kazası olursa, “yüce İsa’nın takdiri” der.Avrupa halkına bedava kömür, spagetti makarna dağıtır.Engizisyon mahkemelerini yeniden kurar.Avrupa’yı Orta Çağ’a döndürür.

Devamını Oku

Türkiye’de artık yeni bir anlayış gerekli

25 Aralık 2011

Sevgili okurlar; geçen haftanın en önemli gelişmesi kuşkusuz Fransa Ulusal Meclisi’nin “soykırımı reddetmeyi suç sayan yasayı” kabul etmesi ve Türkiye’nin buna gösterdiği tepkiydi. Çok haklı olarak Fransa’nın bu aklı zorlayan kararına karşı çıktık. Hükümetin önlemler paketi de sağduyulu bir kararın göstergesidir. Hükümet beklenin aksine uçuk kararlar alma yolunu seçmedi. Önlemlerin hepsi uygulanabilir olgunlukta.Muhalefetin desteğiFransa’ya karşı alınacak önlemlere ve yapılacak hukuki girişimleri başta CHP olmak üzere muhalefetin de katkı sağlayarak destekleyeceğini açıklaması siyasette özlediğimiz yumuşama açısından da çok önemlidir. Atalarımız “bir musibet bin nasihatten evlâdır” demişler. Kim bilir; belki de Fransa’nın anlamsız tavrı Türkiye’de yepyeni bir anlayışın filizlenmesine yol açabilir. Her şerde bir hayır vardır örneğindeki gibi.Türkiye sıkışıyorFransa’ya yönelen öfke selinin ülke içinde bir yumuşama ve dayanışmaya yol açabilecek olması elbette olumlu ama bu Türkiye’nin hemen her alanda giderek sıkıştığı gerçeğinin yok olacağı anlamına da gelmiyor. Şurası açık ki Türkiye gerek ekonomi, gerek siyaset gerekse dış politika alanlarında giderek daha büyük sıkıntılara yelken açmış durumda. Çok güçlü olmasına rağmen AKP iktidarının bunu atlatması kolay değil.Ekonomide görünen köy4 yıl önce dünyayı saran kriz, Başbakan’ın “Bizi teğet geçecek” sözüyle karşılanbilir gibi değil artık. Köprünün altından çok sular aktı ve en iyimserlerin bile 2012’deki kara bulutları gösterdiği gönümüzde, krizin bu kez Türkiye’yi delip geçme ihtimali hayli yüksek. İktidar ne kadar iyi niyetle çabalasa da bu ekonomik krizi “global olacağı” için göğüslemesi mümkün değil. Kriz endişesi iktidarın üzerine kâbus gibi çökmüş durumda.Başarı sanal olsa daErdoğan’ın en büyük başarısı, her şeye rağmen makro ekonomiyi ayakta tutması. Türkiye son 8 çeyrekte hep büyüdü. Bu halk tarafından çok hissedilmese de, ortada dönen para, özellikle inşaat alanındaki yatırımlar ve yoksullara yapılan yardımlar nedeniyle oluşturulan sanal ortam, toplumsal tepkiyi frenliyor. Geniş kitleler her şeye rağmen umut taşıyor ve iktidara olumlu mesaj vermeye devam ediyor.Erdoğan anlatamazBüyüme hep sürdükçe, şikâyetler ne olursa olsun, toplumsal tepkiye dönüşmesini kimse beklemesin. Ancak 2012’den itibaren ibre tersine dönmeye başlar ve çok değil üç çeyrek büyüme yerini küçülmeye bırakırsa, ki bu büyük bir olasılık, Erdoğan’ın kendisini hararetle destekleyen kitleler karşısında zora düşeceği de kesindir. Geniş kitleler, böyle bir durumda çok ters ve anormal tepkiler verebilir. Geçmişte bunu çok yaşadık.Siyasal sıkışmaSadece ekonomide değil, iktidar, üst üste aldığı seçim başarılarından sonra kendi büyümesini de sürdürüyor. Ancak demokratik bir ülkede görülmemiş bu destek iktidarı şişiren ve giderek zehirleyen bir unsur ve iktidarı fütursuz tutum ve davranışlara itiyor. Muhalefet yok sayılırken, doğru yanlış ayırımı yapılmadan her itiraz isyan gibi değerlendiriliyor, hukuk ayaklar altına alınarak adeta intikam yoluna gidiliyor.Vicdanlar zedeleniyorBu intikam operasyonlarında ölçünün kaçması, gencecik insanların aylarca hapislerde tutulması, güya darbe yapacakları gerekçesiyle itile kakıla hapse sokulan aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin ve askerlerin çok uzayan tutukluluk süreleri, bu operasyonların en büyük savunucularının bile vicdanlarında rahatsızlık yaratıyor. İktidar belki bu durumu düzeltmek istiyor ama, egosu o kadar şişmiş durumda ki hareket edemiyor.Dış politika faciasıAKP iktidarının sürekli büyüyen gücüne dayanarak vardığı egosu yüzünden Türkiye dış politikada tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. “Sıfır sorun” diye başlayan dış politika siyaseti neredeyse dünyanın her ülkesiyle sorunlu hale geldi. Suriye, Irak, İsrail ve hatta İran ile sıcak savaş eşiğine geldik, her istediklerini harfiyen yerine getirdiğimiz Avrupa ile de cumhuriyet tarihinin en sancılı günlerini yaşıyoruz. Amerika bile kuşkulu artık.Erdoğan’ın sağlığıSanıyorum iktidarın kurmayları da bu durumun farkında. Onlar da bir yerden “dönüş yapmak” için fırsat kolluyorlar ama, ulaştıkları zirve artık o kadar sivri ki, manevra yapmaları da çok zor. Bu açıdan bakınca, Erdoğan’ın hepimizi üzen sağlık durumunun bu yolda bir açılım sağlama ihtimalini gözden kaçırmamak gerek. Manevi tarafı güçlü olan Erdoğan hastalığın verdiği tevekkül gücüyle yeni bir dönemi başlatma cesareti gösterebilir.Baykal’ın sözleriPerşembe akşamı Kanal T’de Korkmaz Karaca’nın konuğu olduğum programda Baykal’ın Başbakan’ı eşiyle birlikte ziyaret etmesinin çok önemli olduğunu vurguladım. Programdan sonra Deniz Baykal’la kısa bir görüşme yaptık. Baykal, engin siyasi deneyimleri ile Başbakan hakkında bana göre çok önemli saptamalarda bulundu. Baykal Türkiye’nin yeni bir anlayışa doğru gidebileceğini umut ettiğini söyledi.Haberal ricasıİlk bakışta, Baykal’ın Haberal’ın annesini görebilmesi için Başbakan’dan ricacı olmasını “Hani yargı bağımsızdı, Başbakan bu talebi kabul ederek yargının kendisine bağlı olduğunu gösterdi” diye yorumlamıştım. Baykal “Öyle düşünmeyin, gözlediğim kadarıyla Başbakan da durumdan rahatsız, ama bulunduğu noktada elinden bir şey gelmiyor. Haberal izni gerçekleşirse ve kamuoyu bundan hoşnut olursa çok şey değişir” dedi.Toplum çok rahatsızBaykal gerek tutuklu milletvekilleri gerekse çok uzayan diğer tutukluluklar konusunda toplumun da rahatsız olduğunu belirterek “Başbakan’ın da desteğe ihtiyacı var. Haberal’a insani bir izin verilirse ve vatandaş bunu olumlu karşılarsa Başbakan da rahatlayacak ve daha aktif hareket edebilme olanağı bulacaktır. Türkiye’nin yumuşaması ve siyasetin rayına girmesi için bu çok olumlu bir açılım olacaktır” diye konuştu.Cumhurbaşkanı olmak istiyorBaykal’a “Başbakan’ın 7 yıl demesine rağmen cumhurbaşkanlığı için 5 yıl kararı almasının mümkün olup olmadığını” sordum. “Bilemem” dedi, “Ama cumhurbaşkanı olmayı çok istediği izlenimi edindim. Bana sorarsan cumhurbaşkanı 2012’de seçilmeli, hukuk bunu söylüyor, buna karşı doğru olmasa da şu anda irade Erdoğan’da” diye ekledi. Baykal’a göre önümüzdeki sıkıntılı günler Erdoğan’ın 2014’te seçilmesini engelleyebilir.Abdullah Gül olayıBaykal “Tabii” dedi ve sürdürdü “Başbakan bana göre 5 yılı kabul etmeli, Ama sanıyorum burada Abdullah Gül faktörü var. Süre 5 yıl olursa Sayın Gül de aday olmak isteyebilir. O zaman da sorun çıkar. Belki bunu da düşünüyorlardır.” Sohbetten anladığım şu ki Baykal açıkça söylemese de Erdoğan’ın yeni bir siyaset arayışı içinde olduğunu fark etmiş. Erdoğan’ın bu nedenle biraz yüreklendirilmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyor.Gazeteci yürüyüşüSevgili okurlar; hafta içinde katıldığım “Gazetecilere yönelik baskılara karşı yürüyüş” ile ilgili bir yazı yazmıştı. Bu yazıda yürüyüşe katılanlar arasında tanıdığım gazeteci olmadığını, özellikle atılan sloganlarda da rahatsız olduğumu belirtmiştim. Bu yazıdan sonra arayan bazı meslektaşlarım, o yürüyüşte Radikal, Cumhuriyet, Birgün, Özgür Gündem, Evrensel gibi gazetelerden çok sayıda gazeteci olduğunu söylediler.Ben uzak kalmışımGerçi yazımda “gazeteci yoktu” dememiştim, “tanıdığım gazeteci yoktu” ifadesini kullanmıştım. Kastım, kamuoyunun yakından tanıdığı bazı gazetecilerin orada olması gerektiğini anlatmaktı. Demek ki ben de biraz uzak kalmışım. Çoğu yeni gazetecileri tanımıyor olmam mümkün. Ama beni orada görüp de bir kişinin bile “merhaba” dememesi de ilginç. Belli ki bu gösterileri düzenleyenler bizleri pek sevmiyorlar ya da umursamıyorlar.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

İşte haftanın fıkraları

24 Aralık 2011

Geçen hafta fıkraların Yıldırım Tuna’dan geldiğini yazmayı unutmuşum. Özür dilerim. Bu hafta yine Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla artık iyice soğuyan havalarda içinizi ısıtın.Burada yazınBaşbakan, Amerikalı gazetecileri kabul edip ‘Uygar bir memlekette uygulanması gereken ileri demokrasi kriterleri’ni tartışıyormuş. Amerikalı gazetecilerden biri “Bizde başkan hakkında ne tür espri yapılırsa yapılsın asla tutuklama olmaz” demiş, “Sizde bütün gazeteciler, roman yazarları, karikatüristler içeride.” Başbakan, “Tamam, biz de sizin gibiyiz” diye cevaplamış, “Burada da sizin başkan hakkında ne isterseniz yazıp çizebilirsiniz.”Grev ha?İşçiler grevde, fabrikayı terk etmeyip eylem yapmışlar. Üretimi duran çaresiz patron sinirlenerek, “Tamam, anasını satayım. Onlara bol yiyecek, içki ve hepsine birer güzel eskort kız gönderin” demiş ve eklemiş: “2-3 saat sonra da karılarına haber verin.”Kolon nedir?Oğlum 16 yaşında, gazeteyi yeni yeni okumaya başladı. Siyasetle de hayli ilgili. Gazeteye göz gezdirirken bir ara “Baba ‘kolon’ ne demek?” diye sordu. Güncel bir konu olduğu için ona izah ettim. “Kolon, vücudumuzun bir parçası” dedim, “Sindirilmek için besinler oraya gider. Başbakanımız vücudunun o bölgesinden rahatsızlandı.” Oğlum, “Vay canına o zaman çok hasta” dedi, “Bak burada ne yazıyor: Başbakanın miting meydanına girmesiyle kolonlardan gelen müthiş sesler kulakları sağır etti.”EyfelFransa’yı protesto için Paris’e giden Temel, Eyfel kulesini görmüş. Memlekete döndükten sonra arkadaşlarına anlatmış: “Bunların aptal oldukları o kadar belli ki, heriflerin memleketinde bir damla petrol yok ama şehrin tam ortasına petrol kuyusu dikmişler.”MerhametBitkin kadın kan çanağı gözlerle yan komşusunun kapısını çalıp “Köpeğiniz balkonunuzda sabahlara kadar havlıyor” demiş. “Ah canııımmm” diye cevap vermiş komşusu, “Ne kadar da merhametlisiniz. Onu hiç merak etmeyin. Gündüz bütün gün kaloriferin önünde uyuyup uykusunu alıyor.”Mobilya ticaretiBaşbakan sendika toplantısında işçinin birine “Geçinebiliyor musun?” diye sormuş. “Ek iş yapıyorum efendim” diye cevap vermiş işçi, “Mobilya satıyorum.” Bunun üzerine “Peki işler nasıl” diye sormuş başbakan. “İyi sayılır efendim ” demiş işçi, “Ama evdeki mobilyalar bittikten sonra ailece ne yaparız bilemiyorum.”Sevgili Noel BabaBu sene çok tombul bir banka hesabına, incecik de bir vücuda sahip olmayı senden diliyorum.. Ama ne olur geçen sene yaptığın gibi bu dileklerimi karıştırma olur mu?Teşekkürler..*****Türkiye’de yabancılar Fransa’daki gibi eylem yapabilir mi?Yanılmıyorsam yabancı bir ülkede yaşayan Türkler ilk kez bulundukları ülkenin yönetimine karşı bu kadar büyük bir gösteri düzenlediler. Paris’te, Fransız Parlamentosu’nun önünde toplanan binlerce Türk saatlerce gösteri yaptı. Ne polis müdahale etti, ne gaz sıkıldı, ne coplar havada uçuştu, ne yaralanan, ne tutuklanan oldu.Şimdi Fransa’nın kabul ettiği ayıp yasa nedeniyle Fransa’nın özgürlük anlaşıyını sorguluyoruz. Fransızlar bu yasa ile özgürlük konusunda ağır darbe aldılar ama yine de bir kıyaslama yapalım isterseniz.Benzer bir yasa Türkiye’de kabul edilseydi ve Türkiye’de yaşayan Fransızlar Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde gösteri yapsalardı tepkimiz ne olurdu.Bir kere Fransız ya da başka milletten insanlar buna cesaret edebilir miydi?“Tayyip şaşırma sabrımızı taşırma” diye bağırabilirler miydi?Böyle bir gösteri coplarla, gaz bombalarıyla dağıtılır mıydı dağıtılmaz mıydı?“Eğitimde eşitlik” gibi bir pankartın açılmasına bile tahammül gösteremeyen ve gencecik üniversite öğrencilerinin hapislerde çürütülmesine vicdanları elverenlerin bir başka ülkenin özgürlük anlayışını eleştirmeye hakkı olabilir mi?*****Polis sivil demek kiTürkiye Büyük Millet Meclisi’nin “gece koruması“ artık askerlerden alındı, Muhafız Alayı taşındı ve görev günün tamamında polise devredildi.Sonuçta bu bir tercihtir, olabilir elbette. Meclis’i “gece asker korur” diye bir koşul yok elbette.Ancak bunu “vesayet döneminin bitişi” gibi anlatmaya ve “Meclis de sivil iradeye geçti” diye çığlıklar atılmasına da bir anlam veremiyorum.Ne oldu yani, polis dediğiniz “sivil” bir kurum mu? Sonuçta o da asker gibi üniformalı ve silahlı. Asker dış güvenliği polis iç güvenliği sağlıyor.Ayrıca ordu da polis de sivil otoritenin emrinde. Meclis’te gece asker olunca sivil otoritenin emrinden çıkmış olmuyor.Meclis’in korumasını bile bu kadar “ayırımcı” biçimde ele almak bana çok saçma sapan geliyor.*****Gani Yıldız’danMeclis’e elindeki fenerle gelen Kamer Genç’e çıkışan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kirli fenerinle sokakta dolaş” demiş. Sayın Arınç, Kamer Genç’in elindeki fenerle deniz fenerini karıştırdı herhalde.***Emekli vekil maaşlarına yüzde yüz zam gece yarısı kabul edilmiş. Yani vatandaş “uyurken” vekili çalışıyor.***Cumhurbaşkanı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu üyeliklerine yaptığı atamalarda muhafazakâr ve görüşleri tartışma yaratan isimlere yer vermiş. Bunda şaşıracak bir şey yok. Atatürk’ü muhafaza edemeyip tartışmaya açmamızın doğal sonucunu yaşıyoruz.***Sağlık çalışanlarının iş bırakma eyleminde dikkat çekmek istedikleri nokta, “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında halkın sağlığıyla oynandığı gerçeğiymiş. Anlaşılan bu dönüşümü başlatanlar, insanın “geri dönüşümlü malzeme”den oluşmadığını unutmuş.***Kuzey Kore basını, ölen Devlet Başkanı Kim Jong-il’in veliahtı olarak görülen oğlu Kim Jong-un’a “Cennetten Çıkma Lider” ve “Umudun Deniz Feneri” diyormuş. Yandaş medyadan Kuzey Kore’ye transferler oldu da haberimiz mi yok?!***Uluslararası Af Örgütü, “Türkiye’nin, bölgeye verdiği demokrasi vaazlarındaki kuralları kendi topraklarında uygulamasının zamanı geldi” demiş. “İmamın dediği iyi de yaptığı iş değil” demek istiyorlar.***Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Kürecik’teki erken uyarı radarının ne kadar süreyle faaliyette olacağına Türkiye’nin karar vereceğini söylemiş. Umarız durum Sayın Yılmaz’ın dediği gibidir ve muhalefetin “erken uyarısı” gereksizdir.***Pamukova’da 41 kişinin ölümü ve 80 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan hızlandırılmış tren kazasının davası zamanaşımından düşebilirmiş. Yani, “Ölü sayısı 42’ye yükselecek.” Zira o gün “adalet”i de kara toprağa gömmüş olacağız.

Devamını Oku

Şükrü Elekdağ’dan ‘tweet-tweet’ Sarkozy’ye şamar atma yöntemi

23 Aralık 2011

Emekli Büyükelçi ve eski CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ Fransa’nın “soykırım ayıbına” karşı amansız bir mücadele vererek iktidarı ve kamuoyunu uyarmaya, Fransa’ya yönelik hukuksal eylem yöntemlerini anlatmaya çalışıyor.Elekdağ, yaşıyla aslında pek uygun olmayan, çağın en önemli sosyal iletişim alanı Twitter’ı kullanarak uyarılarını madde madde anlatıyor.Kullananlar biliyor, Twitter’da bir mesaj en fazla 140 karakter olabiliyor. İşte Elekdağ maddelerini bu sınırı aşmadan yazıyor ve tamamı okunduğunda ortaya müthiş bir metin çıkıyor. Hiç yorum yapmadan, Elekdağ’ın Fransa’ya karşı yapılması gerekenleri anlatan ve binlerce kişiye olduğu gibi iktidar temsilcilerine de giden tweet’lerini sizlerin değerlendirmesine sunuyorum.1- Türkiye, Sarkozy yönetimine okkalı bir hukuksal şamar atma imkânına sahiptir. Kısa bir girizgâhtan sonra bunun izahını yapacağım.2- Ermeni iddiaları Fransa’da yıllardan beri seçim malzemesi yapılıyor, dış politikada da ülkemize karşı baskı ve şantaj amacıyla kullanılıyor.3- Geçmiş deneyimler Türkiye’nin kendine zarar vermeyecek nitelikte ekonomik önlemlerle Fransa’yı bu saplantıdan ve tutumundan vazgeçiremeyeceğini gösterdi.4- Türk hükümetlerinin önce esip gürleyip sonra hiçbir şey yapamamaları maalesef alay mevzuu oldu.5- Hatta, UMP Milletvekili Deveciyan Ulusal Meclis’te “misillemeden korkmayın Türkler kurusıkı atar ama onlarda tehditlerini uygulayacak irade ve cesaret yoktur ” dedi.6- Fransa’yı tutumundan vazgeçirecek 2 yol ve yöntem var. Birincisi hukuki. İkincisi ise, Türkiye ’nin yumuşak gücü ile Ermenistan’ı etkilemesi.7- Biz bu tweet’lerde hukuksal yöntemi ele alacağız. Önce, bir suçun soykırım diye tanımlanması ve nitelenmesi için neler gerekiyor ona odaklanalım.8- Soykırım gelişigüzel kullanılacak bir sözcük olmayıp uluslararası bir suçtur ve uluslararası bir hukuk enstrümanıyla kodifiye edilmiştir.9- Bu enstrüman, 1948’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilen “Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ”dir.10- BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesi suçu tanımlamış ve suçun mevcut olması için kanıtlanması gerekli olan maddi ve manevi unsurları belirlemiştir.11- Bir zanlının soykırım suçu ile suçlanabilmesi için, yetkili ceza organınca suçun maddi ve manevi unsurlarının mevcudiyetinin kanıtlanması gerekir.12- Soykırım suçunu diğer kitlesel öldürme fiillerinden ayıran husus, eylemin hedef alınan belirli bir grubu yok etmek özel kastıyla işlenmesidir.13- Özel kasıt soykırım eyleminin saptanmasında kilit nitelik taşır. Hedef alınacak grup, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir gruptur.14- Soykırım suçunun mevcut olabilmesi için BM Soykırım Sözleşmesi’nde belirtilen yetkili mahkemeler tarafından saptanması ve hükme bağlanması gerekir.15- Yetkili mahkemeler, suçun işlendiği ülkenin ceza mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’dır.16- Uluslararası tatbikatta, adlarını saydığımız son iki uluslararası mahkeme yetkili mahkeme olarak kabul edilmiştir.17- Bugüne kadar yetkili bir uluslararası mahkeme kararı olmadan hiçbir zanlı soykırımla veya insanlığa karşı suçla suçlanmamıştır.18- Esasen hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesi, BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinin 11. Maddesinde yer almıştır.19- Bildirgeye göre bir suçla itham edilen bir kimse açık yargılama ile kanunen suçlu olduğu saptanmadıkça masum sayılır.20- Fransız Parlamentosu’nun 2001’de “Fransa Ermeni soykırımını alenen tanır” şeklinde bir maddelik bir yasa geçirdiği anımsanacaktır.21- Bu yasa, BM Soykırım Sözleşmesi’ni şu iki açıdan ihlâl etmektedir:22- a) Yetkili hukuki merciler tarafından cezai sorumluluk tahkikatı yapılarak soykırım suçunun kurucu unsurları saptanmamış ise soykırım isnadının hiçbir geçerliliği yoktur.23- b) Soykırım eyleminin mevcudiyeti ancak, BM Soykırım Sözleşmesi’nde öngörülen yetkili mahkemelerin kararıyla saptanabilir.24- Bu durumda Türkiye, BM Soykırım Sözleşmesi’nin 9.maddesi uyarınca Uluslararası Adalet Divanı’na başvurarak şu 2 sorunun yanıtlamasını isteyebilir:25- a) BM Soykırım Sözleşmesi hükümleri ışığında Fransız Parlamentosu’nun 1915 olaylarının soykırım olduğuna karar verme yetkisi var mıdır?26- b) BM Sözleşmesi’nin soykırımı tanımlayan 2. maddesi ışığında 1915 olayları soykırım olarak nitelenebilir mi?27- Fransa’ya dava açarken Türkiye’nin almayı beklediği sonuçlar şunlardır:28- Birincisi, Fransız parlamentosunun soykırım kararı almaya yetkili olmadığının ve aldığı kararın geçersiz olduğunun hükme bağlanması.29- İkincisi, Uluslararası Adalet Divanı’nın “kanunilik ilkesi” ışığında 1915 olaylarına bakamayacağını açıklaması. Kanunilik ilkesini kısaca izah edelim.30- Kanunilik ilkesinin 2 boyutu vardır: Kanunsuz suç olmaz (nullum crimen sine lege) ve kanunsuz ceza olmaz (nulla poena sine lege).31- Yani eylem vuku bulduğunda kanunda suç olarak tarif edilmemiş eylem cezai sorumluluk doğurmaz.32- Bu söylediklerimiz, Türkiye’nin UAD’den her 2 sorusuna da beklediği yanıtları alacağını göstermektedir.33- Bu şekildeki bir karar Sarkozy yönetiminin suratına bir şamar gibi patlayacak, Türkiye açısından şu olumlu sonuçları doğuracaktır:34- 1) Fransa’nın Türkiye’yi soykırımla suçladığı 2001 tarihli yasasının hukuken geçersizliği ilan edilmiş olacaktır.35- 2) Bu şekilde Fransa’nın halen geçirmeye çalıştığı inkâr yasasının temeli çürüyecek, bu yasa uygulanamaz duruma gelecektir. 36- 3) Fransa’nın içine düştüğü absürd durum diğer Avrupa ülkeleri parlamentoları için caydırıcı bir ders olacaktır.37- 4) Türkiye-Fransa ilişkilerindeki ciddi bir gerginlik ve baskı ve unsurunun elimine edilmesine yol açacaktır.38- 5) Ermeni soykırımı iddiasına ciddi bir darbe vuracak ve bu gelişme Erivan’da Türkiye ile ilişkilere makulâne yaklaşma eğilimdeki siyasetçilerin elini kuvvetlendirecektir.39- Sarkozy’ye yaptığı işin saçmalığını anlatacak ağır bir hukuksal şamar atmanın yolu budur.*****Oy kullanan sayısı önemli değilFransa Meclisi’nin ayıp kararına medyamızdan gelen tepkilerden biri de 577 üyeden sadece 70’inin oturuma katılması ve bunun 40’ının “evet” oyu vermesi.Şunu bilmeliyiz ki, bir yasa için kullanılan oy sayısı o yasanın geçerliliğini değiştirmez.Türkiye’de de birçok yasa çok az sayıda milletvekilinin katıldığı oturumlarda kabul edilir.Çünkü yasaların hazırlanmasında önemli olan komisyon çalışmalarıdır. Yasalar buralarda tartışılır, olgunlaşır ve hazır hale getirilir.Milletvekilleri bir yasanın meclisten geçip geçmeyeceğini bilirler. Bu nedenle mecliste toplantı için yeter sayı bulunması halinde tüm milletvekillerinin gelip oy kullanmasına gerek yoktur.Fransız Meclisi’nde de 38 kişi evet oyu vermiştir ama bilmeliyiz ki, eğer “hayır” diyenlerin o sırada daha fazla olduğu görülseydi, “evet” diyecekler hemen salona girerlerdi.Meclis’te 55 kişinin olması o sırada Meclis binasında o kadar milletvekili olduğu anlamına da gelmez. Bizde de olduğu gibi milletvekilleri oturumlar sırasında yine Meclis’tedir, oturumları izlerler, aksi bir durum olursa hemen salona giderler.Ve son not; bir yasaya 577 kişiden 55 kişinin oy vermesi ölçü değildir, pratikte diğer milletvekilleri “evet” oyu vermiş sayılır. Eğer bir milletvekili yasanın geçmesini istemiyorsa gelir ve hayır oyu kullanır. Zaten geçeceğine inanılan bir yasa için kullanılmayan oylar da olumlu sayılır.

Devamını Oku