Fransa Ulusal Meclisi “Ermeni soykırımı yoktur diyenlere hapis ve para cezası verilmesini” öngören yasayı bugün oyluyor. Yaygın kanaat yasanın sorunsuz biçimde Meclis’ten geçeceği yönünde.Bu, doğal olarak bizi çok öfkelendiriyor. Ayrıca kararın arkasında duran Fransa Devlet Başkanı Sarkozy’nin asıl amacının ülkesindeki Ermeni oylarını avlamak olduğu gerçeğini de biliyoruz.Ancak, hem ulusal gururumuzu inciten hem de ülkemizi dünya platformunda zora sokacak olan bu yasaya karşı öfkelenmek, sert ve adeta şiddete dayanan önlemler almaya kalkmak akıllıca değil.“Fransız mallarını boykot edelim, Fransızları ihalelere sokmayalım, Türkiye’deki Fransız şirketlerini kovalım, Fransa’dan gelenlere binbir türlü zorluk çıkaralım” türü öneriler, gururumuzu da okşadığı için kulağımıza hoş gelebilir, ama bunların çözüm olmadığını da bilmemiz gerekiyor.En azından öfke ile alacağımız bu tür önlemlerin uzun vadede Türkiye’ye zarar vereceğini bilmemiz gerekir.Diplomasinin duayenlerinden, eski büyükelçi ve eski milletvekili Şükrü Elekdağ twitter aracılığı ile bu konudaki görüşlerini dile getirmiş. Elekdağ hayli uzun olan twitlerde Sarkozy’nin konuyu nasıl iç politika amacıyla kullandığını veciz biçimde anlattıktan sonra hukuka dikkat çekiyor.Elekdağ soykırım kavramı ile ilgili tartışmaların Fransa’da da yapıldığını ve bu nedense benzer bir yasanın Senato’dan geçmediğini hatırlatarak “Bunun başta gelen nedeni de, Fransız tarihçilerle entelektüellerin tarihi sorunları niteleme ve tanımlama amacını güden Hafıza Yasalarına karşı çıkmalarıydı” diyor ve ekliyor:“Tarihe Özgürlük bildirisiyle tarihçiler parlamentonun ‘Hafıza Yasaları’ çıkarmasının fikir ve araştırma özgürlüğünü engellediğini ileri sürdüler. Kampanyaları halktan yoğun destek gördü. Bu ortamdan cesaretlenen Meclis Başkanı Bernard Accoyer’nin inisiyatifiyle kurulan araştırma komisyonu hazırladığı kapsamlı raporda parlamentoya yasayla tarih yazılamayacağı tavsiyesinde bulundu.”İşte Türkiye’nin asıl üzerinde durması gereken nokta budur. Tarih parlamentoda yazılmaz, bunu tarihçilerin yapması gerekir. Aksi hâlde hem özgürlükler kısıtlanmış olur; hem tarih çarpıtılır hem de hukukun gereği yapılmamış olur.Fransa, en çok sahip çıktığı “demokrasi ve hukuk” alanında vurulmak zorundadır. Türkiye’nin vurgulaması gereken nokta budur.Yoksa sadece Türk halkının gururunu okşayacak efelenmeler, öfke gösterileri, ileri geri konuşmalar ne Fransızları ne de başkalarını ilgilendirecektir.Şunu unutmamak gerekir ki, Ermeni soykırım tasarısı Ulusal Meclis’ten sonra Senato’da da görüşülecek.Bugün için çok geç kalmış olabiliriz, o halde bütün gücümüzü Senato’yu etkilemeye vermemiz gerekir.*****Rahatsız oldumÇarşamba akşamüzeri cep telefonuma Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden bir mesaj geldi. “Gazetecilere özgürlük yürüyüşü bugün saat 19.30’da Taksim’de” yazıyordu.Gazetecilikten başka hiçbir gailesi olmayan Vatan muhabiri Çağdaş Ulus’un gözaltına alınmasına çok canım sıkılmıştı.Çağdaş çok genç bir muhabir arkadaşımız. Polis muhabiri olarak her türlü polisiye olaylarla ilgili haberler yaptığı gibi terör olayları ile de ilgili pek çok haberi var.Sanıyorum Çağdaş’ın, haber alabilmek amacıyla yaptığı bazı görüşmeleri bahane ettiler herhalde, gerçek yakında ortaya çıkar.İşte bu duyguyla, gazeteci dayanışmasına katkı sağlamak için kalkıp Taksim’e gittim.Taksim ve İstiklal Caddesi herhangi bir gösteri olmasa bile her saat miting alanı gibi.Taksim’de birkaç grup toplanmıştı. Biri Gerze’nin doğal kaynaklarının HES’lere kurban edilmesini protesto eden bir gruptu. Diğeri TRT için hazırlanan Ünye Fatsa arası belgeseli için bu ilçelerden gelenlerdi. Diğeri de “Özgür basın susturulamaz” yürüyüşüne katılacak bir kalabalık.Şaşırdığım şu oldu, 35 yıllık gazeteciyim, o kalabalıkta “selam verebileceğim” bir tanıdık bile yoktu.Elbette onlar gazeteci değil demiyorum ama, hiç kimseyi tanımıyor olmam da çok şaşırtıcı. Oysa tanıdığım gazeteci sayısı bini geçer, yüzlercesiyle de zaten çalışmışlığım vardır.Yürüyüş başladı, sloganlar atılmaya başlandı. “Kürdistan AKP’ye mezar olacak.” Ne alaka?Sonra “Hepimiz Kürt’üz, hepimiz BDP’yiz.” Peki bu ne alaka?Canım sıkıldı. Kenara geçtim. Kortejin önümden geçmesini bekledim. Sonra kendi hayatıma geri döndüm.*****“Sen kendine bak” demek “Biz de yapmıştık” anlamına gelirÇok çabuk öfkelenen ve bu nedenle bazen ne söylediğimizi de fark etmeyen yapıdayız.Fransa’ya, Ermeni soykırımı yasası nedeniyle çok öfkeliyiz. Bu gayet normal.Ancak “Sen Cezayir’de katliam yaptın, Ruanda’da yüz binlerce insanın ölmesine göz yumdun, sen asıl kendine bak” demek bir anlamda “Tencere dibin kara” atasözümüzü anımsatıyor.Karşı tarafa “Sen kendine bak” demek aynı zamanda “Ben böyleyim ama sen de aynısın” demek gibidir.Bir tür suçluluğu atağa geçmekle örtmeye çalışmaktır bu.Cezayir ve Ruanda’yı hatırlatmak bizim gururumuzu okşayabilir, buna karşı Fransızları öfkelendirmesi ve “Bırak şimdi bunları sen itiraf ediyorsun” demelerine yol açması sürpriz olmaz.“Boğaz dokuz boğumdur” diyen çok güzel bir atasözüne sahibiz. Dikkatli olmalıyız.*****Dehşet bir dehşet filmiTabii ki tüm Türk filmlerini izlemedim ama Labirent bugüne kadar gördüğüm en “dehşet” film. Tolga Örnek’in yönettiği Labirent filmi yarın vizyona giriyor.Konusu bildik, çok işlenmiş bir konu. Ama ilk kez bir Türk filmine en “sert” biçimde konu oluyor.Labirent Türkiye’de “dehşet” eylemlerine soyunan bir İslami terör örgütünü ve bununla mücadele eden “çok gizli” bir anti terör biriminin mücadelesini anlatıyor.O çok gizli anti terör birimi “kontrgerilla”yı anımsatıyor ister istemez, ama ne yaparsınız ki bu kontrgerilla sevimli görünüyor.Filmin sahneleri çok etkileyici. Hele en baştaki intihar komandosunun hazırlanması ve kendini patlatması değme Amerikan filmlerine taş çıkartır cinsten.Başından sonuna aksiyonun hiç eksik olmadığı, Kurtlar Vadisi’nden bile fazla ölüm yaşanan filmdeki çok üstü kapalı bir aşk hikayesi de izleyiciyi sarıyor.Öyle sanıyorum ki film vizyona girer girmez üzerinde çok büyük tartışmalar çıkacak. Öncelikle İslamcı kesimin yaygara koparması büyük olasılık. Çünkü Labirent, İslam adına cinayet işleyenleri, Amerikan filmlerinden bile daha kıyasıya eleştiriyor ve hiçbir yumuşamaya gerek görmeden en sert içimde sergiliyor.Bunun yanı sıra anti terör timinin gizliliği, her türlü izleme, dinleme, operasyon yapma, gerektiğinde işkenceye bile başvurma yöntemleri, sonuçta seyircinin hoşuna gitse bile (Tıpkı Behzat Ç. gibi) kontrgerillayı anımsattığı için bazı çevreleri rahatsız edebilir.Sonuçta diyorum ki bu filme gidin. Alışılmadık bir Türk filmi. Oyuncular ve çekim çok iyi, bazı diyaloglar bana yapay gelse de, senaryo aslında gerçek. Hem Türkiye’nin hem dünyanın gerçeği.*****Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, “Soykırım yasa teklifi kabul edilirse Fransız mallarına boykotu engelleyemeyiz” demiş. Vatandaşın da işi zor; şarap yerine ayrana, parfüm yerine kolonyaya, pasta yerine ekmeğe talim edecek. (Gani Yıldız)
Yıl 2002, aylardan kasımdı. Genel seçimler yapılmış ve AKP seçim sisteminin azizliğinden yararlanarak yüzde 33 oy almasına rağmen Meclis’te yüzde 65’lik bir temsil şansı yakalamıştı. CHP hariç bütün partiler baraj altında kalınca siyasetin “eski gömleğini çıkarmış” yeni partisi tek başına iktidara gelmişti.Seçim gecesi Reha Muhtar’ın Star ekranlarında sunduğu programda konuktum. Gecenin ilerleyen saatlerinde AKP’nin zaferi kesinleştiğinde “bundan sonra ne olur” sorusuna cevap aramaya çalışıyorduk.DÖRT YIL SONRA: “Türkiye yeni bir durumla karşı karşıya” demiştim ve eklemiştim “Bu iktidar elbette bazı zorluklarla karşılaşacaktır, siyaseti bugüne kadar yönlendiren birçok partinin baraj altında kalması Meclis dışı muhalefeti güçlendirir. AKP’nin başkanının da Meclis dışında olması iktidar için sıkıntı yaratacaktır. Ama asıl sorunla dört yıl sonra karşılaşacağız.”ÇANKAYA ADAYI: Çünkü dört yıl sonra cumhurbaşkanı seçimi vardı. Meclis seçmesine rağmen her cumhurbaşkanı seçimi bizde zaten sorun olur, ama bu kez laiklikle ilgili farklı görüşleri olan bir kişinin Köşk’e çıkma ihtimali ortalığı karıştıracaktı. AKP kimi aday gösterecekti, Meclis’teki diğer parti CHP’yi nasıl ikna edecekti. Bu sözlerim doğal olarak seçim gecesinin zafer şenlikleri arasında kaynadı gitti. Aradan 4 yıl geçti. Beklenen güne geldik.İNTİKAM MANTIĞI: Yaşadığımız sorunu tekrar anlatmaya gerek yok. Ancak bu kargaşalı günler AKP’yi derinden etkilemişti. 27 Nisan girişimini de atlatan AKP işte o andan itibaren hem “başıma bir daha böyle bir şey gelmesin” hem de “öyle bir intikam alalım ki” mantığı ile apar topar bir anayasa değişikliğini gündeme getirdi. “Madem Meclis cumhurbaşkanını seçerken hep sorun çıkıyor, o halde seçimi halka bırakalım” diyerek cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen anayasa maddesini değiştirdiler.ZORUNLU REFERANDUM: Ancak CHP buna karşıydı, bu nedenle 367 oy sağlanamadı, zorunlu olarak referanduma gidildi. Referandumdan elbette AKP’nin korkusu yoktu. Çünkü halka “cumhurbaşkanını seçmek ister misin?” diye sorulursa buna “hayır” demezdi. Soru güzel, halkın duygularını okşuyor.SİSTEME GOL: Hafızasını biraz zorlayanlar o günleri hatırlayacaktır, AKP’liler “sisteme nasıl gol attıklarını” gerine gerine anlatıyorlardı. Öncelikle artık istedikleri kişiyi Çankaya’ya göndereceklerine inanıyorlardı, ama o olmasa bile artık bundan böyle Çankaya Köşkü’nde hep sağ görüşlü birinin oturması da kesinleşmiş oluyordu. Seçim iki turlu yapılacağına göre, oy dağılımına bakıldığında soldan birinin ikinci turu kazanması çok zordu.KEYİFLER İYİ: 20 Temmuz seçimlerinden sonra tek başına iktidara gelen AKP’nin artık önünde engel kalmamıştı. MHP’nin desteği ile eski yasaya uygun olarak Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtiler. Hemen arkasından gelen referandumla cumhurbaşkanını halkın seçmesi de kesinleşti. Artık AKP’nin keyfine diyecek yoktu. Çankaya’nın da uzun süre kendilerinde kalacağına inanıyorlardı.HEP KURNAZLIK: Önlerinde ne 367 sorunu vardı, ne aday bulma sıkıntısı ne de başka partilerle uzlaşma zorunluluğu. Ama bugüne gelince gördük ki, cumhurbaşkanını halka seçtirme kurnazlığı da sorunu çözmeyebilir. Siz bakmayın AKP’deki “kararlı” tutuma. Belli ki içten içe kaynama var.GÜL VAKASI: Bir kere Abdullah Gül’ün görev süresinin 5 mi yoksa 7 yıl mı olduğu konusu Erdoğan’ın “Bize göre 7” demesine rağmen kesin değil. Anayasa Mahkemesi’ni de, tüm yargıyı da hükümete bağladığınızı düşünebilirsiniz, ama hukuk beklenmedik bir anda kendini gösteriverir, şaşarsınız.FARK VAR ELBETTE: Tabii “Tayyip Erdoğan seçileceğine göre 5 ya da 7 yıl olmasının ne önemi var?” diyebilirsiniz. Çok fark var. Hukuk galip gelip de süre 5 yıl olursa, Abdullah Gül’ü ne yapacaksınız? Seçimlere üç yıl var, partinin başına geçirseniz bile Başbakan yapamazsınız. Erdoğan’ın Köşk’e çıkmasından sonra partiyi yapıştıran tutkal olmayacağı için parti içi iktidar kavgalarını nasıl bastıracaksınız? Abdullah Gül “Madem beş yıl görevde kaldım, bir daha aday olacağım” derse ne olacak?7 YIL OLURSA: Diyelim ki süre 7 yıl olarak kabul edildi. Türkiye’ye en iyimser gözle bakanlar bile 2012’den itibaren ekonominin çok zora gireceğini söylüyor. Hemen yanıbaşımızda oluşan ve giderek gelişen savaş tehdidi iktidarı ne kadar etkileyecek? Acaba Erdoğan 3 yıl sonra da aynı sempatiyi bulacak mı halktan?İLAHİ ADALET: Hani “Allah’ın sopası yok ki” deyimindeki gibi, AKP sanki 2007’de sistemden intikam almak için öfke ve hırsla çıkardığı yasaların altında kalıyor şimdi. Kimse AKP’nin hukukla, demokrasiyle bağdaşmayan girişimlerine karşı çıkamıyor, ama işte belki o sırada ilahi bir adalet sistemi devreye giriyor. Öfke, hırs ve intikamcı duygularla siyaset yapmaya kalktığınızda, bir gün hiç beklemediğiniz bir sopa başınızın üzerinde belirebiliyor.ESKİYE DÖNMEK: Kimi AKP’liler “anayasa değişikliği ile 367 şartını ortadan kaldırdıktan sonra cumhurbaşkanı seçimini neden halka bıraktık, keşke eski sistemle devam etseydik, şimdi hem Erdoğan’ı seçmemiz daha kolay olurdu hem de parti içi bu sıkıntıları yaşamazdık” diye düşünüyorlar mıdır, çok merak ediyorum.*****Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun faturalarda yapacağı yeni düzenlemeyle birlikte kayıp-kaçak bedeli, sayaç okuma bedeli, TRT payı gibi kalemler “Enerji Bedeli” adı altında toplanacakmış. Eskiden elektrik çarpmasından korkardık, artık faturalardan “çarpılmamak” için de dua edeceğiz!(Gani Yıldız)*****Kimse mi itiraz edemez?Birkaç gündür Fenerbahçe yöneticisi Murat Özaydınlı ile Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar arasında geçen telefon konuşmalarını tartışıyoruz. Özellikle televizyon ekranlarında öyle saçma sapan sözler söyleniyor ki, insanın aklı almıyor. Aynı cümleler nasıl bu kadar farklı yorumlanır inanılır gibi değil.Ama benim asıl ilgimi çeken nokta başka. Sordum, Murat Özaydınlı şike davasında sanık değil. Sadece bir kere tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuş. Mehmet Ali Aydınlar’ın makamını da biliyorsunuz.Peki bu iki kişi nasıl oluyor da dinleniyor? Bu iki kişinin dinlenmesi için hangi mahkeme, hangi gerekçe ile karar vermiş? İki kişiden biri sanık olsa haydi “dinlemeye takıldı” bahanesine inanalım. Ama ikisi de sanık değil, üstelik biri Federasyon Başkanı.Hiç kimse, hatta bizzat konuşmanın muhatapları bile bunun üzerinde durmuyor.Örneğin Federasyon Başkanı “Bu ne rezalet böyle, kulüp yöneticileriyle bile konuşamayacak mıyım?” demiyor. Kulüp yöneticisi de sanık olmadığı halde “Beni hangi kararla dinlediniz?” diye sormuyor suç duyurusunda bulunmuyor.Demek ki izleme, dinleme, videoya çekme olaylarına iyice alıştırıldık. Başımıza gelene de tepki göstermiyoruz. Dinlenmeye tepki göstermediğimiz gibi bunların ifşa edilmesine de karşı çıkmıyouz.Üç gündür bekliyorum Federasyon Başkanı’ndan bir açıklama gelecek diye. Açıklama yapmıyor, ama o telefon konuşmasının içeriği ile igili konuşuyor. Fenerbahçeli yönetici de dilini yutmuş gibi.Ne diyeyim kardeşim. Başınıza ne gelecekse hak ediyorsunuz o zaman.
Sizlere dün uzun uzun Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili “basit gibi görünen” ama çözmesi o kadar da kolay olmayan bazı soruları sıralamıştım.İlk soru Abdullah Gül’ün görev süresinin 5 yıl mı 7 yıl mı olacağı. Zamanında gerekli kanun çıkarılmadığı için şimdi sıkıştık ve karar verilemiyor.Gerçi Başbakan “Bizim eğilimimiz 7 yıldır” açıklaması yaptı ama, bu sözlerin hukuki olmadığı açıktır...Çünkü bir anayasa maddesinin “Bize göresi” olmaz.Şimdi fazla yorum yapmadan bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliği referandumla kabul edilmişti. Bu referandumda 3 temel madde oylanmıştı.Birincisi, cumhurbaşkanının seçimi ve görev süresi. Buna göre cumhurbaşkanı halk tarafından 5 yılda bir seçilecek, cumhurbaşkanı seçilen kişi ikinci kez aday olabilecek ancak üçüncü kez aday olamayacak.İkincisi, milletvekili seçimleri 5 değil 4 yılda bir yapılacak.Üçüncüsü, Meclis’te görüşülen hangi kanun olursa olsun, toplantı yeter sayısı aranacak. Yani 367 oy gerektiren yasalarda bile oturumlar 184 milletvekili ile başlayabilecek.Son madde, o dönem AKP iktidarının 367’nin rövanşını almak için eklenmişti, bunu hatırlamakta yarar var.Şimdi gelelim uygulamaya. Anayasa maddeleri içtihatlarla geçerlilik kazanır. Hatta öyle ki içtihatlar bazen madde değişse bile aynen kalır.2007 seçimlerinden sonra yapılan referandumun ardından, dönemin AKP iktidarı “Halk bu değişiklikleri kabul ettiğine göre seçimleri artık 4 yılda bir yapacağız” dedi ve nitekim 2007’den sonraki ilk seçim 2011’de yapıldı.Yani, anayasa değişikliği referandumla aslında beş yıl için yapılan genel seçimlerden sonra kabul edilmesine rağmen iktidar “kazanılmış hak” demedi ve seçimleri 4 yıl sonra yaptı.O halde bu bir içtihattır. Bu durumda anayasa değişiklikleri genel seçimler için uygulandıysa, Cumhurbaşkanlığı seçimi için de uygulanmak durumundadır.Bu durumda Abdullah Gül’ün görev süresi 2012 Eylül ayında yani beşinci yılında bitecektir.*****Hukuki durum ne olursa olsun belirleyici Erdoğan’dırGerçekler farklı, fiili durum farklıdır.Şunu kabul etmek gerekir, ülkemizde hukuk ve yasalar ne derse desin, halkın yarısından fazlasının oyunu almış bir iktidar ne diyorsa o oluyor.Bu arada hukuk zedelenmiş, adalet duygusu ayaklar altına alınmış, yasalara saygı gösterilmemiş, fark etmiyor.Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bunu yaşamamız büyük olasılıktır.Farkındaysanız, hukuk ve anayasa içtihatları ne derse desin, herkesin gözü Tayyip Erdoğan’da. Abdullah Gül’ün görev süresini o belirleyecek. Hangi tarihte seçim istiyorsa seçim o zaman yapılacak.Belki herkes bu durumdaki garabeti görüyor, biliyor ama gerçeği de biliyor. Karar mercii ne hukuktur, ne anayasadır, Tayyip Erdoğan’dır.Peki Tayyip Erdoğan kararını neye göre verecek?Büyük olasılıkla kendisi için en cazip tarihi belirleyecektir kafasında. Tabii parti içi dengeleri, yerine kimi bırakacağını, Abdullah Gül’ü ne yapacağını da düşünecektir.Kimbilir, belki ilk kez bir cumhurbaşkanlığı tercihi, sağlık durumuna göre belirlenecektir.*****Arapça da nereden çıktı?Önce pek inanmadım. İnternet dedikodusu olduğunu düşündüm. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı’nın bazı liselerde “seçmeli Arapça dersi” koyacağı söyleniyordu.Gerçek çıktı. Liselerde seçmeli Arapça dersi olacakmış.Bir ülkedeki okullarda, ana dilin dışındaki yabancı dil eğitimi belli ihtiyaçlara göre yapılır.Örneğin İngilizcenin ders olması tamamen ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Çünkü İngilizce artık dünyanın ortak dili oldu. Pek çok ülke, başka ülkelerle yaptığı ticari, siyasi ve kültürel faaliyetlerde arada tercüman kullanmak yerine ortak dil olan İngilizceyi kullanıyor.Eskiden revaçta olan İngilizce dışındaki Avrupa dillerinin neredeyse tamamı gözden düştü, hiç kullanılmıyor bile.Arapça bir dünya dili değil. Belli bir bölgede kullanılıyor. Ticari, siyasi ve kültürel olarak bir önemi yok.Ama gizli gündemi olan Milli Eğitim Bakanlığı “Arapça Kuran dili” gerekçesini ileri sürerek bir yandan dini siyasete alet ederken diğer yandan da halkı kandırıyor.Çünkü 4 yıllık lise döneminde, seçmeli bir dersle Kuran’ı anlayacak kadar Arapça öğrenilmesi mümkün değil. Nasıl ortaokul ve liselerdeki derslerde öğretilen İngilizce ile ancak derdinizi anlatabilecek kadar İngilizce öğreniyorsanız, Arapça da ancak bu kadar olur. Demek ki asıl amaç, normal liseleri de imam hatip haline getirmek.*****Tövbe namazıAslında fıkra değil gerçek. Bir CHP’li milletvekilinden dinledim.2011 seçimlerinde AKP’ye karşı bazı eski DYP’liler “bir kereliğine mahsus” olmak üzere CHP’ye oy vermişler.İşte bunlardan biri oyunu kullanıp çıktıktan sonra arkadaşlarına “Ben bir camiye uğrayayım” demiş. Diğerleri “Yahu ne namazı bu, hangi vakit?” diye sorunca DYP’li cevaplamış. “Vakit namazı değil, iki rekât tövbe namazı kılacağım da.”*****Pes yani Sayın BakanŞehitlere “adet” teröriste “gerilla” diyerek gaf yaptığı ileri sürülen İçişleri Bakanı’nın İzmir’deki bir karakolda polislerin kadın dövmesi üzerine söyledikleri olacak gibi değil.İçişleri Bakanı “olayın eski olduğunu” söylüyor örneğin “niye şimdi sorun yapılıyor?” diye soruyor.İnanılır gibi değil. Yani o kadın 6 ay önce değil de dün dövülseydi durum farklı olacaktı. Bakan’ın mantığına göre, “kötü bir olay” üzerinden zaman geçtikten sonra öğrenilirse “kötü olma” niteliği değişiyor.Yine sayın bakan “Ne yapalım yani, o polisleri asalım mı?” diye soruyor. Şaka gibi.Kimse o polislerin asılmasını falan istemiyor, ama işlenen birden fazla suç var, polis olmaları ceza görmelerini engellemez ki.Sonuç olarak çok ilginç bir İçişleri Bakanımız var. İyi de, bu iktidara yüzde 50 oy verenler bile hak etmiyor ki bu kadarını.*****Fransa Meclisi 22 Aralık’ta, sözde Ermeni soykırımını inkâr edene 1 yıl hapis ve 45 bin Euro para cezası içeren yasa tasarısını kabul edebilirmiş. Bu yasanın bir benzeri de ülkemizde uygulanıyor sanki; “sözde ileri demokrasi”yi reddetmek hapisle cezalandırılıyor...(Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; Başbakan Erdoğan sağlığına kavuşarak işinin başına geçti, parti içi tartışmalar da kesildi. Ancak zaten Cumhurbaşkanlığı seçimi bahanesiyle başlatılan tartışmaların daha süreceği görülüyor. o nedenle bu hafta başı sizlere Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bilgi vermek istiyorum.Bilinmeyen üç konuCumhurbaşkanlığı seçimi konusunda bilinmeyen üç nokta var. Birincisi Gül’ün görev süresi 5 yıl mı 7 yıl mı olacak? İkincisi her iki durumda da Gül tekrar aday olabilecek mi? Üçüncüsü ise Gül değilse Cumhurbaşkanlığı makamına kim çıkacak? Çok basit gibi görünen bu soruların cevabı aslında Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek.Gül’ün seçilmesiGül, 2007 genel seçimlerinden sonra toplanan meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak 2007 seçimlerinden hemen önce yapılan bir anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından ve 5 yıllık süre için seçilmesi öngörülmüştü. Değişiklik 367’nin altında kalınca referanduma gidilmesi kararı alınmıştı.Üzerinde durulmamıştıSeçimden önceki parlamento tarafından kabul edilen anayasa değişikliğinin referandumu seçimlerden sonra yapılmış ve halk değişikliği onaylamıştı. O günlerde akıllara “Gül’ün görev süresi yeni duruma göre mi yoksa eskisine göre mi olacak” sorusu gelmişti elbette ama üzerinde fazla durulmamıştı. Oysa zaman akıp geçti.5 yıl mı 7 yıl mı?Öncelikli tartışma şu; Gül’ün görev süresi ne kadar? 5 yıl mı 7 yıl mı? İki görüş de kendi içinde mantıklı. Gül parlamento tarafından 7 yıllığına seçildi. Referandumda kabul edilen 5 yıllık süre, bir sonraki cumhurbaşkanını için geçerlidir. Gül görevdeki 7 yılını bitirir, ondan sonra ilk kez halk tarafından seçilecek kişinin görev süresi 5 yıl olur.Anayasa önemliBuna karşı Gül’ün süresinin 5 yıl olduğunu söyleyenlerin savı da çok yanlış değil. Çünkü Gül anayasa değişikliği ile ilgili referandum yapılmadan, zorunlu olarak eski yasaya göre seçildi. Asıl olan Anayasa maddesidir ve orada Cumhurbaşkanlığının görev süresinin 5 yıl olduğu yazılmaktadır artık. Demek ki Gül’ün süresi 5 yıldır.Bir ekleme dahaHer iki duruma göre, Abdullah Gül’ü ilgilendiren bir nokta daha var. Gül ister 5 yıl ister 7 yıl görevde kalsın, görevi bittiğinde yeniden aday olabilecek midir? Bu konuda iki görüş var. Gül 5 yıl görevde kalırsa yeniden ama bir kereliğine daha aday olabilir. Yok eğer 7 yıl görevde kalırsa eski anayasa gereği bir daha aday olma şansı yoktur.Kim seçilecek?Gelelim üçüncü bilinmeyene. Bu, kesin bilinmese de tahmini çok zor olmayan bir durum. Herkes biliyor ki bu makam için AKP’den tek aday var, o da Tayyip Erdoğan. Son seçim ve 12 Eylül referandumu sonuçları göz önüne alındığında Erdoğan’ın birinci turda olmasa da ikinci turda seçilmesi en yakın ihtimal. Tabii seçim seçimdir.Basit karmaşaGörüldüğü gibi çok basit gibi görünen bir konu ne kadar çetrefilli hale gelebiliyor. Bunun tek nedeni var. 2007’de öyle ya da böyle Gül Cumhurbaşkanı seçilemeyince, anayasa gereği seçime gidilmiş, ancak AKP bunun intikamını almak için Anayasa’yı değiştirerek Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini sağlamıştı.2007 seçim korkusu2007’de Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirme konusunda bozguna uğratılan AKP o günlerde büyük telaş içindeydi. Zorunlu olarak seçimlere gidilecek olması AKP’de endişe yaratıyordu. Çünkü milyonların katıldığı Cumhuriyet mitingleri korku yaratmıştı ve seçimlerde iktidarı kaybetme endişesi büyük paniğe neden oluyordu.27 Nisan can simidiAKP’nin bu korkusu dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın bir gece yarısı “kendi başıma yazdım” dediği muhtıra niteliğindeki bir açıklama ile yerini büyük bir umuda bıraktı. Doğal olarak toplumun her kesimi bu muhtıra gibi “şey”e tepki gösterdi, AKP “her şey bitti” derken yeniden dünyaya gelmiş gibi oldu.Madem öyle işte böyleMuhtıra gibi açıklama ile birden güç ve moral kazanan AKP “Madem öyle işte böyle” diyerek, bir güç gösterisine kalkıştı ve “cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini” öngören bir anayasa değişikliğini Meclis’e sundu. Madde AKP’nin oylarıyla kabul edildi ama 367’nin altında kaldığı için referanduma götürülmesine karar verildi.Olan olmuştu artıkBugün henüz yeni yaşamaya başladığımız basit gibi görünen karmaşık sorunun temelinde yatan budur. Ancak AKP’liler o tarihlerde bu değişikliği sadece içlerindeki öfke duygusunu yatıştırmak için bu yaptıklarından sonuçlarını düşünmemişlerdi. Yeniden tek başlarına iktidara gelince, Gül’ü seçmekte bu kez hiç zorlanmadılar ama olan da olmuştu.Bilseler yapmazlardıBana kalırsa AKP kurmayları o anayasa değişikliğini yaparken, 2007 seçimlerinden zaferle çıkacaklarını pek tahmin etmiyorlardı. “Madem bana seçtirmedin, ben de başına iş açayım, derdini halka anlat” mantığı ağır basmıştı. Eğer AKP, 367 olayı olmasa ve Gül’ü seçebilseydi, o anayasa değişikliğini asla yapmazdı.Hâlâ da çözülmediO tarihlerdeki iki yazımda belirtmiştim; cumhurbaşkanını seçmek için yeni yöntem belirlendi ama nasıl yapılacağı bilinmiyor. Gül’ün görev süresi, halk tarafından yapılacak seçimin nasıl olacağı, propagandanın nasıl yapılacağı, adayların harcamalarının hangi biçimde olacağı meçhuldü. “Zaman var hallederiz” denildi hep.Kanunu hâlâ çıkmadıYine basit gibi görülebilir ama, kanunu çıkmadığı cumhurbaşkanı seçiminin nasıl yapılacağı bilinmiyor. Aday olma ve aday gösterilme konuları bile kesin değil. En önemlisi cumhurbaşkanının yetkileri aynen duruyor. Bugünkü yetkileri taşıyan bir cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin bir önemi yok ki.Artık siyasi oluyorCumhurbaşkanı eski anayasa maddesine göre devletin başıdır ve tarafsızdır. Oysa halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı artık siyasi bir kişiliktir ve anayasadaki “sorumsuzluk” tanımı geçerliliğini yitirecektir. Bu nedenle seçim yasasıyla birlikte en azından cumhurbaşkanının “Sorumsuzluk” tanımının kaldırılması gerekir.Halka ne vaat edecek?Şu anda cumhurbaşkanının yetkileri semboliktir. Devlette ağırlığı vardır hatta gerekirse bakanlar kuruluna bile başkanlık eder, ama halk tarafından seçilecek bir cumhurbaşkanının sembolik yetkileri olması düşünülemez. Seçim kampanyası başladığında adaylar sembolik görevleri olduğunu bilerek halka ne vaat edebileceklerdir?Başkanlık sistemi mi?Başbakan Erdoğan seçimlerden önce “Başkanlık sistemi düşünülebilir” demişti. Ama bunun için anayasada geniş çaplı bir değişiklik gerekiyor. Şu andaki tempoya bakarsak, yeni bir anayasanın hazırlanması çok uzak bir ihtimal. Meclis’in Erdoğan’a “başkanlık yetkileri vereceğini” düşünmek de en azından mantıkla bağdaşmıyor.Cazibesi yokBu durumda 2012 veya 2014’te yapılacak bir seçimde Cumhurbaşkanı olmanın, seçilen kişiye vereceği büyük keyiften öte hiçbir anlamı yok. Kim seçilirse seçilsin, ülke yönetiminde ağırlıklı söz sahibi olması mümkün değil. Tayyip Erdoğan belki ilk başlarda biraz farklı tablo çizebilir ama sonunda yürütme organına karşı yenik düşer.Eskisine dönüşŞu anda hiç dillendirilmiyor ama, ben yazayım; belki de en mantıklı olanı bir anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanı seçimini tekrar Meclis’e vermektir. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi artık hoş bir fanteziden öte değildir. Onca masraf ve muhtemel gerginlik yerine Meclis’in bir uzlaşma sağlaması belki de en doğru olan yoldur.Aklıma takılan noktaAncak burada aklıma takılan tek nokta şu; Erdoğan “Üç dönem görev yapma” sözü vermişti. Eğer cumhurbaşkanı olmazsa siyaseti bırakacak demektir. İşte bu faktör Erdoğan’ı zora sokabilir. Ama onun da çaresi var. “Halkım böyle istiyor” diyerek bir dönem daha devam ederse kim ne söyleyebilir ki?Hepinize iyi haftalar dilerim.
Birkaç gündür dünyanın en önemli siyasi dergilerinden Time’ın “yılın insanı” anketinde Tayyip Erdoğan’ın “birinci çıkmasını” konuşuyoruz.Normal olarak bir Türk’ün, dünyanın en önemli yayın organları biri tarafından düzenlenen “yılın insanı” anketinde birinci çıkması herkesi mutlu eder, gurur verir.Ancak durum kamuoyuna sunulduğu gibi değil. Erdoğan’ın bu anketten birinci çıkması o kadar da sevindirici ve gurur verici bir olay olmayabilir, bunu bilmek gerek.Burada hepimizi sevindirecek tek durum Time’ın Erdoğan’ı “yılın insanı” ödülü için aday göstermesidir. Bu hakkı teslim edelim önce. Bu nokta Türkiye için sevindiricidir.Ancak Erdoğan “internet üzerinden yapılan ankette” birinci çıktı. Bu anketle ilgili Türk medyası, kamuoyunun kafasını karıştırıcı haberler yaptı.Erdoğan “en popüler” listesinde de birinci, “en az popüler” listesinde.Kafa karıştıran durum bu. Popüleri anlamak mümkün de, en az popüler ne anlama geliyor. Yanlış burada.Bilmeyenler için yazayım, Time anketi şöyle yapıldı:Dergi bir yıl içindeki gelişmeleri değerlendirerek “yılın insanı” olabilecek isimleri belirliyor ve bunları kamuoyunun oylamasına sunuyor.Time dergisinin internet sitesine girdiğinizde bu isimlerin bulunduğu bir buton görüyorsunuz. Açtığınızda belirlenen ismin altında “Yes” ve “No” butonları ile karşılaşıyorsunuz.Anlamı şu: Bu ismi yılın insanı olarak kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz?Şimdi sonuçlara bakalım. Time dergisinin internet sitesini açarak Tayyip Erdoğan ismini tuşlayanların 122 bin 932’si “Yes” yani evet tuşuna basmış.Buna karşı 180 bin 564 kişi “No” yani hayır tuşuna dokunmuş.Time okuyucusuna iki seçenek sununca bu kez ortaya garip bir durum çıkmış. “yılın insanı” olmaya layık görülen biri aynı zamanda “yılın en istenmeyen adamı” durumuna da düşmüş.Gazeteler, “Time da şaşırdı bu işe” başlıkları attılar. Oysa Time’ın aklına gelmeyen şu: Türkiye’de internet kullanımı aynı zamanda bazı gurupların güç gösterisi alanı gibi kullanılıyor. Batı ülkelerinde “halkın nabzını ölçmeye yarayan” internet anketleri Türkiye’de bir yarışa dönüyor.Nitekim Time anketi nedeniyle Türkiye’de büyük bir kampanya yapıldı. Bir kesim “Yes’e basın” çağrısı yaparken bir kesim de “No’ya basın” kampanyası yürüttü. Bunların sonucunda Türkiye’den 300 bini aşkın kişi Time internet sitesine girerek oy kullandı.Medyamız sonucu “Time anketinde Erdoğan birinci oldu” diye verdi. Oysa işe bakın ki Erdoğan’ı yılın adamı seçenlerin sayısı, seçmeyenlerden 60 bin daha azdı.Time sonunda kararını verdi ve Wall Street eylemcilerini, “yılın insanı” seçti.Dünya da Türkiye’den kaynaklanan bu anlamsız yarışın yarattığı garabeti bir yeriyle gülerek izledi.*****Devekuşuİşe yeni alınan Temel’e Hayvanat Bahçesi Müdürü “Nasıl gidiyor?” diye sormuş, “Bir sorunun var mı?” Temel “Yok efendim” demiş, “Sadece hayvanların beslenme saatinde devekuşları zorluk çıkartıyor.” Müdür, “Nasıl bir zorluk bu?” diye sorunca Temel cevabı vermiş: “Aslanı beslemek için onları popolarından kafesin kapısına doğru iterken her biri acayip direniyor ve dönüp dönüp sertçe kafamı gagalamaya çalışıyorlar efendim!”*****Birlikten kuvvet doğar mı?Bir gün bir derede onlarca kurbağa vırrak vırrak diye bağırırlarken yukarıdan bir kartal süzülmüş, kurbağalardan birini kapıp götürmüş.. Bu olay ondan sonraki günlerde de tekrarlanınca diğer kurbağalar sürekli arkadaşlarını birer birer kaybetmenin üzüntüsüyle tek başına derenin kenarında oturan yaşlı kurbağaya gidip vırrak vırrak diye bağırarak dertlerini anlatmışlar. “Aranızda dayanışmazsanız bu iş böyle gider” demiş yaşlı kurbağa, “Kartalı gördüğünüz anda el ele tutuşup büyük bir daire oluşturun, kartalın hepinizi kaldırmaya gücü yetmez o zaman.” Ertesi gün aynı saatte kartal, vırrak vırrak bağrışan kurbağalara doğru süzülmüş. Kurbağalar hemen el ele tutuşmuş. Kartal birini yakalayınca tabii hepsini birden alıp götürmüş gökyüzüne. “Heyyy!” demiş havadaki kurbağalardan biri yaşlı kurbağaya seslenerek, “Hani hepimizi birden götüremezdi?” Yaşlı kurbağa, “Ulan aylardır bütün gün vırrak vırrak bağırıp durarak şu yaşlı halimde kafamı kazana çeviriyordunuz” demiş sinirlenerek, “Ooohh.. Ha şöyle be!”*****Gerekçeİki asker siperde sohbette birbirlerine sormuşlar, ‘Neden buradasın?’ diye. “Bekârım ve savaşmayı seviyorum” demiş biri, “Sen neden buradasın?” Öteki, “Valla” demiş, “Ben de evliyim ve bu huzuru arıyorum.”*****BahşişÜniversite öğrencisi bir müşterinin evine pizza servisi yapmış. “Teşekkür ederim” demiş paketi alan adam, “Normal olarak size ne kadar bahşiş vermem lazım?” Delikanlı, “Bu benim işimdeki ilk günüm” demiş, “Servisteki diğer arkadaşlar ‘Sana 5 kuruş bile vermezler.. Bu tipinle 1 lira bile alırsan ne âlâ’ dediler efendim” demiş. “Yok ya? Çok bilmiş onlar” diye sinirlenmiş adam ve delikanlıya bahşiş olarak 10 TL uzatmış. “Teşekkürler efendim, bu parayı üniversite harçlığım olarak kullanacağım” demiş delikanlı. “Ne okuyorsun?” diye sormuş adam. “Psikoloji efendim” diye cevap vermiş delikanlı, “Kişisel psikolojik zaaflar ve bundan faydalanma şekilleri üzerine uygulamalı tez hazırlıyorum.”*****Hava durumuKöy hayatını merak edip, şehirden gelen turistlere bilgi veren çiftçi, “Bizler tabiatla haberleşiriz” demiş, “Mesela ineklere bakıp hava durumunu anlarız.. İnekler ayakta duruyorsa bilin ki yağmur yağacaktır. Çimenin üzerinde yatıyorlarsa tek damla düşmez gökten.” Turistlerden biri, “Tamam da” demiş, “Biz köye gelirken sizin bazı inekler ayaktaydı ama kimileri de yatıyordu sere serpe?” Çiftçi, “Bunlara boşuna ‘inek’ demiyoruz” demiş sinirlenerek, “Ben arkamı dönünce radyo artık hava durumunu veriyor diye şerefsizlerin hepsi gevşediler, ayrı telden çalıyorlar işte..”*****Gani Yıldız’danKadını şiddetten koruması gereken polis, kadına şiddet uyguluyor. Belki de “kolluk kuvveti” olarak nitelendirilmeleri, erkeğe ve hatta kadına “kol kuvveti” göstermelerine sebep oluyordur!***En çok izlenen dizilere imza atan yapım şirketleri, “reytinglerle oynadıkları” iddiasıyla baskına uğramış. Yazılıp çizilenler doğruysa reyting ölçmenin kendisi “komedi dizisi” olmuş, haberimiz yok!***Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Bizde biat olmaz” şeklinde görüş bildirmiş. Belli ki Başbakan, “Bizde biat olmaz açıklaması yapın” demiş...***CHP, etkin muhalefet yapmamakla eleştiriliyor. Belki de yapması gereken şey çok basittir: Logosundaki okları “eleştiri oku” olarak iktidara fırlatmak.***Irak’a müdahalenin ABD’ye faturası 800 milyar dolarmış. ABD yaş tahtaya basmaz; demokrasi getirmenin “getirisi”nin “götürüsü”nden fazla olduğunu hesaplamıştır.
Elbette bir ülkenin bir başka ülke dışişleri bakanını sevip sevmemesi değildir önemli olan. Uluslararası ilişkilerde karşılıklı çıkarlar söz konusudur. Kişiler geçicidir. Ancak yine de ilişkiler sonuçta kişilerle yürütüldüğü için belli görevlerde bulunanların kimlikleri de önem kazanır.İsrail’le girdiğimiz stresli dönemde İsrail Dışişleri Bakanlığı koltuğunda bir başkası otursa örneğin durum daha farklı olabilirdi.Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na bazı çevreler çok önem ve değer veriyor. Hatta öyle ki “Erdoğan’dan sonra AKP’nin başına kim geçer?” sorusuna bile halkın Davutoğlu cevabı verdiği ileri sürüldü. Ciddi ciddi anket sonucu açıkladılar. Yanılıyor olabilirim ama, çıkın sokağa “Dışişleri Bakanı kimdir?” diye sorsanız 100 kişiden 30’u Davutoğlu adını veremez bana göre.Anlayamadığım, anketlere göre “Halkımız böyle” demek ki; Dışişleri Bakanı’nın adını bile bilmez ama “Tayyip Bey’in yerini kim doldurabilir?” diye sorduğunuzda Gül’den, Arınç’tan önce “Davutoğlu” deyiverir.Sözü uzatmayayayım, ABD Başkan Yardımcısı Biden Türkiye’ye geldi biliyorsunuz 10 gün önce. Başbakan Erdoğan’la da resmi görüşmesi vardı, ama tam o sırada Erdoğan ameliyat sonrası dinlenme dönemindeydi, bunun üzerine Biden kendisini evinde ziyaret etmişti.Biden’ın Türkiye ziyareti srasında Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu yurt dışındaydı.Olabilir mi? Tabii ki olabilir de, teamüllere pek uymuyor.ABD Başkan Yardımcısı, ABD Başkanı’nı temsil eder. Bu nedenle gittiği ülkelerin dışişleri bakanları, ziyaret sırasında konuğa eşlik etmeye özen gösterirler.Davutoğlu, Biden Türkiye’deyken Almanya’daydı. Aslına bakarsanız önemli bir iş yapıyordu. Nazi artıkları tarafından öldürülen Türklerin ailelerini ziyaret edip başsağlığı diliyordu.Ama Davutoğlu bu önemli görevi birkaç gün önce ya da sonra da yapabilirdi. Çünkü Biden’ın Ankara gezisi önceden biliniyordu.Buna rağmen Davutoğlu Biden Türkiye’deyken Almanya’da olmayı tercih etti.Dışişleri Bakanlığı’nda yıllarca çalışmış eski diplomatlar arasında yayılan bir iddia geldi kulağıma. Söylediklerine göre ABD yönetiminin tamamı değil ama, özellikle Biden Ahmet Davutoğlu’ndan hiç hoşlanmıyormuş. Gerçi, Biden zaten son gezisine kadar Türkiye’den de pek hoşlanmıyordu ve yıllardır hep Türkiye aleyhine konuşuyordu ama, Davutoğlu konusunu daha fazla aklına taktığı söyleniyor.Durumdan “usulü dairesinde” haberdar edilen Davutoğlu da, Biden gelirken kendisine Almanya’da bir iş çıkarmış.Bilemem artık...*****Dayaktan da beterBirkaç gündür İzmir’de polisin dövdüğü Fevziye Cengiz’i konuşuyoruz. Neresinden bakarsanız bakın iğrenç bir olay. Bu korkunç olayı yazdığım gazetenin ortaya çıkarması sadece bir teselli benim için. Ankaralı arkadaşımız Kemal Göktaş’ı bir kere daha kutlamak isterim.O polislere, incelemeyi yapan savcılara, dövülen kadına karşı yapılan suçlamaları kabul eden hâkimlere ne yapılacağını henüz bilemiyoruz ama, Fevziye Cengiz’in dayaktan sonra başına gelenler dayaktan bile beter.Çünkü polis kendisini korumak için her zaman kullanılan bir yönteme başvurarak “Ama o kadın bir konsomatristti” açıklaması yapınca, Fevziye Cengiz’in oturduğu mahalle halkı ayaklanmış. Üşenmemişler ve imza toplamışlar “Aramızda bir konsomatrisin yeri yok” demişler.Oysa Fevziye Cengiz konsomatris değil. De ki konsomatris, o mahalleliye ne oluyor?2011 yılında, ileri demokrasiye geçtiğimiz yolunda nutuklar atılırken, bir mahalle halkının “ahlâkımız bozulacak” yaygaraları koparmaları, “Yeni Türkiye” sloganının yarattığı asıl iklimin ne olduğunu da bizlere gösteriyor.Mollaların maaşa bağlandığı “Yeni Türkiye”de bunlar belki de iyi günlerimiz.*****Amerika’da olsaLiberal Parti Genel Başkanı Cem Toker İzmir’deki dayak olayı ve Beyoğlu’nda karakolda öldürülen Nijeryalı ile ilgili karar sonrası başlayan tartışmalara örnek olması için 12 yıl önce Amerika’da verilen bir mahkeme kararını hatırlattı.1997 yılında Haiti asıllı bir vatandaşı gözaltına aldıktan sonra polis arabasında döven ve karakolda tuvalet pompasının sapı ile cinsel tacizde bulunan New York polis memuru Justin Volpe’yi mahkeme şartlı tahliyesiz 30 yıl hapis cezasına ve 277 bin 495 dolar tazminat ödemeye mahkûm etti. 1999 yılında hapise giren polis memuru 2025 yılında özgürlüğüne kavuşabilecek.Kendisine yardım eden polis memuru Charles Schwartz 15 seneye, New York Emniyet Müdürlüğü’nün bağlı bulunduğu New York Belediyesi mağdur vatandaşa 8.75 milyon dolar tazminata mahkûm edildi.*****Müyesser Yıldız’ın çığlığıHenüz tam olarak ne yaptığını bile bilmeden aylardır hapiste tutulan Müyesser Yıldız’dan birkaç cümlelik not aldım hafta içinde. Yıldız, Adalet Bakanı’nın bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşmada kendileri için idam fermanı verdiğini belirterek Sadullah Ergin’i mütareke döneminin İçişleri Bakanı Kambur İzzet’e benzetmiş.Bakın Müyesser Yıldız notunda ne diyor: Adalet Bakanı hükmünü çoktan vermiş. İşgal kuvvetlerinin tutuklattıkları insanlar için peşinen “Caniler” diyen dönemin İçişleri Bakanı Kambur İzzet’ten ne farkı kaldı?Adalet Bakanı idam fermanımızı verdiğine göre bundan sonra biz niçin yargılanacağız? Fermanın tebliğ edilmesi için mi? Mahkemelerin iş yükü bu kadar ağırken gerek yok. Kararı direkt noter kanalı ile bizlere tebliğ etsinler.Ben gazeteciyim. Milyon kez haykırıyorum, gazeteciyim. Ama fermanımız verildiğine göre âdet olduğu üzere son arzumu söylemek isterim. Benim hangi haber veya yazımdan dolayı KİM rahatsız olup da beni tutuklattı? Bir babayiğitlik yapıp bari bunu açıklasınlar.Adalet Bakanı bütçe konuşmasında uzun tutukluluk sürelerinin azaltılması için CHP’nin verdiği teklif eleştirirken “(...) Bugünkü şartlarda yasalaşırsa, 2427’e yakın tutuklu tahliye olma durumuyla karşı karşıyadır. Bu kişiler içerisinde terör örgütüne üye olanlar, terör suçu işleyenler, asker, polis öldürenler, çocuklara cinsel tacizlerde, tecavüzde bulunanlar, toplumu irite edecek sanıklar da var. Sadece tutukluluk süreleriyle oynayarak Türkiye’deki uzun tutukluluk problemlerini çözme şansımızın olmadığını düşünüyorum. Buna yeltendiğimiz anda çok sayıda arzu etmediğimiz sıfattaki tutukluların tahliye olduğunu görecek ve toplumdan gelen baskıları maalesef karşılayamayacak duruma geleceğiz.”Bu arada küçük bir bilgi daha vereyim. Müyesser Yıldız tutuklu olmasına hiç aldırmadan Silivri’de gazetecilik ve yazarlık hayatını sürdürmeye çalışıyor. Türkiye’yi kaldığı koğuştan izleyen Müyesser Yıldız her gün gündemle ilgili düşüncelerini yazıyor. Bu yazılarını topladığı “Yılan’ın kış Güneşi” adlı kitabı da piyasaya çıktı.Yıldız kitabını “Silivri’den bir terör faaliyeti daha” iğnelemesi ile okurlarına sunuyor. Alıp okuyun derim.
Hani “Kabak tadı verdi” diye bir deyimimiz vardır. Uzun tutukluluklar hakkında başta iktidar temsilcileri olmak üzere her kesimden gelen beyanlar da işte aynen kabak tadı vermeye başladı.Cumhurbaşkanı uzun tutukluluklardan rahatsızlık duyduğunu açıklıyor.Meclis Başkanı “Uzun tutukluluklar demokrasimizi zedeliyor” diyor.Ana muhalefet uzun tutuklulukların cezaya dönüştüğünü söylüyor.Başbakan Yardımcısı vicdanının sızladığını beyan ediyor.Adalet Komisyonu Başkanı “Bu fazla oldu artık” diye konuşuyor.Cümle yandaşlarda bir vicdan muhasebesi başladı.Ünlü bir cemaat bile “Yok artık” beyanlarında bulunuyor.Demokratik kitle örgütleri “yetti ama” diye tepki gösteriyor.Mağdurlar zaten ilk günden beri mücadele veriyor.Sadece Başbakan’ın bu konuda bir sözü yok.Peki bunca tepkiye rağmen neden bu konuda hiçbir adım atılamıyor. Herkes rahatsız ama sıra çözüm bulmaya gelince “tık” yok.İşte tam bu aşamada Adalet Bakanı “Uzun tutukluluklar hakkında bir şey yapmak mümkün değil, çünkü bunu düzeltelim derken canımızı sıkacak başka gelişmelere neden olabiliriz” diyerek “Yargı süresinin kısaltılması için” bir proje hazırlamaya başladıklarını açıkladı.Ergenekon Davası 4 yılı geçti, Balyoz da ona yaklaşıyor. Bu davaların türevi başka davalarda da çok uzun süre harcadık.Peki yargılama aşamasında nereye vardık?Adeta yerinde sayıyor. Neden?Bana göre, mahkemeler ne kadar zorlasalar da davaları yürütemiyorlar. Çünkü uzun süredir tutuklu olan kişilerle ilgili belge, bilgi ve kanıtlar yeterli değil. Hâkimler karar aşamasına gelemiyorlar. Gelseler bile istenen miktarda ceza vermeleri adalete uygun olmayacaktır.Örneğin 4 yıldır tutuklu olan bir kişiye 8-12 yıl arası bir ceza verilirse, tutuklu kaldığı süre aynı zamanda cezasını karşılayacak.Beraat ya da daha az bir ceza verilmesi halinde onlarca kişinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme ve büyük tazminatlar alma tehlikesi var.Yine bana göre, bu davalar, bir dönemden ve kişilerden intikam almak için başlatıldı. Medya aracılığı ile yapılan karalamalarla bu kişiler itibarsızlaştırıldı, küçük düşürüldü.Ancak bunlar ceza vermek için gerekli belge ve kanıt yerine geçmiyor. Hâkimleri sıkıştıran bu.Adalet Bakanı’nın “yargıyı hızlandıracağız” açıklaması ile artık eğrisine doğrusuna bakmadan herkesin yattığı süre göz önüne alınarak cezalar verilebilir. Böylelikle en azından “Bizi fazladan yatırdınız” iddiası ile AİHM’e gitme taleplerinin önüne geçebilir.Peki bu adaletli mi olur? Olmaz tabii. Ama onun da çaresi bulunur. Kişilerin sicillerinin temizlenmesi amacıyla bir af çıkarılır.Sonuçta bu aftan Apo’da yararlanabilir mi?Eh o kadar kusur kadı kızında da olur.*****İlk kitabını ilk yazandımErcan Çitlioğlu’nu, Türkiye’nin sorunlarına kafa yoranlar arasında tanımayan yoktur herhalde. Özellikle terör konusundaki çalışmaları ile uluslararası bir ün kazandı Ercan Çitlioğlu.Birkaç hafta önce “İnsanı, Dünyayı ve Terörizmi Anlamak” kitabını buldum masamın üzerinde. Londra seyahati sırasında yanıma aldığım kitabı bir solukta bitirdim. Dönüşte aradım Çitlioğlu’nu. “Bu kez çok değişik bir çalışma olmuş” dedim. Çünkü Çitlioğlu bu kitabında sadece Türkiye’deki terörü ve mantığını değil, dünya çapında terör algılamasını ve bunun toplumlar üzerindeki etkisini araştırmış. Ortaya dünya üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulabilecek bir eser çıkmış.Ercan Çitlioğlu “Bu 11’inci kitabım” dedi ve benim de hoşuma giden bir şey söyledi; “Hatırlıyor musun, benim ilk kitabımı yazan gazeteci sendin.”Yazımı hatırlıyorum ama, Ercan Çitlioğlu ile ilgili ilk yazıyı yazan olduğumu tabii ki bilmiyorum.Çitlioğlu “Yedekteki Taşeron: PKK-Asala” kitabında hem PKK Asala bağlantısını irdeliyor hem de çok usta biçimde Türkiye’nin Asala terörünü bitirmekteki üstün başarısını anlatıyordu.Asala’ya karşı çok gizli operasyonlar yapıldığını duyuyorduk. Ama bu kitabın satır aralarından bunların nasıl olduğunu öğrenmiştik.İşte 15 yıl kadar önce kitabı okuyunca bunu sizlerle de paylaşmıştım. Çitlioğlu ile tanışmamız da bu yazıdan sonra olmuştu.Geçen yıllar içinde Çitlioğlu 10 kitap daha yazmış. Ne mutlu ona ve onları okuyanlara.*****Köprüde eziyet 3Bazı yazılar vardır, yazana bile küçük bir detay gibi görünür. Uyarı olsun diye yazdığınızı düşünürsünüz, ama bir bakarsınız ki o detay gibi algılanan yazı çok okunmuştur. Çünkü ya herkesin o konuda başına bir şey gelmiştir ya da bu konu herkesin canını sıkmaktadır.İşte köprü geçişlerinde kullanılan OGS ve KGS konusu da böyle. Başıma gelen bir olayı yazdım, meğer ne çok dertli varmış.Örneğin, KGS geçişleri için neden ille de en az 50 liralık kart gerekiyor? Köprüden sadece bir kez geçiş yapacak kişi neden 50 liralık KGS kartı almak zorunda?.Tek geçişlik kartlar kullanılamaz mı? Köprü geçişi üç lira. Haydi diyelim ki 3 lira için kart maliyeti bile yetmez. O zaman 5 geçişlik kart neden olmuyor?Küçücük gibi görünen bir detay. Ama ülkenin adaletini işte o küçücük ayrıntılar bozuyor aslında.*****BBC’nin yaptırdığı “Dünya Konuşuyor” araştırmasına göre, Türkiye en çok yolsuzluğu ve işsizliği konuşuyormuş. Konuşulan bu iki kavramın, “adalet ve kalkınma”nın tersi olması tesadüf herhâlde! (Gani Yıldız)*****Vicdansa, bedellide daha çokCumhurbaşkanı dün iki yasayı birden onayladı. Biri bedelli diğeri şike yasası. Bedelli Cumhurbaşkanı’na tanınan inceleme süresinin son gününde onaylandı, veto edilen şike yasası ise Meclis’ten aynen gelince Cumhurbaşkanı 15 günlük süreyi beklemedi.Cumhurbaşkanı şike yasasını veto ederken “Vicdani” bir gerekçe ileri sürmüştü. “Kişiye özel” demişti, cezaların azlığını vicdani bulmamıştı.Oysa eğer cumhurbaşkanı bir yasada “vicdan” arıyorsa bedelli yasası vicdanları daha yaralar nitelikte değil mi?En azından bedelliden yararlanacakların hiç eğitim görmeyecek olmaları askerliğin adeta “satın alınması” anlamına geliyor. Parası olanın bırakın askerlik yapmayı, en temel eğitimi bile almamaları vicdanları yaralamıyor mu?*****Vay canınaŞike yasasının veto edilmesinden sonra herkes Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın dediği gibi “artık kimsenin bu yasaya elini sürmeye cesaret edemeyeceğini” sanıyordu.Ama öyle olmadı biliyorsunuz. Önce AKP sonra CHP ve MHP attıkları imzanın arkasında olduklarını belirttiler ve yasayı “noktasına virgülüne dokunmadan” Köşk’e geri gönderdiler.AKP yandaşı bir kesim ve özellikle bir cemaat bu karara sert tepki gösterdi. AKP’nin kendi sandalyesini tekmelediğini bile yazan çıktı.Dün Taraf Gazetesi’nde, AKP Grup Başkan Vekili Nurettin Canikli ile ilgili çok ilginç bir haber vardı.Şike yasasının arkasında duracaklarını açıklayan Canikli’nin bir akrabasına hidroelektrik santralı yapma imtiyazı çıkardığını yazıyordu.Normal zamanda insanın aklına bir şey gelmez, ama bunca zamandır AKP destekçiliği yapan bir gazetenin, bir anda Canikli’yi hedef almasının nedeni acaba saf habercilik kaygısı mıydı? Cevap aramıyorum, sadece şaşırdığımı söylemek istiyorum. Yoksa haber doğruysa çok güzel, ona lafım yok. Özlediğimiz gazetecilik bu aslında...
Kaynağım eski bir siyasetçi. İyi yerlerden haber alır. Boşa konuşmaz, bugüne kadar verdiği medyaya sızmamış bazı bilgilerin yanlış çıktığını hiç görmedim.Bir süre önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kabul edilmişti. Görüşmeden sonra basına yapılan açıklamada ağırlıklı olarak terör konusunun görüşüldüğü belirtilmişti.Elbette bu tür görüşmelerden sonra yapılan resmi açıklamalar o yönde olur. Detay verilmez, görüşme ana hatlarıyla kamuoyunun bilgisine sunulur.Oysa herkes bilir ki, baş başa görüşmede çok daha farklı konular konuşulmuştur.İşte Gül- Kılıçdaroğlu görüşmesinde de sadece terör konuşulmamış. İki siyasetçi Başbakan Erdoğan üzerine de biraz sohbet etmişler.Konuyu Kemal Kılıçdaroğlu açmış. Başbakan’ın ortamı sürekli gerdiğini belirterek “Biz ne kadar sorumlu olmaya çalışırsak çalışalım Başbakan öyle bir karşılık veriyor ki, ne yapacağımızı şaşırıyoruz” demiş.Başbakan’a güvenmekte zorluk çektiklerini söylemiş Kılıçdaroğlu ve “Tayyip Bey’in bir dediği bir dediğini tutmuyor. Bir söz veriyor, inanıyoruz; sonra bir anda ve çok öfkeli biçimde ya bana ya partime ya da partinin geçmişine yönelik ağır sözler söylüyor” diye devam etmiş.Kılıçdaroğlu bu durumda gerginliğin hiç bitmediğini, ama Erdoğan’ın iktidar gücünü kullanarak kamuoyu nezdinde hep üstün gibi görüldüğünü söyleyerek bundan şiddetli bir rahatsızlık duyduğunu dile getirmiş.Yemin kirizinde de bunu yaşadıklarını kaydeden Kılıçdaroğlu “Başbakan’a güvendik, AKP heyeti ile oturup bir mutabakat metni hazırladık. Tutuklu milletvekilleri konusunu yumuşak bir geçişle halledeceğimizi düşündük. Ancak Başbakan hiç akla hayale gelmeyecek biçimde öyle bir öfke gösterisi yaptı, bize karşı öyle ağır sözler söyledi ki bütün ipler koptu” demiş.Kılıçdaroğlu bu durumu Erdoğan’ın çok ciddi bir sağlık sorunu olduğu şeklinde yorumlamış, daha o tarihlerde.Kılıçdaroğlu’nun bu yakınmalarına Cumhurbaşkanı Gül de destek vermiş.Gül, her görüşmede Tayyip Erdoğan’a daha sakin olması gerektiğini hatırlattığını belirterek “Benimle konuşurken pek karşı çıkmıyor, ama sonra bir bakıyorum yine çok öfkeli ve sert konuşmalar yapıyor. Ben de çok şaşırıyorum” diye konuşmuş.Gül Kılıçdaroğlu’nu belki de teselli etmek için “Ama Tayyip bey bu, siz de tanıyorsunuz, bir dakikası bir dakikasına uymuyor, ne yapalım ki bu böyle” demiş.Siyasetçi dostumun anlattıkları bunlar. Elbette tırnak içindeki sözler bire bir sözler değildir. Bu anlama gelen sözlerdir.*****Köprüde zorluk 2Dünden devam edelim. OGS kartını kontrol ettirmek için mesai saatleri içinde köprüden geçmeye çalışacağımı söylemiştim. Şansa bakın ki dün sıcağı sıcağına bu fırsatı buldum.Kartı gösterdim. “Bozulmuş” dediler. Ne olacak peki. Yenisi verilecekmiş. Ama bu iş bankalara havale edilmiş. Ziraat Bankası’na gidilecekmiş. Yeni cihaz verilecekmiş.Böylece iş bitiyor sanıyorsunuz, hayır öyle değil. Cihaz yeni olacak, eski bozuk cihazda bulunan para bir ay sonra eğer talep edersem EFT yoluyla bu yeni karta eklenecekmiş.“İyi de” dedim, “Bu kadar basit olabilecek bir şey için neden bunca prosedür var?”Memurlar benden dertli. Dediler ki “Bu sistem 1999’da kuruldu. 12 yıl geçti aradan, hiç değişmedi. Sizin de öfkelendiğiniz bu sorunla her gün o kadar çok uğraşıyoruz ki, anlatamayız.”Ne kadar can sıkıcı değil mi? Herkesin başına gelebilir. Cihaz bozulabilir, para yatırmayı unutabilirsiniz, üzerinizde para olmayabilir. Artık teknoloji bunların hepsini çözebiliyor. Ama sıra devletin yönettiği işe gelince akan sular duruyor.NOT: Köprüdeki OGS merkezinde Ziraat Bankası şubesi de var. Ama o devlet bankası olduğu için geceleri kapalı. Bank Asya 24 saat hizmet veriyor. İşte bu da devletin garabeti.*****Tahliyeler tamam da...Şike nedeniyle tutuklanan 8 kişi tahliye edildi. Tamam. Böyle olması gerekiyordu. O da tamam.Ancak “Vetolu haftanın” tesadüflerine bakınca insan şaşırıyor.Aynı isimler değişiklik yasası kabul edildiğinde de tahliye başvurusu yapmışlar ama mahkeme bunu reddetmişti.Denilebilir ki “Cumhurbaşkanı henüz yasayı kabul etmedi. Veto olabilirdi, bu nedenle tahliye kararı verilmedi.”Ve yeni durumla ilgili de denilebilir ki “Yasa aynen Köşk’e gitti, artık geri dönme ihtimali yok, bu nedenle tahliye kararı verildi.”Mantıken doğru ama, hukukta bazen şekil şartı da önemlidir.Daha önce “Bu ne tesadüf” eleştirilerine tepki gösteren mahkeme, bu kez Çankaya onayını belemeden karar vererek “bu tesadüflerin” aslında pek de tesadüf olmadığını göstermiştir.*****Yaşam günlüğüÇok sevdiğim bir arkadaşım “İşin yoksa bu akşam tiyatroya gidiyoruz” dedi. “Hangisi?” diye sordum. “Kanlı Nigâr” dedi.“Ooo harika, Perihan Savaş’ı görmüş olurum” diyerek daveti kabul ettim.Perihan Savaş bizim gençlik yıllarımızın idollerinden biriydi. Hayatından İbrahim Tatlıses geçmese, daha da sempatik olacaktı ama, neyse artık.Sadık Şendil’in ölümsüz eseri Kanlı Nigâr Adım Tiyatro tarafından sahneleniyor. Müfit Kayacan hem başrolü oynuyor hem de oyunu yönetiyor.Sinemaya tiyatrodan geçen Perihan Savaş başarılı bir oyun sergilemiş. Yılların aktörleri Ercüment Balakoğlu ve Sümer Tilmaç’ı da izlemek büyük keyif.Kanlı Nigâr’ın sürpriz oyuncusu ses sanatçısı Soner Arıca. Çok yönlü bir sanatçı olan Arıca oyunda hiç geri kalmıyor.Ama bu oyuna sadece Umut Oğuz’u izlemek için bile gidilebilir. Son zamanlarda bu kadar başarılı bir sahne performansına rastlamamıştım. Müthiş bir cevher Umut Oğuz.Oyunda en güldüğüm ama bir o kadar da da düşünüğüm bir sahne vardı. “Arap Bacı” rolüyle herkesi kırıp geçiren Ender Gülçiçek bir sahnede elinde sucukla geliyor. “Bak sana sucuk aldım” diyor. Sonra da ekliyor “Sponsor ya, artık bunları da yapmak zorundayız.”Meğer oyunun sponsoru Beşler Sucukları imiş. Sonra anladım her yerde neden Beşler Sucuk afişleri olduğunu.Elbette bu tür maddi destekler olmasa tiyatroların ayakta durması pek mümkün değil. Beşler Sucukları’nı kutlamak isterim.Gecenin sürprizi ise izleyiciler arasında Levent Kırca’nın da olmasıydı. Oyun sonunda sahneye davet edilen Levent Kırca esprileriyle geceyi bir tür gala gecesine çevirdi. Sanatçılar da çok mutlu oldu bizler de..*****Füze kalkanının NATO adı altında İsrail’i korumak için kurulduğunu iddia eden İran, “Olası bir saldırıda Türkiye’yi vururuz!” demiş. “Komşularla sıfır sorun” dedikçe “sırf sorun” üretiyoruz. (Gani Yıldız)