Suriye hiç demokrasi ile yönetilmedi. Önce Hafız Esad, tam bir diktatöre yakışır biçimde yönetti Suriye’yi, şimdi de oğlu Beşar Esad aynı yolu izliyor.Suriye’deki rejimin sonu yok elbette. Yıkılması çok uzun sürmez.Ancak Suriye konusunda Türkiye’nin bugün aldığı tavrın benzeri hatta aynısı 30 yıl önce de yaşanmıştı.Beşar Esad üstelik Mevlit Kandili gecesi Humus’a büyük bir saldırı düzenledi. 300’ün üzerinde insan öldüğü ileri sürülüyor.30 yıl önce de Hama’da büyük bir ayaklanma başlamıştı.Yine aylardan şubattı. Suriye’de ayaklananlara Suudi Arabisan’dan silah ve para yağıyordu.Bu silahlar ve para tıpkı bugünkü gibi yine Türkiye üzerinden geçiriliyordu Suriye’ye.Ancak Suudi Arabistan’ın parası da gönderdiği silahlar da Suriye’de Baas Partisi’ne karşı ayaklananların başarıya ulaşmasına yetmedi. Bugün 30 yıl önce olanların aynısını yaşıyoruz. Suriye’deki ayaklanan kesime yine bazı Arap ülkelerinden para ve silah gönderildiği ileri sürülüyor.İlginç olan, bu iş için yine Türkiye’nin merkez seçilmesi.Suriye muhalefeti hem askeri hem de sivil kadrolarıyla Türkiye’de konuşlanmış durumda.İddialara göre Suriyeli muhalif subaylar bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri’nin denetim ve gözetiminde Antakya’dan Suriye’ye gönderiliyor. Tekrar geri gelen muhaliflerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait araçlarla taşındığı da ileri sürülüyor.Peki Türkiye’nin Suriye’ye bu ilgisi neden?Çünkü başta Amerika olmak üzere Batı’nın önde gelen devletleri Suriye’de rejimin yıkılmasını istiyor.Suriye Hafız Esad döneminde Sovyet sistemini arkasına almıştı. Bu nedenle NATO için bir tehditti.Aynı Suriye bu kez oğul Esad yönetiminde, ama bu kez komünist olmayan Rusya’nın himayesinde. İran’la ilgili imha projeleri planlayan Amerika ve Batı için İran’dan önceki son kale Suriye’nin mutlaka düşürülmesi gerekiyor.Bu amaçla son aylarda müthiş bir medya propagandası ile Suriye aleyhine uluslararası bir kamuoyu oluşturuluyor.Perde arkasında ise Suriye’ye ani bir askeri müdahale planları var. “Katliamı önleme” veya “İç savaş tehdidini ortadan kaldırma” ve en sonunda “Suriye’ye demokrasi getirme” gibi parlak görüşlerle Türkiye olayın içine itilmeye çalışılıyor.Türkiye bundan mutlaka uzak durmalı.Erdoğan’ın, bugün yargılattığı Kenan Evren’in 30 yıl önce yaptığını yapmaması Türkiye’nin güvenliği ve esenliği için gereklidir.*****Evren’in Suriye politikası PKK’yı palazlandırmıştıTürkiye ile Suriye hiç dost olmadı.Biz Suriye’ye eyaletimiz gibi baktık. Suriye de Osmanlı döneminde esaret altında yaşadığına inandığı için bize hiç güvenmedi.Hafız Esad’ın 1970’lerden itibaren Sovyetler’e yanaşması ve İsrail ile savaşa tutuşması da zaten Amerika ve Batı için affedilmeyecek unsurlardı.Bir NATO üyesi olan Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri de Suriye’ye karşı hep dikkatli oldu.En uzun kara sınırımızın ayırdığı Suriye ile yüzlerce kilometre kesintisiz çekilen dikenli tel hattı ve tamamı mayınlı olan bölge zaten bunun en tipik göstergesi.Bundan 30 yıl önce Suriye tıpkı bugünkü gibi “dış güçler” tarafından karıştırıldığında o dönem Türkiye’nin tek hâkimi Kenan Evren ve diğer komutanlar, tereddütsüz Suriye’nin karşısında yer almışlardı.Bugün bir terör örgütü olarak da bilinen Suriye’deki Müslüman Kardeşler Örgütü o tarihlerde Türkiye tarafından desteklenmiş, eğitilmiş ve Türkiye topraklarındaki kamplarda kalmaları sağlanmıştı.İç karışıklığı atlatan Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad buna misilleme olarak PKK’ya kucak açmış ve Türkiye’de Müslüman Kardeşler’e sağlanan olanakların aynısını PKK’ya sağlamıştı.PKK ve lideri Abdulah Öcalan bu sayede Suriye’de hatta Başkent Şam’da uzun süre kalabilmişti.PKK militanları da şimdiki gibi Kuzey Irak topraklarında değil Suriye’deki kamplarda kalıyor, eğitim görüyor ve sınırı geçerek Türkiye’de eylem yapıyordu.*****Uludere’nin hesabını soramadan Humus’u konuşamayızSuriye’de olup bitenlere çok öfkeleniyoruz.Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişeri Bakanı hemen her gün Suriye ile ilgili açıklamalar yapıyor.Bir yıl önceyse aynı isimler Türkiye Suriye kardeşliğini anlatıyor, bir Erdoğan Suriye’ye gidiyor, bir Esad Türkiye’ye geliyordu, ama maya tutmadı.Suriye Amerikan çıkarlarını bozmaya devam etti.Haliyle biz de dostluğu bozduk.Suriye’de yaşananları kendi iç işimiz gibi görüyoruz.Amerika ve Batı Suriye’ye Türkiye’nin müdahale etmesini istiyor. Bu haberler yalanlanıyor ama, ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Demek ki bazı talepleri var. İktidar ise sanki bir şey bekliyor gibi.Suriye’deki olayları medyanın yansıtış biçimi de çok ilginç.Esad halkını bombalıyor, katliam yapılıyor, vahşet gibi başlıklar atılıyor.İktidar yetkilileri de bu tanımlamaları çok kullanıyor.Ama Türkiye’den çıkıp bir de dışarıdan bakarsak, Uludere’yi nereye koyacağız?Ya da Genelkurmay Başkanı’nın kasım ayında açıkladığı üzere “270 teröristin bombalamalarla etkisiz hale getirilmesini” nasıl anlatacağız.Çünkü sonuçta biz de “terörle mücadele” diyoruz, Esad da öyle.Yani bize göre Türkiye’de ayaklanmaya kalkan bu nedenle de askeri birliklere saldıran, polisi vuran, sağa sola bomba koyanlar terörist, ama aynısını Suriye’de yapanlar özgürlük savaşçısı, demokrasiye susamış kitleler.O zaman olmuyor işte.*****Medya neden bu kadar düşman?Dikkat ediyor musunuz, bizim medyamız Suriye konusunda çok şahin.Tıpkı Amerikan medyası gibiyiz. Ya da Suriye’den rahatsızlık duyan Arap ülkeleri gibi.Haberler korkunç. Her gün yeni bir katliam haberi. Ölenler, işkence görenler, parçalananlar, bombalananlar. İçimiz kalkıyor.Ama bir şey çok garip. Dünyanın her yanından, hatta Kuzey Kore’den bile görüntü alabilen medya sıra Suriye’ye gelince başarısız.Elbette tank görüntüleri, dövülenler, sürüklenenler ile ilgili bazı fotoğraf ve videolar var ama, bunlar gerçekten Esad’ın adamları mı yoksa karşı taraf mı pek belli olmuyor. Örneğin Bin Ladin’in mağarada çektirdiği video görüntülerine bile ulaşan El Cezire televizyonu çatışmalardan görüntü veremiyor doğru dürüst. Oysa muhabirleri çok güzel anlatıyorlar. “Dakikada 6 havan topu düştü” diyorlar. Görüntü yok, ses kaydı da yok. Peki bunları gönderemeyenler yazılı haberleri hangi yolla gönderiyor acaba?32 yıl önce 12 Eylül darbesi olduğunda Türk ve yabancı gazeteciler onlarca rulo görüntüyü Türkiye’den kalkan ilk uçaklara gizlice sokmayı başarmışlardı. Teknoloji şimdi çok ileri ama Suriye’den her nasılsa doğru dürüst bir görüntü kaçırılamıyor. Garip değil mi bu?Bugün saat 11.00’de CNN Türk’te 23.15 Kanal Türk’te perşembe 10.20’de SKY Türk’teyim.
Sevgili okurlar, her hafta sürekli değişen gündemlerle boğuşuyoruz ama hiç değişmeyen bir gündemimiz var. O da Başbakan’ın her fırsatta 1950’ye kadar olan CHP dönemini eleştirmesi, oradan bugünkü CHP’yi vurma çabası. Bunda çok başarılı.Asıl amaç başkaTabii Başbakan’ın asıl amacı CHP’yi geçmişiyle vurmak gibi görünse de, dolaylı yoldan söylenmek ve gerçekte yapılmak istenen Atatürk ilke ve devrimleriyle bir hesaplaşmaya girmek ve yakın tarih cahili halkın önemli bölümünü bu yönde etkilemek.CHP çanak tutuyorAçıkçası CHP oyunu görse de, siyasi yetersizlikten ötürü Erdoğan’ın tuzağına her seferinde düşüyor ve her cevap yetiştirme çabasında Atatürk ve Cumhuriyet değerleri biraz daha erozyona uğradığı gibi genç neslin dimağı paramparça ediliyor.Olumsuzluklar devrimlereCHP’nin basiretsizliğinden yararlanan Erdoğan yakın geçmişimizi ve Cumhuriyet dönemini canının istediği gibi çarpıtıyor. Bugünkü CHP ile Cumhuriyet’in kurucusu CHP’yi eş tutarak bütün olumsuzlukları devrimlere yüklemeyi başarıyor.Tarihi bilmek-anlamakCumhuriyet’in kuruluşundan 1946’ya kadar geçen dönem “Tek parti” dönemidir. Atatürk ilk yıllarda başka partilerin kurulmasını istemişse de henüz demokrasi kültürü olmayan yeni Türkiye’de bu tutmamış ve bazı başka olumsuzlular ortaya çıkmıştır.CHP eşittir devletBu nedenle 1946’ya kadar geçen dönemde faaliyet gösteren CHP aynı zamanda devletin de ta kendisidir. Adı partidir ama, asıl görevi yeni devleti korumak, kollamak ve devrimlerin sağlıklı biçimde hayata geçirilmesini sağlamaktır.Herkes CHP’deydi1946’ya kadar CHP devleti temsil eden parti olarak Türkiye’deki bütün fikirleri ve akımları içinde barındırıyordu. Çok partili hayata geçildiğinde ortaya çıkan siyasi kadrolar gökten inmediler, CHP’nin içinden çıktılar. Bu gerçeği bilmek zorundayız.Atatürk’ün partisiCHP sık sık “Biz Atatürk’ün kurduğu partiyiz” sloganına sarılıyor. Çok yanlış. Çünkü demokratik açıdan Erdoğan’ın AKP’si de Atatürk’ün kurduğu partidir. Çünkü onun yarattığı demokrasi yolundan geçerek kurulmuş ve iktidar olmuştur.İşlev 1946’da bittiGeçmişi, bugünden bakarak eleştirmek kolay. Ancak şu noktayı söylemek istiyorum. Atatürk’ün kurduğu CHP 1946’da çok partili hayatla birlikte işlevini bitirmiş, ömrünü tamamlamıştır. Keşke o günün siyasi önderleri CHP’yi o gün kapatabilselerdi.Fikirler açılmalıydı1946’ya kadar devletin kendisi olan CHP, içinden çok çeşitli fikir akımlarını savunan partiler yarattı. CHP aynen kalarak ister istemez yine devleti temsil eden parti kimliğini korudu. CHP’de kalanlar ister istemez kendilerini devlet gibi görmeye devam etti.Kimliksiz kaldıOysa artık devleti temsil etmeyen CHP kimliksiz hâle gelmişti. 1950’de iktidara gelen DP kapitalizmin temsilcisiydi, CHP kapitalizme alternatif bir politika geliştiremedi... Bu da partiyi giderek daha dar, statükocu, kimliği belirsiz bir yola soktu.Fırsat yine kaçıyorCHP kendini feshedip yeniden kurulma fırsatını İsmet İnönü’nün başkanlığında 1960’lı yılların sonunda tekrar yakaladı. O güne kadar tek parti anlayışını sürdüren CHP ilk kez farklı bir kimlik kazandı. İnönü CHP’nin “soldaki” bir parti olduğunu açıkladı.Sola göz açtırılmadıKomünizm Atatürk döneminden beri itibar edilmeyen bir ideolojiydi. Bu nedenle tek parti döneminde sol ve sosyalist fikirlere göz açtırılmamış, pek çok aydın komünist olduğu gerekçesiyle takibata uğramış, hapislere atılmış, işkenceden geçirilmişti.DP’nin din sömürüsüAtatürk döneminde başlanan “aydınlanma çağı” ne yazık ki daha yolun ortasındayken darbeler yemişti. Çok partili hayata geçtikten sonra ise aydınlanma tamamen terk edildi ve DP iktidarı din sömürüsü yaparak oy avcılığına çıktı. Dönüm noktası budur.Sol demek komünizm demekDP iktidarı Amerika’da McCarthy dönemine denk gelir. Senatör McCarthy ülkesinde komünist avına çıkmıştı. Kapitalizmin en büyük düşmanı komünizmdi. Her türlü sol fikir de komünizmle eşdeğerdi. DP komünizm düşmanlığını Amerika’dan aynen kopya etti.Allahsız komünistlerAydınlanma hareketi akamete uğradığı için halkın önemli bir bölümü yeni akımları özellikle sol fikirleri fazla bilmiyordu. Bu nedenle Türkiye’de “komünizmle mücadele” daha çok din üzerinden yapıldı. Komünistler ‘Allahsız’dı. Sol, bir tabu haline geldi.1961 AnayasasıDarbe diye çok eleştirsek de, 27 Mayıs Anayasası, fikir özgürlüğü açısından o dönem tüm Avrupa ülkelerini bile geri bırakacak kadar ileriydi. Bu anayasa sayesinde Türkiye’de yeniden bir aydınlanma hareketi başladı, sol fikirler de öğrenildi.Tabu yıkılıyor1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında sol fikirler gelişirken sosyalist olduğunu açıkça beyan eden Türkiye İşçi Partisi 14 milletvekiliyle Meclis’e girmeyi başardı. Ülkedeki sol tabusu yıkılmıştı. Sol, özellikle öğrenciler arasında çığ gibi büyüyordu.Öğrenciler ve solSol ideoloji emeği ve işçiyi esas alır. Öğrenci gençlik ise yardımcı unsurdur. Ancak pek çok ülkede olduğu gibi sol ideoloji, eğitim düzeyi işçiden yüksek olan öğrenci kesiminde daha fazla yaşam alanı buldu. Öğrenciler işçileri örgütlemeye çalıştı.İşçiler harekete geçiyor60’lı yıllar öğrenci hareketleriyle birlikte giderek daha paralel hareket etmeye başlayan işçi eylemleri ile geçti. Tarımdan sanayiye, kapitalizmin emrine geçen işçi sınıfı ilk kez sınıf bilinciyle hareket etmeye başladı. Halk yeni bir kavramla “emek”le tanıştı.İnönü’nün cesaretiİşte bu aşamada CHP’nin kimliksizliğine son vermek isteyen CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, CHP’nin “soldaki” bir parti olduğunu açıkladı. Bu, parti içinde çok büyük bir tartışmaya neden oldu. CHP kurmaylarının çoğu sola sıcak bakmıyordu.Yine aynı hata“Soldaki CHP” partide bölünmeye neden oldu. İşte İnönü bana göre tarihi bir fırsatı o anda kullanabilirdi. CHP’yi kapatabilir ve yepyeni anlayışla yeni bir parti kurabilirdi. Solda, dünya gerçeklerine duyarlı, gerçek anlamda bir alternatif parti yaratılabilirdi.Gelelim bugüneTekrar bugüne dönelim. Erdoğan ısrarla eski CHP’yi eleştirerek bugünkü CHP ile bağlantı kurmaya çalışıyor. CHP yönetimi de hâlâ ısrarla “Atatürk’ün partisiyiz” diyor. Şunu görmüyor; “Bu ülkede Atatürk’ün partisine oy verenler sadece yüzde 26 mı?”Bunu görmeliyizCHP’nin Atatürkçü bir parti olması farklıdır, CHP’yi hâlâ Atatürk’ün partisi olarak görmek farklı. CHP Atatürk’ün partisi değildir, CHP Türkiye’nin demokratikleşmesi, gelişmesi için kurulmuştu. Rakipsizdi. 1946’da bu bitti.Atatürk’e de haksızlıkHalktan sadece yüzde 26 oy alan partiye hâlâ Atatürk’ün partisi demek bir anlamda Atatürk’ü sevenlerin de o kadar olduğunu kabullenmektir ki, bu Atatürk’e haksızlıktır. Atatürk bu ülkenin kurucusudur. Onun devrimlerini korumaktır görevimiz.CHP’ye düşenBazı yazı ve konuşmalarımda CHP’nin kapatılması ve yerine yepyeni bir anlayışla, yine Atatürkçü, devrimci, Cumhuriyet’e bağlı bir parti kurulması gerektiğini söylüyorum. CHP artık belki kendini feshedemez ama Erdoğan’ın tuzağına da daha fazla düşmemelidir.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Öyle sanıyorum ki, Fenerbahçeli olmayanlar “vay yine mi fanatik Fenerlilik yapıyorsun” diye tepki göstermişlerdir bile daha başlığı okur okumaz.Hemen söyleyeyim, bu fikre katıldığım gibi, önerinin çok iyi bir Galatasaraylı’dan geldiğini de söylemeliyim.Başbakan’ın federasyona getirdiği isimler biliyorsunuz işleri yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.Şimdi yeni bir arayış var. Örneğin Şenes Erzik ismi geçiyor ama kabul etmediği belirtiliyor. Başbakan da görüştü kendisiyle keşke olsa ama kabul etmiyorsa vardır bir bildiği.Gördüğüm en güçlü aday Mehmet Atalay. Şu anda Basın İlan Kurumu’nun başında Atalay ama uzun yıllarını spora vermiş bir isim.Tayyip Erdoğan’ın kendisini tercih etmesi ihtimali büyük.Buna karşı, şike davası nedeniyle Türk futbolu öyle bir tehlikeli eşiğe geldi ki, artık burada siyasi tercihler, iktidar partisinin futbolu da tamamen kendi kontrolünde tutması arzusu tamiri mümkün olmayacak hasarlara neden olabilir.Galatasaraylı dostum “Krizi atlatıncaya kadar federasyonun başında FİFA ve dünya futbol çevrelerinde tanınan, sözü geçen bir isim oturmalı. Erzik kabul etmiyorsa bu iş için en uygun isim Ali Şen’dir” dedi.Ali Şen’in Neuchatel olayındaki katkılarını unutmadıklarını söyleyen Galatasaraylı dostum “Futbol dünyasında işler biraz da bu tür dostluklarla ve kulis faaliyetleri ile dönüyor, Ali Şen bu iş için biçilmiş kaftan” diye konuştu.İşin aslına bakarsanız Ali Şen gerçekten içine düşülen krizi çözebilir. Konuşma ve ikna yeteneği, futbolun uluslararası hukuku konusundaki bilgisi, kriz yönetmekteki becerisi ile bu işin altından kalkabilir.Hatta krizi çözdükten sonra “Bu kadar, bana müsaade” de diyebilir.Ali Şen adı tartışmalara neden olabilir elbette.Ancak diyorum ki “Türk futbolu büyük açmazda. Bunun da ötesinde Türkiye’deki tüm takımlar ve Milli Takım 5-8 yıl arası her türlü uluslararası kupalardan mahrum bırakılabilir. O halde çok hızlı ve akılcı düşünmemiz gerek. Amaç Türk futbolunu kurtarmaksa herkes üzerine düşeni yapmalı.”Elbette Ali Şen karakteri gereği sert ve bağımsız davranabilir. Başbakan bundan tedirgin olabilir. Ama Ali Şen işini bilen biri olarak Başbakan’la arasını bozmadan ve onu da ikna ederek bu işi başarabilir.*****İşte bu haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli bir hafta sonu dilerim.İtalya’da batan gemi geyikleriİtalyan seyahat gemisini en hızlı nasıl terk edersiniz?Kaptanını takip edin.***İtalyan seyahat gemisi ile İtalyan ekonomisi arasında ne fark vardır?Yoktur.. İkisinin de dibi deliktir.Kayıp telefonHavaalanındaki temizlik firmasında çalışan kız, bekleme salonunda bir cep telefonu bulmuş, telefon çalınca “Arayan mutlaka sahibini tanıyordur” diye açıp “Alo” demiş ama cevap alamamış. Telefon biraz sonra yine çalmış, bir başka kadın temizleyici denk gelmiş, o telefonu açıp “Alo..” demiş, yine cevap yok ama telefon 3. kez çalınca bu sefer bir erkek işçi telefonu açıp “Efendim? Buyurun ben Mehmet” demiş cevaben. “Mehmet..” demiş telefondaki kadın sesi bu sefer cevap vererek, “Bana bak Mehmet. Kocam nerede? Adi herifin birlikte olduğu o iki şıllık kim? Beni ekmeler, birlikte seyahatler falan değil mi? Yemez!”Mitolojik- Kocanla evliliğin nasıl gidiyor?.. Mutlu musun?..- Hayatım inanamazsın, kendisi aynen tarihteki ‘mitolojik bir karakter’ gibi.. - Hiii, Apollon, Zeus falan gibi mi yani?- Yok.. Yunan mitolojisinde ‘yarı insan yarı hayvan’ yaratıklar var ya.. Aynen o işte.Ruh ikiziKızımla büromuzda sohbet ederken bir ara “Bizim jenerasyon çok şanssız..” dedim, “Üniversitede, bizim sınıftaki herkes sanki mecburmuş gibi birbiriyle evlendi.. Ben de anneni orada seçtim.” Kızım, “Ne güzel baba..” dedi, “Okuldan mezun olunca kimseyi bu kadar yakından tanıma şansın olmazdı ki.” Ben de “Tamam da kızım ben daha ‘ruh ikizimi’ bulamadan hemen evlendim.. Bulmam lazımdı..” dedim. “Öf baba” dedi kızım sinirlenerek, “Sen ‘ruh ikizini’ değil de sanırım yaşın itibarı ile ‘Rus İkizini’ arıyorsun.”Tek kollaDelikanlı arabayı kullanıyor. Yanında yeni tanıştığı çok beğendiği kız arkadaşı ile ıssız bir yere gelmişler. Delikanlı direksiyonda önüne bakarken güzel kızın ona bakıp gülümsediğini hissetmiş. Biraz sonra kız ona doğru eğilip, “Tek elle arabayı kullanabilir misin?” diye kulağına fısıldamış. “T.. Tabii...” demiş delikanlı heyecandan ürpererek, “Harika” demiş kız “O zaman lütfen burnunu siler misin? Akıyor da..”Kuleİki kişilik uçakta pilot kalp krizi geçirip ölünce arka koltukta oturan sarışın “İmdaaat. Pilot öldü düşüyoruz” diye telsizle kuleyi aramış, “Düşmeyeceksiniz bayan” demiş telsizdeki kule görevlisi, “Şimdi dediklerimi harfi harfine yerine getirin. Önce yüksekliğinizi şeklinizi ve pozisyonunuzu bildirin.” Sarışın, “Benim yerden yüksekliğim 1.60” demiş, “Sarışınım, pozisyon olarak arkadaki 2. koltukta dizlerim bitişik bir şekilde oturuyorum.” Kule “Hay Allah.. Anlaşıldı..” demiş, “O zaman benim dediklerimi hemen tekrarlayın.. Eşhedü en laa..”Mini golfBiraz uzun boyluyum ya, kısa boylular beni görünce “Çocukluğunuzda basketbol oynadınız mı?” diye hep o saçma sapan soruyu sorarlar. Ben de sinirlenip “Hayır..” derim, “Peki, siz çocukluğunuzda sürekli ‘mini golf’mü oynadınız?”DoğadaTorunumu ilk defa doğayla tanıştırmak üzere ormana kampa götürdüm. İkimiz ateşin etrafında otururken birden “Dede, tuvaletim geldi..” dedi. “Tamam, hemen git o zaman minik yumurcak” dedim, “Kamp yapmanın en güzel yanı budur işte.. Kendini emniyette hissettiğin her yerde rahatlıkla tuvaletini yapabilirsin..” Gitti, biraz sonra geri geldi, “Tamam dede..” dedi rahatlamış bir şekilde boynuma sarılarak, “Gidip otomobilinin içine yaptım.”*****Gani Yıldız’danBaşbakan, “Devlet laik olur, kişiler laik olmaz” diyordu. “Dindar ve muhafazakâr gençliği” devlet yetiştirecekse “devletin laik olması”ndan nasıl bahsedeceğiz?***Bazı üniversitelerde, üniversiteyi eleştiren öğrenciler uzaklaştırma ve hapis cezası almış. Temel görevlerinin başında öğrencilere eleştirel bakış açısı kazandırmak olan üniversitelerin bu durum karşısında “özeleştirel” olması gerekmez mi?***İktidar, “Ocak sonu itibariyle Van’da çadır kalmayacak” demişti. Yetkilileri tebrik ediyoruz. Çıkan yangınlarda kül olan çadırlara bakarsak sözlerini tutmuşlar!***Dünya Ekonomik Forumu’nun “Cinsiyet Eşitliği Raporu”na göre Türkiye, 135 ülke arasında 122. sıradaymış. Üzülmeye gerek yok. Hatta “Cinsiyet Eşitsizliği Raporu” yazılırsa “üst sıralarda” olacağımızı düşünüp sevinelim.***Geçtiğimiz yıl ekonominin iddia edildiği kadar kötü gitmediğini anlatan Başbakan buzdolabı satışlarını örnek vermiş, “İçine koyacak bir şey bulamayan buzdolabı almaz” demiş. Elektriksiz köye “yardım” diye çamaşır makinesi dağıtıldıktan sonra bu ülkede her şey olur.***Cumhurbaşkanı Gül, “Basın özgürlüğü kirlenirse hiçbir şey görünmez” demiş. Uluslararası basın örgütlerinin halimizi neden “iyi görmediği” şimdi anlaşıldı.***Umman, Türk yargısını kendine örnek alacakmış. Aldıktan sonra, “derdini ummana dökmeye” hazırlanırsa iyi olur.***Meclis’i koruyan polisler modacılar tarafından giydirilecekmiş. “Askere giydirmek” modayken polisi unutmak olmazdı.
İktidar partisinin en önemli isimlerinden, Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik hafta içinde katıldığı bir TV programında çok ilginç sözler söyledi.Hüseyin Çelik AKP içinde en iyi konuşan hatiplerden biri. Açıkçası demagoji yapmayı çok iyi biliyor. Eğer hazırlıksızsanız Hüseyin Çelik karşısında baştan yenilgiyi kabul edin. Çünkü hiç aklınıza gelmeyen sözler söyleyip kimyanızı o anda bozabilir.Çelik Kanal A’da yaptığı konuşmada Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu şiddetle eleştirerek, “Kanunla kimseyi kimseye sevdiremezsiniz. Neyi ideolojik hale getirirseniz onu dogmatik hale getirirsiniz. Siz eğer Atatürk’ü bir ideolojinin sığ çerçevesi içine hapsederseniz, Atatürk’ü kimsenin tartışmasına müsaade etmezseniz bu, Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülüktür” dedi.Bu cümle çok doğru. Ben de bugüne kadar çeşitli kereler bu kanunun yanlış algıladığını vurgulamaya çalıştım.Ancak biliyor musunuz ki bu kanun AKP’nin “demokrasi kahramanı” olarak sunduğu Adnan Menderes hükümeti tarafından çıkarılmıştı. Hem de neden biliyor musunuz? O günkü DP yöneticilerine göre CHP seçim öncesi Ticani denilen bir tarikata destek vermişti. CHP din istismarıyla halkı kışkırtmaya çalışıyordu. Bu nedenle Ticanileri Atatürk heykellerine saldırtıyordu..Bir gecede 17 Atatürk heykeli saldırıya uğrayınca DP iktidarı 31 Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkardı. Kanunun çıkmasıyla birlikte heykellere yapılan saldırılar da bıçak gibi kesildi. O yüzden de bu kanun bağlamında hakkında dava açılan hiç kimse olmadı. Kanun 1960’a kadar adeta kadük kaldı.27 Mayıs’tan günümüze, özellikle çok yakın tarihte bu kanun nedeniyle bazı kişiler hakkında davalar açıldığı görüldü.Yani Hüseyin Çelik’in sözünü ettiği Atatürk’ü Koruma Kanunu, her fırsatta suç isnat etmek istedikleri Atatürkçü, laik, demokrat çoğunluğun bastırmasıyla değil, tam tersine, AKP’nin “bizim asıl kaynağımız” dediği DP tarafından yürürlüğe sokulmuştur.Bunun ötesinde Hüseyin Çelik’in asıl demagojik ve tehlikeli sözleri daha sonra geliyor. Hüseyin Çelik her nedense Atatürk’ten Hazreti Muhammed’e atlıyor ve şöyle diyor:“Hz. Peygamberi ele alalım. Atatürk’ü bir kenara bırakalım. Hz. Peygamberle alakalı bir ton hakaretamiz şey yazılıp çizilmemiş mi bugüne kadar. Hz. Peygamberi korumakla ilgili herhangi bir şey var mı?”Her tarafı yanlış bir söylem. Ben bugüne kadar Hazreti Muhammed hakkında yazılmış hakaret içerikli bir yazı hiç görmedim, televizyonlarda da dinlemedim. Bırakın Hazreti Muhammed’e hakaret etmeyi, olumsuz söyleme haddini bile kimse bulamaz Türkiye’de.Ayrıca Hüseyin Çelik’in yaptığı en büyük yanlış şu; Atatürk gibi bir önce askeri deha, ardından bir devletin kurucusu ile ilahi güçten aldığı emirleri insanlara aktaran evrensel bir dinin peygamberi asla kıyaslanamaz.Ne yazık ki, kendisini demokrasi havarisi ilan edenler sık sık Atatürk - Hazreti Muhammed kıyaslaması yapmaya çalışıyor. Bunun tek amacı vardır, inançları siyasi görüşlerle çarpıştırıp, toplumda çatışma yaratmak.Hüseyin Çelik bunu bilmiyor olamaz ki...*****Tabii ki gelse de olur gelmese de, sadece Türkiye itibar kaybederAmerikalı yazar Paul Auster yazdığı son kitap nedeniyle Türkiye’ye davet edilmişti. Ancak Auster “Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum. Bu hükümetleri protesto ediyorum” diyerek daveti reddetmişti.Bunun üzerine çok öfkelenen Başbakan Erdoğan da “Hah, biz de sana çok muhtaçtık. Niye gelmedin? Aman gel, ne olur gel. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder?” demişti.Tabii Başbakan’ın bu sözleri AKP tabanından büyük alkış aldı.Elbette bu, konulara nasıl baktığınıza bağlı. Auster’ın gelmemesi nedeniyle Türkiye’de tabii ki bir şey olmaz.Ama dışarıda olur. Türkiye itibar kaybeder.Uluslararası kamuoyu bu tür durumlarda asıl bir ülkenin iktidarına itibar etmez. Tam tersine o yazarı haklı bulur ve sahip çıkar.Demokratik bir ülkede hiç kimse Erdoğan’ın sözlerini ciddiye almadığı gibi yayınlamaz bile, ama Türkiye’yi protesto eden yazarın sözleri manşetlere çıkar.Bu Türkiye’ye düşmanlıktan değil, demokrasiye saygıdan böyledir.Ama bizdekiler demokrasiyi bilmediklerinden bu tür efelenmeler çok hoşlarına gider.*****Tutuklu gazetecilere gazeteciler nasıl bakıyor?Herkes uzun tutukluluklardan özellikle gazetecilerin tutuklu olmasından çok yakınıyor.Ama gözlediğim kadarıyla bunların çoğu sahte.Birçok gazeteci tutukluluk süreleriyle de tutuklu gazetecilerle de ilgili yalan söylüyorlar.Üzülüyormuş gibi yapıyorlar.AKP, yandaşları ve yalakaları hem uzun tutukluluktan hem de gazetecilerin tutuklu olmasından çok memnun.Zaten memnun olmasalar utanmadan “Bizdeki gazeteciler gazetecilik yaptıkları için değil darbeye teşebbüs etmekten yargılanıyor” demezler.Neymiş, bunlar çeteciymiş. Gazetecilik faaliyeti yapmıyorlarmış. İşleri güçleri hükümeti devirmek için planlar yapmakmış.Ar, haya, namus, ahlak, vicdan kalmayınca böyle oluyor.Sözde yandaş yalaka olmayanlara gelince onlar başka bir âlem.Son günlerde çok duyuyorum, diyorlar ki “Evet gazeteci tutukluluklarına çok karşıyım, ama onlar da neler yaptılar?”İşte “Püf noktası” bu “neler yaptılar” sorusunun altında gizli.“Hakikaten neler yaptılar?” diye sorduğumda aldığım cevap yüzde 99 “Benimle ilgili şu kadar aleyhte yazısı var falanın, hepsi yalan” türünden.İşin özü şu ki, kendine gazeteci diyen bir güruh tutuklamalara “aslında karşı” ama haklarında yazdıkları için burunlarının sürtülmesinden de mutlu ve mesut.Biliyor musunuz, son günlerde gazetecilerle ilgili çıkan bazı haberler, duyduklarım, yapılan dedikodular o kadar iğrenç ki, bunlarla sözde aynı mesleği paylaştığımız için bende bir tiksinti oluşuyor.*****27 Nisan değil Dolmabahçe önemliYazıldı, çizildi, konuşuldu ve sonunda savcılık eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 27 Nisan 2007 gecesi yayınladığı muhtıramsı şeye soruşturma açtı.Savcılar herhalde “hükümeti devirmek için muhtıra verdi” diyeceklerdir ama, o dönemin AKP hükümeti bunu muhtıra olarak değerlendirmemişti. Hatta Başbakan Erdoğan bizzat “Bu bir muhtıra değil” açıklaması yapmıştı.Yine de soruşturma açılması iyi bir şey. Umarım davaya da dönüşür, Muhtıra sorulacak belki ama halkın asıl merak ettiği ünlü Dolmabahçe görüşmesinde ne konuşulduğu. Hani şu Erdoğan, Büyükanıt ve Allah arasında sır kalan, mezara kadar saklanacak olan konuşma.Kimbilir belki hâkimler de merak ederler de sorar bu görüşmeyi.*****Başbakan, hapiste yatan gazeteciler ve yazarlar yüzünden Türkiye’ye gelmediğini söyleyen ABD’li yazar Paul Auster’a, “Biz de sana çok muhtaçtık, niye gelmedin? Aman gel. Gelsen ne olur, gelmesen ne olur” demiş. Başbakan, Paul Auster’ın yanı sıra ifade özgürlüğüne de sesleniyor sanki! (Gani Yıldız)
Sayın Başbakan; partinizin toplantısında dün yaptığınız konuşmayı hayretle izledim.CHP’li bazı milletvekillerinin katsayı konusunda Danıştay’a başvurmalarını şiddetle eleştirdiniz.Uzun yıllardır bu konudaki düşünce ve tavırlarınızı biliyoruz. Bunda hiç sorun yok.Elbette yanlış da olsa sadece imam hatipleri öne çıkararak katsayı konusunda hassas olmanız normal geliyor bana.Mezun olduğunuz okulu savunma ihtiyacı duyabilirsiniz.Ancak belki hep zihninizde olan ama çok açıkça söyleyemediğiniz bir görüşü dile getirdiniz.“Dindar bir gençlik yetiştirmek” istediğinizi söylediniz.Bu sizin şahsi görüşünüz olabilir. Ama yönettiğiniz devletin böyle bir görevi yoktur ve olamaz da.Devletin görevi inançlara saygılı ve eşit davranmaktır. Devlet herkesin dinini layıkıyla öğrenmesi için özgür bir ortam sağlamakla görevlidir.Sayın Başbakan, siz de mutlaka biliyorsunuz ki, imam hatip liseleri birer din okulu değildir.Müslüman halka din hizmeti vermek üzere uzman yetiştiren meslek okullarıdır.Bu nedenle imam hatip mezunları dini bilgi açısından elbette diğer okullardan mezun olanlardan üstündürler ama bu onların daha dindar ya da daha iyi Müslüman olmalarını sağlamaz.Oysa sayın Başbakan siz daha da ileri giderek katsayı konusunda hassas olanları “ateist bir gençlik” yaratmayı istemekle suçladınız.Bu çok vahim bir konuşmadır. Toplumda yanlış anlaşılabileceği gibi kin ve nefret duyguları da oluşturabilir.Çünkü sizin sözlerinizin tercümesi şudur: İmam hatiplerden yetişen nesil dindar olur. Muhafazakâr olur. Bunun dışındaki eğitime tabi olanlar ateist yani bir anlamda dinsiz olarak yetişir.Bir imam hatip mezunu duygusallığı taşımanıza rağmen kastınız bu olmasa bile kamuoyunun bir kesiminde böyle algılanacağını bilmemeniz mümkün değil. Unutmayın ki Türkiye’de milyonlarca kişi belki imam hatip liselerinin önünden bile geçmemiştir ama en az onlar kadar dinlerine bağlı ve inançlıdır. Ne sizin ne de başkasının; ne dindar bir gençlik yetiştirme ne de inançların düzeyini ölçme hakkı vardır.*****Kar keyfi - kar eziyetiİstanbul çok uzun yıllardan beri böyle bir karla karşılaşmamıştı.Galiba 1987 kışında benzer bir durum yaşamıştık. O kadar yoğun karı bir de bu yıl gördük.Karlı havayı çok severim. Ama başka işim olmayacak. Dışarı çıkmak zorunluluktan değil keyiften olacak.İşte onun mutluluğu başka.Ama bu dediğim İstanbul’da olmuyor.Kar İstanbul için bir çile.Kimi okurlar bazen kızarlar. “Anadolu’da ne koşullar yaşanırken İstanbul’a biraz kar yağınca ortalığı birbirine katıyorsunuz” derler.Mantıken doğru gibi ama öyle değil. Anadolu’nun birçok yeri kar koşullarına alışık. İnsanlar çok aksi koşullar olmadıkça o hayatın gereklerine uyuyorlar.Oysa İstanbul kara alışık değil. Bunun da ötesinde, kar 15 milyonluk kentte her şeyi durduruyor.Önceki gece Kanaltürk’teki programımız saat 02.00’de bitti. Bir çıktık ki yoğun tipi var.Mecidiyeköy meydanında bile asfalt görünmüyor, her yer bembeyaz. Kayak pistini andıran E-5’ten zar zor eve vardım.Sabah evin önü yıllardır görmediğim kalınlıkta bir kar örtüsüyle kaplı. Araba hiç görünmüyor neredeyse.Mecburen evde çalışılacak. Ama işe bakın ki internet yok. Her şey normal gözüküyor ama bağlantı yok. Soruyorum, İstanbul’un birçok yerinde durum böyleymiş.Yazıları yazıyorum ama internet açılacak ve ben yazımı gazeteye geçebilecek miyim bilmiyorum.Eğer şu anda yazımı okuyorsanız talih bana gülmüş demektir.Ama ne olursa olsun mahsur kaldığım evin penceresinden İstanbul çok güzel görünüyor.*****Berlin KaplanıHazır kar yağıyor, hayat zorlaştı, pek çok kişi işine bile gidemiyor. Size bir tavsiyem var.Trafiğe çıkmak belki zor ama artık o kadar çok alışveriş merkezi var ki, herkesin evine yürüme mesafesinde birini bulmak mümkün.Sinemaya gidin. Eğer görmediyseniz Berlin Kaplanı’na gidin.Hem çok komik ve eğlenceli hem de çok yumuşak, duygusal bir film.Ata Demirer Eyvah Eyvah ikilisinde de aynı duygusallığı yakalamıştı.İyi ama saf bir karakter, abartmadan sergilenen sıradan ama sahici bir yaşam.Berlin Kaplanı da böyle bir film.Hele Ata Demirer’in Almanya’da büyümüş, asıl dili Almanca olan, Türkçeyi kırık konuşan tiplemesi gerçekten görülmeye değer. Hatta sırf bu konuşma için bile izlenebilir.*****Arayışİki adam alışveriş merkezinde çarpışmış. Biri “Hey ne oluyor?” derken diğeri “Yahu kardeşim, kusura bakma karımı kaybettim ondan telaşlıyım” demiş. Öteki “işe bak ben de karımı kaybettim” demiş sonra da “Beraber arayalım bari, karın nasıl biri?” diye sormuş. “Karım” demiş “1.75 boyunda. Sütun gibi bacaklı. Beline kadar uzun saçlı, yemyeşil gözlü. Dar bir kırmızı mini etek giyiyor, üstünde dekolte bir bluz var” dedikten sonra sormuş “Senin karını tarif etsene.” Diğeri şöyle bir bakmış “Boş ver şimdi benimkini, gel seninkini arayalım” demiş.*****Kaçak elektrik kullanana verilen hapis cezası kalkarken, abonelerden alınan kayıp kaçak bedeli aynen duruyormuş. Her zaman olduğu gibi, namuslu vatandaş sadece faturayı değil, “kurallara uymanın bedeli”ni de ödüyor! (Gani Yıldız)*****Fransa’yı seviyor muyuz?Fransa once Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını kabul etti etti. Nerede? Kendi parlamentosunda.Çok kızdık, öfkelendik.Aradan 10 yıl geçti, önce Temsilciler Meclisi sonra da Senato soykırım yoktur demeye hapis ve para cezası getirdi.Köpürdük haklı olarak. Fransa’dan ve Fransızlardan nefret etmeye başladık. Fransız mallarını boykot etmeyi, Fransız şirketlerini kovmayı, Fransızlara hiç iş vermemeyi ve hatta Fransızları Türkiye’ye hiç sokmamayı bile düşünenler çıktı..Sonra bir baktık 77 senatör çıkan yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor.Hava birden değişti. “Fransa yakışanı yaptı” diyoruz şimdi.Bakalım bu hava ne kadar sürecek? Eğer Anayasa Mahkemesi yasayı iptal ederse çok sevineceğiz ve Fransızları baş tacı edeceğiz.Ama ya aksi olursa? İşte o zaman yandı gülüm keten helva.Artık Fransa diye bir ülke kalmaz zihnimizde.Bilgeler ne güzel söylemiş: Ülkeler arasında ebedi dostluklar da düşmanlıklar da olmaz. Karşılıklı çıkarlar önemlidir.Bu gerçeği bilip ona göre davranmayı bir öğrensek ne kadar rahat edeceğiz değil mi?
Şike olayında artık her şey birbirine karıştı. Önceki gün futbol dünyası nefesini tutmuş, Başkan Mehmet Ali Aydınlar’ın istifa edip etmeyeceğine kilitlenmişti.Kulüpler Birliği açıklama yaparak “Başkan’ın yerinde kalmasını” istedi.Televizyonlarda ve gazetelerde futbol yorumcuları “kaos çıkmaması için” Başkan’ın görevine devam etmesi gerektiğini belirtiyordu.Sonunda Başkan kararını açıkladı. Görevine devam edecekti.Zaten başkası da mümkün değildi bana göre.Kendi iradesiyle ve bileğinin hakkı ile bir göreve seçilmeyenler oturdukları koltuğu da kendi iradeleriyle boşaltamazlar. Yanlış yaptıklarına, desteklenmediklerine hatta sevilmediklerine inansalar bile gereğini yerine getiremezler.Sonra bir baktık dün sürpirz biçimde istifa ediverdi Aydınlar.Zamanında istifa etseydi kaos mu çıkardı?Şimdi istifa etti kaos mu çıkacak?Hayır, hiçbir şey olmaz. Sadece şimdi Başbakan biraz zora girer. Yeni isim bulmak için belki biraz zorlanır.Kimse kendini kandırmasın, havaya girmesin.AKP iktidara geldiği günden beri Federasyon Başkanı bizzat Başbakan tarafından belirlenmedi mi?Kim kendiliğinden ortaya çıktı ve seçildi? Kim aday göstermeye veya olmaya cesaret edebildi?Başbakan söyledi, delegeler o ismi seçti.Kimse darılmasın, alınmasın; herkes elini vicdanına koysun ve “Hayır öyle olmadı” desin bakalım.Mehmet Ali Aydınlar da aynı yöntemle seçildi. Üstelik belli ki polisin şike operasyonu yaptığı biliniyordu ve işin başına daha güvenilir birinin getirilmesi uygun görülmüştü.Aydınlar, eğer kendi iradesiyle seçilmiş olsa şike operasyonu ortaya çıktığı gün “Bu bana atılmış bir kazıktır” diyerek görevini bırakırdı.Ama kendisini oraya atayan gücün istediğini yapmak için kolları sıvadı.Sanıyorum, operasyonun bu kadar uzayacağı hesaplanmamıştı. İktidar futbola egemen olmanın ötesinde beğenmediği isimlerin burnunu sürtecek ve iş bitecekti.Ama beceriksizlikler, her şeye rağmen hukuk sisteminin yürüyüş biçimi ve kulüplerin dik duruşu oyunu bozdu.Federasyon işin içinden çıkamayacağını anlayınca topu UEFA’ya attı. Türkiye’yi ciddi bir tehdit altına soktu. Şimdi yaptığını hiç çözemez durumda.İşte buna kaos diyoruz. Kendi yarattığımız kaostan yakınıyoruz.Kördüğümün çözülmesi artık çok zor.Olan Türk futboluna, sporun güzelliğine ve barışa olmuştur.Geçmiş olsun.*****Eylem fakiri CHPCHP yine bir Kurultay aşamasında. Parti tüzüğünün değiştirilmesi için toplanan imzalar yeterli sayıya ulaştı ama ne var ki Genel Başkan “Siz istiyorsunuz diye değil ben gidiyorum tüzük kurultayına” dedi.Belli ki bir tür güç gösterisi yapmak istiyor.Normal geçek bir tüzük kurultayı için hava şimdiden gerginleşti, yine muhalefet edemediği için CHP’ye saldıranların diline düştü parti.Üstelik bu kez koca CHP’nin kayyuma devri bile gündemde. Rezalete bakın.CHP bunlarla uğraşırken, asıl işi siyaseti yapamıyor o da ayrı konu.Parti ataleti bir türlü üzerinden atamıyor. Adeta eylem fakiri gibi.Seçimden bu yana bir eylem yapmaya kalktı, tutuklu milletvekilleri serbest bırakılana kadar yemin etmeyeceklerini açıkladılar onu da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.Sorarsanız, CHP milletvekilleri her gün sokak sokak geziyormuş. Kimsenin haberi olmayınca ne fark eder ki?Buna karşın CHP’nin belediyeleri tek tek basılıyor, ortalıkta kimse yok. Basın toplantısı yapıyor CHP. Yayınlayan bulursan yap tabii de, bir parti bu kadar büyük saldırılara karşı bu kadar mı pasif kalır?İstanbul’da Adalar Belediyesi basılıyor örneğin, doğru dürüst bir muhalefet partisi Adalar’a havadan denizden çıkarma yapar, Genel Başkan anında oraya koşar.Tutuklu milletvekilleri için bile eylem yapılamadı. Ne görsel ne hukuki hiçbir şey.Yazık değil mi?*****İsviçre’de konuşan Başmüzakereci Egemen Bağış, “1915 olayları soykırım değildir, gelin beni tutuklayın” demiş. Sayın Bağış tutuklanmadı ama Türkiye’de, “Buradaki rejim demokrasi değildir” diyenler kendisi kadar şanslı olmayabiliyor! (Gani Yıldız)*****Canınızı yakarım ona göre!Deniz Feneri yolsuzluğunu soruşturan ve bazı isimlerin tutuklanmasına karar veren hâkimler görevlerinden alınmıştı biliyorsunuz.Hâkimler görevden alındıktan sonra tutuklu kişiler “uzun tutukluluklar cezaya dönüşmesin” diye serbest bırakıldılar.Hakka hukuka saygılı ülkeyiz ya.Şimdi savcılar için 11 yıl hapis isteniyor.Çünkü soruşturmayı yürütürken usulsüz davranmışlar.O usulsüzlük dedikleri de bir yazışmada yapılmış. Hukukçuların “Bu hata değildir, hep uygulanır” dedikleri cinsten ama, olsun; maksat başka.Öte yandan düzmece belgelerle, bilgisayarla gönderilen virüslerle, telefonlara yapılan yüklemelerle oluşturulan iddianamelerin ipliği pazara çıktığı halde sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranılabiliyor.İleri demokrasi bu.Buna karşı Deniz Feneri eski savcıları için açılan davanın tek amacı vardır.“Bize dokunmaya kalkanın canına okuruz!” mesajı.Savcılar gerçekten 11 yıl hapis cezası alır mı? Pek sanmıyorum. Ama bu iktidar işbaşında olduğu sürece artık hiçbir hâkim ve savcı AKP ve yandaşları ile ilgili olumsuz bir tavır takınamaz.Hiçbir hâkim ve savcı, iktidar yanlılarının işlediği suçlarla ilgili soruşturma yürütemez. Yürütse bile en kısa sürede sanıkların lehine bitirmek zorunda kalır.Yetmez ama evet...*****Tutuklulara sohbet hakkı uygulanmıyorHep uzun tutukluluklardan söz ediyoruz. Ancak bir de tutukluların kaldıkları cezaevlerindeki koşullar da var. Hukuk ve demokrasi hangi suçtan yargılanırlarsa yargılansınlar tutukluların da asgari haklarının korunmasını emrediyor.Son zamanlarda cezaevlerinden aldığım mektupların önemli bir bölümünde “sohbet hakkının” ellerinden alındığından yakınılıyor.Tutuklular tek başlarına ya da birkaç kişiyle aynı yerde kalıyorlar. Ancak başka yerlerde kalan arkadaşlarıyla sohbet etme hakları var. Bu elbette sınırlı.Cemil Çiçek’in 2007’deki Adalet Bakanlığı döneminde sohbet hakkı haftada 10 saat olarak belirlenmiş.Ancak tutuklular bu hakkı bugüne kadar hiç tam olarak kullanamadıklarından yakınıyor. 10 saat olması gereken sohbet hakkı en fazla 3 saat olarak kullandırılıyormuş pek çok cezaevinde.Adalet Bakanı bu yakınmayı duyar umarım.Bir konu da tutukluların kitap ihtiyaçları. Tutuklular çıkarılan sudan engellerle birçok kitabı cezaevine sokamamaktan da şikâyet ediyor.
Galatasaray’a bir sitemim var.Başkan Ünal Aysal “25 milyon Galatasaraylı’nın 20 milyonu AKP’ye oy verdi” dediği için değil.Zaten Başkan da herhalde yaptığı yanlışı anladı, düzeltmeye çalıştı sözlerini; pek olmadı ama, bunları neden söylediğini herkes biliyor. Amaç Galatarasay’ı iktidarın hışmından korumak; ne yapsın, çaresiz.İleri demokrasiye geçtiğimiz için bu tür şeyler sorun oluyor ne yazık ki.Sitemim, Galatasaray’ın şike ve 58’inci madde konusunda takındığı tavra.Galatasaray sportif açıdan belki haklı kabul edilecek bir gerekçeyle “Bizim adımız şikeye hiç bulaşmadı, şikeye bulaştığına kanaat getirilen takımlara cezası bir an önce verilsin” diyor.Sporla ilgili arkadaşlara “Galatasaray’ın tek kaygısı bu mu?” diye sordum.“Bir yandan böyle. Ama...” dediler. “Aması ne?” diye sordum tabii.Galatasaray bu yıl şampiyon olacağına çok inanıyor. Eğer Federasyon şike yaptığına kanaat getirdiği kulüplere ceza vermezse, UEFA Türkiye’ye ağır bir ceza kesecek. Milli takım da Avrupa liglerinde top koşturacak takımlarımız da bir yere gidemeyecek. Bu durumda Galatasaray da Şampiyonlar Ligi’ne gidemeyeceği için çok büyük bir maddi kayıpla karşı karşıya kalacak.”Şimdi düşünüyorum. Galatasaray bu yıl şampiyon olabilir mi? Tabii ki.Ama şampiyonluğu nasılgarantiler?En yakın rakipleri küme düşürülür ya da puanları silinirse.Peki böyle bir şampiyonluk Galatasaraylıları mutlu eder mi?Galatasaraylılar rakiplerinin puanı silindiği için adeta otomatik olarak şampiyon olursa bu, koca kulüp için şerefli bir zafer olabilir mi?Hiç sanmıyorum.O halde “Avrupa liglerinden gelecek gelir için, Fenerbahçe’nin takındığı tavra karşı çıkmak” ne anlama geliyor?Fenerbahçe şike yapmıştır ya da yapmamıştır.Durum Beşiktaş için de geçerli, adı geçen diğer takımlar için de.Ama Fenerbahçe de, Beşiktaş da “Suçlu olup olmadığımız kesinleşmeden, sırf bizi kurtarmak için yapılacak bir düzenlemeye razı gelemeyiz” diyorlar.Hatta Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören çıtayı daha da yükselterek “Gerekirse birkaç yıl Avrupa liglerine gitmeyiz, ama hiç olmazsa onurumuzu kurtarırız” diye konuşuyor.Bu nedenle Galatasaray’ın açıkça söylemese de Avrupa liglerinden gelecek geliri bahane ederek tüm futbol dünyasının onurunu kurtaracak karara karşı çıkmaması gerekir.Fenerbahçesiz, Beşiktaşsız bir ligde şampiyon olmak Galatasaray için de bir şey ifade etmeyecektir.*****Lütfen bir cevap verin; Balbay ve Özkan neden hala hücrede?Uzun tutuklulukmuş, suçlarını bile hâlâ bilmiyorlarmış, kanıt diye bir sürü düzmece belge iddinameye konmuş, hepsini bir kenara bırakıyorum.Türkiye’de aklı, vicdanı, namusu; demokrasi ve hukuka inancı olan bir tek kişi çıkıp “Mustafa Balbay ile Tuncay Öztan’ın neden 1061 gündür 8 metrekarelik hücrede tutulduklarını” mantıklı biçimde açıklayabilir mi?Başbakan kendisini Ergenekon davasının savcısı olarak takdim etmişti. Öyleyse Savcı Bey’e soralım “Bu iki tutuklu neden hücrede, üstelik 1061 gündür?”Her şeye üzülen, üzüntüsünü seçim kampanyası gibi tutumlarla gidermeye çalışan, kartopu oynayan, yemek yapan, eski arabalara binen sayın Cumhurbaşkanı bu durumdan hicap duyuyor mu duymuyor mu?Meclis Başkanı, sahip çıkması gereken bir milletvekilinin hücrede tutulmasından dolayı hiç utanç duyuyor mu?CHP lideri kendi milletvekillerinin hâlâ tutuklu olmasını hatta yanına yaklaşılması mümkün olmayan azılı bir cani gibi hücreye atılmasını içine nasıl sindiriyor, neden en küçük bir girişimde bile bulunmuyor?Ağızlarından demokrasiyi düşürmeyen; sözde hukuka, insan haklarına saygılı, yetmez amacı AKP yandaşları bu durumu ileri demokrasiyle nasıl bağdaştırıyor?Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan yıllardır hapiste tutulan iki gazeteci arkadaşımız. Ama onlar gibi daha niceleri, iktidarın intikam duygularının esiri olarak içerde.Bu durum yüzünden hepimiz utanç içindeyiz.Yediğimiz, içtiğimiz boğazımıza tıkanıp kalıyor, çünkü elimizden hiçbir şey gelmiyor.Onlara yönelik karalama kampanyaları, ağızlarından salyalar akanların “Ama onlar gazetecilikten girmediler ki” diye sırıtmaları zaten yüreğimizi dağlıyor.Bari aklıselim sahibi biri çıksın da şu hücre olayını mantıklı biçimde anlatsın.Ama Cezaevi Müdürü’nün dediği gibi “Bunu onlar talep ettiler” gibi saçma sapan bir gerekçenin arkasına sığınmasın.*****82’deki yüzde 92Cumartesi günü İzmir’deydim. Buca Belediyesi’nin düzenlediği Uğur Mumcu’yu anma toplantısındaki panelde Ümit Zileli ile birlikte konuştuk. Heyecanlı ve diri bir kalabalık vardı, gelecekle ilgili umutlarım arttı.Öğle uçağı ile gittiğimiz için akşama kadar hayli zamanımız vardı. Yemek sırasında pek çok kişiyle sohbet etme olanağı bulduk.Bir İzmirli, çok ilginç bir saptamada bulundu.Dedi ki “yapıldığı günden itibaren darbeye karşı çıktık. Askerlerin yaptığı anayasaya da hayır oyu verdik. Ama ne yazık ki halkın yüzde 92’si bu anayasayı hiç düşünmeden onayladı.”Sonra biraz nefeslenip devam etti;“Şimdi neye canım çok sıkılıyor biliyor musunuz? Bugün demokrat kesilenlerin neredeyse tamamı o tarihte askerin anayasasına evet oyu vermişti. Şimdi onlar demokratlık gösterileri yaparken bizlere darbeci, statükocu diye saldırıyorlar. Gerçekten içim daralıyor.”İzmirli dostumuza çok hak verdik.Günümüzde her şey karıştı. Eskinin darbe ve asker hayranları, “Paşa sizinle çalışsaydık Türkiye’yi uçururduk” diyenler; şimdi göstermelik mahkemelerle güya darbelerle hesaplaplaşıyorlar. Halkımızın bir bölümü de buna inanıyor ya...*****Gelene gidene Başbakan karar veriyorBirkaç gündür, alçak bir saldırı ile öldürülen Musa Anter’in yıllar sonra Türkiye’ye gelen oğlu Anter Anter’le ilgiliyiz.Her olayı Türkiye aleyhine çevirmeye çalışan çevrelerin gözdesi haline gelen Anter Anter, hakkındaki yasak nedeniyle Türkiye’ye gelemiyordu.Bir gün Başbakan’a mektup yazmış, hiç olmazsa babasının mezarı başında bir Fatiha okumak istediğini söylemiş. Başbakan buna çok üzülmüş. Hemen özel izin çıkmış, Anter Anter de memlekete gelip babasının mezarını ziyaret etmiş.Anter “Ben artık buradan gitmem” diyor çok haklı olarak.Top yine Başbakan’a gitmiş, talimatlarını vermiş, şimdi Anter’in yasağının kaldırılması için çalışma başlamış.Buraya kadar her şey çok insani ve mantıklı görünüyor değil mi?Oysa değil.Çünkü bu insani ve mantıklı gibi görünen olay, aynı zamanda Türkiye’de bir tür sivil diktatörlük olduğunun da kanıtı.Vatandaşlıktan çıkarma da yeniden vatandaşlığa alınma da yasalarla yapılıyor.Yani bunlar Başbakan’ın keyfine göre düzenlenmiyor.Anter Anter mutlaka Türkiye’de yaşamalı, yıllar önce yapılan bir ayıptan kurtulmalıyız.Ama bunun sanki Başbakan’ın himmetiyle yapılıyor gibi olması Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olma özelliğine gölge düşürür.Başbakanlar yasalar yoluyla halledilecek işleri sanki kendi inisiyatifleriyle yapılıyor gibi gösterip bundan demokrasi kahramanlığı çıkaramazlar.
Sevgili okurlar; iktidar partisine neredeyse 10 yıldır destek veren, ama fikren de maddeten de asla AKP’li olmayan çevrelerin son zamanlardaki eleştirileri şaşkınlık yaratıyor. Tabii AKP’nin bu şaşkınlığı üzerinden çabuk attığına ve anında harekete geçerek oluşan yeni muhalefeti susturduğuna da tanık oluyoruz. Önümüzdeki günlerde “yandaş eleştirmenlerin” tasfiyesinde bir hızlanma görebiliriz.AnkaralılaşmakBugüne kadar yandaş, yandaşlıklarını “AKP ile ilgimiz yok ama çok önemli demokratik adımlar atıyorlar, darbeler dönemini, askeri vesayeti bitiriyorlar” diye savunuyorlardı. Şimdi ise “AKP de Ankaralılaştı. Devlet oldular. Eski yönetimlerden bir farkları kalmadı. Demokrasiyi ve hukuku sadece kendi görüşlerini gündeme getirmek için savunuyorlar” diyorlar. Kafaları hayli karışık yani.Hiç dinlemediler kiYıllarca özellikle bu sözde liberal, ama özünde faşist görüşler taşıyan çevreleri uyarmaya çalıştım. Demokrasinin lafla olmayacağını, ülkenin aydınlarını, gazetecilerini, akademisyenlerini ve kimi askerlerini hapse atmanın demokrasi ve hukukla ilgisi olmadığını, darbelerin mantığını bilmeden darbeleri önlemenin mümkün olmadığını anlattım. İktidarın intikamcı bir tutum içinde olduğunu söyledim.Oysa farklı değillerdiAKP 2002 yılında hiç beklemediği bir seçim zaferi kazandı. Sistemin azizliğinden yararlanarak yüzde 33 oyuna rağmen Meclis’te yüzde 65’lik bir güç sağladı. Bu AKP adına hem sevindirici ama bir o kadar da ürkütücü zaferdi. Sorun “iktidar olduk ama muktedir olabilecek miyiz” sorusunda kilitliydi. İktidar daha o tarihte “Ankaralı” olduğunu gösterdi. Mevcut sisteme dokunmayacağını açıkladı.2007’ye kadar idareDaha önceleri de yazdığım için uzatmak istemiyorum. İktidar döneminin ilk dört yılını idare ile geçirdi. Ekonomiye hiç dokunmadı. Dünya global sisteminin ağababalarının dikte ettirdiklerini aynen uyguladı. Türkiye’yi bir tüketim cenneti haline getirdi. Tüm halkı gelecek üç dört yılını ipotek altına alacak şekilde borçlandırdı. Karşılığında kendisine dokunulmadı, Türkiye’ye para yağdırıldı.Dönüm noktası 2007İktidarın ilk büyük sınavı Cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. Bir adım attılar, tepkiyi görünce çaresiz kaldılar. “Hiç olmazsa sistemi hançerleyelim” diyerek Cumhurbaşkanlığı seçiminin halk tarafından yapılmasını sağlayan Anayasa değişikliğini gerçekleştirdiler. Yeniden tek başına iktidar olma umutları yoktu, “Bizden sonra tufan olsun bari” dediler. Ama umulmadık bir şey oldu ve yine kazandılar.Muhtıramsı şeyO dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın anlamsız muhtıramsı yazısı havayı değiştirdi. Dış güçlerin iradesi dâhilinde askerin hiçbir şey yapamayacağını bilen ve zaten seçimlere gittikleri için “kaybedecek bir şeyi olmayan” iktidar o muhtıramsı şeye direndi, karşı çıktı. Bunun armağanını da seçimlerde tekrar tek başına iktidar olarak aldı. Batı dünyası da buna sevindi. AKP’nin önü açılmıştı artık.Ve kapatma davasıSeçimden hemen sonra AKP Cumhurbaşkanı’nı istediği biçimde seçti. İktidar sarhoşuydu, ama aklına hiç gelmeyen bir şey gerçekleşti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı AKP için kapatma davası açtı. Bu bir şoktu. Kararın verilmesinden iki gün öncesine kadar kapatma kararı çıkacağı biliniyordu. Son anda Amerika devreye girdi, öncelikle asker ikna edildi ve “AKP’yi kapatmama” kararı verildi.Düğmeye o an basıldıİşte Cumhuriyet tarihinin en önemli kararının başlatılması düğmesine de o anda basıldı. AKP kurmayları bu badirenin de atlatılmasından sonra “Devletin güdümünde iktidar değil, devletin kendisi olan bir iktidar olmalıyız” görüşünü hayata geçirmeye başladı. Artık herkesle iyi geçinen değil, her şeye sahip olan bir iktidar dönemi başlamalıydı. AKP en büyük taarruzuna başlamıştı.Derin devlet kavramıSon yıllarda bilgili bilgisiz herkesin ağzına sakız olan “derin devlet” iktidarların, devletin diğer birimleriyle ortaklaşa yürüttükleri, ülke çıkarları için gerektiğinde rutin dışına çıkılmasına izin verildiği bir sistemdir aslında. AKP’ye kadar her iktidar derin devletin sahibi olarak devletin diğer unsurlarıyla en azından ortak çıkarlarda buluşmasını bilmişlerdi. AKP’nin başaramadığı buydu.Derin devlette herkes varDerin devlet iktidarın başını çektiği bir yapı olduğu için gerektiğinde devletin ve hatta kamunun her birimi bunun içinde yer alır, görevlendirilir. Öyle ki çoğu zaman kurum ve kişiler neye hizmet ettiklerini bile bilemezler. AKP’nin sorunu ise, bu yapıyla uyum sağlayamamasıydı. Her iktidar derin devleti yönetebilmişti o zamana kadar, ama sıra AKP’ye gelince ayak diremeler, engellemeler olabiliyordu.Engelleri ortadan kaldırmakO halde bu engeller kaldırılmalıydı. Ama engeller kalkınca bu kez devlet yapısı yok oluyordu. Çözüm tüm devlet sisteminin ve kamunun ilgili birimlerinin AKP’lileştirilmesinden geçiyordu. İktidarın ilk döneminde dış çemberden başlanmıştı işe, sivil bürokrasi, iş dünyası ve medya kontrol altına alınmıştı. Devletteki ilk hedef üniversitelerdi. YÖK ele geçirildi, o eleştirilen YÖK gitti yerine iktidarın YÖK’ü geldi.Ergenekon operasyonuDerin devlette tam hâkimiyet operasyonunun en önemli adımı Ergenekon davası ile başlatıldı. Artık bilinen bir gerçekti ki, Silahlı Kuvvetler’in konjonktürel olarak darbe yapması asla mümkün değil. O halde istenildiği gibi yıpratılabilirdi. Davalar birbirini izledi, asker aşağılandı, hakarete uğratıldı, zaten olmayan gücü halk nezdinde de aşağı çekildi. Operasyonlar demokrasi olarak yutturuldu milyonlara.Asla kapatılmamakAKP’nin en büyük korkusu bir kez daha kapatılma riski ile karşı karşıya kalmaktı. Askerin yerle bir edilmesinden sonra sıra yargıya geldi. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı tamamen değiştirildi ve yeni üyeler sayesinde bir daha AKP’nin asla kapatılamayacağı güvencesi alındı. Eş zamanlı olarak yargının tamamı HSYK’nın yeni yapısıyla ele geçirildi. Türkiye artık AKP için dikensiz gül bahçesine dönüşmüştü.Derin devletin sahibiSonuç olarak, AKP uyum sağlayamadığı için hâkim olamadığı derin devlet yapısının yeni sahibi oldu. Buna inandığı andan itibaren de tıpkı eski yönetimler gibi, sözde liberallerin “Ankaralılaşmak” dediği yapıya kesin dönüş yaptı. Bir tür sivil diktatörlük devletin yeni ideolojisi haline geldi. Korku toplumun her kesiminin iliklerine kadar işledi. Kuvvetler ayrılığı tamamen bitti, yerini “tek otorite” aldı.Uludere’de duvara toslamaDevlete ve derin devlete hâkim olan iktidar ilk kez Uludere’de duvara tosladı. Artık vesayet kalmadığı, suçlanacak kurum bırakılmadığı için 34 sivil vatandaşımızın uçaklarla bombalanması iktidarın elinde kaldı. Daha önce binbir türlü suçlamalarla topu başkalarına atabilen iktidar şimdi kucağındaki bombayla ne yapacağını bilemez halde. Çünkü artık kendisinden başka karar verecek hiçbir kurum yok.Yargıya havale masalıUludere’den sonra iktidarın düştüğü duruma bir bakın. Biraz zaman kazanmak için yargıyı devreye soktular. Oysa iktidar ve devletin ilgili tüm birimleri baştan sona ne olup bittiğini biliyor. Bu nedenle yargıya havale sadece ve sadece süreci uzatmak ve kazanılan zamanda bahaneler bulmak anlamına gelir. Yargı bu olayda neyi çözecek, anlayan var mı? Sanki başta Genelkurmay, ne olduğunu hiç bilmiyor.Bir türlü cevaplayamıyorlarİşte bu nedenle iktidar Uludere ile ilgili hiçbir soruyu cevaplamıyor. Herkese cevap yetiştiren Başbakan BDP’nin “O gece bombalama emrini siz mi verdiniz?” sorusuna bile cevap vermek için Hüseyin Çelik’i görevlendiriyor. Çelik Başbakan adına yalanlama yapıyor, ama herkesi ikna edip edemediği başlı başına bir sorun. İstihbaratın nereden geldiği ise “devlet sırrı” gibi bir muamma. Devlet bunu da mı bilmiyor?Amerika’nın tavrıUludere konusunda en ilginç tavır Amerika’dan geldi. Başbakan’ın bir yıl önce “Acemi büyükelçi” diye alay ettiği ABD Büyükelçisi bu kez Başbakan’la alay eder gibi “Biz Uludere’de hedef göstermedik, biz yokuz” diyor. MİT, Genelkurmay, polis ve Amerika istihbarat vermediğine göre o gece kim istihbarat verdi? İsrail mi? İşte derin devleti yönetmek böyle bir şey. Yakalandığınız an hapı yutarsınız.Hepinize iyi haftalar dilerim.