İktidarı telaşlandıran, adeta kendi ayağına kurşun sıkarcasına yasamayı yürütmenin emir kulu haline getiren uygulamaların, bırakın Anayasa’yı, hukukun temel ilkelerine aykırı yasa çıkarmaya zorlayan MİT operasyonunda kırılma noktasının Uludere’deki talihsiz olay olduğu görülüyor.İçi boş Kürt açılımıyla başlayan, Oslo görüşmelerinin deşifre olması ile tırmanan, KCK operasyonları ve kanlı terör eylemleriyle tepe noktasına varan süreçte sanıyorum “bardağı taşıran damla” Uludere olayıdır.KCK soruşturması kapsamında hem savcılık hem de emniyet tarafından yürütülen istihbarat çalışmalarında MİT’in KCK yapılanması içinde yer aldığı ve sonu ölümlerle (şehitlerle) biten birçok olayda rol aldığı herhalde bir süre önce ortaya çıkmıştı.Uludere olayı ise hepsinin üzerine tuz biber ekti..İktidarın ve kullandığı MİT’in güya “barışı sağlamak için teröristlerle müzakere planı”nın duvara tosladığı gün gibi ortada.Uludere olayı bu duvara toslamanın son halkası ve doğal olarak iktidarda panik yarattı. Bu nedenle iktidar Uludere olayını örtbas etmek için elinden geleni yapıyor.Konuyu, parlak sözlerle yargıya intikal ettirmek, Meclis komisyonu kurup milletvekillerini dağ başına göndermek, süreci uzatmak ve unutturmak içindir.Olayın yargıya intikal ettirilmesinin hiçbir anlamı yok. Nitekim şu anda havanda su dövülüyor. Bölgedeki savcılar köylüleri, kaçakçıları, korucuları, güvenlik yetkililerini sorguluyor ve güya bilgi topluyor.Oysa bu olay başta Başbakan olmak üzere ilgili tüm birimler tarafından biliniyor. Sadece bu makamlar doğru açıklamalar yapmıyorlar.Olayı özetleyelim:SÖYLENMEYEN: Türkiye’ye kaçakçı kılığında bir grup PKK’lının sızacağı ve bunların kanlı bir eylem yapacağı istihbaratı veriliyor. Bu istihbaratı kim verdi?SÖYLENMEYEN: Gelen istihbarat devletin bir biriminde değerlendiriliyor ve ciddi bulunuyor. Bu istihbarat kime gitti?SÖYLENMEYEN: İlgili birim inandığı ve güvendiği istihbarat konusunda operasyon yapma kararı alıyor. Sonunda vur emri veriliyor. Bu emri veren kim?Bizler bu soruların cevaplarını bilmiyoruz.Ama Başbakan, İçişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları bu soruların cevabını biliyorlar.Peki neden hiçbir açıklama yapmıyorlar da “yargı karar verecek” diyorlar? Yargı neyin kararını, nasıl verecek?Eğer ille “yargı karar versin” deniyorsa savcılar çağırsın Genelkuray Başkanı’nı ne olup bittiğini bir iki dakika içinde öğrenirler.Bir istihbarat zafiyeti ve “vur” kararında hata olduğu görülüyor. Devletin bazı birimleri herkesin gözü önünde yaşanan olaylardaki yanlışları görerek harekete geçmiş gözüküyor.Yoksa bir “erkler savaşı” falan yok.*****Bülent Arınç Anayasa Mahkemesi’ni tavsiye ediyorBaşbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ı dinliyordum canlı yayında. Hükümette adeta travma yaratan MİT olayyla ilgili, alelacele çıkarılmak istenen yasa değişikliğini savunuyordu.CHP’nin değişikliğe yönelik ağır eleştirilerine karşı çıkıyordu Arınç ve konuşmasının sonunda çok ilginç bir yol gösterdi.Dedi ki “CHP engelleyebiliyorsa yasayı engeller, ama yasa geçerse gider Anayasa Mahkemesi’ne.”Oysa iktidar yıllardır CHP’nin her fırsatta Anayasa Mahkemesi’ne gitmesinden şikâyetçi. İktidar kanadı Anayasa Mahkemesi’nin de CHP’nin istediği yönde karar aldığını ileri sürer durur.Şimdi ise Arınç “Ne olur canım giderler Anayasa Mahkemesi’ne” diyor.Öyle sanıyorum ki, 12 Eylül referandumunda halkın yargıyı ve yüksek yargıyı iktidara bağlayan Anayasa değişikliklerini kabul etmesinden sonra iktidar çok rahatlamış. Artık CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesinden bir endişe duymuyorlar. Anayasa Mahkemesi’nin iktidardan gelen hiçbir yasayı iptal etmeyeceğine inanıyorlar.Galiba Arınç da bu inançla “Anayasa Mahkemesi’ne gidersiniz olur biter” diyebiliyor. Nasıl olsa tek maddelik değişikliğin oradan dönmeyeceğini düşünüyor.*****“Hayaldi, gerçek oldu” diyebileceğimiz bir olay daha: Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuyan gençler gözaltına alındı. (Gani Yıldız)*****“Yetmez ama evet” diyenler haklı çıktıGüya daha demokratik bir anayasa için yargıyı iktidara bağlayan anayasa değişiklikleri yaptık ya, işte paket referanduma gittiğinde iktidar yandaşları “yetmez ama evet” çığlıkları atmıştı.Haklı çıktılar.Çocuklar “yetmeyeceğini” taa o günden görmüşler. O kadar anayasa paketi yapıyorsunuz, MİT’i unutmayacaktınız. O çok demokratik anayasa değişiklikleri içine “Başbakan’ın kefil olduğu kişilere kimse dokunamaz, kimse bu konularda Başbakanı haksız göremez, her konuda haklıdır” diye bir madde koyardınız, sonra ikincisini eklerdiniz; “Haksız olduğu durumlarda ilk madde uygulanır” derdiniz. Kısacası “yetmezci” çocukların sesine kulak verseydiniz bugün MİT’e sorgu şoku hiç yaşanmazdı.*****Cemil Çiçek’le Ferhat Sarıkaya’yı konuştumSalı günü Meclis Başkanı Cemil Çiçek aradı. Aynı gün yayınlanan “İkinci Sarıkaya vakası” başlıklı yazıda adının geçtiğini belirterek “Bir düzetme yapmak istiyorum” dedi.Çiçek, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten atılması ile ilgili hiçbir talimat vermediğini söyleyerek süreci şöyle anlattı:“Van Cumhuriyet Savcılığı Şemdinli olayı ile ilgili bir soruşturma yaptı. O tarihe denk gelen cuma günü akşamüzeri hazırlanan iddianame, ilgili ağır ceza mahkemesine verildi. Normalde mahkemenin iddianameyi incelemek ve kabul edip etmemekle ilgili 15 günlük süresi vardır. Ancak ertesi gün bazı gazetelerde iddianamenin neredeyse tamamının yayınlandığını gördük.”Çiçek böylelikle iddianameyi basından öğrendiklerini söyledikten sonra şöyle devam etti:“Genelkurmay bunun üzerine bir şikâyet dilekçesi verdi. Usule göre bu tür durumlarda Genelkurmay İkinci Başkanı yetkilidir. O sırada bu görev orgeneral Işık Koşaner’deydi. Şikâyet dilekçesi gelince adliye müfettişleri görevlendirildi.”Dönemin Adalet Bakanı Çiçek müfettişlerin savcıya kınama cezası verilmesini istediklerini belirterek şunu söyledi:“Rapor HSYK’ya gönderildi. Ben toplantıya katılmadım ama bakanlık adına müsteşarım gitti. O dönemin HSYK üyeleri 6’ya karşı bir oyla Sarıkaya’ya kınama vermediler onun yerine meslekten men ettiler. Oysa biz kınama çıkacağını bekliyorduk.”
Başlıktaki “yeni başlayanlar için” sözüne kimse alınmasın lütfen. Hiçbir şeye “yeni başlamıyoruz” ama gelişmeler öyle hızlı yaşanıyor ki, çevreme bakıyorum herkes şaşkın. Çünkü bu karmakarışık ortamda pek çok kişi olayları sıralayıp sağlam bir bilgi edinemiyor. Bu nedenle son gelişmeleri sadeleştirip sizlere sunmak istiyorum. Herkes fotoğrafa bakıp kendi değerlendirmesini yapar.***- KÜRT AÇILIMI: İşin başlangıcı 2009 yılında yapılan Kürt açılımına dayanıyor. İktidar Kürt sorununu çözmek için barışçı bir adım atmaya karar vermişti. Ancak unutulan, açılımın içini doldurmaktı. İktidar Kürt açılımından ne anladığını açıklamak yerine “herkes fikrini söylesin” anlayışını benimsemişti.- HABUR OLAYI: 19 Ekim 2009’da Türkiye Habur şokunu yaşadı. Kürt açılımı çerçevesinde bir grup PKK’lı Türkiye’ye geldi. Amaç barışa ilk adımı atmaktı, ancak gelenlerin tek tip gerilla kıyafetleri, sınırda bir mahkeme kurulması ve gelenlerin “pişman değiliz” demesine rağmen serbest bırakılması vatandaşta tepki yarattı.- GERİ ADIM: PKK’lıların İmralı’daki liderlerinin talimatıyla umulmadık bir törenle Türkiye’ye girmesi hükümette de şok etkisi yarattı. Tepkilerden endişelenen Başbakan bir gün sonra Avrupa’dan da bir grup PKK’lının aynı şekilde gelmesine izin vermedi, hükümet sessizliğe büründü.- PKK İLE GÖRÜŞME: Kürt açılımı iktidarın sessizliğine rağmen, yandaşların medyadaki propaganda bombardımanı ile sürdürülmeye çalışıldı. Bu sırada “devletin” bazı PKK liderleri ve özellikle İmralı’daki ile görüşmeler yaptığı iddiaları ortalığı sardı. Başbakan bu iddiaları çok sert cevapladı. Terörle pazarlık yapılamayacağını söyledi.- İDDİALAR SOMUTLAŞTI: Başbakan’ın sözlerine rağmen hem dedikoduların arkası kesilmedi hem de PKK görüşmeler yapıldığını açıklamaya başladı. Başbakan buna karşı “Devlet görüşür, hükümet görüşmez” dedi. Ortaya bir “devlet-hükümet” çelişkisi çıktı. “Görüşen kim?” sorusuna herkes kendi meşrebine göre cevap aradı.- OSLO SIZINTISI: 2011 eylül ayında bir ses kasetinin ortaya çıkması bomba etkisi yarattı. 2010’da Oslo’da (bazıları başka yerde) kaydedildiği anlaşılan kasette konuşanların daha sonra MİT Müsteşarı olacak Hakan Fidan ile dönemin Müsteşar Yardımcısı oldukları kesinleşti. Görüşülen kişiler ise PKK’nın lider kadrosuydu.- ÖZEL GÖREVLİ: Ses kayıtlarında MİT görevlilerinin PKK liderleriyle bir tür pazarlık yaptıkları duyuluyordu. Ayrıca bu önemli kişilerin İmralı’ya da gittikleri ve hatta örgüt içinde kuryelik yaptıkları da ortaya çıkmıştı. Ancak kayıttaki en önemli bölüm Hakan Fidan’ın kendisini “Başbakan’ın özel temsilcisi” olarak tanıttığı bölümdü.- VERİLEN SÖZLER: Değişik yer ve zamanlarda kaydedildiği anlaşılan konuşmalarda kendisini Başbakan’ın Özel Temsilcisi olarak tanıtan Hakan Fidan’ın konuyu artık siyasi olarak ele aldıklarını, bununla ilgili bazı protokoller yazılabileceğini de söylediği duyuluyordu. Fidan’a göre Başbakan sorunu çözmek için elinden geleni yapacaktı.- SUÇ İDDİALARI: Kasetlerin ortaya saçılmasından sonra muhalefet bu görüşmelerin yasa dışı olduğunu ileri sürerek ayağa kalktı. Hükümet terör örgütüyle pazarlık yapmakla suçlandı. İktidar kanadı ve yandaşlar ise “barışın sağlanması için devletin herkesle görüşebileceği” savını ileri sürüyordu bu aşamada.- BAŞBAKAN KEFİL: Sonunda konuya Başbakan da müdahil oldu. İlk başta “devlet görüşür hükümet değil” diyen Erdoğan daha sonra MİT Müsteşarı yaptığı Hakan Fidan’a sahip çıktı. “Ben Hakan Fidan’ı harcamam, yaptığı suç değildir, devlet için sorumlu davranarak görevini yerini getirmiştir” dedi.- TERÖR TIRMANIYOR: Eş zamanlı olarak araya giren başka olayları atlamamak gerek. Teröristlerle görüşme kasetinin sızmasından itibaren başta Güneydoğu olmak üzere pek çok yerde çok kanlı terör eylemleri yaşanmaya başlandı. Pek çok asker ve polis şehit olurken onlarca sivil de olaylarda hayatını kaybetti.- KCK OPERASYONLARI: Yine eş zamanlı olarak KCK adı verilen ve PKK’nın şehir yapılanması olarak nitelendirilen örgüte karşı amansız bir operasyon dalgası başlatıldı. Operasyonlar giderek Ergenekon’a benzemeye başladı. Akademisyenler, yazarlar, gazeteciler de operasyondan nasiplerini aldılar.- VE ŞOK GÜNÜ: 7 Şubat akşamı Hürriyet Gazetesi’nin internet sitesine konan bir haber şok etkisi yarattı. Buna göre KCK soruşturmalarını sürdüren savcılık MİT Müsteşarı, önceki Müsteşar ve yardımcısını şüpheli olarak ifade vermeye çağırıyordu. Gazeteciler haberi doğrulatmak için büyük çaba harcadılar ama ilgililer yalanlıyordu.- GERÇEK ANLAŞILIYOR: Gecenin geç saatlerinde bütün yalanlamalara rağmen haberin doğru olduğu anlaşıldı. Gariplik şuydu ki özel yetkili savcının eyleminden İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın da, Adalet Bakanı’nın da Başbakan’ın da haberi yoktu. İktidar ilk kez kendi yaratmadığı bir krizin içinde bulmuştu kendini.- İDDİALAR SAÇILIYOR: Haberin patlamasından sonra, iktidara yakın bazı yayın organlarında MİT’e yönelik operasyonların gerekçeleri yayınlanmaya başlandı. Tıpkı Ergenekon Davası’nda olduğu gibi “savcılardan sızdırılan bilgiler” ortalığa saçılıyordu artık. Bir anlamda macun tüpten çıkarılıyordu.- MÜTHİŞ SUÇLAMALAR: Yandaş medyada yer alan bilgilere göre MİT KCK’yı kurmakla, içine yerleştirdiği ajanlarını provokatif eylemlere sokmakla, alınan istihbaratı ilgili birimlere aktarmamakla ve bu nedenle pek çok şehit verilmesine neden olmakla suçlanıyordu. Kamuoyu da iktidar da hatta muhalefet de şaşkındı.- ÇABUK TOPARLANDI: MİT’e yönelik operasyonun sonuçta Başbakan’a kadar ulaşabileceği ihtimali iktidarda derin bir travma yarattı. AKP hiç olmazsa süreci uzatmak ve şimdilik MİT Müsteşarı’nı feda etmemek için “yasada değişiklik” yapmaya karar verdi. Jet hızıyla harekete geçildi. Değişiklik teklifi Meclis’e gönderildi.- SAVCI’YA DARBE: Ancak iktidar yasayı bile beklemedi ve MİT soruşturmasını başlatan savcının görevinden alındığını öğrendik. MİT soruşturması hiç olmazsa bu an için durdurulmuş oldu. Bundan sonra savcıların nasıl davranacağı, aldıkları kararın arkasında durup durmayacakları henüz belli değil.İşte; geldiğimiz sürece ilişkin kronolojik gelişme böyle. “Yeni başlayanlar” dememden kasıt bu. Olaya sadece son gündeki durumdan değil, yaşanan bütün süreci bilerek bakarsanız daha doğru ve sağlıklı yorum yapabilirsiniz.*****Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, “İstanbul’un üçüncü havaalanı için yer belirledik ama şimdilik açıklamıyoruz” demiş. Umarız öyledir zira konu havaalanı arazisi olunca insan ister istemez “haber uçuran kuşlar”dan şüpheleniyor! (Gani Yıldız)
Başbakan’ın çok güvendiği MİT Müsteşarı’nı korumak ve kollamak için “kişiye özel tek kişilik bir kanun çıkarmaya“ kalkması çok yanlış ve şaşırtıcıdır.Konu en başta Anayasa’ya aykırı. Çünkü anayasamız devam etmekte olan bir dava ile ilgili olarak yasal düzenleme yapılmasını veya davanın seyrini etkileyecek bir yasa çıkarılmasını yasaklıyor.Sanıyorum bu madde iktidara göre de demokratik olmalı ki, 12 Eylül referandumundaki “daha demokratik anayasa” paketinde bu madde yer almamıştı.İkincisi kişiye özel kanun çıkarılması, bazı devlet görevlilerini korumak için zaman zaman yapılan bir uygulama olsa da, yine devam etmekte olan bir soruşturma aşamasında bu tür bir yasal düzenleme yapmak, en azından hukuk ahlakı açısından yanlış.Ancak benim asıl dikkatimi çeken ve tehlikeli bulduğum nokta farklı. Bu tek maddelik yasa, zamanında padişahlara, krallara bile tanınmayan çok geniş bir yetki sağlıyor Başbakan Erdoğan’a. Üstelik bu “ulusal güvenlik” bahanesiyle suç işlemeyi teşvik eder nitelikte görünüyor.Bugün Meclis’e gelecek olan “tek maddelik” yasa, eğer komisyonda bir değişikliğe uğramazsa aynen şöyle:“MİT mensuplarının veya Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere görevlendirilenlerin, görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı ya da 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 250. Maddesinin 1. Fıkrasına göre kurulan Ağır Ceza Mahkemeleri’nin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla, hakkında soruşturma yapılması Başbakan’ın iznine bağlıdır.’’Bu yasadaki “kilit” kelime, hemen başta geçen “veya” kelimesidir. Yani sanıldığı gibi MİT’te çalışanlara bir tür dokunulmazlık getirilmiyor. Başbakan tarafından özel olarak görev verilen herkes kapsam içinde tutuluyor.Hürriyet Gazetesi’nin dünkü manşetinde Adalet Bakanı’nın ağzından “Bu madde askerleri de kapsayacak” biçiminde sunuluyordu. Bu belli ki Adalet Bakanı’nın psikolojik etki yaratma çabası. Çünkü kamuoyu Genelkurmay Başkanı “terörist” olmakla suçlanarak hapiste tutulurken, MİT Müsteşarı’nın dokunulmazlık zırhı ile donatılmasına vicdanen pek razı değil. “Askerler de kapsamda” diyerek bu vicdani rahatsızlık giderilmek isteniyor.Vahim olan yasada ne olduğu tanımlanmayan “Başbakan’ın özel görev verdiği kişiler” kavramıdır. Bu kişi/kişiler MİT görevlisi olabilir, asker olabilir, bürokrat olabilir, yeri gelir sivil bir kişi, iş adamı, sanatçı, gazeteci olabilir.Bu kişilerin söz konusu özel görev nedeniyle suç işlemeleri halinde de yargılama için Başbakan izni gerekiyor. Başbakan izin vermezse ne olacaktır?Ayrıca yasalar, kişilerin ahlak, namus ve vicdanlarına güvenilerek yapılmaz, hukukun ruhuna aykırıdır bu. Bugünkü Başbakan vereceği özel görevlerde hiçbir art niyet taşımayabilir, ama yarın öbür gün iş başına gelecek bir Başbakan’ın da aynı olacağını kim garanti edebilir?Günün birinde bir Başbakan bu maddeden yararlanarak bir suç çetesi kurarsa ne yapacağız?Tek maddelik yasa her haliyle bir garabettir.*****Emniyet denilen kim?İktidar yandaşları en azından benim 4 yıldır yazdıklarımı ve söylediklerimi tekrar ederek “Özel yetkili savcıların gücünü, gizli olması gereken soruşturma bilgilerinin sızdırılmasını, telefon ve ortam dinleme deşifrelerinin medyada yayınlanmasını” eleştiriyorlar.Şu sıralar medya ortamında çok renkli “şahane yorumlara” maruz kalıyoruz.Neymiş, MİT hükümetle koordine biçimde Güneydoğu sorununun müzakereler yoluyla, barış içinde sonuçlandırılması için çaba harcıyormuş, ama Emniyet buna karşıymış.Saçmalığa bakar mısınız?Kimdir bu Emniyet? Neyi temsil eder? Devlet içindeki yaptırım gücü nedir?Hani “asker” deseler bir mantığı var. Kuruluşu farklı, yapısı farklı, darbelerden gelen bir gelenekle “vesayetçi” bir anlayışa sahip diyebilirsiniz.Ama Emniyet öyle değil ki. O halde nasıl oluyor da hükümet çok önemli bir politikayı uygulamaya çalışırken, emniyet çelme takmaya kalksın.Aslında bu arkadaşların anlatmak istediği başka da, cesaretleri olmadığı için söyleyemiyorlar galiba.*****İsrail etkisiMİT şoku yaşayan iktidar ve yandaşları Hakan Fidan’ı desteklemek için “MİT’te yeni anlayış başlattı, Türkiye istihbaratta da süper güç oluyordu” yorumları yapıyorlar. Sonuçta söyledikleri şu; “MİT’in artık dış istihbarata da yönelmesi, bölgedeki diğer istihbarat örgütlerini korkuttu. İsrail zaten Fidan’ı İran’ın adamı olarak görüyor. Operasyonda parmağı olabilir.”Ama kimse şaşırmasın, Türkiye’deki istihbaratın bir numaralı isminden İsrail rahatsız olabilir. Aynı şekilde Mossad’ın başındaki kişiden de Türkiye rahatsız olabilir.Nedeni basit; Türkiye NATO dolayısıyla batı ittifakının içinde. İstihbarat örgütleri de çoğu alanda ya ortak çalışır ya da sürekli bilgi alışverişinde bulunur. Ayrıca pek çok sır da ortak havuzda herkesin bilgisi içindedir.Eğer İsrail, dolayısıyla Amerika ve diğer müttefikler, MİT Müsteşarı’nın bazı radikal dinci örgütlerle ve İran’la bağlantısı olduğuna inanıyorsa rahatsızlık duymalarından normal bir şey olamaz. Sorulması gereken şudur; Bugüne kadar MİT’in başında bulunan kişilerden rahatsız olmayan batı ittifakı ülkelerinde şimdi neden böyle bir kuşku var?”*****MİT’çiler kendilerine verilen görevi yapıyor; ifadeye çağrılıyor. Savcı MİT’çileri ifadeye çağrıyor; soruşturmadan alınıyor. Türkiye garip ülke; insanlar işlerini yapmadığı zaman değil, yaptığı zaman kaos yaşanıyor! (Gani Yıldız)*****İkinci “Sarıkaya” vakasıTesadüfe bakın ki Van’da, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ı ifadeye çağıran ve bu nedenle başını derde sokan savcının da soyadı Sarıkaya idi.Ferhat Sarıkaya Şemdinli’de bir kitabevinin bombalanması olayının “derin devlet” işi olduğundan yola çıkarak Kara Kuvvetleri Komutanı’nı da ifadeye çağırmıştı.O günün yasalarına göre kuvvet komutanları sivil savcı tarafından ifadeye çağrılamıyordu. Tıpkı bugün olduğu gibi o tarihte de hükümet devreye girmişti. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in talimatıyla, HSYK Savcı Sarıkaya’yı anında görevden almıştı.Sarıkaya daha sonra meslekten de atılmıştı. Sonra aradan biraz zaman geçti, askere yönelik operasyonlar başladı, AKP bir seçim zaferi daha kazandı ve Ferhat Sarıkaya’ya iade-i itibarda bulunuldu.MİT Müsteşarı’nı ifadeye çağıran savcı Sadrettin Sarıkaya. O da Ferhat Sarıkaya gibi iktidarın hışmını çekti ve görevden alındı. Umarım meslekten de atılmaz. Gerçi atılsa da fark etmez, burası Türkiye. Bir süre sonra hava değişir, bu kez Sadrettin Sarıkaya’ya iade-i itibar sağlanır.
Sevgili okurlar; son yılların en önemli ve heyecanlı günlerini geçen hafta yaşadık. Ne aydınların itilip kakılıp hapse sokulması ne generallerin, kuvvet komutanlarının, genelkurmay başkanlarının tutuklanması ne de şiddetli terör eylemleri ülkede bu kadar ses çıkarmıştı.Başkasının kriziBunun nedeni, 10 yıldır ilk kez iktidarın kendi yaratmadığı bir krizin içinde kalmasıydı. Bugüne kadar yaşanan bütün krizler, heyecanlı günler bu iktidar tarafından yaratılmıştı ve iktidar kendi yarattığı krizleri kontrol edebiliyordu. Bu kez hiç beklenmedik bir şey oldu.İktidara yöneldiBu kez krizin hedefi direkt iktidar. Ama bu kriz de yine iktidarın daha önce fütursuzca kullandığı devlet ve yargı gücü nedeniyle çıktı. İktidar muhalefeti susturmak ve Türkiye’yi dönüştürmek için yaptığı tüm operasyonların oklarının kendisine dönmesinin şaşkınlığını yaşıyor.MİT görüşmeleriOlayın temelinde yatan MİT’in bizzat Başbakan’ın talimatıyla terör örgütü PKK’nın yöneticileriyle görüşmesi. Kamuoyu bu görüşmeleri toplantıların ses kayıtlarının medyaya sızdırılması sayesinde öğrendi. İktidar yandaş ve yalakaları sayesinde bu krizi o gün için atlattı.Atlatılan krizApo ve adamları ile yapılan toplantıların medyaya sızmasından sonra iktidar, yandaşları ve yalakaları “devlet ülke güvenliği ve barış için herkesle görüşür” kampanyası başlattı. Saf ve samimi vatandaşlar bu beyin yıkama bombardımanının etkisiyle sesini çıkarmadı.MİT görüşebilir mi?Oysa “MİT herkesle görüşür” tezi doğru değil. MİT bir istihbarat kuruluşudur ve ülke güvenliği için tehdit alanlarından bilgi almakla görevlidir. Bu nedenle karşı tarafın içine ajan yerleştirir, adam satın alır, kimi görüşmeler de yapar, ama bu en tepedekinin işi olamaz.Müthiş özgüvenErdoğan iktidarının en önemli özelliklerinden biri halktan aldığı oy desteğini fazla abartması, sayısal çoğunluğu her şey zannetmesi. İktidar bu nedenle yıkılamaz olduğuna, bunun yanı sıra her şeyi yapabileceğine inanıyor. Bu müthiş bir özgüvendir. Apo görüşmesi bunun ürünüdür.Derin devlet operasyonuMİT müsteşarının ve diğer üst düzey yöneticilerin terör liderleriyle buluşması, görüşmesi ve kuryelik yapması yasa dışıdır. Bu görüşmeler derin devlet operasyonudur. Deşifre olması halinde hesabının sorulması da çok normaldir. İktidar şimdi bunun şokunu yaşıyor.YakalanmasaydıEğer bu görüşmeler medyaya sızmasa ve gizli kalsa derin devlet operasyonu başarıya ulaşmış olacaktı. Oysa sızdı, yani başarısız oldu. O halde hesabı sorulacaktır. Çükü hem yasa dışıdır hem de içeriği kamuoyunu rahatsız edecek biçimdedir. Bundan kaçış yoktur.Başka unsurlarBuna karşı, MİT operasyonunun sadece PKK liderleriyle yapılan yasa dışı görüşmelerle kısıtlı olmadığı anlaşılıyor. Medyaya sızan bilgilere göre MİT’in KCK’yı kurdurduğu, içine adam yerleştirdiği ve bu ajanların provokatif eylemlerde yer aldığı da ileri sürülüyor.Tam yasa dışılıkEğer bu iddialar doğruysa, MİT’in sadece bir haberalma teşkilatı olmadığı çeşitli silahlı operasyonlara da katıldığı ortaya çıkmış oluyor. MİT’in böyle bir görevi yok. Yapmış olsa bile bunların deşifre olması sorumlulardan hesap sorulmasını gerektirir. Yasalarımız böyle emrediyor.İktidarın âcizliğiKendi yaratmadığı için, MİT krizi iktidarın kimyasını da bozdu. İfadeye çağrı anından itibaren paniğe kapılan iktidar hiç olmayacak hataları üst üste yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Bu hatalar iktidarın geleceğini ciddi biçimde tehlikeye atıyor. İktidar artık çok zordadır.Başbakan izniİlk hata MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasına rağmen gitmemesi ve mahkemeye itirazda bulunmasıdır. Müsteşar çağrıya uysa ve gitse muhtemelen yangın daha kaynağında kontrol altına alınacaktı. Savcıya gitmemek yargıya olan saygıyı da sarsmıştır.Çankaya’ya çıkmakİkinci büyük hata, Müsteşar’ın ifade çağrısını duyar duymaz soluğu Çankaya’da almasıdır. Bu ziyaret ve Cumhurbaşkanı’nın çok şefkatli davranışı yargıya direniş anlayışını devletin en tepesine taşımıştır. Bu da devlet anlayışına çok büyük bir darbe vurmuştur. Bedeli ağır olur.Yasa tasarısıÜçüncü büyük hata, MİT Müsteşarı’nı soruşturmadan kurtarmak için alelacele hazırlanan bir yasa tasarısını yıldırım hızıyla Meclis’e sunmaktır. Yarın görüşülecek ve muhtemelen kabul edilecek tek madde ile MİT Müsteşarı kurtarılacaktır ama devlet ağır hasar görecektir.Tüy dikmekHatalara tüy diken son gelişme ise iktidarın daha fazla dayanamayıp savcıyı görevden almasıdır. Böylelikle iktidar hiç çekinmeden yasal bir soruşturmadan kaçmanın yolunu devlet gücünü kullanarak bulmuştur. İktidar şimdilik kurtulmuştur belki ama macun tüpten çıkmıştır.Bumerang etkisiBütün bu yaşadıklarımız, son 5-6 yılda iktidarın muhalefeti sindirerek yaptığı Türkiye’yi dönüştürme planının bir bumerang gibi dönüp dolaşıp kendini vurmasıdır. İktidar “güç zehirlenmesinin” kendisine verdiği aşırı güvenle yargıyı ele geçirmenin faturası ile karşı karşıyadır.En önemli noktaTüm bunların ötesinde şimdi en önemli noktaya gelmek istiyorum. Görevden alınan savcının hazırladığı raporda sadece Başbakan talimatıyla yapılan teröristlerle görüşmelerinin yer almadığı belirtiliyor. MİT’in KCK için yaptığı provokatif eylemlerin önemli yer tuttuğu anlaşılıyor. Kurtulmak kolay değilMİT ajanlarının da katıldığı öne sürülen bu provokatif eylemlerde çok sayıda Mehmetçik’in şehit olduğu, pek çok kişinin öldüğü, yaralandığı ve ağır maddi hasarlara yol açıldığı anlaşılıyor. İşte bunun affı olamayacağı gibi işin sorumlularının bundan kurtulması da mümkün değildir.Gerçekler ortaya çıkacakDemokratik bir ülkede hiçbir şey gizli kalmaz. Şu anda iddia olarak yansıtılan bu noktalar yakın bir gelecekte mutlaka ortaya çıkacaktır. Kişiye özel yasa çıkarmak, savcıyı görevden almak, medyaya baskı uygulamak iktidara bir süre için nefes aldırsa bile çare olmayacaktır.Erdoğan’ın sağlığıBu arada Başbakan’ın sağlık durumunu tüm bu gelişmelerin dışında tutamayız. Şu anda elimdeki bilgiler yetersiz olduğu için sağlık durumunun konuyla ilgisi üzerine yorumlarımı yazamıyorum. Ancak önümüzdeki günlerde bu konunun çok konuşulacağını sanıyorum.Yine aynı hataKonu Başbakan’ın sağlığına gelmişken bir eleştirimi daha belirtmek istiyorum. Başbakan ikinci kez ameliyat oldu. Bu yine kamuoyundan saklanmak istendi. 16 saat fısıltı gazetesi çalıştı. İktidarın bir mantığı vardır elbette, ama hata yapıldığını söylemeliyim.Açıklamalar yetersizİktidar kanadı, halkı “nasıl olsa ne söylesek inanıyor” mantığı ile yanıltmaya çalışıyor. İlk ameliyattan sonra “Başbakan çok iyi, her şey bitti” açıklaması yapılmıştı. İkinci ameliyattan sonra ise “Bu zaten birinci ameliyattan sonra gerekliydi” dendi. Peki üçüncü olursa ne denecek?Halkın rahatlamasıBaşbakan’a geçirdiği ikinci ameliyat için de geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Ama sağlık durumunu saklamak ya da kamuouna yanlış bilgiler aktarmak bir sonuç getirmez. Tam aksine halkın zihnine kuşku düşmesine ve fısıltı gazetesinde yayılan söylentilere inanılmasına yarar.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Bazı okurlar pazar günlerinde fıkra ve espri ağırlıklı yazılar olmasından pek hoşnut değil. “Ülke sorunları varken pazarı niye boşluyorsunuz, tembellik yapıyorsunuz” diyenler var.Pazarları fıkra ve espri ağırlıklı olduğu doğru da bu tembellikten kaynaklanmıyor. Hatta tam tersine Yıldırım Tuna’dan gelen fıkraları seçmek, başka espriler bulmak, komik yazılar yazabilmek inanın normal günün yazılarından daha fazla zamanımı alıyor.Pazar günlerini daha hoş şeylere ayırmamın temel nedeni, hiç olmazsa haftada bir gün hep birlikte sorunları bir kenara bırakarak hayatın keyifini de hatırlamamıza yardımcı olmak duygusu.Evet sorunlar bitmiyor, hayat devam ediyor ve en önemlisi Türkiye’nin götürüldüğü yolda gerçekleri her fırsatta ve hiç usanmadan ortaya koymak zorundayız.Buna rağmen diyorum ki, bütün bunlara rağmen gülmek, eğlenmek hepimizin hakkı. En kötü günlerde bile biraz gülümseyebilmek bizim hayata daha sağlam bağlarla tutunmamıza yardımcı oluyor. Bunu kendimize çok görmeyelim lütfen.Bugün, yaşadığımız tuhaf günlerin analizini yapmayı istiyordum.Ancak açıkçası içimden gelmedi. Çünkü iktidarın kendi yarattığı ortam şimdi kendini vuruyor ve ortaya müthiş bir çifte standart çıktı. İktidarın “demokrasi, hukuka saygı, özgürlükler, gerçeklerin ortaya çıkması” gibi söylemlerinin pek de inanarak söylemediği gerçeği ortaya çıkıyor.Demek ki iktidar bugüne kadar sadece kendi çıkarı gerektirdiği zaman hukuka, demokrasiye ve özgürlüklere bağlılık sloganları atıyormuş. Şimdi attığı kurşun sekip kendini vurunca kıyameti koparıyorlar.Hani nerede kaldı yargı bağımsızlığı, nerede kaldı yargı kararlarına saygı?Hepsi göstermelikmiş.Üstelik iktidar bütün bu söylediklerinin unutulacağını sanarak zeytinyağı gibi üste çıkmaya çabalıyor bir de üstelik.O halde bırakın, bugün bir şey yazmayalım. Yarın nasıl olsa devam edeceğiz.*****Yıldırım Tuna’dan haftanın fıkralarıKar birden bastırdı. İnanılmaz güzel manzaralar çıktı ortaya. Tabii işi gücü olmayan ya da işini asanlar bunun keyfini çıkardı. Gerisi ise beyaz eziyetin esiri oldu.Ama bugün karlar eriyip gidiyor. Dışarısı çok soğuk. Belki evde oturup keyif yapmak daha cazip geliyordur pekçok kişiye.O halde bu güzel tatil gününe biraz katkı yapalım. Buyurun Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla içinizi ısıtın biraz.TV ile eğitim“İlkokul çağında çocuklara TV aracılığıyla eğitimin yasaklanması gerekir. Minicik çocuklar alfabenin harflerinin kitaplardan dışarı fırlayıp misafir odasında mavi tavuklarla kol kola girip dans etmediğini anlayınca hayal kırıklığına uğruyorlar.”Geyik avcısıÜnlü avcıyla röportaj yapan magazin muhabiri, “Geyik avlarken üzülmüyor musunuz?” diye sormuş, “Tam tetiğe basacağınız anda sizce onlar ne düşünüyorlar? Öleceklerini biliyorlar mı?” Avcı, “Onlar o tip bir şey düşünmezler” demiş, “Tek düşündükleri biraz sonra ne yiyeceğim? Daha fazla neleri götürebilirim. Şunu da yesem şeklindedir.” Muhabir “Hayret?” demiş, “Peki, onların sürekli ‘bazı milletvekilleri gibi’ düşünebileceklerini nasıl saptadınız?”Şanslı müşteriAdam bara gidip tam otururken barın etrafında sıralanmış sandalyelerin üzerindeki rakamları görüp bunların ne anlama geldiğini yanında oturan delikanlıya sormuş. “Her yarım saatte bir müdüriyette üzerinde rakamlar bulunan bir disk çevriliyormuş. Hangi rakam gelirse barmen onu anons ediyor, o sandalyede oturan şanslı yukarıda bir odaya alınıp müessese tarafından ücretsiz çılgınca aşk yaptırılıyor” demiş delikanlı. “Vavvv! Harika!” demiş adam, “Siz hiç kazandınız mı?” Delikanlı, “Nerde bende o şans? Bir kere bile kazanmadım.” demiş üzgün bir ifadeyle, “Ama inanır mısınız geçen gece kız arkadaşımla birlikte geldik. Ona arka arkaya tam 4 kere isabet etti.”Tıraş- Mahmut ağabey.. Neden boynuna altın zincir takıyorsun? Entel kızlar alay ediyorlar..- Ne yapayım ki? Sabahları nereye kadar tıraş olacağımı kestirebilmem için gurban..Kocam geldiiiiKüçük Johnny odasında oynarken babası gelip annesiyle boşanacaklarını söylemiş. “Neden baba?” demiş Johnny üzgün bir ses tonuyla. “Yavrum, artık annenle birbirimize âşık değiliz” demiş adam başını öne eğerek. “Aşk nedir baba?” diye sormuş oğlan. “Sana bir örnek vereyim oğlum. İşten eve geldiğimde annen beni sevinçle kapıda karşılayıp öperdi. Biz bu heyecanı kaybettik.” Oğlan, “Ama annem sen eve geldiğinde çok heyecanlanıyor baba” deyince bu duyguyu uzun süredir yaşamamış olan adam çok şaşırmış, “N..nasıl?” demiş evliliğini kurtarmak üzere olmanın heyecanıyla. “Komşuyla yatakta oynarlarken senin arabanı park etiğini duyduğunda avazı çıktığı kadar ‘Kocam eve geldi, kocam eve geldiii’ diye bağırıp duruyor.”KarneYarı yıl sonunda karnemi babama uzattım. İncelerken her satırda kaşları daha çok çatıldı. Daha sonra ‘velisinin imzası’ bölümüne kocaman bir ‘X’ koydu. Baba” dedim, “Neden imzanı atmayıp ‘X’ koydunuz ki?” Babam “Bak oğlum” dedi, “Böyle notlar getiren birinin babasının okuma yazma bilen biri olduğu asla bilinmemeli.”Güzel bebekGenç anne bebeğini ilk defa çocuk doktoruna götürmüş. “Ne kadar güzel bir bebeeek” diye karşılamış onları doktor. “Eminim size gelen her bebeğe aynı iltifatı yapıyorsunuzdur” demiş anne gülümseyerek. “Hayır” diye cevap vermiş doktor ciddileşerek, “Gerçekten ‘güzelse’ böyle davranırım.” Kadın, “Peki, o zaman diğerlerine ne diyorsunuz?” diye merakla sormuş. “Valla” demiş doktor, “Aynı size benzemiş derim.”Devam edelimDöneme uygun “out’lar- in’ler” için mesajlar gelmeye devam ediyor. O halde bu hafta da birkaç örnek paylaşalım:Out: Cinayetten içeride yatmak.İn: Suçunu bilmeden içeride yatmak.Out: Maçta dayak yemek.İn: Eylemde dayak yemek.Out: İş görüşmesine gitmek.İn: AKP ilçe teşkilatına katılmak.Out: Düğün yapsak da altın taksalar.İn: Annem altınları satsa da düğün yapsak.Out: Paramız ikinci el Şahin’e yetiyor be usta.İn: Cipten aşağısına binmem aga.Out: Tekbir Giyim bu ay 10 taksit yapıyormuş.İn: Prada’nın yeni kreasyonunu gördün mü şekerim?Out: Bu hafta gün sırası Raziye’de.İn: Brunch’a geç kalıyoruuum.Out: Cumhuriyet’i kanla kurmak.İn: Cumhuriyet’i kinle yönetmek.*****Gani Yıldız’danMeclis’te yumruk ve tekmeler konuşmuş. Belki başka yerlere olabilir ama Meclis’e “sözün bittiği yer” olmak hiç yakışmıyor.***Merakla beklenen intibak düzenlemesiyle emekli maaşları uçacakmış. Emekli zaten alışkındır maaşının uçup gitmesine, konuya intibak sağlamada sorun yaşamaz.***Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir ilke imza atarak bazı Ergenekon tutuklularının “iç hukuk yollarını tüketmemelerine rağmen” yaptıkları başvuruyu reddetmemiş. Belki de bu kararı, “İç hukuk yolları tüketilirken hukukun tükenmekte olduğunu” düşünerek almışlardır.***Taksim’in üstü altına iniyormuş. Boşuna demiyoruz ülkenin altını üstüne getiriyorlar. ***Türkiye, yolsuzlukla “akademik mücadele”ye hazırlanıyormuş. Konu yolsuzluksa bu mücadelede “mektepli” olmaktan çok “alaylı” olmayı tercih etsek başarı daha çabuk gelmez mi?***Başbakan, laiklik ilkesinin Anayasa’ya girişinin 75’inci yıldönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Laiklik, tek tipleştirici değil hoşgörüyle uygulandığında demokrasiye güç katmış, sosyal hayata ivme kazandırmıştır” demiş. Demokrasimizin neden güç kaybettiği ve sosyal hayatın neden yavaşladığı şimdi anlaşıldı.
Durumu görüyorsunuz değil mi? MİT savcılığa başvurarak müsteşarının savcılık tarafından “şüpheli kişi” sıfatıyla ifade vermek üzere davet edilmesine itiraz etti.Savcılık eski müsteşar ve yardımcısı hakkında “yakalama emri” çıkarttı. Mevcut Müsteşar‘ın ise ifadesi Ankara’da alınacak.İsteyen bir savcı MİT Müsteşarı’nı “şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye çağırabilir mi?Normal hukuk prosedürüne göre hayır.Savcılığın bunu yapabilmesi için Başbakanlığa başvurması ve izin istemesi gerekir.Ancak bu iktidarın oluşturduğu özel yetkili savcılar bu kapsamın dışında kalıyor.Özel yetkili savcılar diğer savcılara göre çok daha yetkili ve ister MİT Müsteşarı ister başka biri olsun fark etmiyor.Nitekim eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ifadesi alınmak istendiğinde de aynı sorun ortaya çıkmıştı.Hukukçular ikiye bölünmüştü ancak yargı AKP iktidarı tarafından kendisine verilen yetkiyi kullanarak Başbuğ’un sorgulanabileceğine karar verdi.Üstelik eski Genelkurmay Başkanı’nın durumu MİT Müsteşarı’nınkinden çok daha farklıydı.Çünkü yine bu iktidarın “ileri demokrasi” diyerek çıkardığı ve halkın da evet dediği son anayasa değişikliklerine göre Genelkurmay Başkanları ancak Yüce Divan yani Anayasa Mahkemesi tarafından yargılanabildiği halde, özel yetkili savcılar bunu da kabul etmediler.Sonucu biliyorsunuz, saatler süren sorgudan sonra eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ mahkemeye çıkarıldı ve tutuklandı.Şimdi hükümet ne yapıyor? MİT Müsteşarı’nı kurtarmak için tek madelik bir kanun yapıyor.Bugüne kadar eleştirilen her yargı eylemine “Yargı bağımsızdır, kimsenin ayrıcalığı olamaz, gazeteci olmak, asker olmak, Genelkurmay Başkanı olmak önemli değildir, yargı önünde herkes eşittir” diye sahip çıkıyorlardı.Oysa şu anda AKP’de derin bir öfke var. AKP ve yandaş medya “Yargıda skandal” başlıkları atıyor, AKP sözcüleri ve yandaşlarla yalakalar “MİT Müsteşarı PKK ile bağlantılı gösterilerek ifadeye çağrılamaz” diyor.Ortaya çıkan şu ki, bugüne kadar yazdıklarımda çok haklıymışım.Bu iktidar ve yandaşları demokrasiyi, hukuku, özgürlükleri, yasaları ve yargıyı işler sadece kendi arzuları doğrultusunda yürüyorsa ağızlarına alıyorlar.İşler aleyhe döndüğü an ortada ne demokrasi ne hukuk ne özgürlükler kalıyor.*****Şerefli dinleme şerefsiz olduMedyada kendisini tabuları yıkan demokrasi kahramanı olarak sunan bir gazete şimdi birden ateş küpüne döndü.Çünkü meğer bu gazetenin Başyazarı, Genel Yayın Müdürü, bazı yazarları hem yasal hem de yasa dışı yöntemlerle dinleniyormuş.Üstelik mahkemeler dinleme izinlerini “terörist faaliyetleri izleme” kapsamında vermiş.Şimdi gazete “bu nasıl hukuk?” diyor.Oysa neredeyse herkesi karalayan, aşağılayan, itibarsız hale getiren ve en önemlisi yüzlerce kişiyi tutuklattıran telefon deşifreleri hep bu gazetede yayınlanırdı.Gazetenin Yazı İşleri Müdürü yaptıkları işin ne kadar yüce olduğunu kanıtlamak için “Demokrasi için telefon dinleyen de dinleten de şereflidir” diye yazmıştı.Yazı İşleri Müdürü gazetesi adına yazdığı yazıda “Hatta demokratik rejimi yıkmaya yönelik karanlık planlara karşı demokrasiyi, hukuk devletini korumak bir kamu görevidir. Böyle karanlık kumpaslara şahit olan devlet görevlilerinin bunları deşifre etmesi en birincil vazifeleri, anayasadan kaynaklanan mecburiyetleri, hatta vatani borçlarıdır. Evrensel demokrasi ilkelerine göre bu amaçla yapılan gizli telefon ve ortam dinlemeleri de mübahtır, caizdir hatta sevaptır” diyecek kadar da ileri gitmişti.Şimdi işe bakın. Dünün “şerefli” dinlemeleri sıra kendilerine gelince “şerefsiz” dinleme oldu.Eeee bir yerde ayak dolanacak elbette.*****“Korkacak ne var, yargıya güvenin, gidin aklanın”Başlıktaki cümle, AKP iktidarının Türkiye’yi dönüştürme operasyonlarına başladığı günden beri en çok duymaya alıştığımız sözlerden biri.Türkiye’nin aydınları, gazetecileri, akademisyenleri, rektörleri, emekli ve muvazzaf subayları ite kaka gözaltına alınır, evleri didik didik aranır, hepsi hapishanelere doldurulurken, yapılan hukuki hatalara dikkat çekenlere karşı hep bu söz söyleniyordu.“Eğer bir suçun yoksa korkacak bir şeyin de olmaz, git yargıya, suçsuzsan aklanırsın.”Laf doğru da, yıllardır içerde tutulan ve haklarındaki suçlamaları bile bilmeyenler ne yapacaklar?İktidarın yarattığı yargı terörü şimdi geldi kendini vurdu. Kıyamet koptu. MİT Müsteşarı’na böyle suçlama yapılabilir miymiş?İyi de yapıldı işte. Eğer MİT Müsteşarı bu suçlamaları kabul etmiyorsa yargıya güvenmeli. Gidip ifadesini vermeli. Haklılığını ve suçsuzluğunu kanıtlamalı.Bu kadar basit yani.*****Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Raşit Küçük, vatandaşa kırmızı ışıkta geçmenin caiz olmadığını anlatacaklarını söylemiş. Anlaşıldı, “Kurallara uyun, yoksa araba çarpar”ın yerini, “Kurallara uyun, yoksa Allah çarpar” alıyor! (Gani Yıldız)*****Savcı yerine KöşkMİT olayının en çarpıcı noktası Müsteşar’ın savcılık çağrısına uymak yerine soluğu Çankaya Köşkü’nde alması oldu. Müsteşar’ın Başbakan’la görüşmesi Cumhurbaşkanı ile görüşmesinden sonra gerçekleşti. Oysa Müsteşar Cumhurbakanı’na değil, Başbakan’a bağlı.Böylelikle Müsteşar bir yargı konusunu Köşk’e taşımış oldu ki, bu da iktidar kanadında yargı bağımsızlığı lafının palavra olduğunu kanıtlıyor.İktidarın “yargı bağımsızdır” söylemi, yargının sadece kendi emir ve talimatlarını yerine getirmesi anlamındadır. İşin ucu kendine dokunduğunda ne yargı kalıyor ne de bağımsızlık.Türkiye de bunu hak etmiyor.*****Gençlerden ‘Gençliğe Hitabe’ eylemiTürkiye Gençlik Birliği’nin bugün Ankara’da Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuma eylemi yapacaklarını öğrendim.İktidar yandaşlarının Atatürk’ü kötüleme ve izlerini silme arzularını yerine getirebilmek için ortaya attıkları “Atatürk’ün gençliğe hitabesi okullardan kaldırılsın” önerisini protesto eden gençler bugün saat 13.00’te Ankara’da “İlk Meclis” önünde bir araya gelecekler.Bazı siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının da destek vereceği eylemde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi hep bir ağızdan okunacak.
Defalarca anlatmaya çalıştım. Ama ellerine geçirdikleri fırsatla beğenmedikleri herkesten intikam almaya kalkanlar derin devlet kavramının da içini boşaltarak bunu Türkiye’nin dönüştürülmesi için kullandılar.Bir kere aha anlatayım:Derin Devlet nedir?Şudur: Devletin tehdit ya da ülke çıkarı olarak algıladığı kimi sorunları çözmek için yasaların ya da hukukun dışına çıkarak veya kamuoyu tarafından öğrenilmesi halinde hoşnutsuzluk yaratabilecek eylemlere başvurmasıdır.İçinde iktidarın olmadığı derin devlet olmaz.Derin devletin sürekli elemanları olduğu gibi gerektiğinde toplumun her kesiminden kişi, kurum ve kuruluşular bazen kendilerinin bile haberi olmadan bir oluşumun içinde olabilirler.(Örnek: Apo’nun Kenya’dan getirilmesi için bir iş adamının uçağı kullanıldı. O iş adamı uçağının neden istendiğini ancak olay bittikten sonra öğrendi.)(Kenya olayı neden derin devlet operasyonudur? Çünkü o teslim alınma resmi yollardan yapılmadı. Uluslararası hukukta bu tür bir takas hukuki değildir. Fiili durum uygulanmıştır ve gizli yapılmıştır.)AKP’nin açmazı, derin devletin sürekli irtibat halinde olduğu kişi ve kurumlara güvenmemesiydi. Bu nedenle başlattığı operasyonlarla tehdit olarak algıladığı güçleri bertaraf etti ve sonunda derin devletin de sahibi oldu.PKK’nın dağda ve Avrupa’da yaşayan liderleriyle ve İmralı’daki şahısla yapılan görüşmeler tipik bir derin devlet operasyonudur.Devlet terör sorununu çözmek için PKK liderleriyle görüşmeye karar vermiş ve düğmeye basmıştır. Ancak bunun kamuoyu tarafından öğrenilmesinin olumsuz sonuçlar yaratacağı da hesap edilmiştir.Durum öyle olunca da her şey gizlilik içinde yürütülmüştür. Ancak deşifre olmuştur. Yani bazı somut adımlar atılsa da bu derin devlet operasyonu başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Bu açıdan bakınca savcılığın MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş’i KCK davası nedeniyle ifadeye çağırması çok normaldir. Çünkü bir derin devlet operasyonu olan bu görüşmeler yasal ve hukuki değildir.Üstelik aynı görüşmeler nedeniyle olayın PKK tarafından bazı kişiler tutuklanmıştır. Devlet tarafına da soruşturma yapılması zaten gerekmektedir. Ancak görünen o ki, artık iktidarın hâkim olduğu derin devlette kaynağını henüz bilmediğimiz bir iç çatışma yaşanıyor.Başbakan’ın sahip çıktığı MİT Müsteşarı’nı ifadeye çağırmak kolay değildir. Savcıların bu konuda tamamen yasalara ve vicdanlarına göre hareket ettiklerini söylemek sözel olarak doğrudur belki ama inandırıcı ve mantıklı değildir.Kuşku şudur: Derin devlet içindeki çekişmenin tarafları kimlerdir?Darbeci ve çeteci olmakla suçlanan kimi eski isimlerin mi gücü hâlâ sürmektedir ve içerde hâlâ sorun yaratabilmektedirler yoksa aslında bugüne kadar iktidara kayıtsız destek veren başka güçler gidişattan hoşnut olmadıkları için sorun mu çıkarmaya başlamışlardır?KCK operasonlarını yürüten polis müdürlerinin görevden alınması bu kuşkuyu artırıyor.*****Dersim belgeleriAKP’nin ve yandaşlarının CHP üzerinden Atatürk’ü yıpratmak için başlattıkları Dersim kampanyasına belki de son noktayı koyacak “devletin Dersim belgeleri” bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı.İleri Yayınları tarafından çıkarılan “Devletin Dersim Arşivleri” kitabı yüzlerce belgeyi orijinal halleriyle bir araya toplamış.Serap Yeşiltuna’nın derlediği tamamı belgelerden oluşan kitap 1020 sayfa.Kitapta 1930’dan itibaren Tunceli Sıkıyönetim Komutanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Başbakanlık ve ilgili bakanlıklarla yapılan tüm yazışmalar, talimalar, yönetmelikler ve durum raporları bulunuyor.Giriş bölümünde editörün yorumu dışında bütün belgeler, üzerlerinde hiçbir yorum yapılmadan tüm çıplaklığı ile sergileniyor.Konuya ilgi duyan ve hiçbir yorumdan etkilenmeden Dersim gerçeğini belgelere bakarak öğrenmeye çalışanlar için “Devletin Dersim Arşileri” kitabı gerçekten günümüzde bulunabilecek en iyi kaynaklardan biri.*****Önce mi sonra mı?Fatih adı verilen eğitim projesi uygulamaya kondu. Proje, öğrenciler için gerçekten bulunmaz bir hazine. Son yıllarda eğitim alanındaki en önemli hamle.Ancak okurum Ergun Karahan uyarınca dikkatimi çekti.Projenin adı FATİH. Önce bu önemli projeye bir Türk büyüğünün adının verildiğini düşünmüştüm.Ancak FATİH bir kısaltmaymış. “Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi” Baş harfleri yanyana gelince FATİH oluyor.Soru şu: Önce bir kısaltma ad mı bulunmuş, sonra buna göre bir proje mi yapılmış, yoksa önce proje mi ortaya konmuş, tesadüfen baş harflerinden FATİH kısaltması mı ortaya çıkmış?Bana göre FATİH adı bulunduktan sonra her harfe bir kelime yüklenmiş gibi geliyor.Bugüne kadar yapılan kurnazlıklardan edindiğim deneyim bana bu fikri veriyor.*****Başbakan, “Dindar nesil yetiştireceğiz”sözüyle ilgili olarak, “Kimse ‘niyet okuyuculuğu’ yapmasın” demiş.E niyet o kadar belli ki, insan ister istemez okuyor!(Gani Yıldız)
Avrupa Birliği Bakanımız Egemen Bağış, Davos toplantılarına katıldığı sırada “Türkler Ermeni soykırımı yapmamışlardır. İşte burada söylüyorum. Gelsin tutuklasınlar” demişti.Davos İsviçre’de. Biz Fransa’nın çıkardığı “soykırımını inkâr edenlere ceza” yasası üzerinde duruyoruz, oysa İsviçre bunu yıllar önce çıkarmıştı.İşte Egemen Bağış da, bu saçma sapan yasayı eleştirmek için Davos’ta kişisel bir eylem yaptı.Zürih Devlet Savcısı Christine Braunschweig Egemen Bağış’la ilgili soruşturma başlatmış.Uluslararası hukukun sağladığı diplomatik dokunulmazlık nedeniyle Bağış hakkında dava açılması çok zor olabilir.Ama diplomatik dokunulmazlığın da bir sınırı var. Bağış’ın bakanlığı bırakması ve parlamenterliğinin de sona ermesi halinde dava açılır mı onu bilmiyorum.Bu durumda Egemen Bağış’ın ifadesinin alınması gerekecektir. Yani Egemen Bağış, İsviçre AB üyesi olmasa da Shengen kapsamında olduğu için, AB üyesi herhangi bir ülkeye girdiği an İsviçre’de çıkarılmış “difüzyon” kararı nedeniyle gözaltına alınmak ve Zürih’e gönderilmek durumunda kalabilir.Tabii ki herhangi bir Avrupa Birliği ülkesinde, Türkiye’nin bir bakanını gözaltına almaya kalkmak olacak iş değildir ama, soruşturmanın bile çok ciddi diplomatik sorun yaratacağı da kesindir.İşin özü şu ki, Batı demokrasisi ve hukuku çıkardığı bir yasayı asla deldirmemeye çalışır. Bu nedenle Türkiye ile bir diplomatik sorunu da göze alarak Bağış’a karşı bu tür bir eylem yapabilirler. Olay dünya kamuoyuna da yansıyacağı için lehte ve aleyhte sonuçları olabilir. Bu nedenle efelenmeye kalkmadan bunların gözden geçirilmesi ve durumun nasıl lehimize kullanılabileceğinin belirlenmesi gerekir.Örneğin başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, hükümetin diğer üyeleri, muhalefet liderleri Fransa ve İsviçre’de aynı “suçu(!)” işleyebilirler.Dava açılmasını körükleyebilirler. Hatta kalkıp “sanık” olarak mahkemelere bile gidebilirler.Ve “sanıklar” burada yapacakları savunma ile Türkiye’nin Ermeni meselesini en üst düzeyde ve bir mahkeme önünde dile getirme şansı bularak haklılığımızı dünya âleme gösterebilirler.Bunu bir tür “hodri meydan” olarak düşünebilir ve bunun üzerinden politika geliştirebiliriz.Tabii bu önerim hükümet kanadında ne kadar ilgi görür onu da bilemiyorum. Çünkü ilk tepkiler hiç de iç açıcı değil. Önce Bakan Bağış “Bir Türk bakanını tutuklayacak güç göremiyorum” dedi. Bu sözü İsviçre’nin umurunda bile olmaz, bizim kahve kültürüne alışkın kesimin hoşuna gider, okadar.Örneğin Ömer Çelik “Bir Türk bakanına dava açmaya haddi yok İsviçre’nin” diyor. Buna haddi var mı yok mu tartışılır, siz dava açılırsa ne yapacağınızı söyleyin. İsviçreli hukukçular “haddimiz” açısından bakmazlar, bu tür söylemler “efelenmeye” çok prim veren Türk halkı için geçerlidir.Bekir Bozdağ ise daha mantıklı konuştu. Soruşturmayı “saçma” buldu, fikir özgürlüğüne darbe olduğunu söyledi.Öyle ya da böyle, Türkiye Ermeni soykırımı suçlamalarından kurtulmak için etkili bir yol bulmak zorunda. Bu dava aslında bir fırsat bile olabilir.*****Kürtçenin medeniyet dili olmasıBaşbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Kürtçeyi kastederek “Medeniyet dili mi?” diye sorması tartışmalara neden oldu.Arınç bunu söylerken Kürtçe yazılmış bir edebiyat eseri, bir bilimsel makale olup olmadığını sorguluyor.Benim dikkatimi çeken, Arınç’ın bu sözlerine yönelik garip tepkiler.Çünkü nedense “medeniyet dili” kavramı tartışılmıyor da “Ne demek, Türkler Kürtlerden üstün mü” sorusu soruluyor. Sözlerden “ırkçı” bir sonuç çıkarılmak isteniyor.Arınç’ın sözlerini hemen “ırkçılıkla” suçlamak kolay yoldur.Oysa kavram üzerinden gidilerek Kürtçenin de bir medeniyet dili olup olmadığını söyleyebilmek önemlidir.Burada aşağılık duygusuna kapılmanın âlemi yok. Madem Arınç böyle bir söz söyledi, eğer ciddiye alıyorsanız “vay ırkçı” demeyeceksiniz, Kürtçenin de bir medeniyet dili olduğunu kanıtlayacaksınız.Oysa bizdeki tartışmalar “tersinden ırkçılık” boyutunda. Kürtçe ile Türkçeyi karşı karşıya getirip, Türkçe üzerinden bir Kürt ırkçlığı sergilenmek isteniyor.Neden Türkçe ile kıyaslanıyor? İngilizceyle kıyaslansın. Ya da Fransızcayla, Rusçayla, İspanyolcayla.“Medeniyet dili” dediğiniz zaman, bilim çevreleri bu dille yazılmış bilimsel makale, yazı, kitap, araştırma sayısına bakar.Demek ki Kürtçeyi medeniyet dili olarak kabul edenler “ırkçılık yapmayın” demek yerine hemen kanıtlarını ortaya koymalıdırlar. Bu o kadar da zor değil ki. Yığarsınız Arınç’ın önüne bilimsel kitapları, araştırmaları, makaleleri, o da söylediklerinden utanır.Bu kadar basit. Gerisi laf-ı güzaftır.*****Ergenekon’u sulandırmakAKP ve yandaşları ve tabii ki yalakaları, demokrasiyi, fikir özgürlüğünü savunan aklı başında herkesi “Ergenekon’u sulandırmak, darbelere çanak tutmak” gibi abuk sabuk gerekçelerle suçluyorlar.Şimdi sivil dikta demek, hapisteki gazetecilerin durumunu sorgulamak da buna eklendi.Hepsini kabul edelim.Türkiye sevdalılarının “Ergenekon’u sulandırdığını” söyleyelim.Ama herhalde hiçbir şey Başbakan’ın en yakın adamlarından Bülent Gedikli’nin yaptığından daha fazla sulandırma sayılamaz.Gedikli’ye göre Sarkozy de, Merkel de, Netanyahu da, Salman Rüşdi de, Paul Auster da, Selahattin Demirtaş da Ergenekon üyesi.Sulandırmanın şahikası değil mi bu?Yoksa AKP de gizli Ergenekoncu mu oldu ne?*****Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), 6 bin 600 lira emekli maaşı alan 3 eski bakana, “Sosyal güvenceniz yok, kaymakamlıkta gelir testi yaptırmanız gerek” yazısı göndermiş. Eski bakanına bile böyle “bakan” bir devlet, vatandaşını güvencesiz bırakır mı hiç?! (Gani Yıldız)*****Bir öğrencinin feryadıKendi adıma hiç yorum yapmadan, Selçuk Üniversitesi öğrencisi Şahin’in mesajını sizlere iletmek istiyorum. Lütfen sizler de elinizi vicdanınıza koyun:Adım Şahin. Ülkemizde Kürt sorunundan kaynaklı şiddetin en üst derecede olduğu dönemde çocukluk yıllarımı yaşadım hem de sorunun en derin hissedileceği bir yerde, Lice’de. Daha dünyayı yeni yeni anlamlandırmaya başladığım günlerde apoletli insanların evimizi yaktığına tanıklık ettim. Şiddetin kol gezdiği yıllarda ve yine şiddetle yoğrulmuş bir coğrafyada yaşamış olmama rağmen bir gün olsun şiddete meyletmedim. Siz de takdir edersiniz ki yaşadığımız şartlarda bunu başarmak büyük özveri gerektiriyor. 10 gün önce (bugün 20 oldu) Selçuk Üniversitesi tarafından okuldan atıldım. Okuldan atılmamın gerekçesi ise Adana 6. ağır ceza mahkemesi tarafından açılmış olan dava gösterildi. Dava Adana’da başladı ve savcılık beraatimi istedi. Demek istediğim şu ki: Selçuk Üniversitesi, savcılık dava açmış diye beni okuldan atıyor ama savcılık benim beraatimi istiyor... Allah aşkına siz söyleyin ben ne yapayım? Kararı ilk duyduğumda ‘ÜLKEM ÇILDIRMIŞ OLMALI’ dedim. Yıllarca emek verip üniversiteye yerleşiyorsun. 4 yıl boyunca iyi sayılacak bir dereceyle okulunu okuyorsun ama günün birinde okuldan atılıyorsun. Şimdi bütün samimiyetimle sizden tek bir şey istiyorum: BANA DAĞA ÇIKMAK DIŞINDA BİR YOL SÖYLEYİN.