Sevgili okurlar, aslında dün okuduğunuz bölümle bugünkü okuyacağınız bölüm tek bir yazıydı. Bugün de AKP dönemini anlatacaktım. Ancak sayfanın altına bir ilan geldiğini ve yazının çok uzun olduğunu söyledi arkadaşlar. Mecburen ikiye böldüm. Sohbet üç güne yayıldı.Holdingleşen medya1995’e geldiğimizde medyada “babadan” gelme tek medya patronu olarak Dinç Bilgin kalmıştı. Haldun Simavi, Erol Simavi gibi devler yarıştan çekilmiş, Kemal Ilıcak vefat etmişti. Artık yeni patronlar milyar dolarlık holdinglerin sahipleriydi.Gazeteci-satış müdürüBu durum gazetecilik tanımını da değiştirdi. Holding patronları için artık önemli olan “iyi gazeteci” değil gazeteyi ve televizyonu en iyi satan CEO’lardı. Kurumların başına holding temsilcileri, hukukçular, işletmeciler geçirilmeye başlandı.Holdinglerin çıkarıGazete ve televizyonların asil kadroları elbette gazetecilerin elindeydi ama, sahiplerin medya dışı işlerinin de korunup kollanması gerekiyordu. Zaten CEO’ların gazeteci olmayanlardan seçilmesinin sebebi de buydu. Medya kabuk değiştirmişti.Bir banka, bir TVDurum öyle bir hale geldi ki, neredeyse bütün banka sahiplerinin bir televizyon kanalı oldu. Bankacılık sır saklama mesleğidir. Gazetecilik ise tam tersi. Garip bir durum ortaya çıktı. Haber öncelikle gazete-TV için mi kullanılacaktı yoksa banka için mi?Serbest piyasa ama...Şurası gerçek ki, ne kadar serbest piyasa ekonomisi uygulanırsa uygulansın, büyük sermaye her dönem iktidarla iyi geçinmek zorunda kalmıştır, çünkü ekonominin ipleri hep iktidarın elindedir. Peki büyük sermaye medyanın da patronu olursa?Siyasetle içli dışlılıkİşte işler o zaman değişiyor. Medya gücü olan büyük sermaye medya dışı işlerini korumak için siyasetçiyle iyi geçinmek zorunda. Buna karşı gazetecilik bu ilişkileri bozan bir unsur. O halde siyasetçiyle içli dışlı olmak çare olarak göründü.Alan razı veren razı90’lı yıllar koalisyonlar dönemiydi. Bu, sermaye için bulunmaz bir dönemdi. Hem gazetecilik yapacak hem de koalisyonun bir tarafı ile iyi geçinerek medya dışı işlerinizi koruyabilecektiniz. Kısa sürede siyasetçi de bundan hoşlandı ve oyuna katıldı..Medya savaşlarıBöylelikle her medya grubu, koalisyonların bir tarafını kolladı diğer tarafını eleştirdi. Bu aynı zamanda medya savaşlarını da körükledi. Hükümet bir yanda dururken, medya kendi içinde vuruşarak siyasi partilerin mücadelesini kendi cephesine taşıdı.Nedeni başkaydıKamuoyu medya savaşıyor sanıyordu ama aslında savaş sermaye grupları arasındaydı. Sabah-Hürriyet veya Show-Uzan savaşları, Sabah-Uzan ya da Hürriyet Show savaşları günün koşullarındaki ekonomik savaşlardı. Olan bize oluyordu.Başımdan geçenlerGazetecilikten başka gayesi olmayan bizler savaşların “kahramanı” mı yoksa “piyonları” mıydık? Örneğin 90’lı yılların ortasında patlak veren Sabah Hürriyet savaşının önemli aktörlerinden biriydim. Tam 63 gün aralıksız Doğan Grubu aleyhine yazdım.Dinç Bilgin’in gücüGücümü Dinç Bilgin’den alıyordum. Sabah sadece bir medya grubuydu, başka işi yoktu. Oysa Doğan Grubu’nda banka, petrol şirketi, turizm ve sigorta kuruluşları vardı. Asıl para oradan geliyordu. Biz ise sadece gazetecilikten para kazanıyorduk.Bir gün bitiverdiBu bir gazeteci için önemli güçtü. Ama 63. günün sonunda Genel Yayın Müdürüm “Artık barıştık, kampanya bitti” dedi. Sonra ortak bazı reklam ve dağıtım şirketleri kuruldu, adam alıp vermeme anlaşmaları bile imzalandı. Şoke olmuştum. Ne çare.Kahramanlığın sonuYine de her şeye rağmen umutlu ve gururluyduk. Doğan Grubu’yla anlaşmıştık ama biz yine gazeteciydik. “Ne yapalım, şartlar bu” diyorduk. Bir sabah Dinç Bilgin’in Etibank’ı satın aldığı duyuruldu. İşte o an benim “kahramanlığım” da sona ermişti.Nasıl bitmesin ki...Bir medya grubu adına başka bir büyük medya grubuna açılan savaşta adeta kahraman gibi yazıyordum. Korkmuyordum. Biz gazeteciydik, başka işimiz yoktu, bankalarla da işimiz olmazdı. O Dinç Bilgin değil miydi, daha önce aldığı bankayı geri veren.Çok güveniyordukDinç Bilgin bir ara küçük bir bankayı satın almıştı. Aydın Doğan’ın, Mehmet Emin Karamehmet’in, Uzanlar’ınki gibi büyük banka değildi. Yine de hepimiz rahatsız olmuştuk. Necati Doğru, “Ne yaptın patron” diye yazdı. Biz de mi diğerleri gibi olacaktık?Dinç Bilgin cayıyorBu rahatsızlıklar üzerine Dinç Bilgin babadan gelme gazeteciliğine bir leke sürülemeyeceğini söyleyerek bankayı geri verdi. Havalara uçtuk. Taa ki Etibank alınıncaya kadar. “Etibank alınmazsa Sabah Grubu batar” dediler. Kahramanlık bitti, ötekiler gibi olduk.Büyük zenginleşmeDoğal olarak bu savaşlardan her medya grubu kendi adına zaferle çıkmış oldu. Medya sermayesi giderek büyüdü. Tepe noktalarda çalışan gazeteciler büyük paralar kazandılar, milyonlarca dolarlık transferler havalarda uçuşmaya başladı. Gazeteci sınıf atladı.Güç zehirlenmesiHem büyük paralar kazanılması, hem siyaset üzerinde kurulan büyük hâkimiyet medya patronlarını ve üst düzey çalışanlarını çok güçlendirmişti. Ama bu güçlenme kendi kendini zehirledi ister istemez. 28 Şubat dönemine işte bu koşullarda gelindi.28 Şubat dönemi28 Şubat’ta “hep korkulan” dinci bir parti ile merkez sağın en büyük temsilcisi ortak oldular. Ama bu ortaklık, dönemin çok güçlenen ve o kadar da zehirlenen medyası için tehlikeydi. Hepsi bir araya gelerek bu ortak tehlikeyi bertaraf etmeye karar verdi.Darbe değil, hükümeti yıkmakHep yazdığım gibi 28 Şubat dönemi bir darbe girişimi değil, büyük sermayenin, sivil bürokrasi ve askerle işbirliği yaparak mevcut iktidarı yıkma girişimidir. Bu operasyon sonunda başarıya ulaştı ama demokrasi, hukuk ve ahlâk da büyük yara aldı.Kendini vurmakAslına bakarsanız, 28 Şubat büyük medya sermayesinin kendi kendisini de vurmasıdır. İktidar yıkılırken yapılan yolsuzluklar, ekonomik kriz elbette halkın dikkatinden kaçmadı. Sonuçta halk sorumlu gördüğü herkesin üzerine bir çizik attı.AKP iktidarı doğuyorİşte AKP iktidarı bu yapı üzerine bina edildi. Büyük medya sermayesi şaşkındı. Beklenmeyen olmuştu. Ülke tam hâkimiyet altına alınacakken, hiç istenmeyen bir siyasi akım tek başına iktidar olmuştu. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Her şey değişti.Yarın bitiriyorumSevgili okurlar; AKP iktidarına kadar medyada yaşananları kendi gözümle ve deneyimlerimle aktardım. Ondan sonrası ise bir başka faciadır. AKP ile medya tamamen değişti, değerler yerle bir oldu. “Uzatılmış sohbetin” üçüncü gününde size AKP dönemini anlatacağım.
Sevgili okurlar; geçen hafta ülkemizdeki tüm mevcut sorunları bir kenara bırakarak medya üzerine konuştuk. Medya ve medyanın siyaset üzerindeki rolü üzerinde o kadar çok şey söylendi ki, sanıyorum kamuoyunun da kafası iyice karıştı.İş kolundan sektöreKonuyu anlatmak için bir özet yapmak istiyorum. Medya 80’li yılların başına kadar ekonomi, siyaset, sosyal yaşam, sanat üzerinde etkin ancak maddi olarak çok güçlü olmayan bir iş koluydu. 12 Eylül darbesinden sonra ise bir sektör oldu.Gazeteci patronlarO tarihlere kadar sadece basın olarak anılan medyada sahiplik gazetecilik kökünden geliyordu. Gazete sahiplerinin neredeyse tamamı adeta doğduklarından beri gazeteciydiler. Gazeteci kökü olmayan gazete patronu neredeyse hiç yoktu.Patron karışırdıSon yıllarda sıkça duyduğunuz “Patronlar yayına karışır mı?” tartışmaları o yıllarda hiç yoktu. Çünkü gazete sahibi aynı zamanda gazetelerin genel yayın müdürleriydiler. Gazetelerinin başında oturur, yayını bizzat yönetirdi. Yani patron işe karışırdı.Milliyet’in el değiştirmesiO yıllarda medya dışı patronla ilk tanışmamız Aydın Doğan’ın Milliyet’i almasıyla oldu. Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden çok etkilenen Ercüment Karacan gazetesini Aydın Doğan’a sattı. Bu o dönemde çalışan herkes için şaşırtıcı olmuştu.Sermayenin girişi12 Eylül’den sonra ise gazete sahipliğini kimi büyük sermaye patronları da yapmaya başladı. Çarpıcı ilk örnek Güneş Gazetesi’dir. Çavuşoğlu- Kozanoğlu grubu Güneş Gazetesi’ni çıkardılar. Bu, gazete çalışanları için de bir devrim niteliğindeydi.Gelirimiz arttıBüyük sermaye gazete patronluğuna soyunana kadar daha mütevazı maaşlar alan biz gazetecilerin maaşları bir anda inanılmaz oranda arttı. Güneş Gazetesi piyasaya “futbolcu transferi yapar gibi gazeteci transferi yaparak” girdi. Hiçbirimiz inanamadık.Maaşım üçe katlandı1981 yılında çalıştığım Günaydın Gazetesi’nde o günün koşullarına göre 4 bin lira maaş alıyordum. Güneş transferler yapınca patronumuz Haldun Simavi bizlere de zam yaptı, üstelik 12 maaş da ikramiye vermeye başladı. Maaşım 12 bin lira oldu.Gazeteler gelişiyor80’li yıllar aynı zamanda Özallı yıllardı. Özal’ın serbest piyasa ekonomisi uygulaması, gazetelere gelişmeleri için olanak tanıması yolumuz açtı. Gazeteci patronlar, Dinç Bilgin, Erol Simavi, Kemal Ilıcak ciddi yatırımlara girdiler. İktidar teşvikler verdi.Asil Nadir olayıAncak Özal gazetelerin büyük muhalefeti ile karşı karşıyaydı. Gazetelerin temel görevinin eleştirmek olduğunu kabul etmeyen Özal kendine göre bir medya yaratmaya soyundu. Dünyanın en zenginlerinden Asil Nadir’i medya kurmaya davet etti.Basında ikinci şokGüneş Gazetesi’nin yarattığı şoktan sonraki ikinci büyük şok Asil Nadir’in piyasaya “şirket satın alarak” girmesidir. Nadir Güneş ve Günaydın gazetelerini, Gelişim Yayınlarını satın aldı. Büyük transferler yaptı. Paralar havada uçuşuyordu.Özal’ın rüyası: 2.5 gazeteO günlerde rivayet edilir ki, Özal’ın hayali iki büyük gazete ile soldaki Cumhuriyet Gazetesi’nin piyasaya hâkim olacağı “2.5 gazete” planıydı. Cumhuriyet tamamdı, Asil Nadir de tamamdı. Peki ikinci büyük grup hangisi olacaktı.Sabah - HürriyetO dönem gittikçe büyüyen iki gazete vardı. Hürriyet ve Sabah. Asil Nadir gazeteleriyle bir taraf olacaksa, Hürriyet’le Sabah’tan biri ayakta kalacaktı. Bu iki gazete önce mücadele eder gibi yaptı ama sonra birlikte Asil Nadir’in üzerine yürüdü.Asil Nadir batıyorTabii konu sadece Sabah - Hürriyet’in ortak eylem yapmasından ibaret değildi. Bir dünya devi olan Asil Nadir’in İngiltere borsasında başı derde girmişti. Sabah ve Hürriyet bu durumu çok iyi kullandı. Türkiye’de çok garip bir “ilk” yaşandı.Nadir’in kellesi gittiİlk kez Türk basını dünya çapında bir Türk’ü dünya kamuoyu önünde alaşağı etmek için müthiş bir kampanya başlattı. Sonunda İngiltere Asil Nadir’e tutuklama kararı çıkarttı. Asil Nadir’in kellesi doğal olarak Türkiye’de de koptu.Özal bırakmadıAsil Nadir satın aldığı bütün yayın organlarını kaybetti. Ama Özal durmadı, medyayı istediği gibi düzenlemek için bu kez bambaşka bir planı devreye soktu. Türkiye’de artık özel televizyon da kurulmalıydı. Ama “telsiz kanunu” bunun önünde engeldi.Korsan yayıncılıkÇare “korsan” yayıncılıkla aşıldı. Özal’ın oğlu dönemin yükselen genç zenginleri Uzan’larla özel bir televizyon kanalı kurdu. Bu kanal yayınlarını yurt dışından yapıyordu. Ama Türkiye’nin her yerinden izlenebiliyordu. Teknoloji yasaları alt etmişti.Büyük sermaye giriyorKısa sürede TRT’nin yayın tekelinin artık süremeyeceği anlaşıldı ve özel televizyonların önü yasal olarak da açıldı. Ancak mevcut basın sermayesi bu yeni teknolojiye girmeye maddi olarak hazır değildi. Bu nedenle büyük sermaye kolları sıvadı.Artık medya oldukİşte bugün dilimizden düşmeyen “medya” kavramının başladığı dönem budur. Medya gazete ve televizyon için kullanılan ortak kavram. Yeni dönem her gazetenin bir TV’sinin olmasına da yol açtı. Ama her patronun büyük sermayeden de bir ortağı oldu.Siyasete bulaşma90’lı yıllar Türkiye’nin en karışık dönemidir. Irak savaşı, Kürt terör hareketinin tırmanması, Özal’ın ölümüyle siyasette oynayan taşlar, medya sermayesinin büyümesi, siyaset-ekonomi-medya ilişkilerini de farklı bir boyuta taşıdı. Bozulma başladı.Holdingleşen medya1995’e geldiğimizde medyada “babadan” gelme tek medya patronu olarak Dinç Bilgin kalmıştı. Haldun Simavi, Erol Simavi gibi devler yarıştan çekilmiş, Kemal Ilıcak vefat etmişti. Artık yeni patronlar milyar dolarlık holdinglerin sahipleriydi.(Yarın devam edeceğim)
Bu hafta başlığa en sevdiğim kısa fıkrayı yazdım, Yıldırım Tuna’dan biraz rol kapmak için.Kocaya notSevgili Kocacığım; Uzun yurt dışı seyahatinden dönmeden önce senin Bentley’inle yaptığım minik bir kazayı öğrenmeni istedim. Bende en ufak bir sıyrık yok merak etme. Evin önüne geldiğim anda fren yerine maalesef gaza basmışım, garaj kapımız ortadan eğildi, içerideki Ferrari’nin önü de parçalandı tabii.. Çok üzgünüm, altın kalbinin yardımıyla beni affedeceğini biliyorum.. Bentley’in, Ferrari’nin, Garaj kapısının fotoğraflarını gönderiyorum. Karın.. Not: Kız arkadaşın telefonla seni aradı.Korkunç rüya- Doktor yardım edin, her gece aynı korkunç rüyayı görüyorum.. Yataktayken 5 kadın üzerime atlıyor ve elbiselerimi parçalamaya başlıyorlar..- Bunun üzerine sen ne yapıyorsun?- Onları ittiriyorum efendim..- Anladım.. Benden ne gibi bir yardım istiyorsun?..- Kollarımı kırın..Patron ve PapaPatron yanında çalışan memuruna “Benden çekinmesene evladım?..” demiş,“Benim Papa’dan ne farkım var?.. Söylesene..” Memur “Haklısınız da efendim..” demiş mutsuz ve çaresiz bir ifadeyle, “Papa sadece elini öptürüyor..!” Benzİşadamı Casino’da bakmaya kıyılamayacak güzellikte şarap rengi kadife tuvalet giyen son derece şık bir kız görmüş, “İsminiz?..” diye sormuş müthiş heyecanlanarak, “Benz..” diye cevap vermiş kız buğulu bir ses tonuyla,“Hahahaa.. harika bir isim..” demiş adam titremesini bastırmaya çalışarak,“Mercedes Benz ile bir yakınlık var mı?..” Kız “ Evet efendim..” demiş gülümseyerek, “Fiyatlarımız neredeyse aynı..!”Sapık cinayet30. katta çalışan inşaat ustabaşından aşağıdaki tuvalete gidebilmek için izin istemiş, “Ohoooo” demiş ustabaşı, “Şimdi 30 kat in, sonra tekrar çık en az 1 saat kaybederiz. Sen iyisi mi çık şu putrelin ucuna, ben diğer ucuna basıp dengeleyeyim seni, yap oradan aşağı...” Ön uçta bizim işçi, arka uçta onu dengeleyen ustabaşı putrelin üzerindeyken birden bir sıvacı ustası bir şey sormak için onlara seslenmiş, denge görevini anlık unutan ustabaşı sıvacıya doğru dönünce tabii bizim işçi uçmuş aşağıya.. Kaza sonrası olay yerine gelen savcı durumu soruştururken 12. Kattaki görgü şahidi bir işçi “Savcı bey sanırım bu olay üst katlardaki sapık ilişkiler zinciri nedeniyle oluşmuş bir cinayet” demiş, “Çok net olarak gördüm ve duydumÖ Arkadaş aşağıya doğru uçarken pantolonunu sıyırmıştı, bir de düşerken ‘Ulan buraya gelsene şerefsiz, beni bu vaziyette bırakıp da şimdi kime gidiyorsun?..’ diye de bağırıyordu efendim..!”İşe bakGeçen gece yarısı parktan geçerken karşıma aniden bir kız çıktı, göz göze geldik, aramızda aniden müthiş bir elektriklenme oldu, öyle ki birden kendimden geçip sırtüstü kızın ayaklarının dibine yığıldım.. Meğer tipimden korkup elektrikli şok aleti kullanmış manyak..!İnanmakYahu birisi çıkıp sana “Gökyüzünde bir milyar yıldız var” dese itirazsız inanırsın, ben sabahtan beri “Duvarı yeni boyadım yaş..” diyorum, sen inanamayıp emin olmak için elliyorsun yau.. Pes be..!Erken içki- Bir duble rakı, yanında da bir bardak su.. Hemen..- Sizce biraz erken değil mi efendim?..- Nee?.. Dinle beni ukala herif, ben istediğim zaman istediğim kadar içerim.. Kimse bana ‘Yok erken’, ‘Yok geç’ diyemez tamam mı?.. Çabuk bana rakı ver..- Yanlış anladınız efendim.. Önce arabanızdan inip içerideki barımıza girip siparişinizi barmene verseniz diye söylemiştim.. Ben otopark görevlisiyim de ondan..Pısırık kocalar3 pısırık koca barda içip cesaretlendikten sonra kendilerine hayatı bezdiren karılarına nasıl kafa tutacaklarına,onların altında ezilmeyeceklerine dair söz vermişler, ertesi hafta da aynı barda toplanıp birbirlerine neler yaptıklarını anlatmaya başlamışlar.. İlki “Divanda sigara içerken izmariti halıya düşürdüm, seninki ‘Bari evi de yaksaydın..’ dedi, çaktım kibriti, gidin bakın evin hala dumanı tütüyor..” demiş heyecanla...“Arabayı tamir ederken elimden anahtar düşüp çamurluğu çizdi, karım ‘Dikkat etsene be..’ dedi, arabayı bütün bir gece ince ince onun gözlerine bakarak jiletle çizip durdum..” diye atılmış ikincisi.“Geçin beyler geçin..” demiş üçüncü adam, “Evde oturmuş porno seyrederken birden karım içeri girmez mi? Olayı fark edince ‘Çabuk kes şunu..!’ diye bağırdı, bakın.. bakın.. Hiç bu kadar yakından görmüş müydünüz?..”Mercedes BenzLas Vegas’ta düzenlenen erotik fuara gittim, girişteki kadının birinin önündeki kartta “Dans etmek 10, öpüşmek 100 dolar” yazıyordu, inanamadım.. Cüzdanımdan çıkarttığım 100 doları heyecandan ellerim titreyerek kadının önüne attım, bileğimi yakalayarak bir ayağa kalktı ki dev gibi bir kadın.. Resmen omzuna geliyorum.. Üstelik acayip şişko da.. Şaşkın şaşkın ona baktığımı görünce “Ne var?.. Bir şey mi söyleyeceksin?..” diye sordu dudaklarını yalarken, “Evet..” dedim korkudan yutkunarak, “ Bo.. bozukluğunuz var değil mi?..”*****Bilgisayarlar, kadınlar ve siz...- İkisi de sizden mutlaka sizden “ elektrik almak “ ister..- İkisinin de durup dururken “ neye bozulduğunu” anlayamazsınız..- Ne kadar iyisini alırsanız alın aradan 2 -3 sene geçince daha iyisiyle değiştirmek istersiniz..- İkisinin de sağı solu belli olmaz.. Biri hard disk arızası verir, diğerinin zırt diye migreni tutar..- İkisi de bozulduğunda hiçbir dediğinizi yapmaz..- İkisinde de ne kadar paranız varsa o kadar “güzeline” ve “donanımlısına” sahip olursunuz..- İkisi de hiçbir şey yapmıyormuş gibi gözükse de arka planda sizden habersiz birçok işi çaktırmadan sessizce yürütür.- İkisini de başkasının eline geçip kullanmasını istemezsiniz.- İkisinin de hafızası maalesef çok güçlüdür, hiçbir “halt”ı asla unutmaz, her an hatırlatırlar..*****Gani Yıldız’danAvrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nun Türkiye için hazırladığı raporda, “Dava öncesi gözaltılar ve tutukluluklar endişe verici” ifadesi kullanılmış. Hukukun üstünlüğünü savunanlara “endişe verici” olan bu durum, bizimkiler için “keyif verici” olduğu sürece bir şey değişmez!***“Kemalist Diktatörlük” tartışması çıkmış. Nerede mi? “Diktatör”ün kurduğu Meclis’te!***Eğitim sistemi ister “4+4+4”, ister “8+4”, isterse bambaşka formülasyonda olsun, yeter ki o sayıların toplamı ülkeye faydalı “1” insan etsin!***Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bir yasaya sevindiğini duyunca, “Eyvah, dünyanın sonu geldi galiba!” dedik. Sonra yasanın İnkâr Yasası, mahkemenin de Fransa Anayasa Mahkemesi olduğunu öğrenince rahat bir nefes aldık!***Geleceğin teknolojisi “sanal gerçeklik” sayesinde, Maldiv tatilini evimizden yapabilecekmişiz. O teknolojinin benzeri şu an ülkemizde var; ileri demokrasiyi sanal gerçeklik olarak Silivri’den yaşayabiliyorsun.***Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Riyad’da bir gazetecinin, “Türkiye’nin Suriye’deki krizin sonuçlanmasında heyecanı azaldı” demesi üzerine, “Bize Suriye konusunda gaz vermeyin” uyarısında bulunmuş. Gazeteciye çıkışmak kolay; iş bu lafı “büyük gazcı”ya söyleyebilmek!
Özellikle CHP’li okurlardan ve CHP’li çevrelerden gelen en büyük şikâyet “partiye gönderilen mesajların asla cevaplandırılmayışı.” Nedense koca CHP bir türlü halkla ve partililerle ilişkiyi kuramıyor. Sanıyorum seçimlerdeki başarısızlığının başta gelen faktörlerinden biri de bu.CHP’nin bu konudaki beceriksizliğinin ve hatta ciddiyetsizliğinin bir örneğini sunmak istiyorum.Dün Almanya’da yaşayan, yıllardır bu ülkedeki Türklerin Alman devletiyle ilgili hukuksal sorunlarında tercümanlık yapan, Almanya’da Türkiye’nin tanıtımı için neredeyse gecesini gündüzüne katan değerli ağabeyim Tahsin Ersoy aradı.“Can” dedi “Hani kasım ayında seni aramıştım, Kılıçdaroğlu’nu Almanya’ya davet etmek istediğimizi söylemiştim ya!”Ben de “Evet, ne zaman geliyor Kılıçdaroğu?” diye sordum. Tahsin abi kısa bir süre sustu ve “o davete hâlâ bir cevap gelmedi” dedi... Şimdi filmlerdeki gibi “flashback” yapayım ve kasım ayına döneyim:Tahsin abi aradı ve yaşadığı Tübingen’in bağlı olduğu Baden Württemberg eyaletinin SPD’li Başbakanı Nils Schmid’in Kemal Kılıçdaroğlu’nu davet etmek istediğini söyledi:“Baden Württemberg Almanya’nın en zengin eyaleti. (Mercedes burada.) Ayrıca Tübingen ve Stuttgart’ta çok sayıda Türk var. Bölgede okumaya gelen Türk öğrenci sayısı da çok fazla” dedikten sonra “Schmid üç günlük çok güzel bir program hazırlamak istiyor. Kılıçdaroğlu parlamentoda konuşacak, işçilere hitap edecek, Türk üniversite öğrencileriyle sohbet edecek, ayrıca Türk evleri ziyaret edilecek” diyerek planladıkları ziyareti anlattı.Benden istediği ise CHP’de bu konuları konuşacakları bir muhatap bulmaları için yardım.Ben de ardından CHP’yi aradım, basınla ilgili yetkili ile görüşüp durumu anlattım. Yetkili kişi “Çok heyecan verici bir davet olduğunu” söyleyerek “Davet içeriğini bana mail’le atsınlar, ben Sayın Genel Başkan’a ve diğer yetkililere anında iletirim” dedi.Tahsin abiyi aradım, CHP’deki yetkilinin adını ve mail’ini verdim.Flashback bitti, bugüne dönelim. Dün Tahsin abi aradı. “Konuştuğumuz günden beri CHP’den cevap yok” dedi. Davet içeriği ekli mektubu tam üç kere CHP’ye göndermiş, bir dönüş bile olmamış.Ama Tahsin abi kolay kolay yılmaz, Ankara’dan CHP’ye yakın bir arkadaşını bulmuş, mektubun aslını göndermiş ve bunu CHP’ye götürmesini rica etmiş. Bu kişi mektubu CHP’ye götürmüş, Kemal Işılak’la görüşmüş, mektubu vermiş, Işılak “Şu sıralar başımız kalabalık sizi ararız” demiş.Yine cevap yok.Bu tür davetler prestij davetleridir, yapılan konuşmalar, temaslar hem Alman hem Türk medyasında yer alır, gidilen ülkenin Türk toplumlarında ilgi görür, siyasetçiler kendileri gibi düşünmeyenleri de etkileme şansı bulur.CHP nedense bu tür konularda ya ciddiyetsiz ya umursamaz davranıyor.Kemal Kılıçdaroğlu’nun bunlardan haberi oluyor mu acaba?*****TL’nin yeni simgesinde çıpa varmış. Madem artık çıpası da var, bari bundan sonra vatandaşın cebinde biraz daha uzun süre takılı kalsın! (Gani Yıldız)*****Zorunlu bir yazıÇarşamba akşamı CNN Türk’te katıldığım programda söylediklerim benim tahminimi aşan ölçüde olay yarattı. Üç gündür medya ve siyaset çevreleri o gece konuşulanları tartışıyor.Birkaç noktaya açıklık getirmem gerektiğine inanıyorum;1- Ben bir iddiada ya da ifşaatta bulunmadım. Yaşadığım bir olayı anlattım.2- Ortada bir yalan ya da iftira yoktu, çünkü iyi niyetle bana söylenen bir konuyu o dönemin bir bakanına aktarmıştım.3- Söylediğimi kanıtlamak gibi kaygım yoktu. Bir tanıklık söz konusuydu ve bunun somut belgesi olamazdı.4- Yayına katılan Aydın Doğan’ı büyük saygı ile dinledim, sözlerine üzüldüğümü belirttim. Medyanın en büyük patronu ile polemiğe girme haddini kendimde bulamazdım.5- Zafer Mutlu’ya da cevap vermedim, gereği yoktu, “hatırlamadığını” ve “benim karıştırdığımı” söyledi. Yılların arkadaşlığına saygı göstermek zorundaydım.6- Ertuğrul Özkök’ün “Ben şantaj yapmadım, bana iftra atılıyor” sözlerini anlayamadım. Konu onun gıyabında gelişmişti.7- Bahattin Yücel herkesi kollayan bir açıklama yaptı. Benim anlattıklarımı doğruladı. Ertuğrul Özkök ve Zafer Mutlu’nun o dönemde “dosya yok” dediklerini anlattı. Dosya var ya da yok, bu benim dışında, ben Yücel’e “bana söyleneni” aktarmıştım.8- O gece söylediklerimi bugüne kadar ilk kez söylemedim. 15 yıl önce de buna benzer sözler sarfettim. 28 Şubat uygulamalarına dönemin en büyük gazetesinin yöneticisi ve yazarı olarak “zorunlu aktör” gibi katılmakla birlikte rahatsızlıklarımı her fırsatta dile getirmiştim.9- O dönemdeki tavrım nedeniyle gazetemle yollarımı ayırmak zorunda kalmış, uzun süre hiçbir yerde iş bulamamıştım.10- Benzer bir durumu sadece bir yıl çalıştığım Uzan Grubu’na el konmasından sonra da yaşamış ve mesleğe yeniden Zafer Mutlu sayesinde dönebilmiştim.11- Aydın Doğan kısa bir süre öncesine kadar çalıştığım Vatan Gazetesi’nin de sahibiydi. CNN Türk’teki anımı, eğer Aydın Doğan hâlâ Vatan’ın sahibi olsa bile muhtemelen yine anlatırdım. Çünkü o sözler önceden planlanmış değildi, sözün oraya gelmesiyle söylenmişti. Muhtemelen hem gazetemin hem de CNN Türk’ün Aydın Doğan’a ait olduğunu unutur ve yine konuşurdum.12- Ertuğrul Özkök’ün CNN Türk’e dava açacak olmasını yadırgarım. Kimse önemli bir olayda ve canlı yayında kimin ne söyleyeceğini bilemez. Bu risk bütün kanallar için geçerlidir.13- Ertuğrul Özkök’ün “Bizim kanalımızda bu adamları nasıl konuşturursunuz?” sözlerini ise anlamam mümkün değil. Sanıyorum bunun sansür olduğunu fark edecek ve üzülecektir.14- Yayında söylediğim “Bu gece meslek hayatımın sonu olabilir” sözü bir korku ve endişenin sonucu değil, bir anda 12 yıl öncesini hatırlamamın refleksi ile söylenmiştir.15- Sözlerimin bir iftira, karalama, komplo olmadığını bütün yüreğimle söylüyorum. Amacımın kamuoyu tarafından anlaşıldığının kanıtı ise gazetelerin internet sayfalarında ve yüzlerce internet sitesinin okur yorumu köşelerinde yayınlanan yazılardır. Aldığım binleri aşan mesajlar ise cabası.*****Peki şimdi ne olacak?Balyoz davasında bir ilke daha imza atıldı ve bir kuvvet komutanı mahkemeye giderek “tanık” sıfatıyla ifade verdi. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu iddianamede “darbe planı” olarak tanımlanan, sanık emekli ve muvazzaf subayların “plan semineri” dediği belge üzerine bildiklerini söyledi.Kalyoncu’nun sözlerinden o dönemde bir darbe olasılığı olmadığını, irticanın söylendiği gibi çok önemli bir tehdit olarak algılanmadığını anlıyoruz.İfadeye bakıldığında “Darbe planı-plan semineri” belgesinin askerin “rutin” çalışmalarından biri olduğu görülüyor.Nitekim Kalyoncu mahkemeye sanki tanık olarak değil de bilirkişi olarak davet edildiği hissine kapıldığını belirtti.Dünkü ifadelere bakıldığında, eğer bir kuvvet komutanı mahkeme tarafından ciddiye alınacaksa, darbe planı iddiası tamamen çökmüş durumdadır.Ama mahkeme aksi yönde düşünüyorsa bu sefer de bir kuvvet komutanının sözlerine inanılmadığı anlamı çıkacaktır.Kişisel görüşüme göre bu dava artık iyice çıkmaza girmiştir. Hâkimlere kolaylıklar dilerim.
Milli Eğitim Bakanı, üyesi olmadığı halde Milli Güvenlik Kurulu toplantısına çağrılıyor. Bakan içerİde 1.5 saat kalıyor.Çıktıktan bir saat sonra eğitimde uygulanmak istenen 4+4+4 sistemi ile ilgili bir değişiklik açıklıyor.Akla doğal olarak “MilliEğitim’de yapılmak istenen değişiklik MGK’da değiştirildi” fikri geliyor.Parantez açayım; Milli Güvenlik Kurulu kavramına oldum olası karşı çıktım. Herkesin askere yaranmak için adeta yarıştığı dönemlerde ve özellikle 28 Şubat’ta bu kurulun garabetini anlatan yazılar yazdım.Medyanın ve hatta siyasetçilerin “Konu Milli Güvenlik Kurulu’na götürülüyor” türü söylemlerini eleştirerek “Ne demek bu? Yani Milli Güvenlik Kurulu askerlerin seçilmiş sivil otoriteyi denetlediği bir organ mıdır ki, konu MGK’ya götürülüyor diyorsunuz” diye sordum.Her Milli Güvenlik Kurulu toplantısının “kritik” başlığı ile verilmesine karşı çıkarak “Aylık toplantı olmaz, hükümet ne zaman gerek görürse güvenlikle ilgili birimleri çağırır; görüş alır, talimat verir” diye yazdım.Bugünkü iktidar ise sözde demokrasi adına Milli Güvenlik Kurulu’nun oturma üzenini değiştirmekle yetindi sadece, gerisi aynen duruyor.Konumuza dönelim; zaten garabet olan Milli Güvenlik Kurulu’na üye olmayan bir bakanın çağrılması, o bakanlıkla ilgili bir iş için olabilir. Tam bu sırada 4+4+4 gibi karşı devrim niteliğinde bir düzenlemenin yapılmak istenmesi akla “askerin buna tepkisi” olduğunu getirir. Nitekim Bakan’ın toplantıdan hemen sonra tamamında olmasa bile bir bölümünde geri adım atması da bu görüşü kuvvetlendirir.Dün konuyu yazdım. Askerin MGK’da etkisinin pek kalmadığını ama iktidarın “Çok üzerlerine vardık, biraz gazlarını alalım, bir istediklerini de yapmış gibi olalım” diye düşünmüş olabileceklerini de ekledim.Ancak önce Cumhurbaşkanı “Milli Eğitim Bakanı’nın çağrılacağı önceden kararlaştırılmıştı, 4+4+4 hiç görüşülmedi” açıklaması yaptı. İnandırıcı değil ama inanmaktan başka çare yok.Buna karşı Milli Eğitim Bakanı, hepimizi aptal yerine koyan inanılmaz bir açıklama yaptı. Milli Eğitim Bakanı yasa teklifinde bazı yanlışlar olduğunu, bunu Başbakan’a söylemek istediğini belirterek diyor ki “ Başbakan sağlık nedeniyle epeydir Ankara’dan uzaktı, kendisiyle bu konuyu yüz yüze görüşme imkânımız olmamıştı. Başbakanımız’la ancak MGK’nın toplandığı gün yüz yüze konuşabildik.”Pes yani. Bu sözler herkesi aptal yerine koymuyor mu?Bir bakanla bir başbakanın konuşacağı tek yer MGK’mıdır?Evet Başbakan rahatsızdı, evinde dinleniyordu, ama çalışıyordu da. Birçok kişiyi kabul ediyordu. Bakan evine gidebilirdi. Haydi olmadı Ankara’ya döndüğünde konuta da gidebilirdi.Ama o ne yapmış, görüşme imkânını sadece orada bulduğu için MGK toplantısına katılmış. Ve işe bakın ki Başbakan’ı ikna ederek bir yanlıştan döndürmüş.Vallahi çok ayıp. Hepimizi bu kadar aptal yerine koymaya kimsenin hakkı yok.*****Amerika’da evde eğitim nasıl yapılıyor?İktidar zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarıyormuş gibi yapıyor ama, şimdilik vazgeçilen “evde özel eğitim” programı ile kızları okuldan uzaklaştırmayı amaçlıyordu.İktidar sözcüleri “evde eğitimin” gelişmiş ülkelerde yaygın olduğunu, çok iyi sonuçlar alındığını söyleyerek savunuyorlar.Gelişmiş ülkelerde bazı iyi sonuçlar alınmış olabilir, ama kültür ve eğitim düzeyi düşük, hele dinsel bazı baskılar nedeniyle kızlarını okula göndermek istemeyen ailelerde, bu konunun çok istismar edileceğini söylemek yanlış olmaz.Gelişmiş ülkelerde, örneğin Amerika’da evde eğitim var ama yüzde 1 oranında bile değil. Buna rağmen çok katı kuralları var.Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, bir bilgi notu göndererek, bizzat incelediği “Amerika’da evde eğitim”in nasıl olduğunu anlatmış. Okuyalım: “Amerika’daki “evde eğitim” uygulamasını 4+4+4 garabetine örnek göstermek şark kurnazlığıdır ve uygulamanın sadece başlığını dile getirmek kamuoyunu yanıltmak amaçlıdır. Ademimerkeziyetçi bir sistemle yönetilen ABD’de eğitim konusu tamamen eyaletlere bırakılmıştır. Federal devlet asgari şartlar koyarak eğitimi sadece fonlar. Doğrudur, 50 eyaletin tamamında ailelere çocuklarını evde eğitme hakkı tanınmıştır. Bazı eyaletlerde çocuğunu evinde eğitmek isteyen anne babanın ikisinin de lise, bazılarında üniversite mezunu olma şartı vardır. En katı kurallarla bu uygulamayı sürdüren eyalet New York ve Massachussetts’tir. Kurallardan bazıları şunlardır: Aile, ilk ve orta okul yaşındaki çocuğuna her okul yılı 180 gün ve 900 saat, lise yaşındaki çocuğuna 990 saat ders verdiğini veya ders aldırdığını devlete kanıtlamak zorundadır. Bu zorunlu dersler arasında, başta vatanseverlik, yurttaşlık olmak üzere matematik, İngilizce, tarih, coğrafya, sağlık bilgisi ve trafik kuralları bulunmaktadır. Aile, çocuğuna evde vereceği ders programını Eyalet Eğitim Bakanlığına onaylatmalıdır. Aile belli aralıklarla, çocuğa niteliklerini devletin belirlediği eğitmenler tarafından verilecek sınav sonuçlarını devlete iletmek zorundadır. Kural ve denetleme listesi daha çok detaylıdır. Evet Amerika’daki ‘evde eğitim’ böyle. Türkiye’de bunun değil, biraz benzerinin uygulanması mümkün mü?”*****Meslek lisesi öğrencilerinin yemekleri kesilmişMeslek lisesi öğrencisi bir okurumdan ilginç bir mesaj aldım. Size de iletiyorum, umarım ilgililer de okur ve gereğini yapar. Şöyle diyor okurum:“Sayın Can Ataklı; Belki yazdığım konudan haberiniz yoktur. Medyada da yer aldığını hiç görmedim.Meslek liseli öğrenciler öğrenim gördükleri branşlarla ilgili olarak haftanın üç günü iş yerlerinde staj (yerinde eğitim) görmektedirler.On yıllardır yapılan bu uygulamada öğrenciler asgari ücretin belli bir bölümü kadar maaş da almaktadırlar.Bu seneye kadar çalıştıkları kurumda öğle yemeği de yemekteydiler. Ne olduysa bu sene başında çocuklara öğle yemeği verilmeyeceği emirlendi. Üç beş öğrencisine öğle yemeği yediremeyen bir anlayışın tabletlerle, akıllı tahtalarla öğrencilerine önem veriyor gibi görünmesini takdirlerinize bırakıyorum. Saygılar.”NOT: Özel kuruluşlarda durumun ne olduğunu çok iyi bilmiyorum. Ama kamu kurumlarında staj yapan öğrencilerin durumu bu.*****Tek amaç imam hatiplerin orta kısmını açmakMilli Eğitim’de 4+4+4 sistemine geçilmek istenmesinin tek amacının imam hatip liselerinin orta kısmını açmak olduğu anlaşıldı artık. “Kızları okuldan uzaklaştırmak” isteğinden vazgeçen iktidar milletvekilleri “Bundan vazgeçtik ama imam hatiplerin orta kısmının açılması yerinde duruyor” diyerek attıkları geri adımı savunuyor. Teklif veren sözcüler söze “meslek liselerinin ve meslek eğitiminin önünü açıyoruz” diye başlıyorlar ama sıra imam hatibe gelince bunların birer meslek lisesi olarak görülmediğini de itiraf etmekten çekinmiyorlar. Daha önce de yazdığım gibi imam hatipler Türkiye’nin “din adamı ihtiyacını karşılamak” için değil, (Sünni-Hanefi) dindar bir nesil yetiştirmek için kullanılacak. İktidar bu nedenle “Halkımız çocuklarının dini eğitim de alarak normal eğitimlerini yapmalarını istiyor, halkın iradesi buysa uyacağız” bahanesinin arkasına sığınıyor.*****Almanya’da bir savcı Cumhurbaşkanı’nı koltuğundan edebiliyor. Çünkü orada kulun değil, hukukun üstünlüğü var. (Gani Yıldız)
Başlıktaki ifade, Balyoz operasyonunu başlatan gazete başlığı idi.İddiaya göre askerler AKP’yi ve ona destek veren Fethullah Gülen cemaatini bitirmek için bir “darbe planı” hazırlamışlardı.Buna göre kaos yaratacak eylemler hazırlanacak, Fethullah Gülen cemaatini silahlı terör örgütü olarak göstermek için tuzaklar hazırlanacak, bu nedenle camiler bile bombalanacaktı.Bu iddialar iktidar tarafından çok ciddiye alındı ve arkasından başlatılan soruşturmalarla 50’nin üzerinde general tutuklandı.Bu davalar furyasından kuvvet komutanları kadar, emekli olan son Genelkurmay Başkanı da payını aldı. O da tutuklandı.Oysa şimdi durum çok farklı.Fethullah Gülen’i bitirme planını askerler belki düşünmüş olsalar bile asla hayata geçiremediler; buna karşı, iktidar içi çatışmalarda Fethullah Gülen’i bitirmekten söz edenler çoğaldı bu günlerde.MİT Müsteşarı’nın KCK davasında “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrılmasından itibaren Gülen cemaati çok konuşulmaya başlandı.Doğal olarak iktidara daha muhalif bakanlar ilk başlarda Gülen cemaatinden söz etmeye pek yanaşmadılar. Korkudan olabilir.Oysa iktidar yandaşları bu konuda tam ikiye bölündüler.Bir kesim iktidarın arkasına geçerek MİT olayının cemaat tarafından tezgâhlandığını anlatmaya başladı.İkinci kesim ise cemaat adına iktidara yüklendi.Ancak geldiğimiz nokta çok ilginç.Çünkü durumun iktidarı sarsmasından endişelenen Erdoğan’cı ve Gülen’ci bazı isimlerin “itidal” tavsiyesine rağmen kimi Gülen taraftarı isimler ise iktidarın büyük bir operasyona start verdiğini yazmaya, söylemeye başladılar.Buna göre Erdoğan’ın devlet içindeki “cemaat yandaşlarının” temizlenmesi için emir verdiğini ileri sürüyor. Nitekim yargıdaki ve polisteki bazı görevden alma operasyonlarının buna kanıt olduğunu söylüyorlar.Gülen adına yazan bazı yazarlar, operasyonun daha da büyüyeceğini ve işin “Fethullah Gülen’i tamamen tasfiye etme” hedefine varacağını belirtiyorlar.Kısacası, ortada bir “Fethullah Gülen’i bitirme planı” olduğu söyleniyor.Merakım şu; askerlerin en tepe isimleri böyle bir planı düşündükleri için bir yıldır hapislerde çürütülüyor. İtibarları sarsıldı, onurları ayaklar altına alındı, kariyerleri yok edildi.Peki şimdi bu kez sahneye konulan “Fethullah Gülen’i bitirme planından” kim sorumlu tutulacak?Kimler hakkında dava açılacak?Kimler hapse atılacak?*****Diş’e bir dokundumPazar günü bir dostumun diş eti tedavisi için gittiği Nişantaşı Diş Hekimliği Fakültesi’nde kendisine üç yıl sonrası için randevu verildiğini yazmıştım. Gösterilen kötü muamele de cabası idi.Şu ana kadar herhangi bir yanıt gelmedi. Belli ki söyleyecek sözleri yok.Bunu yazınca, canı yanan başkalarının da mesaj yağmuruna tutuldum.O “çok iyi” olan hizmetlerde meğer ne aksaklıklar oluyormuş.Örneğin İzmit’ten arayan T. Y. isimli okurum eşinin 7 yıldır tedavi gördüğünü, 6 ayda bir randevulu olarak gittikleri hastanede nasıl eziyet çektiklerini anlatmış. 2 dakika süren kan verme işlemi için örneğin saatlerce beklediğini belirtiyor.Adana Balcalı Diş Hastanesi’ne sevk edilen M. G. özürlü çocuğunun diş ameliyatı için “en az 1 yıl sonra sıra gelir” dendiğini ilaçlı tedavi için ilaç bile yazılmadığını ve “bildiğiniz bir ağrı kesici kullanın” dendiğini söylüyor.Çok sayıda okurumdan ise “randevu almak çok kolaylaştı, ama tedaviler hiç de söylendiği gibi yapılmıyor, tedavi randevuları en iyi ihtimalle aylar sonrasına veriliyor” diye yakınıyor.Bunların dışında hastaların özel hastanelere yönlendirilmesi de merak konusu oluyor.*****Yine 28 Şubat, yine eğitim, yine asker (mi?)İktidar, eğitimde kapsamlı ve bir o kadar karşı devrim niteliği taşıyan bir değişikliği “tasarı” olarak değil de “teklif” adı altında fazla sorumluluk almayarak Meclis’e getirdi. Kısaca 4+4+4 diye sunulan teklif zorunlu eğitim 8 yıldan 12 yıla çıkarılıyormuş gibi gösteriyor ama işin aslının İmam hatiplerin önünü açma ve kızları okuldan uzaklaştırma olduğu hemen anlaşıldı.İktidarın asıl amacı aslında imam hatiplerin önünü açmak. Kızlar anladığım kadarıyla refleks olarak teklife girmişti.Kamuoyundan tepki geldi. Karşı devrim niteliğindeki bu değişikliğin, AKP tabanından bile rağbet görmeyeceği anlaşıldı. Peki dönüş nasıl olacak?Çare bulundu. 27 Şubat’ta toplanan Milli Güvenlik Kurulu’na Milli Eğitim Bakanı çağırıldı. Bakan 1.5 saat içerde kaldı. Çıktı ve değişiklikte geri adım atıldı. İmam hatipler aynen duruyordu yerinde ama kızlar konusunda karar değişmişti.Tıpkı 15 yıl önceki MGK toplantısı gibi. O zaman zorunlu eğitim 8 yıla çıkmış, İmam hatiplerin önü kapatılmıştı. Çünkü asker böyle istiyordu.Şimdi yine aynı tarihte (bir gün önce ama, tam da o gün konuşulurken oldu) yine asker “ayar” vermiş gibi sunularak geri adım atıldı.Cumhurbaşkanı yazılı açıklama yapmış, “Milli Eğitim Bakanı’nın gelişinin bunla ilgisi yok, daha önce kararlaştırılmıştı” diyor. İnandırıcı mı?Konu şudur; eğitimde köklü değişiklik tepki yarattı, mantıklı bir geri adım atmak da zor. O halde eski usule başvurulur, “asker istemiyor” denilir.İyi de hani askeri vesayet bitmişti. Tamam bitti de tabana söylenecek söz şudur: “Zaten fena hırpaladık, biraz durmak lazım, gazlarını alalım.”Çünkü iktidar kendi getirdiği değişikliğin arkasında duramayacağını biliyor. O halde “olağan şüphelileri” koyarsınız herkesin önüne, kimsenin sesi çıkmaz.*****DangalaklıkPazar günü Ermenistan devletinin yaptığı Hocalı katliamını anma mitingi yapıldı Taksim’de. Türk Azeri Birliği temsilcileri daha önce beni de ziyaret etmiş ve anma törenleri hakkında bilgi vermişlerdi.Anma törenlerinden önce konuyu köşeme de taşımış ve “Hocalı vahşetini tarihin neresine koyacağız” diye sormuştum.Miting yapıldı. On binler alanı doldurdu.Ancak bir ya da birkaç kişi dangalakça bir pankartla o anlamlı güne gölge düşürdü. “Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrantız” söylemine güya gönderme yaparak “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” diyen iğrenç bir pankart açtılar.Mitingi izleyen arkadaşlarıma sordum, bu pankarttan sadece bir tane gördüklerini söylediler.Ama geniş bir çevrede bu pankart konuşuldu ve bu pankart üzerinden başka bir kin ve nefret söylemine tanık olduk.O muhteşem Cumhuriyet mitinglerinde de yine aynı dangalaklık yapılmış ve kendini bilmez birkaç kişinin açtığı “ordu göreve” pankartı daha sonraki davalarda “kanıt” gibi sunulmuştu.Yazık, çok yazık. Bu dangalaklıklara asla prim vermemeliyiz.
Bugün 28 Şubat. 15 yıl önce bugün yapılan bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınan kararlarla anılan bir sürece bu ismi takmıştık. 28 Şubat süreci 15 yıl geçmesine rağmen hâlâ şiddetle tartışılıyor.- YANLIŞ TARTIŞMA: Ancak özellikle bugünün dinci egemenleri 28 Şubat’ı işlerine geldiği gibi anlatıyorlar. Kendilerine aydın diyen maskeliler ise geçmişin hıncını çıkarmaya çalışıyor. Size çok farklı bir 28 Şubat anlatmak istiyorum.- KİM YAPTI: 28 Şubat bir askeri darbe gibi algılanıyor bugün. Gerçi o gün de bu yönde görüşler hâkimdi ama, 28 Şubat askeri bir operasyondan ziyade, büyük sermayenin ekonomik çatışmasıdır.- MERKEZ SAĞ: Özal’ın ölümünden sonra bütün taşlar yerinden oynamıştı. Demirel’in Çankaya’ya çıkması ile Tansu Çiller adeta yaratılmıştı. Merkez sağ-sol koalisyonu iktidardaydı.- GÜMRÜK BİRLİĞİ: Dönemin iktidar ortağı SHP (sonra CHP oldu) gönülden olmasa da Çiller’li DYP’nin AB hayaline destek veriyordu. Gümrük Birliği’ne bu dönemde girmiştik.- SERMAYE RAHATSIZ: O günün büyük sermayesi AB hedefinden rahatsızdı. Çünkü henüz Avrupa ile rekabet edebilecek düzeye ulaşmadığına inanıyordu. Buna şiddetle karşı çıkıyordu.- REKABET BAHANE: Avrupa ile rekabet edememe gerekçesi görünüşte doğruydu ama büyük sermaye devletten iş almaya alışık olduğundan aslında uluslararası rekabetten kaçıyordu.- 95 SEÇİMLERİ: Gümrük Birliği’ne girdikten hemen sonra gidilen seçimlerde iki merkez sağ parti DYP ve ANAP’ın başa baş çıkması, ama dinci Refah’ın birinci olması endişe yaratmıştı.- DYP-ANAP: Bu endişe Çiller’li DYP ile Yılmaz’lı ANAP’ın koalisyon kurması ile bir parça giderildi. Ancak Mesut Yılmaz bu koalisyonu fazla sürdüremedi.- SERMAYE KARŞIYDI: Çünkü büyük sermaye hâlâ AB hedefindeki Çiller’den rahatsızdı. Çiller ise koalisyonu AB’ye girmek için zorluyordu. Sonunda Yılmaz hükümeti bozdu.- REFAHYOL: Koalisyon bozulunca AB’ye “batıl” diyen Refah’ın ANAP’la koalisyon kurması gündeme geldi. Asker ise endişeliydi. ANAP kontrolü ele alamayabilirdi.- İRTİCA GELİR: Yılmaz’lı bir Refah koalisyonu AB hedefini bir kenara bırakırdı ama ANAP içindeki dinci unsurlarla birleşecek Refah Partisi ülkeye irtica getirebilirdi.- ÇİLLER’E DESTEK: Tam Yılmaz Erbakan’la koalisyon kuracakken, askerler Çiller’i cesaretlendirerek “Hükümette siz olun, Yılmaz’a güvenmiyoruz” mesajı ilettiler. Şöyle oldu:- ULUDAĞ ZİRVESİ: O tarihteki Genelkurmay Başkanı Karadayı Uludağ’da tatil yapıyordu. Çiller de Uludağ’a gitti. Temsilci olarak Yalım Erez’i Karadayı’ya gönderdi.- RAHAT EDİN: Karadayı Erez’e “Hükümette siz olun, ekonomi ve dışişlerini mutlaka siz alın. Biz Refah’a baskı yapabiliriz, ama Tansu Çiller sakın alınmasın” dedi.- YENİ HÜKÜMET: Askerler ve büyük sermaye Refah’ın AB yolunu törpüleyeceğine inanıyordu. Bu nedenle REFAHYOL’un kurulmasına hiç ses etmediler.- BEKLENMEYEN: Aslında hükümetin Çiller Başkanlığı’nda kurulacağı sanılıyordu. Ama iki parti dönüşümlü başbakanlıkta anlaştı. İlk başbakan Erbakan olacaktı.- RAHATSIZLIK: Erbakan İslam dünyasında etkili olmak isterken Çiller’in AB hayaline de karşı çıkmadı. Çiller AB çalışmalarını sürdürdü. Asker ve sermaye rahatsız oldu.- SUSURLUK KAZASI: Hükümetin dönüm noktası Susurluk kazasıdır. Aynı gün mini yerel seçimler yapılmış ve DYP büyük başarı kazanmıştı. Seçim bir anda arka plana düştü.- BAHANE BULUNDU: Avrupa Birliği karşıtı sermaye ve güdümündeki medya Susurluk’u bahane ederek iktidara yüklenmeye başladı. “Bir dakika karanlık” eylemleri başladı.- İRTİCAYA DÖNÜŞTÜ: Avrupa Birliği’ne açıkça karşı çıkamayanlar Sincan’ı, Başbakanlık’taki iftarı bahane ederek eylemi bir anda irtica karşıtı eyleme çevirdiler.- ASKER DEVREDE: Medyanın ve büyük sermayenin dayanak noktası yoktu, bu nedenle asker devreye sokuldu. Medya asker üzerinden iktidara vurmaya başladı.- ASKER PİYONDU: 28 Şubat’ın asker eylemi olduğu söylense de, askerler aslında o dönemin piyonlarıydı. Medya askeri kullanıyordu, asker de ses etmiyordu.- DÜZMECE HABERLER: O dönemde medya pek çok düzmece habere imza attı. Her haberde asker kişilere atıf yapılıyordu, çoğundan askerin haberi bile yoktu. Ama...- HOŞLARINA GİTTİ: İktidardan doğal olarak rahatsız olan asker ise çok gündemde olmaktan hoşnuttu. Darbe dönemlerindeki gibi herkes askerin etrafında adeta pervane olmuştu.- NELER OLUYORDU: Oysa bu sırada büyük sermaye de medya da sistem üzerinde egemenlik kurmuştu. Bankalar leblebi gibi satılıyor, yolsuzluklara arşıâlâya ulaşıyordu.- HÜKÜMET YIKILIYOR: Sonunda DYP’ye operasyon yapıldı, bakanlar milletvekilleri tehdit ve şantajlarla birer birer istifa ettirildi. Hükümet ayıplı biçimde düşürüldü.- AB DURDURULDU: Cumhurbaşkanı Demirel Çiller’i kandırarak başbakanlığa Mesut Yılmaz’ı getirdi. Yılmaz AB karşıtı partilerden alelacele bir hükümet kurdu.- YÜRÜMEDİ: Ancak Yılmaz hükümeti derme çatma olduğu için yürümedi. Ülke 1999’da tekrar seçime gitti. ANAP ve DYP iyice eridi, DSP- MHP ise güçlendi.- YENİ HÜKÜMET: Refah’ın yerine kurulan Fazilet geriletilmişti. Ecevit Fazilet ve DYP dışındaki partilerle dörtlü koalisyon kurdu. AB ile ilgili çalışmalar durma noktasına geldi.- AB’DEN KOPUŞ: Ecevit hükümetinin en büyük başarısı(!) 1999’da AB ile ipleri tamamen koparmak oldu. Lüksemburg toplantısında Türkiye AB’den vazgeçtiğini açıkladı.- GLOBAL EKONOMİ: Oysa aynı dönemde dünya artık Global Ekonomi’nin hâkimiyetine girmişti. Türkiye’nin bundan kaçması da mümkün değildi. Üstelik Orta Doğu değişecekti.- YENİ DÜZEN: Türkiye’de AB karşıtları asker üzerinden oyun oynarken, Amerika Orta Doğu’da yeni bir düzen kurmaya kararlıydı. Türkiye’deki kadrolar ise yetersizdi.- ILIMLI İSLAM: Amerika Orta Doğu’ya demokrasi getirmek bahanesiyle eyleme başlarken Türkiye’ye de rol biçilmişti. Türkiye bölge hâkimiyeti için daha İslamcı görünecekti.- İSİM BELİRLENİYOR: Mevcut kadroların bunu yapması mümkün değildi. İşte AKP fikri bu dönemde ortaya çıktı. İslami özelliğini öne çıkaran bir isim aranmaya başlandı.- ERDOĞAN: Bulunan isim Erdoğan’dı. Genç, mücadeleci, belediye başkanlığı yapmış, hapse girmiş Erdoğan için Amerika’da yoğun bir kulis yapıldı. Sonunda parti kuruldu.- AKP KAZANIYOR: Türkiye 2002 seçimlerine bu ortamda gitti. Halk yolsuzluklardan bıkmıştı. AKP yenilikçi olarak ortaya çıkmıştı, Erbakan tehlikesi de artık yoktu.- TEKRAR AB: Yeni dünya düzeni nedeniyle AB karşıtlığından artık vazgeçen büyük sermaye ve medya yeni iktidara büyük destek verdi. AKP bunu fırsat bilip AB hedefine sarıldı.- GERİSİ MALUM: Bundan sonrasını zaten defalarca yazdım. AKP büyük sermaye ile işbirliğini AB hedefinde buldu. Türkiye yeni ekonomik düzenle büyümeye başladı.- SONUÇ: Evet 28 Şubat’ta askerler vardı. Ama asıl büyük oyuncular sivillerdi. AB’yi engelleyerek zaman kazandılar ve yeniden organize oldular. Uyum sağladılar.- MERKEZ BİTTİ: Ancak kapitalizmin temsilcisi merkez sağ bu arada yok olup gitti. Yerine yine sağda ama daha dinci bir iktidar kuruldu. Çok güçlendi. Dönüşüm başlattı.- DEĞİŞİMİ OKUMAK: 28 Şubat sayesinde AKP yaratıldı. AKP değişimi iyi okudu ve sisteme hâkim oldu. Ama şimdi dünya yeni bir değişimin eşiğinde. AKP ise statükocu oldu.- DEĞİŞİMİ OKUYAMAMAK: Şimdi değişimi okuyamama sırası AKP’de. Çok güçlendiklerine inanıyorlar. Ama dünya yeniden değişiyor. Bazı gelişmelerin kaynağı budur.
Sevgili okurlar; geçen haftanın sürprizlerinden biri AKP’li milletvekillerinin Milli Eğitim sistemini tamamen değiştiren yasa teklifi vermeleri oldu. Zorunlu eğitimi güya 8 yıldan 12 yıla çıkarmak gibi çok önemli(!) bir gerekçesi olan teklifin “dindar gençlik yetiştirme” ve “kızları evlerine kapatma” operasyonu olduğu görülüyor.8 yıldan 12 yılaMeclis Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan ve sayısal üstünlüğü sayesinde AKP’nin mutlaka çıkaracağı yeni yasaya göre hesapta zorunlu eğitim 8 yıldan 12 yıla çıkarılıyor. Ancak fark şu ki, 8 yıllık zorunlu eğitim kesintisizdi. Getirilen yeni düzenleme aslında sadece ilk 4 yılı zorunlu kılıyor, devamı ise biraz keyfe keder.Yeni dönem 4+4+4AKP yeni sistemde eğitim sürecini kısaca 4+4+4 olarak tanımladığı 4’er yıllık dilimlere bölüyor. İlk dört yıl ilkokul ve zorunlu. Sonraki 4 yıl ister ortaokula gidecek öğrenci isterse bir meslek eğitimine yönelecek. Yanı sıra, açık öğretimi andıran evde eğitim geliyor. Son 4 yıl ise lise gibi düşünülüyor. O da ikinci 4 yıl kapsamında.Mesleğe yönlendirmeTeklif sahipleri eğitim sisteminin öğrenciyi mesleğe yöneltmediğini, üstün zekâlı veya özürlü çocukların yeterli eğitimi alamadıklarını ileri sürerek yeni sistemin mükemmel olduğunu ileri sürüyor. Oysa bu sistem aynı zamanda özellikle kız çocuklarını okullardan tamamen uzaklaştırmaya ve hatta çoğunu eve kapatmaya yönelik.Dindarlık ve özgürlükAKP’nin getireceği yeni sisteme anlatıldığı gibi olumlu yönden bakamıyorum. Çünkü yeni sistemle iki önemli hedef belirleniyor. Birincisi, Başbakan’ın “dindar gençlik yetiştireceğiz” sözlerinin uygulama alanı belirleniyor, ikincisi ise giderek özgürleşen ama şimdilik başları türbanlı kızlardan duyulan rahatsızlık ve endişe.Kızlar özgürleşiyorÖnce kızların özgürlüğünden başlayayım. Sosyolog Nilüfer Göle 1990’lı yıllarda türban gerçeğini irdelerken, türbanın aslında genç kızların “evden çıkma özgürlüğü” olduğunu ileri sürmüştü. Bu tez zamanında eleştirilmişti ancak şimdi görülüyor ki, türban takan genç kızların büyük çoğunluğu özgürce evden çıkmak için örtünüyor.Her yerde türbanlılarBugün başınızı nereye çevirseniz mutlaka türbanlı bir genç kıza rastlıyorsunuz. Sokaklarda, parklarda, eğlence yerlerinde, alışveriş merkezlerinde, kimi içkili mekânlarda, konserlerde, maçlarda, kafelerde çok sayıda türbanlı genç kız var. Bu durum “işte normalleşiyoruz, doğrusu buydu” mantığı ile topluma da kabul ettirildi bir anlamda.Özgürlük artıyorAncak geçen süreçte, türbanlı kızların aslında hiç de sanıldığı gibi mazbut, kendi halinde, inancı gereği yaşayan kızlar olmadığı da anlaşılmaya başlandı. Konserlerde çılgınca dans edip şarkı söyleyen, parklarda sevgilileri ile el ele oturup hatta öpüşen, nargile kafelerinde yan yatıp nargile içen kız sayısında artış oldu.Hoşgörü azalıyorÖnceleri kızların her yerde boy göstermesini övenler, giderek bu manzaraları eleştirmeye, özellikle palazlanan bazı dindar ailelerin tıpkı eleştirdikleri burjuva özentileri gibi olduğunu yazıp çizmeye başladılar. Türbanlı kızların ahlakı da sorgulanıyordu artık. Türban dayatması ile güya sağlanan özgürlükler artık batmaya başladı.Bu kadarı yeterAKP’nin getirdiği yeni düzenleme ile siyasi olarak kullanılan türbanlı kızlar özgürlüğünün sonuna gelindiğini gösteriyor. Çünkü bu zihniyetin kadınlara olan ihtiyacı artık bitti. Kızlar kullanıldı, Türkiye önemli ölçüde dönüştürüldü, artık kızlar üzerinden siyaset yapmanın fazla gereği kalmadı. O halde kızlar artık evine dönecek.Zaten bir yalandıİktidar zihniyeti, önce üniversiteleri bahane ederek kızların eğitim özgürlüğünün ellerinden alındığını ileri sürüyordu. Amaç masumdu, kızlar da istedikleri yerde okumalıydı, inançları bir engel yaratmamalıydı. Ama meselenin aslında bu olmadığı iktidar mensuplarının kendi kızlarına yönelik uygulamalarından anlaşılıyor.Diplomalı ev kadınlarıİktidar mensuplarının çoğunun eşleri de kızları türbanlı. Hepsi üniversitede okumak istiyor ve okuyor da, ama Türkiye’de ama yurt dışında. Eğitimlerini görüyorlar, ancak sıra çalışmaya gelince neredeyse hiçbirini göremiyoruz. Hepsi türbanla gittikleri üniversitelerden diplomalarını alıyor sonra evlerine çekiliyor nedense.Neden çalışmazlar?Bunu merak etmiyor musunuz? Örneğin Başbakan’ın kızları çok güzel okullarda okudular ama evlenip evlerinin kadını oldular. Aldıkları eğitimin gereğini yerine getirmiyorlar. Çoğu bakanın yetişkin kızlarının durumu bu. Sadece onlar değil, türban dayatması ile üniversite kapılarına yığılan pek çok kızımızın kaderi bu.Şirketler de almıyorTürbanla üniversite okuyup mezun olanların büyük çoğunluğu evde otururken çalışmak isteyen de zaten yer bulamıyor. “Laik” olduklarını söyleyenler diyelim ki türbanlıları işe almıyor, peki AKP’li şirketlerde neden türbanlı çalışan yok? Olanlar ya küçük işlerde çalışıyorlar ya da müşterilerle direkt ilişki kurulmayan bölümlerde.Oturun evinizdeİktidar zihniyeti aslında bu. Türbanlı ya da türbansız kadınların sosyal hayatta, iş dünyasında, siyasette olmasına tahammül edemiyorlar. Bu zihniyet için kadının yeri evi. Kadın ancak kadınsal ilişkilerin ağır bastığı sosyal yardım hizmetlerinde bulunabilir. Bunun dışında olması bu zihniyetin erkekleri için rahatsız edici.Konuşamıyorlar bileTelevizyonlarda erkeklerle kıyasıya çatışan türbanlı kadınları görüyorsunuz. Çok merak ediyorum, örneğin ekranda benimle konuştukları üslup ve dille, kendi camiaları içinde konuşabiliyorlar mı? Erkekler kendi aralarında bu kadınlara söz hakkı tanıyor, onları dinleyip onlara değer veriyor mu? Kimse kendisini kandırmasın, bu olmuyor.Dindar gençlik yetiştirmeAKP’nin getirdiği yeni eğitim sisteminin şimdilik görünmeyen bir diğer yanı da Başbakan’ın dile getirdiği “dindar gençlik yetiştireceğiz” söyleminin hayata geçirilmesidir. 4 yıllık zorunlu birlikte eğitimden sonra çocuklar meslek seçmeye de yönlendirilecek. İşte hazırlanan plan burada ortaya çıkacaktır. Bakın neler olacak?İmam hatiplere geçişHepimiz biliyoruz ki AKP’nin üzerinde durduğu “meslek eğitimi” tek kapıya çıkıyor. Bu zihniyetin meslek okulundan anladığı sadece imam hatiplerdir. Şu anda 8 yıllık zorunlu eğitim nedeniyle, ilk beş yılı bitiren çocuklar imam hatiplere gidemiyor. 3 yılları daha var. Oysa bu zihniyet çocukları daha erken ele almak istiyor.Meslek kandırmacasıBana “niyet okuyor” demeyin, çünkü okusam da okumasam da gidilecek yer budur. Meslek eğitimi adı altında bir süre sonra daha fazla imam hatip lisesi açılacaktır. Sonuçta bir gün göreceğiz ki imam hatiplerin sayısı normal lise sayısına ulaşmış. Gerekçe de çok masumane gelecektir. “Halkımız bunu tercih ediyor.”Katsayı yok nasıl olsaSöylenecek şudur: “Eskisi gibi katsayı engeli olmadığından, aileler çocuklarının hem iyi bir eğitim almasını hem de dinlerini iyi öğrenmesini tercih ediyor. İmam hatibe giden çocuklarla normal liselere gidenler aynı dersleri okuyor. Ama imam hatiplerde dini eğitim de görüyorlar.” İşte “dindar gençlik yetiştirme” formülü.Dindardan rahatsızlıkBunları söyleyince hemen “bir insanın hem okumasından hem de dindar olmasından neden rahatsız oluyorsunuz?” demagojisi yapılıyor. Oysa kimsenin dinden, dindar insanlardan şikayeti yok. Ama söz konusu dini siyasete alet etmek ve bunun için çocuk yaştan başlayan ordular yaratmak olunca aklı başında herkesin buna tepki göstermesi gerekiyor.CHP KurultayıCHP tüzük kurultayını yaptı. Kılıçdaroğlu kesin bir zafer daha kazandı. Bundan sonra önü açıktır, muhalefeti etkisiz hale getirmiştir. Açıkçası artık hiç bahanesi kalmamıştır. Şimdi sıra halkın taleplerinin ve beklentilerinin karşılanmasına gelmiştir.Hepinize iyi haftalar dilerim.